MAKALE

İnsanlara İyiliği Emretmek ve Onları Kötülükten Alıkoymak Salih Bir Ameldir
YAZI BOYUTU :

N. Mehmet SOLMAZ

İnsanlara iyilikleri emretmek ve onları kötülüklerden alıkoymak dinin ve hilâfetin aslıdır. Meselenin keyfiyetine ve hükümlerine geçmeden önce ‘Ma’ruf’ ve ‘münker’ kavramlarını kısaca izah edelim. Maruf, iyi, iyi olarak bilinen şeylerdir. Münker, ise İslâm’ın ve aklın çirkin, kötü kabul ettiği şeylerdir. Diğer bir tabirle, dinin emirlerini, Kur’anî ve İslâmî hakikatleri yayınlamak ve bildirmek, yasak edilen şeyleri yaptırmamak, iyiliği, emretmek ve teşvik etmektir. Hayra davet, emr-i bilma’ruf ve nehy-i anilmüker bütün müslümanlara farz-ı kifaye olan salih bir ameldir. Bu yapılmayınca hiçbir müslüman mesuliyetten kendini kurtaramaz. Emri bil marufun farz olduğu yerler vardır. Bir yerde bir vazifeyi bir kişiden başka bilen bulunmazsa o bir kişiye emri bilmarufu yapmak farz olduğu gibi bir babanın evladı ile hanımına iyiliği emir, kötülükten kendilerini men etmeleri de farz-ı ayındır.

İnsanlara İyiliği Emretmek ve Onları Kötülükten Alıkoymak Salih Bir Ameldir

İNSANLARA iyilikleri emretmek ve onları kötülüklerden alıkoymak dinin ve hilâfetin aslıdır. Meselenin keyfiyetine ve hükümlerine geçmeden önce ‘Ma’ruf’ ve ‘münker’ kavramlarını kısaca izah edelim. Maruf, iyi, iyi olarak bilinen şeylerdir. Münker, ise İslâmın ve aklın çirkin, kötü kabul ettiği şeylerdir. Dolayısıyla El emru bi’l ma’ruf, iyi olanı, iyiliği emretme, yayma; nehyü ani’l münker ise kötülüğü karşı çıkma, kötülüğü yasaklamadır.(1) Diğer bir tabirle, dinin emirlerini, Kur’anî ve İslâmî hakikatleri yayınlamak ve bildirmek, yasak edilen şeyleri yaptırmamak, iyiliği, emretmek ve teşvik etmektir. 

Hayra davet, emr-i bilma’ruf ve nehy-i anilmüker bütün müslümanlara farz-ı kifaye olan salih bir ameldir. Bu yapılmayınca hiçbir müslüman mesuliyetten kendini kurtaramaz. Emri bil marufun farz olduğu yerler vardır. Bir yerde bir vazifeyi bir kişiden başka bilen bulunmazsa o bir kişiye emri bilmarufu yapmak farz olduğu gibi bir babanın evladı ile hanımına iyiliği emir, kötülükten kendilerini men etmeleri de farz-ı ayındır.(2)

İyiliği emir, kötülükten alıkoymayı emreden ayetler: Konu ile ilgili bazı ayetlerin meallerini verelim. Emr-i bilmaruf, nehy-i anilmünker vazifesini yapacak bir topluluk bulunmalıdır.

Allah, konu ile şöyle buyurur: 1- İçinizden hayra çağıran, iyiliği teşvik edip, kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erecekler onlardır. (Al-i İman, 3/104)

Ayette geçen hayr kelimesi, “dine ve dünyaya ait her türlü iyi, güzel ve faydalı olan şeyler”anlamına gelir.

Ayetle ilgili tefsirlerde geçen açıklamalardan bazılarını veriyoruz. 

“Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle hayr kelimesi; Allah’ın rızasına uygun düşen, fert, aile ve toplumun faydasına olan, ahirette sevap kazandıran tutum ve davranışlar, fert ve toplum menfaatine olan servet, mülk, müessese ve düzenlemeler anlamında kullanılmıştır. Bunların zıddı olan şeylerden de “şer” olarak bahsedilir.

Burada zikredilen “hayır”dan maksat, öncelikle tevhid ve İslâm’dır. 

İyiliği emretmek ve kötülüğü yasaklamak da bunun mühim bir kısmını teşkil eder.

Bu bakımdan emredilmesi istenen “ma’ruf”, İslâm’ın getirdiği, uygun gördüğü ve onayladığı her türlü iyiliktir. “Münker” de İslâm’ın yasakladığı ve onaylamadığı her türlü kötülüktür. 

Ölçü İslâmdır

Şunu belirtmek gerekir ki iyiliği ve kötülüğü Allah’ın sapasağlam ipi olan İslâm’dan başka ölçüyle ölçmeye kalkmak, nefse ait arzulara uymaktır ki, bu, bir sonraki ayette yasaklanan anlaşmızlık ve uyuşmazlığı hortlakmaktan başka bir şey değildir. 

Davetcinin Vasıfları

İslâm toplumu adına hayra davet, iyiliği emredip kötülüğü yasaklama vazifesini ifa edecek kişilerin belli başlı hususiyetlere sahip olmaları lazımdır. Bunları şöylece hülasa edebiliriz:

İman, istikamet ve takva bakımından yeterli ve üstün bir seviyede olmaları.

İyiyi kötüden, hayrı şerden ayırabilecek derecede ilim, irfan ve tecrübe sahibi olmaları.

Beşeri münasabetleri güzel bir şekilde yürütebilecek derecede ahlak-ı hamide ve hüs-ni muaşeret sahibi olmaları.

Bu işi yapabilecek dirayet, güç ve kudret sahibi olmaları gerekir.

İslâm tam olarak öğrenilip, öğretilip yaşanmadığı takdirde toplumda düzenin yerini terör, birliğin yerini tefrika alır ki gelen ayet bu hususta ciddi bir uyarıda bulunmaktadır” (3)

Bir başka tefsirde iyiliği emretmek, kötülükten alıkoyma konusunda şunlar anlatılır:

İçinizden insanları İslâm’a, hayr’a, hakka davet edecek, iyiliği emredecek ve kötülükten alıkoyacak bir cemaat bulunsun. İman ve takva esasları üzerinde yücelen ve gelişen Müslüman cemaatin vazifeleri yer yüzünde hayrı şerre, ma’rufu münkere ve hakkı batıla galip kılmaktır.

İslâm cemaati gittiği yerlere aynı ilkeleri götürmüş ve ikame etmiştir. O hayrın peşinde koşmuş, Allah’ın nizamını hakim kılmak için var gücü ile çalışmıştır. Müslümanın marufu emretmesi, münkerden nehyetmesi, üzerine dini bir vecibedir.

Allahü Teala halkın bir kısmına emri bilmaruf yapmayı emretmiştir. Halkın tamamına emri bilmarufu emretmemiştir. Bu şuna işaret eder ki, halkın bir kısmı maruf ehli, bir kısmı da münker ehlidir. . Marufu emredenler ise sırat-ı müstakimde olanlardır. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.

Emribilmaruf Nehyianilmünker Üç Kısımdır

Biri el ile marufu emretmektir. Bu emir sahiplerinin işidir. 

Biri lisanla emribilmaruftur ki, bu da alimlerin işidir. 

Biri de kalb ile yapılan emribilmarufdur ki, bu da halkın işidir. Yani münker sahibine kalben buğz etmek suretiyle yapılan emribilmaruftur. 

Sahabe-i kiramdan bazıları şöyle demişlerdir: “ Her kim bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin. Şayet buna gücü yetmezse, kalben buğzederek üç defa:

“Ey Allah’ım, bu fiil münkerdir, ben bundan beriyim” desin ki, üzerine vacip olan emribilmaruf ondan sakıt olsun. Bunu şöylenmezse münkeri nehyetmediği için günahkar olur. ”

Emribilmaruf ve nehyianilmünker yapmak her Müslüman üzerine dini bir vecibedir. Maalesef bugün Müslümanlar emribilmarufu terk etmiştir. (4 )

Elmalılı merhum M. Hamdi Yazır da şunları yazar:

Ümmet, , çeşitli insan gruplarını toplayan, kendilerine uyulan bir topluluk demektir. Hepsinin önünde de “imam” (önder) bulunur. Cemaat ile namazlar, bu muntazam ve hayırlı sosyal tertibin görüntüsünü ifade eden gözle görülür şeklidir.

Hayra davet (çağırma), dine ve dünyaya ait bir iyiliği içeren herhangi bir şeye davettir ki , birliğin ve İslâm’ın esasıdır. İyiliği emretmek ve kötülüğe engel olmak da bunun önemli bir kısmıdır.

Maruf (iyilik), İslâm’ın gereği olan Allah’a itaat; münker (kötülük) de İslâm’ın gereğine uymayıp, Allah’a karşı gelmek demektir.

İyiliği ve kötülüğü Allah’ın ipinden başka ölçü ile ölçmeye kalkmak, isteklere ve nefse ait arzulara uymaktır ki, buda ayrıcalık yapmaktır. (5) 

Ümmet tabiri burada “topluma önderlik edecek olan grup” anlamına gelmektedir Yüce Allah müslümanların içinde onlara önderlik edecek, birlik ve beraberliklerini sağlayacak, onlara iyiliği emredecek, onları kötülükten sakındıracak, insanları İslâm’a çağıracak bir sosyal kontrol mekanizmasının bulunmasını istemektedir.

Müfessirler müslümanların böyle bir kurumu oluşturmalarının farz-ı kifaye olduğunu belirtmişlerdir. Bu görev yerine getirilmediği takdirde, görevin özelliğine göre o topluluğu meydana getiren yükümlülük çağındaki bütün müslümanlar bu ihmalden dolayı sorumlu olur.

Fıkıh ve İlim Öğrenmek

Tevbe sûresi’nin 122. Ayetinde de her topluluktan bir grubun gerekiyorsa ilim yolcuğuna çıkıp dini iyice öğrenmeleri ve toplumlarına döndükleri zaman onları eğitip uyarmaları istenmektedir. Bu faaliyette görev alan : 

a) İnsanları iyiliğe, doğruluğa, güzel ve yararlı olan şeylere çağıracaklar, kötülüklerden sakındıracaklardır. 

b) Toplumun birlik ve bütünlüğünü sağlayacaklar, onları bölünüp parçalanmaktan koruyacaklardır. 

İslâm ahlakına göre toplu yaşamak zorunda olan insanlık, bu yaşayışın uyumlu olarak sürdürülebilmesi ve iyiliğin hakim kılınabilmesi için bir takım kurallara uymaklar yükümlüdür. İslâm ahlakında başlıca toplumsal kurallar dini buyruk ve yasaklarla zaman ve mekana göre değişmezlik kazanmış, her bireyi, iyiliğin yaygınlaşması ve kötülüğün önlenmesine kendi ölçüsünde katkıda bulunmakla yükümlü kılınmıştır. 

İslâm toplumunun en önemli ilkelerinden olan emir bi’l-ma’ruf nehiy ani’l-münker görevinin yerine getirilmesi, her müslümanın, toplum içindeki konumuna, maddi ve manevi gücüne göre katıldığı bir sorumluluktur.(6)

Hayırlı Ümmet Şartları

Allah buyurur: 2-Siz, insanların iyiliği için yeryüzüne çıkarılan en hayırlı ümmetsiniz. Çünkü iyiliği teşvik eder;kötülükten sakındırır ve Allah’a inanırsınız. Ehli kitap da iman etseydi onlar için hayırlı olurdu. İçlerinden inanlar varsa da, onların çoğu yoldan çıkmış kimselerdir. (Al-i İmran, 3/110)

“Hayırlı ümmet olma” durumu, ayet-i kerimede bir kısım şartlara bağlanmıştır. 

Bu şartlar; başta Allah olmak üzere inanılması gereken her şeye şüphesiz inanmak, o imanın gereği olarak İslâm’a uygun örnek bir hayat sürmek, bununla birlikte temsil ettikleri İslâm’ın bir şiarı olarak iyikleri emretmek ve kötülükleri yasaklamaktır. Bu şartlar yerine getirildiği nispette “hayırlı ümmet olma” durumu gerçekleşir. 

Bu şartlardaki aşınma ve azalma nispetinde de bir zaafiyete uğrar. 

O halde netice itibariyle karşımıza “siz bu şartları yerine getirip bu güzel halinizi koruduğunuz müddetçe en hayırlı ümmetsiniz. Fakat bu halinizi değiştirdiğiniz takdirde bu özelliğinizi elinizden kaçırırsınız” mesajı çıkmaktadır.(7)

Bu Bakara Sûresi’nde yapılan ilanın bir tekrarıdır. Hz. Peygamber’e (s.a.v) uyanlara, başarısızlıkları nedeniyle İsrailoğulları’nın elinden alınan diğer insanlara önderlik yapma görevinin kendilerine verildiği hatırlatılıyor. 

Müslümanlar, liderlik için gerekli olan tüm niteliklere sahip olduklarından bu göreve layık görülmüşlerdir. Bunlar; pratikte iyiliği emretmek, kötülükten alıkoymak, Allah’tan başka ilah olmadığına inanmak ve bu inancın ifade ettiği gereklilikleri pratikte uygulayarak göstermektir.

O halde müslümanlar, kendilerine emanet edilen görevin sorumluluğunun bilincine varmalı ve kendilerinden öncekilerin düştükleri hatalara düşmemelidirler.(8)

Ümmet-Muhammed’in Özelliği

Burada ümmet-i Muhammed’in esas mümeyyiz (ayırıcı) özelliği, tevhid imanı ile iyiliği emir ve kötülükkten alıkoyma olduğu ve bilhassa bu vasıf altında insanlar için en hayırlı bir ümmet oldukları ve bu vazife esas itibariyle yalnız ulu’l-emr (müslümanların yetkili amirlerin)e ait olmayıp bütün müminlerin bizzat veya bilvasıta (aracı ile) bununla ilgili olmaları gerekeceği ve bir ümmetin hayırlı oluşu da çoğunluğunun iyiliğiyle olabileceği ve nitekim diğer kitap ehlinin bu haslete sahip olmamaları, içlerinde Allah’a itaatten çıkmış sapıkların hasleti muhafaza ettikçe kendilerine diğer kafirlerin, sapıkların netice itibariyle bir eziyetten başka zararları dokunmayacağı hatırlatılıyor(9)

3-Onlar Allah’a ve ahiret gününe inanırlar; iyiliği teşvik edip, kötülükten sakındırırlar, hayır işlerde birbiriyle yarışırlar. İşte bunlar, salih kullardandır. (Al-i İmran, 3/113-114)

Lanetlik İş

Allah buyurur; 4-İsrailoğulları’ndan kafir olanlar, hem Davud’un hem de Meryem oğlu Îsa’nın diliyle lanetlendiler. Bunun sebebi de onların Allah’a isyan etmeleri ve hadlerini aşıp durmalarıydı. 

Yaptıkları fenalıklardan birbirlerini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Yaptıkları işler ne kötü şeylerdir. (Maide, 5/78, 79)

İsrailoğulları’nın bozulması evrensel sürece göre meydana gelmiştir. Önce bir toplumda bazı bireyler bozulur; eğer toplumun kollektif bilinci canlıysa, kamuoyu bunları bastırır ve toplum bütün olarak bozulmaktan kurtulur. Fakat, toplum bozulmuş üyelerinin gittiği yollara adeta onları onaylarcasına ve kendilerini istediklerini yapmada serbest bırakırsa, başlangıçta birkaç kişiyle sınırlı olan bozulma yavaş yavaş toplum içinde yayılır. 

Kötülükte İsrar Edenlerin Sonu

Allah buyurur: 5-Keşke sizden önceki nesillerin içinde, yeryüzünde fitne fesat çıkarılmasına engel olacak akıllı ve erdemli insanlar bulunsaydı. Ama içlerinden, kendilerini kurtardığımız pek az kimse bunu başarabildi. Zalimler ise, kendilerine verilen refaha aldanıp yoldan çıkarak günahkar oldular. (Hud, 11/116)

Hz. Peygamber’den önceki nesiller içerisinde yeryüzünde kötülükleri önleyecek erdemli ve birikimli kimselerin az olduğunu haber vermektedir. Kötülüğün yaygınlaştığı toplumlarda ahlaki endişelere yer vermeyen çoğunluk , refahın getirdiği şımarıklıkla zevklerinin peşine düşerek günaha gömülmüşlerdi. 

Sonuçta sûrenin başından beri görüldüğü üzere Allah’ın gazabını hak eden birçok kavim çeşitli felaketlerle yok olup gitti. Onların bu duruma düşmeleri Allah’ın zulmü değil, kendi davranışlarının bir sonucudur. Çünkü Allah kötülüklerden vazgeçip durumlarını düzeltmeye çalışanları helak etmez. 

Onlar inançlarını ıslah etmek, durumlarını düzeltmek maksadıyla gönderilen peygamberleri tanımadılar. 

Kendilerine verilen fırsatı değerlendirmediler; haksızlık ve yolsuzluklar son derece arttı, artık ilahi cezanın şartları oluşmuştu, sonunda cezalarını buldular. 

Bir toplumda iyiliği tavsiye edip kötülüğü önleyecek, hak ve adaleti tesis edecek kimseler bulunduğu sürece o toplum yok olmaz: Bunlar bulunmadığı takdirde o toplumun yok olması mukadderdir.(10)

 “Ülû bakiyye”

Ülü bakıye; dünyada da ahirette de geçerli olan hayırlı ve kalıcı işlere yönelen yetkin, çevresine yararlı ve meymenetli insanlar anlamındadır. 

Bunlar, akıl, ilim, din, sağlıklı görüş, erdem ve fazilet sahibi “er” kişilerdir. Her toplumda böylesi kimseler az da olsa mutlaka vardır. Ama, bunlar da çoğunlukla topluma egemen güçler tarafından sindirilirler. Oysaki, bu insanların korkup geri çekilmemeleri, herşeye rağmen emri bi’lma’ruf nehyi ani’l-münker görevlerini icra etmeleri toplumun ve kendilerinin yararınadır. 

Aksi halde toplumun başı dertten, sonu felaketten kurtulmaz! Toplumun kurtuluşu, ancak görev ve sorumluluk sahibi yetkin kişilerin görevlerini her güçlüğe rağmen icra etmeleriyle doğru orantılıdır. Bu yüzden yüce Allah şöyle buyurmuştur: (Ey Müminler) “Sizden hayra davet eden, doğruyu emreden, fenalıktan nehyeden bir cemaat bulunsun. İşte onlar felâha kavuşanlardır.” (Al-i İmran 3/104)(11)

Yoksa halkı salih ve muhlis olan bir memleketi durup dururken, Rabbinin haksız olarak helak etmesi olur şey değil. Hak etmeden helak olmaz. Yani bir memleketin gerek idare eden ve gerek edilen ahalisi, zulme ve bozgunculuğa meydan vermeyen salih ve ıslahatçı kimseler iken, Allah herhangi bir zulüm ile o memleketi helak etmez. Böyle bir ihtimal yoktur.

Muslih Kimseler 

Allah’ın kendisi zalim olmaktan münezzeh olduğu gibi, ahali iyiliği ve ıslahatı sürdürdüğü müddetçe zaten zulmetme niyetinde olanlar da zulüm ve haksızlık için meydan bulamazlar. Bunun için salih olmak kafi gelmez, ayrıca muslih ( islah edici) olmak da gerekir. Allah, memleketleri, ancak halkları ıslahat yapan kimseler” oldukları sürece helak etmez. Hakkın helak edişi, ancak memleket ahalisinin ıslahattaki eksiklikleri, zulüm ile fesadın meydan almasına sebebiyet vermeleri yüzündendir. (12)

İktidarda Olanların Esas Görevi

Allah buyurur: 6-Allah’ın dinine yardım edenler, kendilerine yeryüzünde güç kuvvet verdiğimizden namazlarını dosdoğru kılarlar, zekatlarını verirler, iyiliği emredip kötülükten sakındırırlar. Neticede bütün işlerin değerleneceği yer Allah’ın huzurudur. (Hac22/41)

İktidar mevkiine getirip devlet idaresini ellerine verirsek namazı kılarlar ve zekatı verirler iyiliği emrederler ve fenalığı yasak ederler. Meşru güzel şeyleri emreder, gayrı meşru, çirkin ve dinen reddedilmiş şeylerden sakındırırlar. İktidar mevkiine geçince ahlaklarını bozmaz, dinden, adaletten sapmaz birer idareci olurlar. Doğrusu Hulefâ-i Raşidîn böyle olmuşlardı. (Hak dini, 5/493)

 Bu ayet Hz. Muhammed’in öğretmenliği ve vahyin /Kur’an’ın da rehberliği ile yaklaşık yirmi üç yılda eğitip yetiştirilmiş olan sahabe-i kiramı tarif etmektedir. 

 Tıpkı şu ayette olduğu gibi: “Siz, insanlar için eğitilip yetiştirilmiş en iyi topluluksunuz; iyiliği emrediyor, kötülüğü engelliyor, Allah’a iman ediyorsunuz. Keşke, Ehl-i Kitap da iman etmiş olsaydı, kendileri için ne iyi olurdu! Gerçi onlardan da iman edenler var, ama çoğu dinden çıkmıştırlar. . . ”(Al-i İmran, 3/110)(14)

“. . . iktidar verdiğimiz vakit. . . çalışırlar. ” Bu bir tek cümlede İslâm devletinin asıl gayesi ve o iktidara sahip olanların özellikleri geniş geniş değil kısaca anlatılmaktadır. Allah’a yardım eden ve O’nun yardımını hakedenler, doğru davranışlarda bulunur, namazı kılar, zekat toplamak için gerekli düzenlemeleri yapar, yetki ve güçlerini iyiliği emir, kötülükten sakındırma yolunda harcarlar.(15) 

Tefsirlerde genellikle, 41. Ayette övülen kişilerin kendilerine hicret veya savaş izni verilen sahabiler olduğu belirtilir. Bununla birlikte ayetteki ifadenin Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak isteyen bütün müminleri kapsayacak biçimde anlaşılmasına bir engel bulunmamaktadır. Burada asıl dikkat çekilmek istenen nokta, kendilerine imkan ve güç lutfedilen gerçek müminlerin, bu imkanlara kavuşunca adaleti elden bırakmamaları, ahlakın bozulmasına fırsat vermemeleri ve bunu güvence altına almak için de dinin temel umdelerine sıkı biçimde sarılıp onlara sahip çıkma çabası içinde olmaları gerektiğidir (16) 

Lokman aleyhisselam’ın Oğluna Öğütleri

Allah buyurur: 7-“Yavrum, namazı gerektiği şekilde kıl, iyiliği tavsiye et, kötülükten sakındırıp vazgeçirmeye çalış, başına gelene sabret. İşte bunlar, azimli ve kararlı olunması gereken konulardandır.” (Lokman Sûresi: 31/17)

Lokman Sûresi’nde Lokman aleyhisselam oğluna öğütler verir. Lokman aleyhisselam hikmetli söz, iş ve davranışları ile insanlık tarihinde tanınmış bir şahsiyetttir. Eyyub aleyhisselamın akrabası olduğu, 450 yıl yaşadığı söylenir. 

Allah, Lokman’a parlak zeka, basiret, bilgi ve hikmet vermiş, o da bunları Allah yolunda kullanmıştır. Lokman aleyhisselam peygamber değil, hikmet sahibi ve hakîm bir zattır. Kur’an-ı Kerim’de adını taşıyan otuz birinci surede oğluna öğütleri bildirilir. Biz öğütlerinden konumuzla ilgili ayet-i kerimenin mealini almış bulunuyoruz. 

Merhum Zeki Duman hoca, ayetin açıklasında şunları yazar:

 “Namazın kılınması şu beş şartın bir arada bulunmasına bağlıdır.

:1-Namaz vaktında kılınmalı, 2- Şart ve rükünleri (on iki farz)tamam olmalı, 3-Tadil-i erkana riayet edilmeli 4-İhlasla, samimiyetle, 5- Huşu ve hudu içerisinde ede edilmeli. 

Emr-i bilma’ruf nehyi anilmünker, mükellef her müminin, kendi yükümlülük ve sorumluluklarını bilip uyguladıktan sonra, topluma karşı gereken en önemli ahlakî ve sosyal bir görevdir. 

Önce kişi, eğitim ve öğretim yolu ile kendisini yetiştirip ıslah etmeli sonrada başkalarını islaha çalışmalı. 

İnsanın nefsini islah konusunda namaz çok önemli bi faktördür. 

Çünkü kılınan beş vakit “namaz Mümini kötülüklerden ve aşırılıklardan mutlaka uzaklaştırır” (Ankebut, 29/45)

İslâmda her insan öncelikle kendi yapıp ettiklerinden, sonra emri ve yönetimi altındakilerden, sonra da emr-i bilmaruf nehy-i anılmünker görevi sebebiyle topluma karşı sorumludur. 

“Azmu-l’ümur”, işlerin, mutlaka ve kararlılıkla yapılması gerekenlere denir. 

Yılgınlık, bıkkınlık usanmak gibi şeylerin caydırmaması gereken ve her ne pahasına olursa olsun, mutlaka zamanında ve azimle ifa edilmesi gereken önemli sosyal işler demektir. Çünkü bu görevin ihmali tedavi edilmeyen kanser hücrelerine benzer. 

Bir toplumda iyiliklerin emredilip kötülüklerin engellenmesi görevinin tam olarak yapılmaması, içerisinde bulunduğumuz geminin basiretsiz kimseler tarafından batırılmasına göz yumulması anlamına gelir.” (17)

8-Siz insanlara iyilik yapmayı öğütleyip kendinizi unutuyor musunuz?(Bakara, 2/44)

Fenalık emretmektense, iyilik emretmek elbette iyidir. Fakat aklı olan başkasının iyiliğini isterken kendini unutur mu?

Birinci olarak, emir bilmaruf (iyiliği emretmek) ve nehiy anil’münker (kötülüğü yasaklamak)den maksat, başkalarına doğruyu göstermek suretiyle istifade ettirmektir. Halbuki başkasını irşad edip de kendisini unutmak ve kendisini iyilikten, irşaddan mahrum etmek, eli selamete çıkarıp, kendini ateşe atmak demektir ki, ameli akıl açısından bir çelişki teşkil eder. 

İkincisi, insanlara va’z ve ders vererek ilmini ortaya koyup da kendisi, kendi emrini, kendi öğüdünü dinlememek, kendini ve ilmini fiilen yalanlamaktır. Bu şahsında bir çelişki olduğu gibi, halkı bir taraftan aydınlatmak isterken, diğer taraftan saptırmaktır ki, bu da bir çelişkidir, bunda da bir çeşit karıştırmak vardır. Aklı olan ise çelişkiye düşmez. 

Üçüncüsü, söylediği sözün, verdiği nasihatın kıymeti ve kalplerde bir tesirinin olması arzu edilir. Boşuna emir, boşuna gevezelik akıl karı değildir. Halbuki verdiği emir ve öğüdün tersini kendisinin yapması, onun kıymetini kırmak ve herkesi ondan nefret ettirmektir. Daha açıkçası, bindiği dalı kesmek, oturduğu evi yıkmaktır ki, bundan büyük budalalık olmaz. 

Hasılı, iyilik iyiliktir, elbette insanlara iyiliği emretmek de hadd-i zatında iyidir ve görevdir. Fakat bunu yaparken kendini unutmak, işte budalalık oradadır. Bu ayette yasaklanan da budur. Bundan dolayı bu ayette fâsıkın (sapık) doğru söylemek, sözünde ciddi olarak iyiyi söylemek şartıyla va’z etmesi (öğüt vermesini), iyiliği emretmesini men etmemekle beraber bu gibiler hakkında gayet büyük ve büyük olmakla beraber zarif (ince) bir inzar (korkutmay)ı içeriyor ve aptallıklarını anlatıyor. Vâizin, âmirin kendi hakkında ciddi olmasını ve öğüt verirken herkesten önce kendini düşünmesinin gereğini anlatıyor. Ve bunun özellikle akıl nokta-i nazarından çok şaşılacak şey olduğuna gösteriyor. Buharî ve Müslim’de bu konuda şu hadis-i şerif rivayet edilmiştir: “Kıyamet gününde bir adam getirilir, ateşe atılır, ateş içinde değirmen taşı gibi dönmeye başlar. Cehennem ehli onun etrafını çevirirler:“Ey falan! Sen bize iyilikleri emreder, fenalıkları yasaklar değil miydin?” derler. “Evet ama, ben size emreder, kendim yapmazdım; sizi yasaklar, kendim yapardım. ” der. 

Şu halde insan, başkalarına öğüt verirken, kendini unutmamalı, ele telkin verip de, kendi zakkum salkımı yutmamalıdır. İrşad (halkı aydınlatmak) için doğru söyleyenler böyle olursa, sapıtmak için eğri söyleyenlerin hali kıyas edilsin!. . .(18) 

Emr-i bilmaruf, Nehy-i anilmünker Sabırlı Olmayı Gerektirir. 

İyiliği emredip kötülükten alıkoyma kolay bir iş değildir. 

Bu yüzden başına bir takım musibetlerin gelmesi düşünülür ki, onlara sabretmek gerekir. 

Umeyr bin Habib vasiyetinde oğullarına şöyle demiştir:

“Hangi biriniz, iyiliği emredip kötülükten men etmek isterse, ondan önce işkenceye hazırlansın ve Allah’dan sevap geleceğine kesin kanaat edinsin. Çünkü her kimin Alllah’dan sevaba kesin kanaati olursa dokunan eziyeti duymaz.”(19)

 

Üç Örnek Davranış

İnsanın iyi ve itaatkar bir kul olduğunu gösteren üç örnek davranışın sıralandığı 17. ayetteki “namaz” Allah’a kulluk ödevini “iyi olanı emredip kötü olana karşı koymak”toplumsal davranışlar karşısındaki kulluğun gerektirdiği yapıcı tutumu, “sabır” ise maddî ve sosyal çevreden gelen sıkıntıları, belaları birer imtihan bilip metanetle karşılama olgunluğunu yansıtır. 

Ayetteki “İşte bunlar, kararlılık gerektiren işlerdendir” ifadesi, bu müsbet davranışların, kulluktaki kemali gösteren birer örnek olduğunu, hayatın şartları içinde yerine getirilmesi gereken böyle daha başka davranışlarda bulunduğunu gösterir.” (20)

İyiliği emir, kötülükten alıkoyma hadisleri

Allah’ın Rasülü sallallahü aleyhi ve sellem’ in Hayr’a davet, iyiliği emir ve kötülüğü yasaklamak konusunda önemli uyarmaları vardır. Bunlardan bazıları şöyledir:

1- Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem Hazreti Ali’ye şöyle buyurur: Vallahi senin sayende Allah’ın bir adama hidayet vermesi, senin kırmızı develer’e sahip olmandan daha hayırlıdır. (Ahmed Davudoğlu terc. Müslim, 10/249, hadis no:2406)

2- Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin, buna gücü yetmezse diliyle değiştirmeye çalışsın, buna da gücü yetmezse kalbiyle nasıl değiştireceğini düşünsün. İşte bu, imanın en zayıf noktasıdır. (Ahmed Davudoğlu terc. Müslim, 1/276, hadis no:78)

3-Kulumun bana karşı yaptığı ibadetlerin en sevgilisi, rızam için başkalarının iyiliğini istemesi, emirlerim, nehiylerim üzerinde titremesidir. (Kırk Kudsî, Hadis, 20, no24, Diyanet yay)

4-Allah’a yemin ederim ki, ya iyiliği emreder, kötülüğü yasaklar ve zalimin iki elini tutup onu doğruyu kabule zorlarsınız ya da bunu yapamadığınız takdirde Allah, sizin iyilerinizin kalplerini de kötülerinkine benzetir ve daha önce İsrailoğulları’na ettiği gibi size de lanet eder. ” (Ebu Davud, 4/4336, Tirmizi, 4/336, hadis no:2170)) 

5-Nefsim yedi-kudretinde olana yemin ederimki, ya emr-i bil maruf ve nehyi anılmünkeri yaparsınız veya Allah size azabını gönderecektir. Sonra ona dua etseniz de duanız kabul olmayacaktır. (Tirmizi, fiten 4/336, hadis no:2170) 

6-Allah’ın çizdiği sınırları aşmayarak orada duranlarla bu sınırları aşıp ihlal edenler, bir gemiye binmek üzere kur’a çeken topluluğa benzerler. Onlardan bir kısmı geminin üst katına, bir kısmı da alt katına yerlemişlerdi. 

Alt katındakiler su almak istediklerinde üst kattakilerin yanından geçiyorlardı. Alt katta oturanlar:

Hissemize düşen yerden bir delik açsak, üst katımızda oturanlara eziyet vermemiş oluruz” dediler. 

Şayet üstte oturanlar, bu isteklerini yerine getirmek için alttakileri serbest bırakırlarsa, hepsi birlikte batar helak olurlar. Eğer ellerinden tutarak bunu önlerlerse, hem kendileri kurtulur, hem de diğerleri kurtulmuş olur. (Tirmizi, Fiten 4/338, hadis no:2174)

7-Âlimin âbide üstünlüğü benim sizin en aşağı derecede olanınıza üstünlüğüm gibidir. Allah, melekler, gökler ve yer halkı, hatta karınca ve balıklara varıncaya kadar her şey, insanlara hayrı öğretenler üzerine rahmet, istiğfar ve dua ederler. (Tirmizi, 4/424, hadis no:2825) 

8-Bir iyiliğe öncülük eden kimseye o iyiliği yapanın sevabı kadar sevap vardır. (Tirmizi, İlim 14)

9-“İnsanları doğru yola çağıran kimseye, kendisine uyanların sevabı gibi sevap verilir. Ona uyanların sevaplarından da hiçbir şey eksilmez. Başkalarını sapıklığa çağıran kimseye de, kendisine uyanların günahı gibi günah verilir. Ona uyanların günahlarından da hiçbir şey eksilmez. ” (Müslim, İlim 16)

Merhum Kayseri müftüsü Hacı Hüseyin Aksakal Hocamızın “Keşkül” kitabından konu ile ilgili olarak ifade ettiği hükümleri gündeme getirelim: “Millet arasında her hususta hayır öğüt verecek ve şeriat nazarında caiz olanla olmayanı bildirecek bir topluluk olması gerek ve böyle bir topluluk bulundurmak ümmet üzerine vaciptir. 

*

Marufla murat, aklın ve İslâm’ın güzel olmakla hükmedip kitaba ve sünnete uygun olan her şeydir. Münkerle murat, aklın ve İslâm’ın çirkin saydığı, kitaba ve sünnete muhalif olan her şeydir. 

*

Şu kadar ki, marufu emir ve münkeri nehy ile uğraşacak kimselerin şeriat hükümlerine vakıf ve halkın işlerini bilmesi ve halkın haline muttali olması, yumuşaklıkla ve sertlikle söylenecek zamanı ve yeri bilmesi gerekir. 

*

Genel olarak halkın cehalet karanlığından ve günahlardan kurtulmak, marifet nurlarından pay almaları için özel bir cemaatin bilgi ve amelce yetiştirilmeleri emir ve kifaye yolu ile farz buyurulmuştur. Bu kutsal görevin iftiharla yükümlüsü şüphesiz âlimlerdir. 

*

Marufu emir ve münkeri nehyin üç kısmı vardır. 

Birincisi, el ile olur ki, bu kısım müminlerin işlerini üzerine alan yani hükümdar olan kimse üzerine vaciptir. Zira insanları gereği gibi eğitip edeplenddirme onların görevidir. 

İkincisi, dil ile olur. Bu kısım şeriat ilimlerini bilenlerin görevidir. 

Üçüncüsü, kalble buğz etmekten ibarettir. Bu kısım acizlere mahsustur. Zira ellerinden ve dillerinden bir şey gelmez. Kalbleri ile buğz etmek ve mümkün olduğu kadar bu zulmün kaldırılmasına çalışmak ve sözünü dinleyenlere akılları erdiği kadar hayır öğüt anlamınca marufu emir ümmetin hepsi üzerine vaciptir. 

*

İslâmın ilk zamanlarında dünyanın büyük kısmına İslâm dini yayınlanmıştı. Şu kadar ki, iyiliği emre müktedir olabilecek şeriat ilimlerini bilen insan yetiştirmek millet üzerine vaciptir. Bu yönü düşünecek de devlet işlerini üzerine alanlardır. 

*

Dinî ilimleri şimdi kadar muhafaza eden lağv edilen medreselerde yetişen dinî ilimler bilginleri ve ilim talipleri idi. Ama bazı zamanın durumları gereği bunu inkar edenler eksik olmaz. Fakat bu tarz inkar, gündüzün ortasında güneşi inkar kabilindendir. Görmeyenlere deriz ki, “Bunların gözleri var, fakat hakkı görmez, kulakları var, fakat hakkı duymazlar, kalpleri var, fakak hakkı anlamazlar. (Araf, 7/179) Zaten bu gibi gerçekleri inkar edenleri Cenab-ı Hak hayvanlar topluluğuna katmıştır. 

*

Manevi hastalıklardan kibir, haset gibi hallerin en etkili şekilde giderilmesi, tedavi hususunda hikmet sahiplerinin tavsiye ettiği çareleri, tedbirleri iyice anlamak, bildirmek, tevessül, tevekkül ve nefse güvenle Allah’a güven arasında ayrılık olmadığını anlamak ve anlatmak vaizin en temel görevidir. Hasılı dinimizi dünya ve ahıretle ilgili bütün güzellikleri ve yararlarıyla tanıtarak, milletimizin saf ve nezih olduğu kadar çalışkan ve müktedir olmasına gayret etmelidir. 

*

Gerek dinî ilimleri ve gerek cihadın bütün bütün terki müslümanlar için aynı zararda denktir. Zira bir millet için ilim ve irfan gerektiği gibi, varlığını ve dinini, ülkesini, kutsallarını korumak için cihatla uğraşmak da gereklidir. 

*

Kanatsız kuş uçamadığı gibi, dinin hükümlerini koruyacak ilim sahiplerine ve ülkeyi koruyacak askere malik olmayan millet de yaşayamaz. (21)

 Merhum hocamız Hacı Hüseyin Aksakal’ın bu satırları yazdığı 1930 lu-kırklı yıllarda Din eğitimi veren tek kapı yoktu. 

Allah’a şükürler olsun. Bu gün İmam-Hatip mektepleri, ilahiyat fakülteleri, diyanet eğitim merkezleri var. 

Emr-i bilmaruf nehy-i anilmünker, nasıl yapılacak?

Eğitim müsseselerinde bu konuda bir ders yoktur. 

Emr-i bilmaruf nehy-i anılmünker; Allah’ın emirleri, peygamber sallallahü aleyhi sellemin sünnet-i seniyyesi, esas olmak üzere zamanın şartları ve muhatapların şahsi durumları ilmî esaslarla tesbit edilerek isimlerini verdiğimiz eğitim müessselerinde ders olarak okutulmalıdır. 

Emr-i bilmaruf nehy-i anilmünker, gelişi güzel bir uygulamaya birakılacak bir konu değildir.....

____________________

(1) İslâmda İnanç İbadet Ve Günnlük Yaşayış Ansiklopedisi, 1/472, İfav yayını, 1997, İst. 

(2) Ahmed Davudoğlu tercimesi, Müslim, 1/279, Sönmez yayını, İst. Yni Ansiklopedi, 1/301, Timaş yayını, İst. 

( 3) Prof. Dr. Ömer Çelik, Kur’an-ı Kerim Meal ve Meal Tefsiri, Erkam yayını, İst. 

( 4) Ebu’l- Leys Semerkandi, Tefsirulkur’an, 1/395, Özgü yayını, İst. 

( 5) M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, 2/406, İst. 

( 6) Kur’an Yolu, 1/645-647, Diyanet yayını, Ank. 

( 7) Meal ve Tefsiri, 1/453

( 8) Mevdudi, Tefhimülkur’an, 1/285, Yeni Şafak yayını, İst. 

( 9) Hak Dini Kur’an Dili, 2/409

(10) Kur’an Yolu, 3/207

(11) Prof. Dr. Zeki Duman, Beyanülhak, 2/32, Fecr yayını, Ank. 

(12) Hak Dini Kur’an Dili 5/23

(13) Adı geçen eser, 5/493

(14) Beyanülhak, 2/538, 

(15) Tefhimülkur’an 3/373

(16) Kur’an Yolu, 3/738

(17) Beyanülhak, , 2/138

(18) Hak Dini 1/287)

(19) Hak Dini Kur’an Dili, 6/274

(20) Kur’an Yolu, 4/338 

(21) Hacı Hüseyin Aksakal, Keşkül, 249-253





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle