KİTAP

Narkoz
YAZI BOYUTU :

Mehmed Zahid AYDAR

Dünya derin devletini kontrol eden Illuminati Çetesi, sermayeyi kontrol eden on üç hanedanın ortak organizasyonudur.  Para demek güç demektir. Hem de ne güç ama! Kralları bile önlerinde diz çöküp dilenecek hale getirebilirlerdi. Nitekim bir müddet sonra Nathan Rothschild şunları söylemişti:  ‘İmparatorluğu yönetmek için kimin kral olduğu hiç umurumda değil. Çünkü Britanya’nın para arzını kim kontrol ediyorsa, imparatorluğu da o kontrol eder. Ben Britanya’nın para arzını kontrol ediyorum.’  Prof. Dr. Mete Gündoğan tarafından kaleme alınan ve 2017 yılı Türkiye Yazarlar Birliği Fikir Ödülünü  alan ‘Narkoz’ isimli eser,  yaklaşık yüz elli yıldır finans elitler ile devletler arasında oynanan oyunu ve bunun farkına varamayan narkozlanmış beyinlerin hikâyesidir. Küreselleşme en çok onların işine yaramıştır. Bugün, küresel finans elitler, mükemmel bir network oluşturdular. Bu sayede son yarım asırdır, bu oyunun kazananı net olarak bankerlerdir. Tanıtımını yaptığımız bu eserin dikkatle okunması gerekir. 

 
 

Narkoz

 










Kitabın Adı: Narkoz

Yazarı: Mete Gündoğan

Basım Yeri ve Tarihi: İst 2017

Yayınevi: DESTEK Yayınları

Sayfası: 200

Kapak Türü: Karton

METE Gündoğan (1) tarafından kaleme alınan ve 2017 yılı Türkiye Yazarlar Birliği fikir ödüllü Narkoz, yaklaşık yüz elli yıldır finans elitler ile devletler arasında oynanan bir oyunun ve bunun farkına varamayan narkozlanmış beyinlerin hikâyesidir. Her türlü aracın en acımasız şekillerde kullanıldığı bu oyunun ardında tabii ki bütün oyunlarda olduğu gibi bankerlerin parmağı var. Küreselleşme en çok onların işine yaradı. Bilişim teknolojisi emirlerinde. Dünyanın her yerine borç verip onları sömürecek ve köleleştirecek güce ulaştılar. Bugün, küresel finans elitler, mükemmel bir network oluşturdular. Bu sayede son yarım asırdır, bu oyunun kazananı net olarak bankerlerdir. Daha spesifîk bir ifadeyle küresel finans elitlerdir. Çünkü bunlar, ellerindeki sınırsız para imkânlarıyla her türlü projeyi gerçekleştirebilecek kabiliyettedirler.

D8’in Laneti 

15 Haziran 1997 tarihi, Çırağan Sarayı’nda toplanan devlet ve hükümet başkanları için adeta bir ‘sonun başlangıcı’ olmuştu. İmzalar atıldı ve sekiz ülke bütün dünyaya ‘Biz yeni bir ekonomi politik platform oluşturduk’ diye ilan etti. 

Bütün dünya, sekiz Müslüman ülkenin çok önemli bir adım attıklarına şahit oldu. 

İşte ne oldu ise ondan sonra oldu. Erbakan üç gün sonra, 18 Haziran 1997’de istifa etti. Yedi ay sonra da partisi kapatıldı ve kendisine beş yıllık bir siyaset yasağı getirildi. Ancak, hiçbir zaman aktif siyasete dönemedi.

Sekiz başkan, 15 Haziran 1997 tarihinde İstanbul Çırağan Sarayı’nda bir araya gelerek bütün dünyaya ‘Yeni Bir Dünya’ kurmak için birlik mesajı vermişti. Bunu herkes gördü ama bu toplantı adeta onların ölüm fermanlarını ilan edişleri oldu.” S.34 

O Adamlar Bu Adamlara İzin Vermedi 

“Hâlbuki bir başka sekiz adam, bu tarihten yaklaşık 87 yıl önce ABD Georgia Jekyll Adası’ndaki lüks bir köşkte bir araya gelmişti. 

Jekyll Adası’ndaki o adamlar, Çırağan Sarayı’ndaki bu adamların kurdukları Dünya Düzeni’ni değiştirmesine izin vermediler.

Aldrich, 1910 yılında JP Morgan’ın Georgia Jekyll Adası’ndaki lüks köşkünde bir grup bankerle gizlice toplandı. Toplantıda Warburg, Kuhn-Loeb, Lazard Brothers, İsrael Moses Sieff, Lehman Brothers, Goldman Sachs, Chase Manhattan gibi bankerler ve temsilcileri vardı. Konu sadece 1907’de başlayan bankacılık krizine çözüm üretmek değildi elbette. Konu, bu krizin nasıl fırsata çevrileceği konusuydu. Bu bankerler dokuz gün boyunca, gece gündüz çalışarak hem mevcut krize bir çözüm önerisi geliştirdiler hem de bu çözüm ile minimum 100 yıllık bir imparatorluğun temelini attılar. Bu, uluslar üstü rantiyecilerin küresel fînans imparatorluğuydu.

Wilson'dan önce dört dönem boyunca, Cumhuriyetçiler iktidardaydı. Bankerlerin desteği ile seçime giren Demokrat Wilson, 4 Mart 1913’te ABD’nin 28. başkanı seçildi ve koltuğuna oturdu.

22 Aralık 1913 günü özel bir oturum ile Kongre’ye sunulan ‘Federal Rezerv Kanunu’ ertesi gün resmi Noel tatiline de girileceği için kendisini büyük bir baskı altında hisseden Wilson tarafından onaylandı.

Tabii bir müddet sonra mesele daha iyi anlaşıldı ama atı alan Üsküdar’ı geçmişti. Yasayı imzalayan Başkan Woodrow Wilson daha sonra itiraf gibi şu cümleleri dahi kuracaktı: 

‘Ben dünyanın en talihsiz insanıyım. Ülkemi, farkında olmadan harap ettim. Bu büyük sanayi ülkesi, para-kredi sistemi sayesinde bir avuç elitin eline geçti. Bundan sonra hiçbir hükümet bunların sözünün dışına çıkarak bağımsız hareket edemez!” S.39

Savaş, Para, Devlet

“İngiltere’de Kral William 1688 yılında tahta oturduğunda, aynı yıl Fransa’ya karşı bir büyük ittifak, savaşa başlamıştı. Bu ittifaka Augsburg Ligi veya Kutsal İttifak da denir. Kral William da bu ittifaka katılarak Fransa’ya karşı savaşa girişti. Dokuz Yıl Savaşları olarak da anılan bu savaş, Avrupa’da olduğu kadar Yenidünya Amerika’da da sürüyordu. Halk yorgun, fakir düşmüş ve savaşları finanse etmekten bıkmıştı. Bu zor koşullara rağmen, William’ın bu savaştan çekilmesi söz konusu olamazdı. Çünkü böyle bir çekilme, ona Avrupa’da pozisyon kaybettirmesinin yanı sıra, yeni kıta Amerika’da da çok büyük kayıplara sebep olabilirdi. Bu savaşı sürdürebilmek için William, fütursuz bir kaynak arayışına girişti. Ama halktan yeni vergi alması da artık imkânsızdı. 

Uzun süren savaş ve kargaşalar sebebiyle, piyasada altın ve gümüş paralar iyice azalmış ve devlet epey borç altına girmişti. 1694 yılına gelindiğinde bir grup portföy zengini bir araya gelerek özel bir şirket olarak İngiltere Bankası’nı (The Bank of England) kurdular. Bankanın çoğunluk hisseleri savaş sırasında inanılmaz servet edinmiş olan Nathan Rothschild’a aitti. 

Aslında bankanın kurulumu ve çalışması şu şekilde gelişmişti: Öncelikle hissedarlardan olmak üzere 1.200.000 poundluk altın ve gümüş sermaye toplandı. Sonra bu para devlete yani Kral William’a borç olarak verildi. Bu borca mukabil devlet, yılda 96.000 pound faiz ve 4.000 pound da işletme masrafları ödemeyi kabul ve taahhüt etti. 

Para demek güç demekti. Hem de ne güç ama! Kralları bile önlerinde diz çöküp dilenecek hale getirebilirlerdi. Nitekim bir müddet sonra Nathan Rothschild şunları söylemişti: 

‘İmparatorluğu yönetmek için kimin kral olduğu hiç umurumda değil. Çünkü Britanya’nın para arzını kim kontrol ediyorsa, imparatorluğu da O kontrol eder. Ben Britanya’nın para arzını kontrol ediyorum.’

Nathan’ın bu kibirli ifadeleri ile Wilson’un pişmanlık ifadeleri hemen hemen aynı manaya geliyordu. Parayı kim kontrol ediyorsa, devleti de O kontrol ediyor. Para kiminse, devlet onundur.  

Aslında sadece sözler örtüşmüyor. Bankerlerin, ülkelerin para-kredi sistemlerini ele geçirme süreçleri de birbirleri ile örtüşüyordu. Bu süreçleri incelediğimizde, şöyle bir analitik kalıp çıkarabiliyoruz: 

Önce ülkede çok ağır ekonomik koşullar oluşuyor ya da oluşturuluyor. Sonra merkezi bir koordinasyon ihtiyacı kamuoyunda işleniyor. Bu koordinasyonun, devlet eliyle olması gerektiği üzerine ustaca hamleler yapılıyor. Halk bu fikirlere alışınca, kapalı kapılar ardında elde edilen imtiyazlarla bankerler, kontrolü ele geçiriyor. Görünürde devlet, perdenin ardında bankerler düzene hâkim oluyor. Ama halk, kontrolün devletin elinde olduğuna inanıyor ya da inandırılıyor. 

Şimdi bu kalıbı aklımızda tutarak İngiltere ve Amerika’da sistemin nasıl geliştiğine bir daha bakalım. 

İngiltere’de, yaşanan Dokuz Yıl Savaşları neticesinde büyük bir finansal kriz oluştu. Ekonomi çarkları neredeyse dönmüyordu. Özel bankerlerin oluşturduğu bir konsorsiyum, merkez bankasını kurdu. Bankanın adı İngiltere Bankası’ydı. Bütün izinler ve imtiyazlar da Kral’dan geldiği için, normal bir İngiliz vatandaşı bunu İngiltere devletinin bir bankası olarak algılıyordu. Nitekim yıllarca hep öyle zannetti. Banka ancak İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra millileştirilebildi. Ancak yürüttükleri işlemler, hâlâ özel ve özerk işlemlerdir. Banka hisselerinin İngiltere devletine ait olmasının, sonuca bir etkisi yoktur. Artık tasarım, daha da nitelikli bir hale getirilmiştir. 

ABD’de yaşananlar da kalıp olarak aynı ancak seyir olarak farklı gelişti. 1906 San Francisco depremi ve tarımsal rekoltenin çok düşük olması savaş koşulları gibi bir ekonomik ortam oluşturdu. Bu durum, çok büyük bir finansal krize sebep oldu. Bu kriz, bankerler için bulunmaz bir fırsat oluşturuyordu. Halkta, krizin çözümü için bir merkez bankası kurulması fikri olgunlaştırıldı. 1913’te özel bankerlerin oluşturduğu konsorsiyum, merkez bankasını kurdu. Burada isim Federal Rezerv Sistemi’dir. Normal bir Amerikan vatandaşı, bunun Federal Hükümet ile alakalı bir yapı olduğunu zanneder. S.42

Yani, ona göre her şey devletin kontrolü altındadır. Ama kesinlikle öyle olmadığı bugün artık birçokları tarafından bilinen bir gerçektir. 

Ne ilginçtir ki İngiltere’de para-kredi sistemini ellerinde tutan bankerler ile Amerika’daki sistemi ellerinde tutan bankerler hemen hemen aynı ailelerdir. Zaten, aralarındaki evlilik ilişkileri sayesinde birbirlerine iyice yakınlaşmışlardır. Dolayısıyla hepsini tek bir yapı olarak tanımlamak yanlış olmaz. Zaten ABD, İngiltere’nin artıkları ile kurulduğu için, orada da sistemin aynı bankerlerin elinde olması şaşılacak bir şey değildir. 

Son üç yüz yıldır bütün ekonomik gelişmelerin, büyümelerin ve hatta savaşların arkasında hep bir avuç elit banker ailelerin aktif olduğunu görüyoruz. Özellikle, büyük savaşların tamamını bankerler finanse etmişlerdir. Bankerlerin ‘para yaratan’ bu sistemleri olmasa, halktaki birikimlerle bu savaşların finanse edilmesi mümkün değildir. Paran kadar konuşursun, paran kadar büyürsün ve paran kadar savaşırsın. Her şey paran kadardır. Bu kadar basit! S.43

Osmanlı, Borç, Savaş 

“Osmanlı İmparatorluğu son zamanlarında ekonomik sıkıntılar içerisindeydi. 1850’li yıllarda Kırım Savaşı’nı yapacak ama Hazine’de bu savaşı finanse edecek kadar parası yoktu. Yapısal olarak ilk defa 1853 yılında Kırım Savaşı’nı finanse etmek için devlet tahvili çıkararak borçlandı. Daha sonra, bu işten hoşlanmış olacak ki paraya ihtiyacı oldukça, nasıl geriye ödeyeceğine bakmaksızın, borçlanmasını çılgınca sürdürdü. Tabii bu arada alacaklılar, verdikleri borçların geri ödemesini veya yeniden yapılandırılmasını takip etmek için bir banka kurdular. Bankanın merkezi Londra’daydı. Bankanın kurucu ortakları şunlardan oluşuyordu: Rothschild ailesi, Atkinson Wilkin, Péreire Kardeşler ve Théodore Baltazzi. 

Atkinson Wilkin, İngiliz Parlamentosu üyesi ve sermayedar Sir Joseph Paxton’un temsilcisiydi. Péreire Kardeşler Fransız Crédit Mobilier şirketinin sahipleriydi. Théodore Baltazzi ise ‘bizim’ Galata bankerlerini temsilen orada bulunuyordu. Savaş dolayısıyla alınan borçları izlemek üzere 24 Mayıs 1854’te kurulan bu bankanın adı Osmanlı Bankası’ydı (Ottoman Bank). 

Evet, analitik kalıbımızı test ettiğimizde her şey ortaya çıkıyor. 

İşte size Osmanlı’yı finansman olarak sıkıntıya sokacak bir savaş: Kırım Savaşı. 

Ve işte vatandaşta ‘devlet işin içinde’ algısını oluşturacak bir isim: Osmanlı Bankası.” S.45

“Osmanlı Bankası’nın veya daha doğru bir ifade ile o zamanın bankerlerinin, Osmanlı Devleti’nin yıkılışında rolü çok büyük olmuştur. Osmanlı Devleti yıkılmasına yıkılmıştır ama Osmanlı Bankası’nın bu milletin üzerinde olan tasallutu devam etmiştir. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin merkez bankası rolünü üstlenmek, Osmanlı Bankası’na miras olarak kalmıştır.” S.49

“Genç Türkiye Cumhuriyeti’nde, milli bir merkez bankası kurma çalışmaları ısrarla sürdürülüyordu. Hollanda Merkez Bankası yönetim kurulu başkanı Dr. G. Vissering Türkiye’ye davet edilmişti. Vissering hazırladığı raporda hükümete bağlı olmayan ve bağımsız olarak örgütlenmiş bir merkez bankası kurulmasını önermişti. Aynı şekilde davet edilen İtalyan uzman Kont Volpi de hükümetten bağımsız bir merkez bankası kurulmasını önermişti. 

Belki de en ilginç isim olan Prof. Leon Morf Merkez Bankası Yasa Tasarısı’nı hazırlamıştı. Tasarı, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 11 Haziran 1930 tarihinde kabul edilmişti. 1715 sayılı Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Kanunu adı ile 30 Haziran 1930 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanmıştı. Böylelikle ülkemizde, yabancı ortakların da olduğu, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Anonim Şirketi adıyla bir merkez bankası kurulmuştu. Merkez Bankası, 3 Ekim 1931 tarihinde faaliyetlerine başlamıştı. Banknot matbaasının kuruluşu ise ancak 1958 yılında gerçekleştirilmişti.” S.53

Para, Para, Para 

“Bir ülkede para basımını ve akışını takip edip sistematiğini çıkarmak aslında o ülke ekonomisinin röntgenini çekmek gibi bir şeydir. Bütün mal ve hizmet akışını öğrenebilirsiniz. Merkez Bankası’nın işlevini ve bankaların yaptıklarını anlamak da böyle bir şey olsa gerektir. 

Parayı takip ederek, sistemin işleyişini öğrenebiliriz. Bakalım bu sistem işleyince, en çok kimin ya da kimlerin işine yarıyor? Belki oradan bir sonuca gidebiliriz. 

Merkez Bankası, ülkenin parasını basıp dolaşıma sürme ayrıcalığına sahip tek şirket. Bu ayrıcalık kendisine kanunlar tarafından bahşedilmiş. Başka bir şirket ya da bankanın banknot basma hakkı yok. Yaparsa, suç olur. 

Peki, Merkez Bankası bu işleri nasıl yapıyor? 

Merkez Bankası, banknotları basıp esas itibariyle bankalara satıyor. Evet, satıyor kelimesini bilinçli olarak kullanıyoruz. Bankalar da bu paraları müşterilerine kredi olarak satıyor. Daha özet bir ifadeyle bankalar, hem Merkez Bankası’ndan aldıkları paraları hem de kendilerine yatırılan mevduatları kredi olarak müşterilerine satıyor. İlk bakışta durum bu! 

Bu sistemde sürekli işleyen iki döngü var. Birincisi Merkez Bankası ile bankalar arasındaki döngü. Merkez Bankası bankalara ihale ile para satıyor. Daha yumuşak bir ifade ile Merkez Bankası bankalara kredi veriyor. Siz, Merkez Bankası bankalara faizle para satıyor da diyebilirsiniz. İkincisi, bankalar ile müşterileri arasındaki döngü. Bankalar müşterilerine faizle para satıyor. Siz, kredi veriyor da diyebilirsiniz. Şimdi bu her iki döngüyü önce ayrı ayrı sonra da birlikte bir değerlendirelim bakalım ne çıkarabileceğiz. 

Önce birinci döngü. Merkez Bankası parayı basıp bankalara belli bir faiz karşılığında veriyor. Yani piyasada dolaşan paranın ilk çıkış yeri Merkez Bankası. Para bankanın olduğuna göre, banka parasını belli bir faizle finans piyasasına satıyor ya da veriyor. Anlaşılıyor mu? 

Evet, gayet açık. Bu parayı Rothschild veya Rockefeller de verseydi böyle verecekti. Belli bir faiz karşılığında size borç olarak verecekti. Siz de borç geri ödeme koşullarına uygun olarak bu parayı geri ödeyecektiniz. Bundan daha açık bir şey olamaz. 

İlk bakışta bir sorun yokmuş gibi gözüküyor ancak biraz daha kafayı yorarsak çok büyük bir sorun ile karşı karşıya olduğumuzu anlarız. Sorun şu cümlenin ardında gizli: 

‘Bu parayı Rothschild veya Rockefeller da verseydi böyle verecekti!’

Yani yapısal işleyiş açsından, Merkez Bankası ile küresel banker aileler arasında bir fark kalmamış. Merkez Bankası’na öyle bir statü kazandırmışız ki şimdi onu yabancılardan ayırt edemiyoruz. Ha Merkez Bankası ha Rockefeller, işlevsel açıdan bir fark yok! İşte size tirajikomik bir yapılandırma.” S.65

“İkinci döngüyü biraz daha açalım, çünkü orada enteresan bir şey hissediyoruz. 

Bankalar, Merkez Bankası’ndan aldıkları paraları müşterilerine kredi olarak veriyorlar. Tabii sadece bunu yapamıyorlar. Eğer sadece bu işlevi yapmış olsalardı, bankaların verdikleri toplam kredi miktarının, Merkez Bankası’nın piyasaya verdiği para miktarından az olması gerekirdi. En fazla eşit olabilirdi. Yani diyelim ki Merkez Bankası piyasaya 100 milyon lira para vermiş. Bankalar da toplamda maksimum 100 milyon lira kredi verebilirdi. 

Bu kısım önemli olduğu için bunun gerçek rakamlarla sağlamasını yapmamız gerekiyor. 

Bu sağlamayı yapmak için bize iki rakam lazım. Birincisi TCMB A.Ş.’nin piyasaya vermiş olduğu para miktarı. Buna teknik olarak emisyon deniyor. İkincisi de, aynı zaman diliminde, bankaların piyasaya vermiş olduğu toplam kredi miktarı. Buna toplam kredi hacmi de deniyor. Burada dikkat etmemiz gereken bir şey var o da bu iki verinin aynı zaman diliminde olmasıdır. 

Öncelikle, bu sorgulamanın daha basit ve anlaşılabilir olması için şöyle bir örnek verebiliriz: Altuğ, Berna’ya 120 lira borç para veriyor. Berna da Can’a 50, Cansu’ya 30, Ceyda’ya 40 lira borç para veriyor. Buraya faiz ilişkisini de koyalım. Altuğ %5 faiz ile Berna’ya borç verirken, Berna da %10 faiz ile diğerlerine borç veriyor. Takibi kolay olsun diye isimlerin baş harflerini alfabetik sırada yaptık. 

Peki, dönem sonunda ne olur? 

Dönem sonunda Berna Can’dan 55, Cansu’dan 33 ve Ceyda’dan 44 lira olmak üzere toplamda 132 lira geri alır. Altuğ da Berna’dan 126 lira geri alır. Sonuçta Altuğ 6 lira Berna da 6 lira faiz geliri elde etmiş olur. 

Şimdi, dönelim Türkiye’deki gerçek rakamlara. Ülkemiz Merkez Bankası verilerini incelediğimizde, Merkez Bankası’nın ortalama 100 milyar lira emisyon hacmi oluşturduğunu görüyoruz. Yani Merkez Bankası piyasaya yaklaşık 100 milyar lira para veriyor. 

Normal olarak beklenen nedir? 

Bankaların da toplamda bu paradan biraz az miktarda parayı kredi olarak vermiş olmasıdır. Çünkü bir kısım para kasalarında tutulacaktır. 

Peki, gerçekte ne yapmışlar? 

Bankalar toplamda (yaklaşık olarak) 1 trilyon 400 milyar TL parayı kredi olarak vermişler! Evet, yanlış okumadınız. Yaklaşık ortalama rakam bu:1.400.000.000.000 TL. Diğer bir çarpıcı ifade ile bankalar, Merkez Bankası’ndan aldıkları 100 milyar liranın 14 katını borç olarak müşterilerine vermişler. 

İşte tam bu noktada, ağzımızdan koca bir ‹Vay canına be!› çıkıyor.  

İyi de bankalar bunu nasıl yapabilir? Yapsa da nasıl izah edebilir? İzah etse de bu nasıl kabul edilebilir? Şimdi tek tek bu soruların cevabının verilmesi gerekiyor. S.70

Öncelikle, bankalar bunu nasıl yapıyor? 

Bankalar bunu yasal olarak yapıyor. Size böyle bir şey yapmanızı tavsiye etmem. Çünkü sahtekârlıktan tutuklanırsınız. Aynı malı aynı anda 14 farklı kişiye satmak sahtekârlıktır, suçtur. 

Peki, yasaları kim yapıyor? 

Yasaları, bizim seçtiğimiz milletvekilleri TBMM’de bizim adımıza yapıyorlar. Bir bakıma, yasaları yapan biziz. Şimdi şu garabete bakın. Biz, bütün kişiler için sahtekârlık olarak tanımladığımız bir işlemi, bazı kişiler için sahtekârlık olmaktan çıkarıyoruz. Adeta onlara ‘Siz sahtekârlık yapabilirsiniz’ diyoruz. ‘Bunu siz yaparsanız suç olmaz’ diyoruz. Mekanizması biraz dolambaçlı olsa da yaptığımız aynen budur.” S.71

“Ne ironiktir ki, bu sistemi aslında bizler kendimiz kurduk. Bütün bunlar yasalar çerçevesinde yapılıyor. Yasaları yapanlar da bizim oylarımızla seçilen milletvekilleri. Dolayısıyla şikâyet ettiğimiz elbiseyi biz kendimiz diktirmiş oluyoruz. Ancak yasama dönemleri, borçlanma dönemlerine nazaran çok kısa olduğu için yasayı yapanların uygulamayı görme ve denetleme şansları olmuyor. Birkaç dönem sonra seçilen yeni milletvekilleri de karşılarında yasayı değil teamül haline dönüşmüş olan uygulamaları buluyorlar. Bu durumu sorgulamıyorlar veya ilgi alanları dışında kaldığı için araştırmak akıllarına gelmiyor. 

Aslında mesele gayet basit. Biri, parayı havadan yaratıyor borç olarak veriyor, diğeri de onu havadan yaratarak kayıtlarında katbekat fazla gösteriyor! Şişiriyor. En acısı, bütün bunların yapılmasına biz izin veriyoruz. İşte içinde bulunduğumuz para-kredi sisteminin özü ve temeli budur.

Hemen, ‘Peki dünyada bu işler nasıl oluyor?’ dediğinizi duyar gibiyim. 

Bu durum sadece Türkiye için geçerli değil elbette. Hemen hemen bütün dünyada mekanizma bu şekilde oluşturulmuş. Muhteşem bir sömürü çarkı tıkır tıkır işliyor. Ben diyeyim sömürü zulüm çarkı siz deyin para-kredi mekanizması. Bir şey fark etmiyor. Onlar bildiklerini okuyor. 

Ülkemizde işleyen bu mekanizma tek başına bizim araştırma sorularımıza cevap vermiyor. Ama dünya çapında baktığımızda bir şeyler görmeye başlıyoruz. Bunun için İsviçre’ye kadar uzanmamız gerekiyor. 

Bu mekanizmanın benzeri, bire bir olmasa da, bir üst seviyede ülkeler arasında çalışmaktadır. Bu işlemlerde Uluslararası Ödemeler Bankası (Bank for International Settlement) önemli bir rol üstlenmektedir. 

1930 yılında İsviçre’nin Basel şehrinde kurulan Uluslararası Ödemeler Bankası, ‘merkez bankalarının merkez bankası’ olarak da anılmaktadır. Türkiye’nin de aralarında bulunduğu yaklaşık 60 üye ülkesi var. Bu banka, üye ülkelerin merkez bankalarının rezerv politikalarını koordine etmektedir. Aynı zamanda, merkez bankaları arası para transferlerinde de aracı olmaktadır. Üye ülkelerin merkez bankaları, kendi ülke yöneticilerinden çok daha fazla bu bankanın tavsiyelerine dikkat etmektedir. Rezerv politikalarında, onun koyduğu kurallara göre hareket etmektedir. Aksi takdirde, sistem o merkez bankasının maliyetlerini artıracak şekilde çalışır. Yani sistem o şekilde tasarlanmıştır ki siz onların istediklerini ‘başarılı bir finans yönetimi’ olarak seve seve yaparsınız. 

Bir ülkenin devlet ya da hükümet başkanı ‘merkez bankası rezervlerimiz artıyor ya da azalıyor’ diye sevinebilir ya da üzülebilir. Ancak bütün bu işlemler, İsviçre’nin Basel şehrinde belirleniyor. Hangi liderin anasını ağlatacaklar ve hangisininkini güldürecekler, orada belirliyorlar. Ve bunların tamamı sır olarak kalıyor. 

Peki, onlar kimler? Bu işi kimler yapıyor? 

Haydi, gelin biraz daha yakından bakalım. 

Bu bankanın Ekonomi Danışma Kurulu (Economic Consultative Committee) düzenli olarak toplanır ve toplantıya dünyanın en güçlü ülkelerinin merkez bankası başkanları katılırlar. Gerçekte bunlar, küresel finans elitlerin temsilcileridirler. Bu toplantılarda protokol ya da kayıt yoktur. Her şey en açık bir şekilde konuşularak bir karara varılır. Konuşulanlar dışarıda asla paylaşılmaz. Gerekirse, birbirlerine kriptolu mesajlarla yazışabilirler. Yazışmalarını ya da posta gönderilerini büyükelçilikler üzerinden yaparlarsa, bu gönderiler asla açılmaz. Banka vergiden muaftır. Böylelikle aslında ne yaptığının bilinmesi de mümkün olmaz. Zaten bankanın varlıkları hukuken sorgulanamaz. Burada üye ülkelerin ne kadar para üreteceklerinin kararı da verilir.” S.78

Narkoz

“Şimdi bir an düşünün, dünyada yüz milyonlarca insan aynı varsayımlarla aynı dersleri aynı içerikte okuyor ve okutuyor. Bunlar benzer şekilde düşünüyor. Olayları benzer şekilde yorumluyor. Benzer tepkiler veriyor. Neyin olabileceğini neyin olamayacağını aynı kalıplarda öğreniyorlar. Aynı guruların peşinden gidiyorlar. Benzer yaşam standartları için mücadele veriyorlar. 

Bu durum, bütün dünyanın topluca uyutulması gibi bir şeydir. Ya da narkozlanması gibi bir şey. Evet, narkozlanmak daha uygun bir kelime. Uykuda olan insanın yanında bir bağırırsınız hemen uyanır. Bir çimdik atmak ya da büyük bir gürültü onu hemen uyandırır. Ama bir insanı narkozlarsanız, artık o insanın kendi kendine uyanması oldukça zordur. S. 83

“İlk dönemde, kabaca İkinci Dünya Savaşı’na kadar, meşhur banker aileler merkez bankalarını temlik etmişlerdi. Yani merkez bankalarının büyük pay sahipleri idiler. Ancak bunu aynı şekilde sürdürmeleri mümkün değildi. Bilim, teknoloji ve iletişimdeki gelişmeler onları bir şekilde açığa çıkarır ve sorgulanmalarına sebep olurdu. Bunu rahatlıkla öngörebiliyorlardı. Onun için başka bir şey düşünmeleri gerekiyordu. İstedikleri şey, ülkeleri kendilerine sürekli borçlandırmak ve sürekli olarak o borçlar karşılığında onlardan faiz gelirleri almak. 

Yeni dönemde, doğrudan sahiplenmek yerine, farklı bir mekanizma ile bu isteklerini yerine getirdiler. Hem ortada görünmemiş oluyorlar hem de para-kredi sisteminin ana hissedarlarıymış gibi paylarını alıyorlar. Anlattığımız sistem böyle bir amaca hizmet ediyor. Bütün ülkeler borçlanıyor. Borç demek faiz ödemesi demektir. Bütün ülkeler, sistemde faiz ödemesi yapıyor. Tepede küçük bir küresel finans elit var ancak aşağılara kadar küresel bir finans karteli oluşturulmuş. Bu kartel, parayı tekelinde tutuyor ve parayı kullanan herkesten payını alıyor. Yani mevcut sistemden nasiplenen büyük bir kitle var. Ama bu sistemi titizlikle ayakta tutan ve sistemin sahibi olarak hareket eden küçük bir küresel finans elitler grubu var. Ekonomi finans eğitimi de bunların kontrolünde. Bir insan bu çarklarda eğitilince, küresel finans kapitalin yaptıklarını normal ve doğru buluyor. Bu ‘öğretilmiş’ler, ciddi sorunlar karşısında ‘çaresiz’ kalıyorlar. Biz bunlara öğretilmiş çaresizler diyoruz.” S.86 

Mevcut ekonomi finans öğrenenleri, önce, ülkelerinde tasarruf açığı olduğuna inandırıyorlar. Buna inanmayacak bir lider çıkarsa, onun danışacağı en iyi ekonomist bile ülkede tasarruf açığı olduğunu söyleyecektir. Türkiye’de de ekonomiden sorumlu bakan bizim tasarruf açığımız olduğundan bahseder. Sadece o değil, bütün ekonomi bürokrasisi de aynı telden çalar! S.86

Peki, bu nasıl oluyor? 

Senaryo şöyle gelişiyor: 

Baştaki idareci ‘Yatırım yapmamız lazım’ diyor. 

Etrafındaki ekonomistler ‘Yatırım, tasarrufa eşittir’ diyorlar. Bunu, öğretildikleri kitaplardan bölümlerle destekleyerek bir güzel (!) ediyorlar. 

Neticede idareci, ‘Yatırım yapmamız lazım’ ifadesini ‘Bizim tasarruf açığımız var’ ’ifadesi ile değiştirdikten sonra gerisi adım adım geliyor. 

İdareci ‘Bu durumda para basalım’ dese, o da olmaz. Çünkü merkez bankaları bağımsız bir mekanizma ile mistik bir havada kuruluyor. Kendi merkez bankasından para alamayan ya da ona para bastıramayan idareci, sonunda, ‘Ülkemizin tasarruf açığı var’ ifadesine gönülden inanmaya başlıyor. 

Ondan sonra da ver elini Amerika, Avrupa. Zaten ekonomi kitapları ‘tasarruf fazlası olan ülkelerin, tasarruf açığı olan ülkelere’ nasıl borç verebildiklerini detaylı olarak anlatıyor Ülkenin idarecileri de gidip paşa paşa borçlanmaya başlıyorlar.

Bu arada kimsenin aklına bu temel kabulleri sorgulamak gelmiyor. Gırtlağına kadar borçlu olan ülkelerde, tasarruf fazlasının nasıl olabileceği sorgulanmıyor. Bu arada borçlanmalar da başlamış oluyor. 

Tabii garabet bu kadarla da bitmiyor. Diyelim ki ülkemiz ABD doları cinsinden borç para aldı. Peki, biz ne yapacağız doları? 

Bakkal, manav, kasapta dolar geçmiyor ki. Hah işte ekonomistler, bu dolarların Merkez Bankası’nda tutulması gerektiğini ve bu dolarlara karşılık ancak Türk lirası basabileceğimizi söylüyorlar. Zaten milyonlarca insan, aldıkları ekonomi eğitimi gereği bu mekanizmanın gönüllü destekçisidirler! 

Ama ABD doları ABD hükümetinin değil ki. ABD doları, bir avuç bankerin kurduğu Federal Rezerv Sistemi’nin bir malıdır. Yani, ABD vatandaşlarının kenara ayırdığı tasarruflar bize borç olarak verilmiyor. Bir avuç banker, havadan yarattıkları paralarını bize borç olarak veriyor. Biz de zannediyoruz ki tasarruf fazlası olan Amerika bize tasarruflarını aktarıyor. Gerçekte yok böyle bir hikâye. Sadece ekonomi kitaplarında, okuyucuları narkozlamak için yazılıyor bunlar. 

Üçkâğıt Operasyonu 

“Şimdi gelelim bu paranın akışına. Gelen para Merkez Bankası döviz rezervi olarak tutuluyor ve buna mukabil Türk lirası basılarak piyasaya dolaşıma sürülüyor. 

Burasını iyi düşünürsek, aslında olan nedir? Aslında bir bakıma, bu mekanizmadan dolayı, Federal Rezerv Sistemi sahipleri olan bir avuç banker bizim merkez bankamızın hissedarı olmuş oluyor.

Bu kadar mı? Hayır efendim. Meseleyi ilmik ilmik çözmek gerekiyor. Peki, dolar olarak gelen para Merkez Bankası kasalarında mı bekliyor? 

Elbette hayır. Ne olur ne olmaz onun da bizden alınması gerekiyor. Belki nakit olarak kullanmaya kalkarız. Boşu boşuna kasada duracağına kısa vadeli döngülerle kullanmaya kalkarız. Kısmi rezerv mekanizmasının nasıl işletildiğini anlattık. Bu dolarlar kasamızda dururken, aynı mekanizma ile kullanma riskimiz de olabilir! Bunun için, bu para bizden geri alınıyor. Peki, bu para bizden nasıl geri alınıyor? 

Bu para bizden ABD devlet tahvilleri vasıtası ile geri alınıyor. Yani artık kasamızda dolar da yok. Sadece ABD devlet tahvilleri var. Tabii yakın zamana kadar bunlar fiziksel olarak vardı. Ama şimdi o da yok. Sadece devlet tahvil rakamları var. Yani kasalarımız boş. Ama biz, aldığımız borçlara karşılık her ay tıkır tıkır faiz ödemelerimizi sürdürüyoruz. 

Tabii, sömürü bu kadarla da bitmiyor. Bu anlattıklarımız sömürünün ana omurgası. Küresel bağlantı noktası. Ülke içindeki mekanizma da tıkır tıkır sömürüyü devam ettiriyor. Ekonomide bize tam rekabet koşulları dayatıldığı için, biz de tam rekabet edeceğiz diye ticari sınırlarımızı ve düzenlemelerimizi uluslararası mekanizmalara göre yapıyoruz. Sermaye giriş ve çıkışını serbest hale getiriyoruz. Böylelikle küresel bankerler ve onların yerli acenteleri çalışmalarını rahatlıkla sürdürüyorlar. 

İsterseniz mekanizmayı şöyle bir özetleyelim: 

Önce tasarruf açığımızın olduğuna inandırılıyoruz. Sonra Özel Federal Rezerv Sistemi sahiplerinden borç alıyoruz. O borca karşılık Türk lirası basıyoruz. Bastığımız bu paraları faiz karşılığında bankalara veriyoruz. Bankalar da bu paraları rakamsal olarak katbekat artırarak faiz karşılığında müşterilerine veriyorlar. Müşteriler aldıkları bu paralarla üretim yapıyorlar. Faizler masraflara yazıldığı için vatandaşın aldığı her malda bu masraflar da ödenmiş oluyor. İşte size sömürü zinciri. Bakla bakla başımıza bela gibi örülmüş. Her baklada, öğretilmiş çaresizler olan ekonomistlerin payı büyük. Narkozlandıkları için sorgulama yapamıyorlar. Sonunda sıkıntıyı en alttakiler çekiyor. 

En alttan itibaren geri besleme zinciri de şu şekilde çalışıyor: Vatandaşlar, aldığı her mal veya hizmetin bedelini ödediğinde fiyatın içindeki faizi de ödemiş oluyor. Bu faizleri toplayan üretici, aldığı krediyi faiziyle birlikte bankaya geri ödüyor. Bankalar, Merkez Bankası’ndan aldıkları parayı faiziyle birlikte geri ödüyor. Merkez bankaları da döviz olarak alınan krediyi faiziyle birlikte geri ödüyor. İşte mekanizma ana hatları ile bu. Ancak onlarca ek ödeme hatları da yapılmış. Hepsine birlikte baktığınızda karmakarışık ve anlaşılması zor bir yapı görüyorsunuz. Dolayısıyla da anlamak için uğraşmıyorsunuz. Siz biz uğraşmadığımız için de sistem tıkır tıkır işleyip hepimizi sömürüyor. Bu sömürüde de onlarca araç kullanıyor. S.85-90

“Evet. Dönüp dolaşıp yine aynı noktaya geliyoruz. Yeniden temel sorgulamamıza dönebiliriz. Kafamıza takılan temel sorunun cevabını aramaya! 

Dünyada hemen hemen her türlü akımla çalışmayı beceren ABD ve küresel elitler, Erbakan’dan niçin rahatsız oldu? Erbakan ne yaptı da daha iktidarının üçüncü ayında ABD kendisine karşı şiddetli bir tavır aldı ve devirmek için planlarına başladı? Erbakan’ın günahı neydi? 

Galiba cevabını bulduk. Cevap, küresel elitlerin son 70 yılda oluşturduğu küresel finans kapital mekanizmasında yatıyor. Cevap, burada anlattığımız Borca Dayalı Para Sistemi’nde.

Bir avuç banker aile, size borcu doğrudan kendileri vermiyor. Ya da gelip sizin merkez bankanıza veya bankalarınıza doğrudan hissedar olmuyor. Ancak öyle bir mekanizma kurmuşlar ki sizler koşa koşa gidip onları kendi ülkemize davet ediyorsunuz. Size borç para vermeleri için yalvarıyorsunuz. Her türlü işinize hissedar ediyorsunuz. Ve bunlar olunca da kendinizi başarılı olarak kabul ediyorsunuz! Çünkü öyle olduğuna inandırıldınız. Öğretildiğiniz paradigma size başarılı olduğunuzu telkin ediyor. Başarınızı ödüllendiriyorsunuz. 

Erbakan, bu küresel kurgunun dışına çıkmaya kalktı. Dolar imparatorluğunu yıkıp, yerine ortak bir ölçü birimi hayali ile işe başladı. Ekonomistleri narkozlayan paradigmayı değiştirmek için de ülkedeki Müslümanlara faizin kötülüğünü anlattı. Faiz alışveriş gibi değildir dedi. Faiz Allah ve Peygamber’le savaş etmektir dedi. İşte bu hayâl bile küresel finans elitleri ve yerel işbirlikçilerini korkutmaya yetti. Hemen değişik bahanelerle ‘Erbakan’ın hakkından gelme’ operasyonunu başlattılar.” S.94

“Batı, Erdoğan’a verdiği krediyi ve gösterdiği müsamahayı Erbakan’a niçin göstermemişti? 

Çünkü Erbakan’ın, ülkemiz veya bölgemizde oluşturulan kurguya itirazı vardı. Uyguladığı politikalarda felsefi bir derinlik ve genel kurguya yönelik bir değişim ve dönüşüm önerisi vardı. 

Ölünceye kadar kendisi asla rahat bırakılmadı. Söylediklerinin mantıklı olup olmadığına bakılmaksızın sürekli taciz edildi. Kıpırdadıkça, üzerine ateş edildi. Çünkü Erbakan, küresel finans elitler için çok tehlikeli bir adamdı. 

Erdoğan tercih edildi. Hatta azmettirilerek Erbakan’ın yanından alındı ve önü açıldı. Çünkü Erdoğan şahsen değiştiğini ifade ediyordu. Erbakan’ın yanında bulunan birinin kişisel olarak değiştiğini ifade etmesi, onlar için tehlikeli olmaktan çıkması anlamına geliyordu. 

Evet, diğer yandan, Erdoğan’ın tek istediği ‘ülkesine hizmet etmek’ti. Bunun için de ‘Biz ülkemize hizmet için çalışırken, birileri sürekli ayağımıza çelme takmaya çalıştı’ diyordu. Ama birileri önünü açarken hiç ses çıkarmıyordu! 

Acaba ne olmuştu da aynı birileri çelme takmaya başlamıştı? 

Ne mi olmuştu? 

Erdoğan’ın değişim süreci aynı zamanda bir OJT süreci idi. İş Başında Eğitim (OJT) ile birçok şeyi öğrendi. Bu süreçte kendisine ya da partisine atılan çelmelere itiraz etti. İtirazını da açık etti. Doğrusunun ne olması gerektiğine inandıysa, onu da açıkça söyledi. Onun için mücadele etti. 

Haklı olarak Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimi bir üyesi olmasını istedi. Çünkü iki milyarlık İslâm âleminin bir temsilcisi yoktu. Türkiye bunları temsil eder diye düşünüyordu. Ama itibar görmedi. Dikkate alınmadı. O zaman da, küreselcilere karşı olan grupların sürekli ifade ettiği ‘Dünya 5’ten büyüktür’ sözünü kendisine slogan edindi. Yani Birleşmiş Milletler’in mevcut yapısına itiraz etti. 

‘One minute’ diyerek Davos’ta İsrail Devlet Başkanı Perez’e itiraz etti. İsrail’in yaptığı zulümleri açıkça dünyanın gözü önünde farklı bir şekilde ifade etti. Perez’i azarlar gibi konuştu. 

UNESCO’ya itiraz etti. BM kültürel faaliyetlerinin ortak yaşam kalitesine hizmet etmediğini anladı. TİKA (Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı) ve Yunus Emre Vakfı çalışmaları ile Türkiye’nin önüne yeni bir kültür yolu koydu. Yeni ufuklar açtı. 

Dolardaki oynaklık ve artışı görünce, bunun yerel ekonomiye ne kadar zararlı olacağını anladı. Bölge ülkeleri ile aramızdaki ticareti artırmak için dolara olan bağımlılığımızın azaltılmasını önerdi. Aramızda, altına dayalı bir sistem geliştirerek yeni bir ticari düzen oluşturma isteğini açıkça ifade etti. Yani mevcut ticari altyapılara itiraz etti. Bu aslını da, küresel finans elitleri devre dışı bırakarak yeni bir ortak’ pazar istemekti.” S.139

Erdoğan’ın Kalemi Kırıldı

Nitekim o gün Erdoğan, ağır ağır merdivenleri çıkıp kürsüye geldi. Biraz dalgın bir şekilde kendisini selamlayanlara baktı. Farklı bir şekilde konuşacağı belliydi. Bir an söyleyip söylememekte tereddüt etti. Ama artık ok yaydan çıkmıştı. Etrafında yapılanlar ve yaşadıkları gözünün önünde saniyeler içinde akıp geçti. ‘Bu bir mücadele ve benim bu mücadelenin farkında olduğumu belli etmem lazım’ dedi kendi kendine ve sitem cümleleri ağzından birer birer dökülmeye başladı: 

‘Bu çağrımı geçen hafta yapmıştım. Tüm işadamlarıma seslenmiştim. Yastık altındaki dövizlerinizi milli paraya altına yatırın demiştim. Altın bizim için değişmez bir para ölçüsüdür. Benim de alanım ekonomi, biraz bilirim. Döviz baskı aracıdır. Karşılığı olmadan bastırılan para 100 milyarlarca dolar birilerine akmaktadır. Bizim bunu çözmemiz lazım. Niçin yastık altında bu karşılığı olmayan parayı saklayalım?..’

Yapmış olduğu çalışmalarla işadamlarına milyarlarca lira kazandırmıştı. Ama böyle bir zamanda işadamlarının dediklerine kulak vermemesi, onu üzüyordu. Bunu açıkça ifade etti. Artık bilmeleri gerekiyordu. Devamla, ‘Zaman bu zaman. Dolarınızı euronuzu TL’ye çevirin. Bizi yıkmak isteyenlere karşı hemen TL’ye çevirmeliyim. Zarar edersek ne olur? Bak bu millidir, bunda bereket vardır. Zarar etmezsin. Öbürü emperyal mantığın bekçisidir. Bu para burada kalacaktır’ diyerek yapmaya çalıştığının ardındaki mantığı izah ediyordu. 

Erdoğan, gelmiş olduğu noktanın bir düzene isyan noktası olduğunu bildiğini açıkça ifade ediyordu. ‘Bu, küresel elitlere artık açıktan savaş açmak demekti. O da, savaşın gereğini yaptı. Bildiği kadarıyla, açıktan vurmaya başladı:

‘Faiz meselesini çözmemiz gerekiyor. Yalnızlığımı biliyorum ama mücadelemi sürdüreceğim, kararlıyım. Faizi önemli bir sömürü aracı olarak görüyorum, faizi emperyalist mantığın en önemli sömürü araçlarından biri olarak görüyorum ve faizi yatırımcıyı köşeye sıkıştırma aracı olarak görüyorum. Şu anda Türkiye’de en yüksek parayı kazanan reel yatırımcı değildir. En yüksek parayı kazanan finans sektöründe olanlardır...

Felaket senaryolarından bahsedenler o dönem (eski dönemde) paralarına para katmanın, krizi fırsata çevirmenin mutluluğunu yaşıyordu. Millet gelecek kaygısıyla kıvranırken bunlar sırça köşklerinde saltanat sürüyordu..’

Peki, kimdi bunlar? Erdoğan kimi işaret ediyordu? Bunun ipuçlarını da şu sözlerinin ardında gizlemişti:

‘Maalesef basireti bağlı kimi işadamları, dernekleri de bu sürece alenen destek oluyorlar. 28 Şubat dâhil bu milletin iradesine yönelik tüm vesayet girişimlerinde ilk sırada saf tutmuş bir yapıdan başka türlü hareket etmesini beklemek elbette aşırı iyimserlik olur...’ 

Bu ifadeler bize TÜSİAD gibi işadamları derneklerini hatırlatıyordu. Erdoğan durmuyor, bir sonraki hamlesinin de ipuçlarını vermeye çalışıyordu: 

‘Putin’e dedim ki biz alışverişi yerli para ile yapalım. Ben ne alıyorsam Rus rublesiyle alayım sen de ne alıyorsan TL ile yap. Aynı şeyi Çin’e de söyledim. Makul kabul edildi. Merkez bankalarına talimatları verdik. Bu yolla yapacağız...’

Gerçekten bu olabilir mi? 

Bunu yapabilir mi?”  S.194

1-Mete Gündoğan, 1963 Balıkesir-Dursunbey doğumludur. İlköğretim ve lise tahsilini Ayvalık ilçesinde tamamladı. Dokuz Eylül Üniversitesi’nde lisans çalışmasını bitirdikten sonra Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde yüksek lisans çalışmasına başladı. Tez aşamasında British Council’den kazanmış olduğu bursu değerlendirmek üzere İngiltere’ye gitti. Cranfield Teknoloji Enstitüsü’nde Üretim Sistemleri Mühendisliği alanında yüksek lisans çalışmalarını tamamladı. Doktorasını yine İngiltere’de, Cranfield Üniversitesi Endüstri ve Üretim Sistemleri Mühendisliği alanında yaptı. 2000 yılında doçent, 2010 yılında profesör oldu. Yurtiçi ve yurtdışında çeşitli üniversitelerde çalıştı. 

Akademik çalışmalarının yanı sıra Prof. Dr. Gündoğan, Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK), Devlet Planlama Teşkilatı (DPT), Başbakanlık, TBMM, Akıncı F-16 Uçak Fabrikası’nda (TAI) çalıştı. Özel sektörde üst düzey yöneticilik ve danışmanlık yaptı. 

Evli ve dört çocuk babası olan Prof. Dr. Gündoğan İngilizce, Fransızca ve Arapça bilmektedir.

Elmahlı M. Hamdi Yazır’ın, 1909 (1325) yılında Kanun-ı Esâsî üzerinde gerçekleştirilen kapsamlı tadilâtın gerekçelerini ortaya koymak amacıyla kaleme aldığı rapor (mazbata) ile, Mehâkim-i Şer’iyye Kanunu’nun gerekçelerini ortaya koyduğu diğer bir rapor, Osmanlılarda siyâset-i şer’iyye hakkında yazılan son metinler arasında kabul edilmelidir. Bu iki raporun metinlerini ve şer’î siyaset açısından tahlilini bir başka kitapta neşrettiğimiz için, elinizdeki çalışmada Elmalılı’nın bu metinlerine dair bir değerlendirmeye yer vermedik. II. Meşrutiyet dönemi dergilerinde neşredilen çok sayıda makale üzerinde siyâset-i şer’iyye açısından yapılacak bir çalışmanın ilgi çekici sonuçlar ortaya koyması mümkündür. Bunlar arasında en çok dikkatimizi çeken, İbn Hâzım Ferid’in Beyânülhak dergisinde neşrettiği 27 yazıdan oluşan ‘Siyâset-i Şer’iyye’ makale serisidir. Esas olarak 1858 tarihli Ceza Kanunnamesi’nin bazı maddelerini şer’î siyaset açısından eleştirmeyi hedefleyen bu makale serisi ilmî bakımdan fazla bir öneme sahip değilse de, yeni bir siyasî dönemde ortaya konulan bir teşebbüsün ifadesi olması bakımından kayda değerdir.” (S.13- 26)





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle