MAKALE

Farklı Mezheblere Göre Amel Etmenin Hükmü
YAZI BOYUTU :

İbrahim DÖNERTAŞ

Müçtehid seviyesinde ilme sahip olmadığı halde, mezhebler arasında ya da mezhebdeki müçtehidler arasında; ”Bu görüşün delillerini daha sağlam görüyorum” diyerek tercih yapmak doğru değildir. Zira, mukallid bir kimse bunu yapabilecek ilmi kudrete hâiz değildir. Mukallid bir kimsenin ibâdetlerini edâ ederken, muteber ilmihâl kitablarında yer alan hükümleri dikkate alması gerekir. Kendisi ile ilgili özel durumları ise o hususta ehil olan bir müftüye sorar ve almış olduğu fetva ile amel eder. Mezhebler arası keyfi tercih yapmak hoş karşılanmamıştır. Zor durumdan kurtulmak, kendisini sıkıntıya, dar bir alana, amel etmesi çok zor bir hususa sürükleyecek olan meselelerde bir başka mezhebe göre amel etmesi de câiz görülmüştür. Bu husus, günümüzde olduğu gibi rastgele ve dengesizce hareket edilmemesi ve üzerinde çok dikkatli bir şekilde amel edilmesi gereken bir husustur.

 
Farklı Mezheblere Göre Amel Etmenin Hükmü

İSLÂM’ın hakim olduğu yerlerde, İslâm devletinin imamı halk üzerine İslâm ahkâmı ile hükmetmek için gayret ederken, karşılaşmış olduğu meselelerde, Allah (c.c.) tarafından kendisine farz kılınmış olan “istişare” emrini yapmak zorundadır. Eğer yapmaz ise günahkâr olur. Bu hususta Elmalı’lı Muhammed Hamdi Yazır; “ İmam Şafiî hazretleri mendub olduğunu kabul etmişse de, zahir olan farzdır. Peygamber için müşavere mendub da olsa, ümmet için vacibdir” (1) diyerek istişare etmenin hükmünü ortaya koyar. Allah (c.c.), “İşler hakkında onlarla müşavere et” (Âl’i imran, 3/159) buyurarak peygamberine dahi sahabesine danışmasını, bilgi alış verişinde bulunmasını emrediyor. İmam Kurtubi İse İbn Atiyye’den şu nakli yapar; “Şûra, şeriatin kaidelerinden ve azimet yoluyla uyulması gereken hükümlerdendir. Her kim, ilim ve din ehli ile istişare etmezse, onun da azledilmesi vaciptir. Bu hususta hiçbir görüş ayrılığı yoktur. Şanı yüce Allah da mü’minleri; ‘Ve onların işleri kendi aralarında istişare iledir’ (Şûra, 42/38) buyruğu ile övmüştür” (2) der.

Peygamber (s.a.v.) Uhud Savaşı’ndan önce sahabesi ile istişare etmiş ve kendi görüşü başka şekilde olduğu halde istişareden çıkan sonuca uyarak, düşman ile Medine dışında karşılaşma kararını kabul etmiştir. Üstelik bu fikir daha çok gençlerden gelen bir fikir olduğu halde, gençlerin fikrini yaşlılar heyetinin tercihine kurban etmemiştir. Hakkında kesin nas olmayan, iki veya daha çok ihtimal bulunan meselelerde Müslümanlar istişare ederler ve çoğunluğun kararına göre amel ederler. İstişaredeki kimseler o andaki maslahata en uygun görüş hangisi ise o görüşü savunurlar ve sonunda bir fikir üzere karar verirler. O fikre sahip olmayan diğer kişiler dahi o karar üzere amel etmek zorundadırlar. Farklı amel edemezler. Aksi takdirde günahkâr olurlar.

Bu durum mukallid olan Müslümanlar için de aynıdır. Hakkında birden fazla fıkhi hükmün olduğu ve müçtehid ulemanın farklı görüşler belirttiği meselelerde istişare ehlinden olan kimseler yani “şûra”, Ehl-i Sünnet içinde dilediği bir müçtehidin hükmünde karar kılarak temsil ettikleri Müslümanların istişareden çıkan o sonuca göre amel etmelerini isterler. Onlara itaat etmek de ümmet üzerine vacibdir.

Müslümanlar gerek Daru’l-İslâm’da, gerekse Daru’l Harb’de bir imamın yönetimi ile İslâm’ı yaşamak zorundadırlar. Çünkü Hz.Ömer; “İslâm, islâm olmaz…… imam olmadıkça” diyerek islâmın sosyal hayatta yaşanmasının ancak bir imamın varlığı ile mümkün olacağını beyan eder. İslâm toplumuna ait olan Müslümanların mezhebi, bağlı oldukları İslâm devletinin veya cemaatinin fetva makamıdır. Fetva makamı ise o kişinin durumunu tespit eder ve ona göre fetva verir. Müftü, “Ehl-i Sünnet” içi her mezheb ve müçtehidden fıkıh seçerek en uygun fetvayı verir. Bu hususta “İstihsan”ı esas alır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ; “Kolaylaştırın, güçleştirmeyin, müjdeleyin, nefret ettirmeyin” (3) buyurmuştur. Bir ayeti kerimede; ”Allah, sizin için kolaylık diler, zorluk murad etmez” (Bakara, 2/185) buyurmuş, usul âlimleri de bu ayeti istihsan’a delil almışlardır (4) Düzen sağlanması açısından, kargaşaya yol açmaması yönünden, İslâm devleti herhangi bir bölgede tek bir mezhebe göre, mesela ‘İmam şafii’nin mezhebine göre mahkeme olunur’ diyerek mahkemeleri düzene sokabilir. Özellikle toplum düzeni ile ilgili, geneli ilgilendiren konularda fertler bu şekilde hareket etmek zorundadır. Ya da sistem tarafından daha önceden tercih edilmiş bir içtihad tebaa üzerine emir olarak koyulmuşsa, bir başka mezhebi, bir başka müçtehidi taklid etme, tercih etme söz konusu olamaz. Çünkü Allah (c.c.) İmam’a ve İstişareye uymayı emretmiştir. Bu emir ictihadlar arası tercihi kaldırır.

Mukallid Kişi, Mezhebler Arası Tercihde 

Bulunmakta Serbest midir?

İslâm tebaasından olup da bir İslâm toplumunda yer almış bir Müslümanın, genel siyaseti ilgilendiren ve aynı zamanda hakkında İslâm yönetimi tarafından tercih edilmiş bir hususta, kendi başına hareket edemeyeceği sabittir. Ayrıca bu hususta Allah (c.c.)’ın; ‘’Sizden olan emir sahiplerine (ulu’l emre) itaat edin’’ (Nisa, 4/59) emri mucibince mevcut meşru otoriteye itaat etmeleri vacip olduğu ortaya çıktığına göre, “bunun dışında kalan meselelerde kişi kendi başına bağlı bulunduğu mezhebin dışında bir başka mezhebe göre amel edebilir mi? “Sorusunun cevabını mukallidin farklı durumlarını dikkate alarak bulmaya çalışalım.

a) Herhangi bir meselede müçtehid olmadığı halde, hatta tercih erbabı bile olmadığı halde mezhebler arası, ya da mezhebdeki müçtehidler arasında”Bu görüşün delillerini daha sağlam görüyorum” diyerek tercih yapmak hiçbir mukallide uygun düşmez. Çünkü o meseledeki delillerin tamamını bilip, her iki müçtehidinde delillerini inceledikten ve gerekli araştırmaları, usulüne uygun bir şekilde yapmak gerekir ki, kuvvetli gördüğümüz delillerden dolayı o içtihadı tercih edelim. Mukallid bir kimse bu kapasitede değildir. Zaten o kapasitede ise o zaman Mukallid değildir. “Meselede müçtehid“ya da en azından “Tahric erbabı”dır.

b) Aynı mesele içinde iki farklı mezhebi karıştırmak suretiyle amel edemezler. Tek bir hususta, yalnızca bir ictihad ile amel edilebilir. Aynı anda iki görüşten de alıntı yapılıp amel edilemez. Bu hususta şu örnek gösterilir; Hanefi mezhebine göre “şahidsiz” nikâh olmaz, iki şahid nikâhın rüknüdür. Velisiz yapılması ise nikâhın şartı değildir. Maliki mezhebine göre de velisiz nikah olmaz, kızın velisinin izni nikâhın rüknüdür. Şahid bulundurmak şart değil, müstehabdır. Evlenecek iki kişi, biz Maliki’ye göre şahidsiz, Hanifi’ye göre velisiz nikâh yapıyoruz deseler, bu nikâh sahih olmaz.

c) Herhangi bir ihtiyaç olmadığı halde, gerekmediği halde, keyfi olarak başka bir mezhebi bir meselede taklid etmek. Bu durum dini adeta hafife almayı, nefsin istek ve arzularına yol açmayı ve en önemlisi insanlar arasında fitne ve kargaşayı getirebileceği için câiz değildir. Başka bir müçtehide göre amel etmenin câiz olup olmama meselesi âlimler arasında ihtilaflı olmasa, mübah olsa bile sırf sonuçları itibarı ile ümmet arasında fitneye sebep olacaksa bile “Seddi Zerayi” delili ile yasak edilebilir. Bu durumun tersi olarak, yeni evlenmiş bir kadın ve erkekten biri Şafii, diğeri Hanefi ise, amel birliğini sağlamak, düzeni oluşturmak, aile yaşantısında kargaşaya sebep olmamak amacı ile kadın veya koca bir diğer mezhebe geçebilir.

 Fakat sırf bir kadınla evlenmek için mezhebini değiştiren kime ise, nefsi bir arzudan dolayı bu işi yaptığı için kınanır. Çünkü onun amacı tamamen dünyalıktır. Bu hususta ibni Abidin şu nakli yapar; “Bir kimse Hanefi mezhebinden, Şafii mezhebine geçerse ta’zir olunur. Yani bu Hanefi mezhebinden, Şafii mezhebine geçme, şer’an iyi bir maksad olmadığı takdirdedir. Çünkü Tatarhaniyye’de zikredilmiştir ki; Ebu Bekir Cüzcani zamanında Hanefi mezhebinden olan bir kimse, muhaddislerden birinin kızını istemiş oda; ‘Ancak kendi mezhebini bırakıp, Şafii mezhebine geçersen kızımı sana veririm’ demiş. O kimsenin de bunu kabul etmesi üzerine, kızını ona vermiş. Bu mesele Ebu Bekir Cüzcani’den sorulduğunda başını eğip, ‘Nikâh câizdir, fakat o kimsenin ölürken imansız gitmesinden korkarım. Çünkü o kimse kendi yanında hak olan mezhebini hafife alıp, kokmuş bir cife (dünya zevki) için bunu terk etmiştir’ diye cevap vermiştir. “Eğer bir kimsenin kendi mezhebinden, diğer bir mezhebe geçmesi, kendisi için açık bir içtihad ve delil sebebi ile olursa bu câizdir. Hatta sevaba nail olur. Eğer bir mezhebden diğer mezhebe geçmesi, bir ictihad ve delil sebebi ile olmayıp, bilakis dünya maksadı ve menfaati için olursa bu çirkindir, günahdır, te’dip ve ta’ziri gerektirir. Çünkü bu kimse, dinde yapılması câiz görülmeyen bir şeyi yapmıştır, dinini ve mezhebini hafife almıştır”(5) diyerek meseleye açıklık getirir. Fakat anladığımız üzere bu kimse şu niyette olsa idi yapmış olduğu mezheb değiştirme eylemi kınanmayacak, belki de takdir edilecekti; Eğer muhaddis olan kişinin kızını vermek için kendisine mezhebini değiştirmesi için şart koşulan damat adayı, bu işi gelin adayının cazibesinden ziyade, kayınbabası olacak kişinin hadis bilgisi için yapıyorsa durum değişecektir. “Hem evlilik sünneti yerine gelsin, hem de âlim bir kayınbaba’ya daha yakın olup onun ilminden daha fazla istifade edilebilsin” niyeti söz konusu ise, bu işte ancak mezheb değiştirmek ile mümkün ise, o halde bu fiil kınanmayı değil, belki de övülmeyi gerektirecek bir hâle dönüşür.

d) Kişi sadece kendisini ilgilendiren bir hususta başkasının haklarına girmemek kaydı ile, fitne tehlikesi yoksa, gerektiği zaman (zaruret olmasa bile) kolaylık olsun diye veya kendisi için kendi mezhebinde çok zor bir sıkıntıyı yaşamamak için bir diğer mezhebin hükmü ile amel edebilir. Mesela dikenlerin, çalıların içinde devamlı dolaşarak çalışmak zorunda olan bir çiftçi, vücudunda sıyrıklardan dolayı oluşan kanamalar sık sık oluyor ise ve suya ulaşması da sıkıntılı bir durum ise diğer şartlarını da yerine getirerek (yani niyet etmek ve tertibe riayet etmek gibi) Şafii mezhebini taklid ederek, elleri, ayakları az miktarda kanasa da abdestinin konusunda Şafii’ye göre amel edebilir. Namazlarını, sabah Şafii mezhebinin şartlarına riayet ederek aldığı bir abdest ile akşama kadar kılabilir. (Şafii mezhebindeki abdesti bozan fiilleri işlememek şartı ile) Ya da otobüs ile seyahata çıkan ve Hanefi mezhebini taklid eden “seferi”bir kimse, Namaz vakitlerinde otobüsün durmaması, mola vermemesi sebebi ile şoför, muavin ya da diğer yolcularla tartışmak kendisine güç geliyor ise, bu hususta Şafii mezhebini taklid ederek “Cemi takdim” veya “Cemi tehir” yapabilir. (Otobüste Farz namaz olmaz, kılınamaz, yere inerek kılması gerekir) 

Bu Hususta Âlimlerin Görüşleri

İbn-i Abidin “Et-Tahrir” ve şerhlerine dayanarak şunları kaydeder: “Bir kimse, Ebu Hanife ve Şafii gibi muayyen bir müçtehidin mezhebini iltizam etse, bazılarına göre o mezhebte kalmak o kimseye lâzımdır. Bâzıları da lâzım olmadığını söylemişlerdir ki, essah olan da budur.” Ulema arasında şüyû bulduğuna göre, avamdan olan bir kimsenin mezhebi yoktur. Bunu bilince anlarsın ki, Nesefi’nin; ‘Bir kimsenin benim mezhebim doğrudur, ama hata olma ihtimali de vardır diye itikad etmesi vacib’dir’ sözü mefdulun taklidi câiz olmaması kaidesi üzerine kurulmuştur. Ve ammî hakkında kâbil-i tatbik değildir. Ben İbni Hacer’in fıkhî fetvalarının sonunda bunun bir kısmının tasrih edildiğini gördüm. İbni Hacer’e Nesefi’nin mezkûr ifadesi sorulmuş; O, Şafii imamlarının kavlinin de bu olduğunu yazıyor ve sonra şöyle diyor: “Bu söz zayıf bir kaideye (en iyi bile taklid edilir, başkası taklid edilmez) kaidesine ibtina etmektedir. Essah olan şudur ki, o kimse muhayyerdir. Kimi isterse onu taklid eder. Velev ki mefdul olsun. Mukallide düşen vazife, imamının mezhebinin hak olması ihtimali bulunduğuna itikad etmesidir’der. İbn-i Hacer sözüne şöyle devam ediyor. “Sonra muhakkik İbn-i Hümam’ın söylediklerini tasrih eden sözlerini gördüm. Hidaye şerhinde diyor ki; Amminin kalbine yatan kavil ile amel etmesi bence daha doğrudur. Şu halde iki müçtehid’den fetva ister de kendisine muhtelif cevaplar verilirse, evla olan, kalbinin yattığı müçtehidin sözü ile amel etmesidir. Bana göre kalbinin yatmadığı müçtehidin sözü ile amel etmesi de câizdir. Zira, amminin kalbinin yatması, yatmaması müsavidir. Ona vacib olan, bir müçtehidi taklid etmektir. Bunu da yapmıştır.” (6) 

Meseleyi biraz daha güncelleştirirsek, günümüzde ilim değil, cehalet hâkimdir. İşgal edilmiş İslâm topraklarında yaşayan Müslümanlar, bırakın mezheblerin herhangi bir meselede getirmiş olduğu delilleri inceleyip karar vermeyi, her rekâtta okuduğu fatiha suresinin mealini dahi bilmekten acizdirler. Bu yüzden mezheb denilen şey onlara babalarından, dedelerinden miras olarak kalmış bir husustur. Bu durumdaki kişilere düşen hakkında az çok bilgi sahibi oldukları mezheblerine devam etmek ve karşılaştıkları yeni meselelerde “Ehl-i Sünnet” akaidine ve fıkhına göre hüküm veren âlim ve müftilerin verdikleri bilgiler ile amel etmektir. Âlim ve müftiler de avam’dan olan bu kimselere “istihsan” delili ölçüleri içinde, hallerine en uygun fetvaları vermelidirler.

 Mukallid olup da tâbî olduğu mezhebinin ilgili konu hakkında delillerini araştıranlar ve bu işi geniş çaplı yapanların taklid derecesinden, tahkik derecesine geçmek için çok mesafe kat etmeleri gerekmektedir. Mezhebinin ilgili konu ile belirtilmiş delillerini tamamen öğrenen kimse, aynı işlemi ilgili konudaki diğer mezhebin görüşlerinde de yapmalı, o mezhebin delillerini de öğrenmeli ki daha sonra kendisi gönlüne yatan görüş ile amel etsin ve gayretinden dolayı sevaba girsin. Bu işi yaptıktan sonra; “Bu mezhebin görüşü daha kuvvetli, bu mezhebin görüşü daha zayıf” demesi kendisi için mümkün değildir. Ancak şöyle mümkündür: Eğer kendisi de müçtehid ise ve ilgili meselede her iki mezhebin de üstünde görüş sahibi ise o zaman delilinin kuvvetli oluşundan dolayı o görüşü tercih edebilir. Bu özelliklere sahip bir kişi ise günümüz şartlarında oldukça zordur. Belli bir araştırmaya sahip olan mukallid insanlar yukarıda naklini yaptığımız İbn-i Hümam’ın sözü olan, “kalbine yatmak” tabirini kullanabilirler. İsterseniz bu tahkikatı Misak Dergisi’nin Şubat sayısındaki (Sayı: 327) yazımızda örneğini verdiğimiz “Cenaze Geçerken Ayağa Kalkmak” meselesinde bir deneyin. İlgili hadislerdeki ravilerin hal durumlarını tek tek araştırın. Hadisleri tahric edin ve sıhhat durumlarını araştırın. Zaten tahric edilmiş ve haklarında Sahih veya Hasen veya Mürsel, garip, şazz, Mudal vb. hükümleri kabul ediyorsanız, şunu bilin ki siz o hususta yine ehliyet sahibi birilerini taklid ediyorsunuz, yine mukallidsiniz. Çünkü raviler ve hadisler hakkında da farklı farklı görüşler mevcuttur. Birinin sahih dediğine bir diğeri, zayıf ve hatta uydurma diyebilmektedir. Bu durumun sebeplerini ise çok derin bir anlayış ve ilmi gerektirir ki o da bizde yoktur. Ben anlatsam da çok az bir bilgi verebilirim, sonuçta bilmiyorum. Fakat şunu çok iyi biliyorum “Bilmediğimi”. O halde hiç kimse haddi olmadığı halde öğrenmiş olduğu üç- beş ayet ve bir- iki hadis ile mezhebler arasındaki herhangi bir meselede “Bu görüş kuvvetlidir” sözünü kullanmasın. Ancak “Benim kalbime yatan budur” sözünü söyleyebilir. Onlar da gerçekten ehil kişilerden olmak kaydı ile...

Ayrıca burada şu konuya da değinmekte fayda var; Müçtehid ulemanın; “Nerede sahih bir hadis varsa o benim mezhebimdir” sözünü de doğru anlamak gerekir. İbni Abidin bu konuda; “Hadis sahih olur da, mezhebin hilafını ifade ederse, hadisle amel edilir. Ve bu hadis onun mezhebi olur. İmam-ı Azam’ı taklid eden bir kimse, o hadisle amel etmekle, onun mezhebinden çıkmış olmaz. Sahih rivayete göre hazreti imam ‘Hadis sahih ise, benim mezhebimdir’ demiş. Bunu İbn-i Abdi’l Ber ve başkaları diğer imamlardan da rivayet etmişlerdir. Nitekim İmam-ı Şarânî”, dört mezheb imamının da aynı sözü söylediğini nakleder. Malumdur ki bu iş, delillere bakarak onların, muhkemini, mensûhunu anlayanlara mahsustur”(7) diyerek bu sözün herkes için olmadığını, bu işin ehli olan kimseler için söz konusu olduğunu beyan eder. Duyduğu her sözü kendilerine söylenmiş zannedenler, sakın uçak kokpitine oturmasınlar, ya da astronotlar için yazılmış uzay aracı kullanma talimatnamesini okumasınlar. Belki uçmayı becerirler, fakat konmayı beceremezler.

Yusuf Kerimoğlu Fıkhi Meseleler kitabında ”telfik” ile ilgili bir soruya cevap verirken şu açıklamayı yapar; “Usül uleması, birbiriyle bağlantısı olmayan iki hâdisede (Mesela, Namaz ve Nikâh) iki ayrı mezhebin içtihadlarına tâbî olmada mahzur görmemiştir. İbni Abidin bahsin devamında buna işaretle, ‘Bu anlattıklarımızın hülasası şudur ki, bir insana muayyen bir mezhebi iltizam etmek lâzım değildir. Muhalif mezheble amel edebilir. Şartlarını havi olursa, o mezhebin imamını taklid edebilir. Birbiriyle bağlantısı olmayan iki hadisede, iki ayrı mezheble amel etmesi câizdir. Ancak muayyen bir fiili bozarak, başka bir müçtehidi taklid edemez’ hükmünü zikreder” (8) 

Yine hocalarımızdan Hasan Karakaya hocamız, Fıkıh usulü isimli eserinde bu konu hakkında şöyle der: “Herhangi bir mezhebe tabi olan kişinin, bazı meselelerde başka bir mezhebi taklid etmesi câizdir. Zira bir mezhebin görüşlerinin tümüne uyma zorunluluğu yoktur. Ancak diğer mezhebin bazı görüşlerini taklid eden kişi, bunu öğrendiği delilden dolayı yapmalıdır. Hoşuna gittiği, ya da daha kolay olduğu için yapmamalıdır. Ancak zor durumda olursa, çare olarak taklid etmesi da câizdir.” (9) 

Bu konuda Çağımızın alimlerinden Molla Sadreddin Yüksel’in “Makaleler” adlı kitabında yapmış olduğu şu açıklamalara kulak verelim: “Müctehid olmayan bir kimsenin devamlı olarak bir mezhebe bağlı kalması mecburi değildir. Gerek ibâdette gerek muamelâtta ve gerek beşeri münasebetlerde olsun, geçtiği mezhebin şartlarına riayet etmek şartıyla istediği zaman bir başka mezhebe geçebilir. Ancak geçtiği mezhebin şartlarına riayet etmediği takdirde bunun ameli bütün ulemanın ittifakıyla muteber değildir. Şunu da belirtmek lâzımdır ki, iltizâm ettiği mezhebin bütün mezheblerden üstün olduğuna inanması zaruri değilse de evlâdır.” (10) 

İbn-i Abidin, Reddü’l Muhtar Ale’d Dürri’l Muhtar isimli eserinde şöyle der: “... Ama, bir gün bir mezhebe göre namaz kılar, ertesi gün başka bir mezhebe göre kılmak isterse, bundan men edilmez..... Bu anlattıklarımızın hulasası şudur ki: Bir insana, muayyen bir mezhebi iltizam etmek lazım değildir, Muhalif mezheble amel edebilir, şartlarını havi olursa o mezhebin imamını taklid edebilir. Birbiriyle bağlantısı olmayan iki hadise de, iki ayrı mezheble amel etmesi câizdir... “(11) 

Fukahadan Îbnü’l-Hümam, «Usûl» kitabında ve «Hidaye» şerhi «Fethü’l – Kadir”in «Kadı» bahsinde der ki: “Bîr kimsenin, her meselede kendisine kolay gelen, ayrı ayrı müçtehidlerin sözlerini almasında mahzur yoktur. Ben, bir kimsenin her mezhebden veya her müçtehidden kolay olan meseleleri almasına mâni; ne aklî ve ne de nakli bir delil göremiyorum. Bîr insanın, herhangi bir müçtehidin içtihadından, kendisi için kolay olanı almasında ve o müçtehide uymasında bir mâni görmüyorum. Rasulüllah (sas) de, ümmeti için kolaylaştırılan şeyleri severdi.» (12) 

Abdulkerim Zeydan, Fıkıh usûlünde “İçtihad ve Taklid” konusu başlığı altında şöyle der: “Mezheb mensubu bir meseledeki şeriatin hükmünü, mezhebinden olmayan bir fakîhe sorup kendisine verdiği fetva ile amel edebileceği gibi, bütün ictihadlarda mezhebine bağlı kalmak mecburiyetinde olmadığından bazı meselelerde başka mezhebe göre de amel edebilir. Ancak bu bazı meselelerdeki diğer mezhebe intikalin (keyfî, canın istediği gibi, heva ve hevese göre değil;) sebebinin, şer’i bir delil olması şarttır. (Yani bazı meselelerde başka mezhebe tabî olmanın şartı, bu tabî olmayı şer’i bir delilin icabettirmesidir. Şahıs, mensûb olduğu mezhebden başka bir mezhebe bazı meselelerde uyabilmesi için şer’i bir delilin icabına uymak mecburiyetindedir. Bir meselede şer’i delilin İcabına uymak, o meseledeki şer’i delillerin ihata edilmesine (bilinmesine) bağlıdır. Delillerin ihatası ve delilin icabına uyabilmek ise Fıkıh Usûlüne ve icablarına ciddî vukuf olmadan temin edilemeyecek bir kabiliyettir.”

İmam Gazali ise bu konuda şu sözleri beyan eder: “İlim tahsil edenlerin hiçbirisi dememişlerdir ki; ‘Taklid hususunda içtihad ile bir şahsı tayin etmiş ve o şahsın bütün âlimlerden üstün olduğunu kabul etmiş bir mukallid için o şahsın mezhebini bırakıp başkasının mezhebine yapışma yetkisi vardır’. Böyle bir mukallid, ‘Mezhebleri inceleyip, onların içinden hoşuna gideni alabilir’ diyen de mevcut değildir. Belki her mukallid için, bütün tafsilâtta, taklid ettiği imama uymak gerektir. Hal bu iken, taklid ettiği imama muhalefet etmesi tahsil erbabı arasında ittifakla çirkin ve münker bir harekettir. Bu çirkini yaptığından dolayı âsi kabul edilmiştir.” (13) 

Yine Gazali “Her taklitçiye mezheblerinden istediğini seçme yetkisi vardır ve câizdir……. Görüşünde olan bir kimsenin fikri pek şâyân-ı itimad değildir. Umulur ki, hiçbir kimsenin böyle bir fikre kayması asla ve kat’a sıhhatli olmasın. Binanaleyh, bu sabit olmayan bir mezhebdir. Eğer sabit olsa da ona güvenilmez ve ehli ilmin nezdinde itibar edilmezdir” (14) diyerek diğer görüşlerden biraz daha farklı olarak mukallid kişinin başka mezhebe göre amel etmesini uygun görmez.

Sonuç olarak mukallid bir kimsenin ibâdetlerindeki durum ilmihâl kitablarında kayıtlıdır. Bir mezhebi tercih etmesi güzeldir. Kendisi ile ilgili özel durumlarda ise o hususta ehil olan bir müftüye sorar ve almış olduğu fetva ile amel eder. Mezhebler arası keyfi tercih yapması hoş karşılanmamıştır. Zor durumdan kurtulmak, kendisini sıkıntıya, dar bir alana, amel etmesi çok zor bir hususa sürükleyecek olan meselelerde bir başka mezhebe göre amel etmesi de câiz görülmüştür. Bu husus günümüzde olduğu gibi rastgele ve dengesizce hareket edilmemesi ve üzerinde çok dikkatli bir şekilde amel edilmesi gereken bir husustur.

____________________

(1) Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Âl’i İmran 159 tfs.

(2) El camiu li-Ahkâmi’l Kur’an, İmam Kurtubi, Âl’i İmran 159 tfs.

(3) Ez-Zebidi, Tecrid-i Sarih Tercemesi ve şerhi, Ank.1976, C:1. Sh:77, Had. No:63

(4) Fıkhi Meseleler, Yusuf Kerimoğlu, ölçü yay. C:1 Sh :39

(5) İbn-i Abidin, Reddü’l Muhtar Ale’d Dürri’l Muhtar, İst.1982, C:8. Sh:313; Fıkhi Meseleler, Yusuf Kerimoğlu, ölçü yay. C:1 Sh:59-60

(6) A.g.e, C:1 Sh:51-52; Fıkhi Meseleler, Yusuf Kerimoğlu, Ölçü yay. C:1.Sh:58-59

(7) A.g.e., C:1 Sh:83 Fıkhi Meseleler, Yusuf Kerimoğlu, Ölçü yay. C:1 Sh:68

(8) Fıkhi Meseleler, Yusuf Kerimoğlu, Ölçü yay. C:1 Sh:62

(9) Hasan Karakaya, Fıkıh Usulü, Buruc yay. İst.1998 Sh:448

(10) Sadreddin Yüksel Makaleler (sf/69) Madve y.1985 İst.

(11) İbni Abidin Reddu’l-Muhtar aled-Durrul Muhtar (1/94) çev: Ahmed Davud oğlu Şamil yay.

(12) Nesefi Akaidi (Sh/237) Hazırlayan: M. Seyyid Ahsen Bayrak y.& İmam Semhudi İkdu’l Ferid Fi ahkami’t-Taklid (Sh/138) Fethu’l- Kadir (6/360-1) den nakille.

(13) İhyaû Ûlumi’d-din İmam Gazali, Tuğra neşr. C:2 Sh:731

(14) a.g.e. C:2 Sh:733





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle