MAKALE

Atalar Dini ve Müşriklerin Kimlik Problemi
YAZI BOYUTU :

A. Hikmet BİRCANLI

Tarih boyunca kendilerini devletin kurucusu ve milletin kurtarıcısı ilân eden politikacılar (farklı zamanlarda yaşamış olsalar bile) ‘Tanrının Oğlu’ kartvizitini taşımaktan zevk almışlardır. Atalar dini; insanın vahye dayanan mukaddes din inancını parçalayan, fitne ve fesadın yayılmasına vesile olan sivil bir dindir. Geçmişe karşı beslenen ölçüsüz sevgiyi iman esası hâline getiren ve Peygamberlerin tebliğ ettiği hakikatleri reddeden kavimlerin, ısrarla kullandıkları ortak slogan şudur: “Biz atalarımızın yolundan ayrılmayız.” İtikadi açıdan şirk hastalığı ile atalar dini arasında zaruri bir münasebet vardır. Tahrif edilmiş olan münzel kitaba inanan Yahudilerin ve Hıristiyanların, zaman içerisinde atalar dininde belirleyici unsur olan  ‘Tanrının Oğlu’  vasfını, peygamberler için kullandıkları bilinmektedir.  

 
Atalar Dini ve Müşriklerin Kimlik Problemi

CEMİYET hâlinde yaşayan insanlar için, nesilden nesile aktarılan hayat tarzının ayrı bir önemi vardır.  Geçmişe karşı beslenen ölçüsüz sevgiyi iman esası hâline getiren ve Peygamberlerin tebliğ ettiği hakikatleri reddeden kavimlerin, ısrarla kullandıkları ortak slogan şudur: “Biz atalarımızın yolundan ayrılmayız.” İtikadi açıdan şirk hastalığı ile atalar dini arasında zaruri bir münasebet vardır.   Bu hakikat muhkem nassla beyan edilmiştir: “Onlara ‘Allah’ın indirdiği hükümlere uyun’ denildiğinde onlar ‘Hayır biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, hakikati de bulamamış idiyseler?” (El Bakara: 170) Bazı kaynaklarda Mekke müşriklerinin önde gelenlerinin “günah işlediğimiz elbiselerle ibâdet edemeyiz” diyerek, Kâbe-i Muazzama’yı, çıplak bir vaziyette tavaf ettikleri haber verilmiştir.(1)  O dönemde, Kâbe-i Muazzama’nın içerisi ve çevresi putlarla (heykellerle) doludur. Haniflerin “çıplak olarak tavaf etmek doğru değildir. Elbiselerinizi giyiniz” şeklindeki teklifini kabul etmeyen ve “Biz atalarımızdan bu şekilde gördük. Allah emretmeseydi, onlar hiç çıplak olarak tavaf ederler miydi?” sualini soran müşrikler, bu ibâdet şeklinde ısrar etmişlerdir. (2)  Bunun üzerine; “Onlar (müşrikler) bir hayâsızlık yaptıkları zaman: ‘Biz atalarımızı bunun üzerinde bulduk. Allah da bize bunu emretti’ derler. O iman etmeyenlere söyle: Allah hiçbir zaman fahşâyı emretmez. Bilmeyeceğiniz şeyleri, Allah’ın üzerine mi (atıp, iftira ederek) söylüyorsunuz?” (El A’raf Suresi: 28) âyet-i kerimesi nâzîl olmuştur. 

İnsanları kayıtsız ve şartsız kendine itaate çağıran devlet adamlarının, hukuka ihtiyaçları yoktur. Siyasi ihtiraslarını tatmin için çıkardıkları kanunlarla her şeye müdahale edebilirler. Bugün müzelerde heykelleri bulunan Sümer Tanrıları (Anû, Enlil, Marduk vs)  birbirlerinin ardından tahta çıkan krallardır. Akkad kralı Naram-Sin, kendisini ‘İnsanların İlâhı’ ilân etmiştir. Zerdüşt itikadına göre ‘Ahura-Mazda’, devlet yönetimini elinde bulunduran ve insanlara rızık verdiğine inanılan tanrıdır. Amerika’da hüküm süren İnka İmparatorları da, resmi metinlerin altına ‘Tanrının Oğlu’  imzasını atmışlardır. Tarih boyunca kendilerini devletin kurucusu ve milletin kurtarıcısı ilân eden politikacılar (farklı zamanlarda yaşamış olsalar da) ‘Tanrının Oğlu’ kartvizitini taşımaktan adetâ zevk almışlardır. Atalar dini; insanın vahye dayanan mukaddes din inancını parçalayan, fitne ve fesadın yayılmasına vesile olan sivil bir dindir. Tahrif edilmiş olan münzel kitaba inanan Yahudilerin ve Hıristiyanların, zaman içerisinde atalar dininde belirleyici unsur olan  ‘Tanrının Oğlu’  vasfını, peygamberler için kullandıkları bilinmektedir. Bu hakikat muhkem ve müfesser âyetle haber verilmiştir: “Yahudiler; ‘Uzeyr Allah’ın oğludur’ dediler. Hıristiyanlar da ‘Mesih (İsâ) Allah’ın oğludur’ dediler. Bu, onların ağızlarıyla geveledikleri sözler olup, güya bununla daha önce yaşayan müşriklerin sözlerini taklit ediyorlar. Allah onları yok etsin, nasıl da uyduruyorlar. Bilginlerini, rahiplerini Allah’tan başka rabler (ilâhlar) edindiler. Meryem oğlu mesih’i de. Hâlbuki hepsi bir ilâha (Allah’a) ibâdet ile emr olunmuşlardı ki, başka ilâh yok. Ancak O vardır. Noksanlıklardan uzaktır. Onların koştukları şirkten de beridir.” (Et Tevbe Sûresi: 30-31) Tevhid ve Sıfat İlminde (akaid-kelâm) mütehassıs olan bazı âlimler, kitap ehlinin tutulduğu ‘şirkû’t ta’bit’ hastalığını ifade ederken ‘ekânim-i selâse’ (üçlü teslis) itikadı üzerinde hassaten durmuşlardır. 

Müşriklerin Kimlik Problemi

Müşriklerin şahsiyet özelliklerine geçmeden önce ‘şahsiyet/kimlik nedir?’ sualine verilen cevapları ve bazı tarifleri gözden geçirelim. Bazı psikologlar şahsiyeti, bir insanın itikadi tercihlerinin, duygularının ve davranış özelliklerinin tamamı/bileşimi olarak ifade etmişlerdir. Şahsiyetin/kişiliğin değişik tanımlarından bazıları da şöyledir: ‘Bir insanı, diğerlerinden ayıran maddi ve manevi vasıfların tamamına birden şahsiyet denilir.’ Diğer bir tarife göre ‘şahsiyet, temeli bedene dayanan, bünyesinde mizacı ve karakteri barındıran hâlin ifadesidir.’ Tarih boyunca; ferdi ve içtimai keyfiyete hâiz olan şahsiyeti/kimliği, değişik açılardan tarif eden ekollerin varlığı malûmdur. Bazı uzmanların; “insanın şahsiyeti/kimliği, fiziki özellikleri ve çevresinden elde ettiği kültürle ilgilidir” şeklindeki tariflerini de dikkate almak gerekir. 

Cahiliye dönemi insanının şahsiyetini ve kimlik problemini değişik açılardan tahlile tâbî tutmadan önce bir inceliğe işaret etmekte fayda vardır. Bazı İslâm âlimlerine göre cahiliyye, ‘hilm’ kelimesinin zıddını ifade eder. Lûgatta hilm ‘düşünerek hareket etme (teenni), sakinlik, yumuşak huyluluk, ahlâk ve karakter sağlamlığı, çok duygusal olmamak, tedbirli davranmak ve mülâyim olmak’ gibi anlamlara gelir. Cahillik  ise, bütün bu ahlakî meziyetlerin kaybedilmesinin ortaya çıkardığı hâli ifade eder.  Hidâyet nimetiyle şereflenen sahabeler ‘cahiliyye dönemine mahsus olan bütün davranışları terk ettiklerini’ söylerken; o dönemde yaygın olan kibir ve taassubu, kan dökmeye sebep olan kabilecilik (asabiyet) fesadını ve putperest kültürden kaynaklanan dünya görüşlerini ‘terk ettiklerini’ ifade etmişlerdir. Nitekim Habeşistan’a hicret eden Hz. Ca’fer ibni Ebi Talib (ra) Kral Neçaşi’ye hitaben; ‘Ey Hükümdar! Biz cahiliyye düşüncesine sahip kimselerdik; putlara tapar, ölü hayvan eti yer, fuhuş yapardık. Akrabalık bağlarını keser, komşu haklarına uymazdık, içimizde güçlü olanlar zayıfların hakkını yerdi. İşte biz böyle iken, Allah (cc) bize içimizden bir resûl gönderdi’ (3) demiştir.

Kur’an-ı Kerim’de cahil, cahiliyye ve cehûl kelimeleri, farklı âyetlerde birbirine yakın keyfiyetleri ifade için kullanılmıştır. Bu kullanımlardaki ortak nokta cehaletin yalnızca bilgisizlik olmadığı; düşüncesizce hareket etme, işin doğrusu dururken yanlış yapma, ilme değil de zanna ve hayallere (ümniyye) dayanma gibi unsurlar ön plândadır. Allahü Teâla’nın (cc) indirdiği hükümleri bir tarafı bırakıp,  değişik ilâhlara kulluk edenlerin ortak vasfı cahil olmalarıdır: ‘De ki: Ey cahiller, Allah’ın dışında bir başkasına kulluk etmemi mi emrediyorsunuz?’ (Ez Zümer Sûresi: 64) Cahiliyye, cehâlet üzerine kurulu bütün tutum ve davranışların, İslâm’dan kaynaklanmayan bütün sistemlerin ve hevâya dayanan hükümlerin genel adıdır. Çünkü Müslümanlar Allahü Teâlâ’dan (cc) gelen ilme, diğerleri ise insanların hevâlarından kaynaklanan zanlara tâbî olurlar. Cahil kimselerin özelliklerini dikkate aldığımız zaman, cahiliye kimliğinin her zaman ve her yerde ortaya çıkmasının mümkün olduğunu söyleyebiliriz. Medine döneminde cereyan eden şu hâdise, Müslümanların cahiliye kültüründen her zaman etkilenmelerinin mümkün olduğunu ortaya koymaktadır.  Yıllarca birbirleri ile savaşan Evs ve Hazreç kabileleri, hidayet nimetine kavuştuktan sonra kardeş olmuşlar ve düşmanlığa son vermişlerdir. Bir gün onların birbirleriyle sohbet ettiklerini gören ve bunu kıskanan Medineli bir yahudi (bir rivayete göre Kays b. Şas) birisini göndermiş ve onlara ‘Buas Harbi esnasında yaşadıklarını’ hatırlatmasını tavsiye etmiştir. O gönderilen kişi de denileni yapınca her iki taraf önce, ‘Buas Harbini biz kazanmıştık! İsterseniz tekrar edelim’ diyerek çekişmeye başlamışlardır. Bu çekişme, silahlı mücadeleye dönüşmek üzereyken, Peygamberimiz (sav) yanlarına gelmiş ve şöyle buyurmuştur: ‘Ey müslümanlar! Allah, Allah! (Allah’tan korkun), ben aranızda iken, Allah size hidayet verdikten sonra birbirinizi cahiliye günlerine mi dâvet ediyorsunuz?’ (4)  

İnsanoğlunun kavmi, kabilesi, dili ve rengi gibi; kendi tercih etmediği fıtri özellikleriyle övünmesi veya kendinden farklı olan insanları hakir görmesi, cahili kültürün zaruri bir sonucudur.  Hz. Bilâl-i Habeşi’ye (ra) ‘siyah kadının oğlu’ diyerek hakaret eden Hz. Ebu Zerr’e (ra) Peygamberimiz Efendimiz (sav): ‘Onu annesinin renginden dolayı mı ayıplıyorsun? Demek ki sende hâlâ cahiliyye ahlâkı bulunmaktadır’(5)buyurmuştur. Yine Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) ‘Ümmetimin içinde cahiliyye döneminden kalma, tamamen terk etmeleri kolay olmayacak dört âdet vardır: Asaletleriyle (hasebi) övünmek, başkalarının soyuna dil uzatmak, yıldızlar vesilesiyle yağmur istemek, ölünün arkasından yüksek sesle ağlamak’(6) buyurduğu malûmdur. Dolayısıyla cahiliye kültürüne karşı müslümanların teyakkuz hâlinde olmaları şarttır. Allahü Teâla (cc) müslüman kadınlara ‘cahiliyye döneminde olduğu gibi açılıp saçılmamalarını’ emretmiştir. (El Ahzab Sûresi: 33) Çünkü müstehcenlik (teberrüc) cahiliye kültürünü savunan insanların ‘hayat tarzı’ olarak kabul ettikleri bir davranış şeklidir. Cahiliyye düşüncesine sahip olanlar Allah’ın hükümlerinin kıymetini bilmezler ve hakikate teslim olmayı gericilik zannederler. Onlar atalarının izinden giderler veya kendi hevâlarını ilâh edinirler. 

Atalar dinine mensup olan müşriklerin; hem Allah’a (cc), hem ilâhlara (putlara) aynı anda inandıkları muhkem nasslarla haber verilmiştir: “Gözünü aç! Hâlis din Allah’ındır. O’nu bırakıp da kendilerine bir takım dostlar (putlar, ilâhlar) edinenler (derler ki): `Biz bunlara ancak bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsınlar diye ibâdet ediyoruz.’ Şüphe yok ki Allah onlar arasında ihtilâf ede geldikleri şeyler hakkında hükmünü verecektir.” (Ez Zümer Sûresi: 3) Dikkat edilirse müşrikler; putlarda ilâhi bir gücün olduğunu ve kendilerini Allah’a yaklaştıracağını esas almaktadırlar. Adiy b. Hatem; Fals putu sahasına getirilen ve putun mülkiyetine geçtiğine inanılan bir devenin tekrar geri alındığına şahit olmuştur.  Deveyi geri olan Mâlik b. Kulsum’un put tarafından çarpılacağına ve başına değişik felâketlerin geleceğine inanmıştır. Aradan epey zaman geçer. Mâlik b. Kulsum’un başına herhangi bir felâketin gelmediğini görünce, putlara olan inancı sarsılır. Önce hıristiyan olur. Daha sonra Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) tebliğini kabul ederek müslüman olmuştur.”(7) Atalar dinine mensup olan müşrikler; puta taş olarak değil, içinde var olduğuna inandıkları ilâhî güçten istifade için ta’zimde bulunmaktadırlar. Dolayısıyla Lâ ilâhe illâllah (Allah’dan başka ilah yoktur) demek, onlara çok ağır gelmiştir. Çünkü manevî güç sahibi olduğuna inandıkları putlarını, en az Allah’ı (cc) sevdikleri kadar seviyorlardı. Bu hakikat muhkem nass ile haber verilmiştir: “Bazı insanlar, Allah’dan başka O’na şerikler (ortaklar) koşarlar ve Allah’ı sever gibi onları severler.”( El Bakara Sûresi: 165) Bu âyette geçen nidd kelimesi, çekişen eş (ortak) mânâsınadır.  İmam Fahrüddin-i Razi; ‘müşriklerin hem Allah’ı, hem putlarını eşit derecede sevdiklerini’ delileriyle izah etmiştir.(8) 

Cahiliye devri insanının şahsiyet özelliklerini kavramak için; kendi elleriyle yaptıkları putlara ta’zim noktasında gösterdikleri ahmakça tavır ile Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) tebliği karşısındaki davranışlarını birlikte mütalaâ etmemiz gerekir. Birbirine zıt olan iki ayrı şahsiyeti/ kimliği üzerlerinde taşıyan müşriklerin psikolojisi üzerinde durmamızda fayda vardır. Mekke müşrikleri, ibâdet ettikleri putların karşısında adetâ sihirlenmiş gibi itaatkârdırlar.  Düşüncesizce davranışları o dereceye varmıştır ki, o esnada akıllarının var olup-olmadığını bile sorgulamak mümkündür. Buna mukabil Hz.Peygamber’e (sav) karşı mücadele verirken, bir başka kişiliğe büründükleri sabittir. Düşünen, hâdiseleri tahlil eden, girdiği mücadeleyi kaybetmemek için akıl ve muhakeme kabiliyetinden alabildiğine faydalanan insanlar olarak karşımıza çıkmaktadırlar.  Mekke halkının, daha sonra civar kabilelerin ilâh olarak kabul ettikleri bu putlar, Arap kabilelerine mensup insanların âdeta ayrılmaz bir parçası hâline gelmiştir. Zamanla putların sayıları artmış,  onlar için kurbanlar kesilmiş ve ibâdet maksadıyla putların etraflarında tavaf edilmiştir.(9) En sevdikleri yiyecekleri (yemeyeceklerini bilmelerine rağmen)  putlara takdim ettikleri bilinmektedir. Kısaca özetlemeye çalıştığımız bu inanç sisteminde aklın, düşüncenin, insan haysiyet ve şerefinin varlığını söylemek mümkün müdür? Putperestlerin yaptığı bu işler, aklı başında insanların yapamayacağı, yapıldığı takdirde akıl sahiplerinin hoş göremeyeceği davranışlardır. Eğlence maksadıyla bile olsa yapılması, selim akıl sahibi insanlar tarafından tiksinti ile karşılanacak hareketlerdir. Hâlbuki putperest Araplar, yaptıkları bu işler noktasında son derece ciddidir. Kendilerini bu hayatı terk etmeleri için hak dine dâvet eden Peygamberimiz Efendimiz’e (sav) karşı yıllar boyu süren kanlı savaşları, kendi elleriyle yaptıkları putlar adına vermişlerdir. Kur’an-ı Kerim’de putların özelliklerinden bahsedildiği ve öncelikle Arapların düşünmeye dâvet edildiği malûmdur: ‘Onlar hiçbir şeyi yaratamayan varlıkları mı Allah’a eş tutuyorlar? Hâlbuki o putları kendi elleriyle yapmakta/yaratmaktadır. Putlar, kendilerine ibâdet edenlere yardım etmeye güç yetiremezler. Kendilerine de bir yardımda bulunamazlar.’ (El A’raf Sûresi: 191-192) Kur’anın pek çok yerinde, daha evvelki peygamberler ile ümmetleri arasındaki putlarla ilgili hâdiseler de bahis konusu edilmiştir. Mesela: Hazreti İbrahim (as); ‘Siz, ellerinizle yontup şekil verdiğiniz putlara mı tapıyorsunuz? Hâlbuki Allah sizi de, sizin yaptıklarınızı da yaratandır” (Es Saffat Sûresi: 95- 96)  demiş, fakat onlardan, düşünen insanlara yakışan herhangi bir cevap alamamıştır. Bir balta ile putların hepsini kıran ve baltayı da büyük putun boynuna asan Hz. İbrahim’e (as) gelen kavmi, ‘Bu işi ilâhlarımıza kim yaptı ey İbrahim?’ derler. Hz. İbrahim (as) onlara; ‘Doğrusu bu işi, (zannediyorum) şu büyükleri yapmıştır. Ona sorun, eğer konuşursa cevabını alırsınız’ demiştir. Bu cevap putperest olan kavmini şaşırtır. Önce kendilerini kınarlar, daha sonra, ‘Sen de bilip duruyorsun ki bunlar konuşmazlar’ cevabını verirler. Bu cevap, Hz. İbrahim’i (as) azarlamak maksadıyla verilen bir cevaptır. Yani; ‘Ne saçmalıyorsun? Konuşamayan varlığa soru sormak akıllı insanın yapacağı iş midir?’ anlamına söylemişlerdir. O zaman Hz. İbrahim (as); ‘Size de, Allah’ı bırakıp tapındığınız putlara da yuf olsun. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” şeklinde mukabele etmiştir. (Bk/El Enbiya Sûresi: 52-70) Cahiliye döneminde Mekke halkına da açık ifadelerle şu soru sorulmuştur: ‘Onların yürüyecek ayakları mı var? Yoksa onların sımsıkı tutup kavrayacak elleri mi var? Yoksa onların duyacak kulakları mı var?’(El A’raf Sûresi: 195) Putlar konusunda evvelkilerin verdikleri cevaplar ile sonrakilerin cevapları birbirinin âdeta birbirinin aynıdır. Hz. İbrahim’e, ‘Biz atalarımızı bunlara ibâdet eder halde bulduk’ (El Enbiya Sûresi: 53) demişlerdir. Peygamber Efendimiz’e  (sav) Mekke müşriklerinin ‘Doğrusu biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz dine uyarız’ cevabını verdikleri de malûmdur. ( Lokman Sûresi: 21) Putlar konusunda yapılan bütün tebliğlerin hedefi; onları normal düşündürerek, insan aklının ölçülerine göre yeniden değerlendirme imkânına kavuşturmaktır. Şayet bu hedefe ulaşılırsa; duygu ve düşüncesi olmayan, hiçbir fayda ve zarar verme imkânı bulunmayan cansız varlıkların ilâh olmalarının mümkün olmadığı kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Bu arada Kur’an-ı Kerim, bir tek Allah’a iman prensibini de yine aklın kabul edeceği ölçülere dayanarak ortaya koyar. Her şeye gücü yeten, her şeyi bilen, dengi ve benzeri olmayan Allah’a imana dâvet eder. Fakat cahiliye devri insanı gerek putlar konusunu düşünme, gerekse bir tek Allah’a inanma konusunda aklını daima ikinci plânda tutmuştur. Atalar dini, kalp gözlerini kör etmiştir. Buna mukabil cahiliye insanı; Peygamberimiz Efendimiz’e (sav) karşı mücadele verirken aklı ve şuuru yerinde, hâdiseleri tahlil edebilen bir insan olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Meselâ: Kureyş’in önde gelen reislerinden Utbe b. Rebia, Peygamberimiz Efendimize (sav) bazı tekliflerde bulunmuş ve davasından vazgeçmesi için ma’kul vaatlerde bulunmuştur. Tesbitlerini ve tekliflerini kısaca nakladelim: ’Ey kardeşimin oğlu, sen bize göre şerefli bir aileye mensupsun. Soy cihetiyle inkâr edilmeyecek bir üstünlüğün var. Ama sen kavminin başına büyük bir iş getirdin. Topluluklarını dağıttın, akıl sahiplerinin fena yolda bulunduğunu söyledin. İlâhlarını ve dinlerini ayıpladın. Geçmiş babalarının küfür üzere olduklarını iddia ettin. Şimdi beni iyi dinle, sana birtakım teklifler getireceğim, umulur ki kabul edersin.  Getirdiğin bu dava ile mal ve servet düşüncesinde isen aramızda mal toplayalım, en zenginimiz ol. Şan ve şeref peşinde isen seni başkan seçelim, sana danışmadan bir iş yapmayalım. Saltanat sevdasına kapıldıysan taç giydirelim. Gözüne görünen cin peri var da kendini kurtaramıyorsan bütün servetimizi harcayarak tedavi yolunu arayalım. Çünkü bazan insana tedavi edilmedikçe kurtulamayacağı bir hastalık musallat olur. Eğer evlenme derdinde isen, dilediğin kadar Kureyş kızını seç, on tanesini verelim.’(10) Utbe b. Rebia, sözlerini bitirdikten sonra Peygamber’in (sav) okuduğu Secde Sûresi’nden bir kısım ayetleri dinlemiş ve fevkalade heyecanlanmış ‘Aramızdaki akrabalık hürmetine artık yeter’ diyerek ayrılmıştır.  Onun gelişini gören arkadaşları, ‘Yemin olsun ki Utbe, gittiği yüzden başka bir yüzle dönüyor’ demişlerdir. 

Muteber kaynaklarda, Utbe b. Rebia’nın Peygamberimiz Efendimiz ile yaptığı görüşmenin sonucunu arkadaşlarına şu sözlerle anlattığı ifade edilmektedir: ‘Yemin ederim ki ömrümde benzerini duymadığını bir söz dinledim. O sihir değil, şiir değil, kehânet değil. Ey Kureyş eşrafı, sözümü dinleyin. Bu adam ile davasının arasına girmeyin, onu kendi hâline bırakın. Vallahi dinlediğim sözler büyük bir inkılâbı meydana getirecektir. Eğer diğer Arap kabileleri onunla savaşır ve galib gelirlerse sizin adınıza onun işini bitirmiş olurlar. Eğer o bizim dışımızdaki Arap kabilelerine karşı galip gelirse şunu iyi bilin ki O’nun zaferi sizin zaferiniz, O’nun şerefi sizin şerefinizdir. Neticede insanların en şereflisi sizler olursunuz.’(11) Bu teklifleri/tesbitleri siyasi strateji ve mücadele taktiği açısından değerlendirdiğimiz zaman, meseleyi ‘efradına cami, ağyarına mani’ bir şekilde tahlil edebilen keskin zekâya sahip olduğunu söyleyebiliriz.  

Müşriklerin önderlerinin keskin bir zekaya sahip olduklarını gösteren diğer bir misal de şudur: Hicretin ikinci yılında Kureyş halkından pek çok ailenin ortaklaşa düzenlediği bir kervan, Ebu Süfyan’ın komutasında Şam seferine çıkmıştır. Elde edilecek, kâr İslâm Dini’ni ortadan kaldırmak için harcanacaktır. Peygamberimiz Efendimiz (sav) kurulabilecek tuzağı önlemek için, iki kişilik bir keşif kolu çıkarmış ve kervan hakkında bilgi toplamalarını emretmiştir. Bu iki sahabe Bedir suyu başında mola vermişler, daha sonra oradan ayrılmışlar. Onların ardından Bedir’e gelen Ebu Süfyan, suyun başında iki adamın bir müddet oturup gittiklerini öğrendiği zaman etrafı gözden geçirmiş ve deve pisliklerini eşelemeye başlamıştır. Daha sonra içindeki taneleri eliyle ufalamış ve; “Vallahi bu Yesrib yemidir” demiştir. Tedbir için kervandaki öncülere Mekke’ye doğru hareket etmeleri emrini vermiştir. Görmediği, tanımadığı adamlar hakkında deve pisliğine bakarak hüküm çıkaran bir insan için ‘normal zekâya sahiptir’ demek bile haksızlık olur. Meseleyi şu misal ile noktalayalım: Peygamberimiz Efendimiz (sav) Hudeybiye’de Kureyş adına hareket eden Süheyl b. Amr ile yaptığı anlaşma metnini yazdırırken; ‘Bu anlaşma, Muhammed Rasulûllah ile Süheyl b. Amr arasında yapılmıştır’ ibaresinin yazılmasını emrettiği zaman Süheyl hemen itiraz etmiş ve ‘Seni Allah’ın Resulü olarak kabul etseydik, Kâ’be’yi ziyaret etmene engel olmaz, seninle savaşmazdık. Muhammed b. Abdullah yazın’ teklifinde bulunmuştur.  Süheyl b. Amr, bu teklifiyle âdeta; ‘Ben hem senin peygamberliğine inanacağım, hem de seninle savaşacağım. Beni bu derecede aptal mı sanıyorsun? Biz deli değiliz, ne yaptığını bilen insanlarız’ demek istemiştir. Bu insanlar akıllarını kullansalar, putların cansız değersiz varlıklar olduklarını, tuttukları yolun insan şeref ve haysiyetine yakışmadığını anlayamazlar mıydı?  Kırk yıl beraber yaşadıkları ve ‘El Emin’ lâkabını lâyık gördükleri Hz. Muhammed’i (sav) istedikleri mucizeleri de gerçekleştirdikten ve tebliğ ettiği Kur’an âyetlerini dinledikten sonra yine de reddedebilirler miydi?  Bu soruya hayır demek kolay değildir. Müşriklerin şahsiyet özelliklerini kavramak için; kendi elleriyle yaptıkları putlara ta’zim noktasında gösterdikleri ahmakça tavır ile Peygamberimiz Efendimiz’e (sav) karşı verdikleri mücadele sırasında gösterdikleri ince siyaset, yaşadıkları kimlik krizinin en güzel delilidir.

 Günümüzde ‘atalar dinini’ resmi ideoloji hâline getiren çağdaş zorbaların yaşadıkları şahsiyet/kimlik krizi ile Mekke müşriklerinin kimlik krizi birbirinden farklı değildir. Modernizme iman eden çağdaş müşriklerin; muhkem âyetlerle sabit olan hakikatleri inkâr etmek için ‘tarihsellik’ tezini ön plâna çıkardıkları, Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) sünnetlerini iptal edebilmek için bin dereden su getirdikleri ve sivil din hâline getirdikleri ideolojilerini pazarladıklarını gizlemenin bir anlamı yoktur. Akıllarını hevâlarının emrine veren ve lâik-seküler keyfiyete hâiz olan ideolojilerini  ‘çağdaş uygarlık’ adına pazarlayan zorbaların, yeryüzünde fitne ve fesadın yayılması için birbirleriyle yarıştıklarını söylemek mümkündür. 

_____________________________________

(1) İmam-ı Alûsi, Ebu’1-Fadl Şihâbuddin es-Seyyid Mahmûd- Rûhu’l-Meânî-Beyrut: 1994 C:8 Sh: 109, Ayrıca Ebû’l Hasan El- Nedvi- Dört Rükün- Konya: 1969 Sh: 299.

(2) Mecmuatû’t Tefasir - İst: 1979 C: 2 Sh: 540

(3) İbn-i Esir- El Kamil Fi’t Tarih- Kahire: 1301 C: 2 Sh: 37, Ayrıca Ibn Hişam Abdülmelik b.   Hişam- Es Siretü’n Nebeviyye-Kahire:1936 C: 1 Sh: 336 

(4) İbni İshak- Megazi ( Nakleden: İbni Hişam- A.g.e C: 2 Sh: 555 vd.)

(5) Sahih-i Buhari- İst: 1401 K. İman: 22 C: 1 Sh: 14

(6) Sahih-i Müslim- İst: 1401 C: 2 Sh:644 K. Cenaiz:29, Hadis No:934

(7) İbn el-Kelbî- Putlar Kitabı- Ankara 1969, sh. 52. (Çev. Doç.Dr. B. Düşüngen)

(8) Geniş bilgi için /bkz. Fahrüddin Razi, Mefatihû’l Gayb c. IV, sh.181-182.

(9)  Hasan İbrahim Hasan- Tarihû’l İslâm, Kahire: 1964, C.1 Sh:  47,   Ayrıca İmam Muhammed b. Cerir Et Taberi- Camiu’l Beyan fi Tefsiri’l Kur’an-Bulak:1323 C:6 Sh: 48  (İmam-ı Taberi, Ka’be etrafında bulunan ve “ensab” adı verilen taşların sayısının üç yüz altmış olduğunu fakat bunların müstakil put olmadığını belirtmiştir. Müşriklerin, bu taşların yanında kurban kestiklerini, akan kanlardan bu ensabın Kâbe’ye bakan cihetine sürdüklerini, eti parçalayıp bu taşların üzerinde bıraktıklarını anlatır. Bu taşlar (ensab) müşrik Arap kabileleri tarafından mukaddes sayılan ve korunması için azami gayret sarf edilen taşlardır. )

(10) İbn-i Hişam -A.g.e.-C:1 Sh:313, Ayrıca İmam-ı Beyhaki- Ag.e.-C:11 Sh:203-204 

(11) Ibn Kesir- Es siretû’n Nebeviye- Beyrut: 1971 C:1 Sh:504 





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle