KİTAP

Kemal Tahir’in Sohbetleri
YAZI BOYUTU :

Mehmed Zahid AYDAR

 Bu sayımızda İsmet Bozdağ’ın yayına hazırladığı ‘Kemal Tahir’in Sohbetleri’’ isimli eserini tanıtmaya gayret edeceğiz. Mütefekkir ve yazar Kemal Tahir ‘Osmanlı toplum yapısını iyice araştırmadan, bugünkü toplum yapımızı kavrayamayacağımızı yüksek sesle söyleyen aydınlardan birisidir. Israrla ‘Batı devlet düzeni, sınıfların dengeli yaşamasını sağlamak için kurulmuştur, Doğuda devlet, ailelerin gelişmesini sürdürmek için ayaktadır. Hangi açıdan bakarsanız bakın, bu iki toplum benzemez birbirine. Öyleyse biz ne yapmalıyız?.. Yasalarımızı batıdan aktarmayacağız, biiir... Tutalım ceza kanununu Batıdan alsak, belki ceza geleneklerimize ters düşürür bizi ama, medenî kanunu Batıdan aldık mı, bizi bilgimize ve kültürümüze ters düşürür; sonunda kusar toplum bu kanunu.. Halka dayalı yönetim biçimini benimseyeceğiz ama, Batının sınıflararası denge sağlamak için geliştirilmiş demokratik yapısını aldık mı, sindiremeyiz bunu içimize, yıllar yılı akıntıya kürek çekmiş oluruz. Bir aşağılık duygusu basar bizi boşu boşuna.. Demokrasiyi öğrenemedik demeye kalkarız. Yönetim, toplum ve insan yapısı başka olunca, yönetimin de başka olmasından öte çıkar yol düşünebilir misiniz?..” dediği için solcu aydınlar tarafından afaroz edilmiştir. 

 
 

Kemal Tahir’in Sohbetleri

 










Kitabın Adı: Kemal Tahir’in Sohbetleri

Yazarı: İsmet Bozdağ

Basım Yeri ve Tarihi: İst 2003

Yayınevi: Yaba Yayınları

Sayfası: 256

Kapak Türü: Karton

KEMAL TAHİR,(1) Türk romanının doruğuna ulaştığı halde, ölümünden önceki aylarda ‘Tarih Notları’nı yayına hazırlaması bir rastlantı değildir. Çünkü Kemal Tahir ‘in romanları yayınlandıkları zaman nasıl büyük fırtınalar koparmışsa, kulaktan kulağa yayılan sohbetleri, görüşleri de fırtınalar koparmıştır. Denebilir ki bugün Kemal Tahir, yazıp yayınladıklarından çok, söyleyip yayınlamadığı fikirlerinden ötürü tanınıyor. Kendisi de bunun farkında olduğu için, ciğer kanserinden geçirdiği bir ameliyattan sonra, hemen tarih notlarını ele almış ve bunları yayına hazırlamaya başlamıştır. 

Kemal Tahir gerçek bir Türk aydını idi. Osmanlı toplum yapısını iyice araştırmadan, bugünkü toplum yapımızı kavrayamayacağımızı yüksek sesle söyleyen mütefekkirlerden birisidir. Gerek Osmanlı tarihi ve gerekse, ‘Asyatik Toplum Yapısı’ üzerindeki çalışmaları, üniversitelerimize ışık tutmuştur. Güncel ve sürekli ne kadar sorunumuz varsa, Kemal Tahir bunların herbiriyle yakından ilgilenmiş ve çözümlerine yardımcı olmaya çalışmıştır. Bu nedenle, edebiyatımızda önemli yeri olan romanlardan çok, fikir dünyamızda tartışması hâlâ süren düşüncelerini, bugün her zamankinden daha çok tanımak ihtiyacındayız. 

Kemal Tahir’in sohbetlerinden günü gününe aktardığım bu notları yayınlamayı düşünmüyordum. Bu notlar benim için, kitaplığıma konmuş ‘tek nüsha bir el yazması’ gibi bir şeydi. Çünkü bu notlara girenlerin yüzlerce fazlası, Kemal Tahir’in ‘Tarih Notları’, ‘Edebiyat Notları’nda vardı. Yedi yıl sabırla bu notların yayınlanmasını bekledim. Fakat notlar yedi yıl sonra bile yayınlanmayınca, aktüel fikirlerin eskiyeceğini, sohbetlerinde yaydığı fikirlerinin de kitaplara girmeye başladığını görerek elimde bulunan notları yayınlıyorum.

İsmet Bozdağ

Kemal Tahir Üstüne

Tarih ona göre: Belli bir açıdan bakılmıyorsa, hikâyedir. Çünkü hikâyelerin çoğu da, ya olup bitmiş olaylardan, ya da olması mümkün olaylardan yararlanılarak yazılır. Tarihçi, olup bitmiş olayları yazarken, kendi değer ölçülerini kullanacaktır; tıpkı bir hikâyecinin, hikâyesini, kendi değer ölçülerini kullanarak yazdığı gibi. 

İnsan tarafsız olamaz. En azından kardeşinden, anne babasından yanadır. İnsan, içinde yaşadığı toplumdan yana olmaktan da kurtulamaz. Böyle olunca, tarafsız tarih yazmak, insanı aşan bir olaydır! Tarihçinin fikir yapısını bilmeden, yazdığı tarihi anlamak olası iş değildir!. S.11

Bu dönemde Kemal Tahir’in Marksistliği, bir şair coşkunluğundan başka bir şey değildi. Toplumun göbeği sayılacak bir ortamda yaşıyordu. İyisini de kötüsünü de görüyor, değerlendiriyor ve eleştiriyordu. Çevresi de; adı Marksiste çıkmış kimselerle dolu olduğu için, komünist olmuş çıkmıştı!.. Bir konuşması sırasında bana: ‘Komünistlik suçundan 15 yıl hapse mahkum edildiğim gün kitaplığımı birisi elden geçirseydi, yüzlerce sağ kitaba karşılık 5-6 sol kitap ya bulur, ya bulmazdı!.’ demiştir. O kadar pisipisine 15 yıl hüküm giymişti.. 

Bu mahkumiyetten sonradır ki Kemal Tahir, Marksizmi iyiden iyiye öğrenmeye koyuldu. Çok az kitap bulabiliyordu. Çevresindeki kimselerden, Dr. Hikmet Kıvılcımlı’dan, Nâzım Hikmet’ten kaptığı fikirleri, kendi görüş açısı içinde değerlendirerek geliştirmeye çalışıyordu. Daha sonraları, Marks’ın Kapitalini, Fransızcasından hak etmeye çalıştı! Bana birçok defalar: ‘İşte Nâzım’ın bana yazdığı mektuplar ortada..; Marksizmden haberi bile olmadığı; sadece sloganlarla düşünmeye çalıştığı meydanda. Hem cezaevinde tezgâh kurup mahpuslann sırtından para kazanmanın, hem komünist olmanın mümkün olduğunu sanıyordu. Marksizmin bir hayat biçimi olduğunun farkında bile değildi. Benim kendisine yazdığım mektuplar kaybolmamış olsaydı, bu konuları kendisiyle tartıştığımı görecektiniz.. Bunu söylerken, böbürlenmek istemiyorum; sadece o dönemdeki fikir fukaralığımızı anlatmak istiyorum!’ demiştir. S.14

Dostlarına, arkadaşlarma cezaevinden mektuplar yazdı ve kendisine tarih kitabı göndermelerini rica etti. Özellikle ‘Cevdet Tarihi’ni arıyordu. Eski günlerinde Mükrimin Halil, ‘Osmanlı’yı en iyi ve en doğru anlatan tarihçinin Cevdet Paşa olduğunu’ altını çizerek söylemişti. 

Cevdet Paşa, Batı’yı iyi bilen bir Doğulu tarihçi idi. Osmanlının çöküş dönemini, hem batılı gözü ile, hem Osmanlı gözü ile yazmıştı. Ama, nihayet ‘Osmanlı’ idi ve kazandığı kültürünün içinden bakıyordu. Üstelik, Osmanlı’dan yana, Osmanlı’ya toz kondurmaya kıyamayan bir yapıda idi. Oysa Kemal Tahir için gerekli olan, Osmanlı devlet ve toplum hayatını yakından tanımak, hangi sosyal süreçlerle gelişip tarihe gömüldüğünü araştırıp öğrenmekti... S.15

Batı toplum yapısı ile, Doğu toplum yapısı arasında farklar vardı. Batıda mülkiyet hukuku vardı; Osmanlı toplumunda mülkiyet hukuku, bin sekiz yüzlü yıllarda Padişah 2. Abdülmecit döneminde yasallaşmıştı!

Batı, ‘feodalite’ denilen ve toprak köleliğini de içeren bir dönemden geçmişti; Osmanlı toplumu ve Avrupa ülkeleri dışında kalan bütün ülkeler, bu dönemi yaşamamışlar; bu kâbusun cenderesinden geçmemişlerdi.

Batı, 16’ncı yüzyıldan bu yana, ‘iman toplumu’ olmaktan kurtulmuş, ‘akıl toplumu’ haline gelmişti. Oysa Avrupa dışındaki bütün ülkeler, hâlâ ‘iman toplumu’ sürecini yaşıyorlardı. 

Daha da bazı farklar yüzünden, Avrupa’nın kapitalist düzenine bir reaksiyon olarak doğmuş marksizm, acaba bizim toplumumuzda, hangi ihtiyaçlarımıza cevap getirmekteydi?. 

İşte Kemal Tahir’in ömrü boyunca araştırıp soruşturduğu konu bu olmuştur. Bu çalışmalara cezaevindeyken başlamış, öldüğü güne kadar bu yolda bulduklarını sohbetlerinde konuşmuş, yazılarında parça parça kullanmıştır. 

Osmanlı toplumu, ‘soylu sınıfı’ olmayan bir toplumdu. Kapitalist sınıfı da yoktu! Tek soylu padişah, tek kapitalist, yine padişahtı! Soylular sınıfı ve kapitalistler sınıfı olmayınca, böyle bir toplum, Marks’ın, ileride oluşacağını umduğu topluma benzemiyor muydu?.. 

Osmanlı toplumu, iktidarın soylular ve kapitalistler elinde toplandığı batı devletleri tarafından parçalanmak istendiğine göre; Osmanlılar, batı toplumuna alternatif olarak geliştirilen marksizme koşulacağına, acaba Tanzimatla neden düşmanının silahına teslim oldu?. Bu hareket, bilinçli bir davranış mıdır; yoksa, batı ajanlarmın tuzağına düşmek mi?. S.17

Kemal Tahir’in, ‘entellektüel’ üstüne sık sık söylediği bir cümle vardır: ‘Her sabah açtığın gazetede ya da okuduğun bir kitap sayfasında, rastladığın bir gerçek, seni, o güne kadar bütün öğrendiklerini unutmaya, alfabeye yeniden başlamaya zorluyor ve sen buna razı olamıyorsan, entellektüel değilsin, aydın değilsin, hatta namuslu bir okur yazar bile değilsin.’ 

Kemal Tahir böyle bir aydın idi.”

İsmet Bozdağ S. 11-18

Sohbetleri

‘27 Mayıs Millî Birlik Komitesi’ üzerine: (28 Haziran 1960)

“Kişiyi nasıl bilirsin’ hesabı, kim gelse koşuyoruz peşi sıra; bu adam, ‘Kötüye karşı çıktı, iyidir her hâl’ diye... Kimdir, nedir, neyin nesidir, arayıp sorduğumuz yok. Şu Millî Birlik Komitesi, söz temsili, bir sabah paldır küldür geldi: ‘Nato’ya bağlıyız, Sento’ya bağlıyız, kimseyle kavgalı değiliz, aranızda kapıştınız, biz ayıracağız.’ dedi. Öylesine inandık ki, parmak şıklatıp oynamaya durduk sokaklarda.. Vazgeçtim, kimdir, nedir, neyin nesidir diye araştırmayı, bari adamın sözüne baksak ya!.. ‘Sento’ya bağlıyım, Nato’ya bağlıyım’ diyor, sonra biz, sonra marksist Kemal Tahir, gelenlerden bir şey umuyor!.. ‘ Akıl göğe çekilmiş olmalı hiç kuşkusuz; yoksa bu rezilliğe düşmeyecek insanoğlu...” S.23 

Kemal Tahir’in o günlerde yaptığı bu konuşmalar, belki kırk yıl sonra bugün doğal görülecektir. Bu fikirleri, 27 Mayıs’ın ikinci haftasında söylemeye başlayan Kemal Tahir’in, ne türlü etkilerden kolayca sıyrıldığını anlatabilmek için, 27 Mayıs’ı yapanların içinde yaşamış yazar, Bedii Faik’in 1967 yılında yayınladığı anılarındaki şu cümleleri, ‘İhtilalciler Arasında Bir Gazeteci’ adlı kitabından (S. 36) aktarıyorum: 

‘Onlar söyledikçe, gönderdikçe (yani 27 Mayısçılar) biz yazıyor, biz yazdıkça da onlar söylüyorlardı. Bugün ihtimal: ‘İnanmasaydınız!’ demek, çok kimseye kolay gelir. O günleri anlayabilmek için, sadece yaşamış olmak yetmez; onlardan öncesini de bizler gibi yaşamış olmalı.’ Bu sözlere karşı şunu söylemekle yetineceğim: Kemal Tahir: O günlerin öncesini de sayın yazar gibi tedirgin yaşamış, hazırlanmış valizi kapının yanında, tutuklanıp cezaevine götürülmesini haftalarca beklemişti...” S.24

“Bizim Marksistlerimiz hoş Marksist demekle kendilerine haksızlık ediyorum ya, artık her neyse gözlerini Sovyetlere dikmişler, maymun gibi oradakileri taklit ediyorlar. Sovyetler kerhane işletmeye kalksa, bizimkiler karılarını da sermaye olarak yerleştirip bu işe bulaşacaklar! Sovyetlere, bel bel, maymun gibi baktıklarından, orada ne olup bittiğini de gördükleri yok... Marks, ‘İşçi sınıfı bir taraftan burjuva sınıfını alaşağı edip bu sınıfı ortadan kaldırırken, bir yandan da kendi sınıfını dağıtacak ve böylece sınıfsız bir topluma ulaşılacak!’ dediği halde Sovyetlerin, burjuva sınıfının kaldırıldığını, fakat onun yerine teknokratların yepyeni bir sınıf oluşturduklarını, işçi sınıfının da dağılmak şöyle dursun perçinlendiğini fark etmiyorlar, bunun üstünde bir dakika bile düşünmek ihtiyacını duymuyorlar.. O zaman nasıl olacak bu?.. Hem, maymun gibi gördüklerini kopye edeceksin, hem, kafam eskir diye düşünmeyeceksin, yağma mı var!.. Adamın başı derde bulaşır ki, en hafifi, akla ziyan getirmecesine!..

Biz bu Marksizmi kafamızı süslemek için mi belledik, yoksa memleketimize insanca bir yönetim getirmek için mi okuyup öğrendik?.. Eğer memleketimiz insanı, şu Anadolu insanı içinse (gözünü seveyim içinde biz de varız), sağına, soluna iyice bakmamız gerekir. Sadece Marksizmin mi sağına soluna iyice bakacağız?.. Hayır!.. Memleketimizin de sağına soluna iyice bakacağız... Anadolu insanı nasıl bir insandır? Yapısı nedir?.. Yüz elli yıldan beri devleti ve aydını batıcılığa koşulmuşken halkı neden batıcılığa direnir?.. Anadolu köylerinin kapalı ekonomi ile direnişe geçmesi, bazılarının söyledikleri gibi, yolsuzluktan, ekonomik hareket imkânsızlığından mı, yoksa, (devlet ve aydınla mutabık olmadığı için) onlarla olan köprülerini atıp direnişe geçmek kararından mı?.. Doğu dinlerinin yarattığı! altrüist ahlâkın nasıl bir insan türü ortaya koyduğu, Batının egoist ahlâkiyle bu noktada nasıl bir çatışma içinde bulunduğu iyice araştırılıp su yüzüne çıkarılmadıkça, değil Türkiye’de rejim tazelemek, abdest tazelemek bile mümkün değildir! Binlerce yıllık birikimimizi bilmeden, nereye gidiyoruz, arkadaş?.. İşte şu, bazı şeylerin konuşulur hale geldiği dönemde, bundan yararlanıp, ülkemizin ve insanlarımızın yapısını iyicene öğreneceğiz, ondan sonra Marksizm, ondan sonra eylem!.. ‘Sosyalist Parti’ adıyle bir komünizan parti kurmayı tasarlıyorlar... Kursunlar, görsünler!.. Kendi partilerine kendilerinden başka oy verecek adam bulabilecekler mi bakalım!.. ‘İşçi sınıfı bizimle’ diyor! İşçi sınıfı ha, hem de ‘sınıf!..’ Burjuva sınıfımız var da, bir de karşısında işçi sınıfımız oluşmuş!.. Aferin! .. Bu ayıp onlara yeter ya, onlar farkında değil!.. Yahu, hiç işçi sınıfı olsa, daha on yıl önce bizim Dr. Rebii (Barkın) ile Sabahattin (Selek) Halk Partisi parasıyla sendika kurmak için işçilerin peşinde yalvar-yakar dolaşırlar mıydı?..” S.31

27 Mayıs, sence, tarihin gelişim süreci içinde hangi bölümü düğümlüyor?.. Durdu, düşündü; uzun uzun yüzüme baktıktan sonra: 

“Nereden çıktı bu soru arkadaş?.. Bu, can alacak bir soru!.. Şaşkınlığımıza bak ki, bunu ben de kendime sormamışım!.. Şimdi düşünüyorum: İster olumlu yanından bir gelişimi belirlesin, ister olumsuz yandan bir ilerlemeye işaret taşı olsun süreç, Tanzimat’tan başlıyor. Çünkü Tanzimat, Osmanlı düzeninin tasfiyesi, Avrupa düzenini topluma yerleştirmek girişimidir. ‘Genç Osmanlılar’ bu türküyü çağırırlar, ‘Jön Türkler’ bu türküyü söyler... Yani, senin anlayacağın, ‘Devlet elden gidiyor, aman çare?’ diyenler, bula bula Batılılaşma’yı çare bulmuşlar. Birinci Meşrutiyet, İkinci Meşrutiyet, Mithat Paşa’lar, Namık Kemal’ler, Ziya Paşa’lar, İttihatçı akıldâneleri, taa Mustafa Kemal Paşa’ya kadar, Türk okumuşu ve aydını kerameti Batı düzeninde gördü... Halk katılmıyordu bu görüşe... Bu yüzden yöneten-yönetilen ikilemi çıktı ortaya... Buna halk-aydın çatışması da diyebilirsin... Tanzimatla başlayan süreç, hiçbir değişiklik göstermeden, imparatorluğun batılılaşması olarak Cumhuriyete kadar geldi dayandı.

Aslında, Cumhuriyet döneminde pek de bir şey değişmiş değildir; bu dönemde daha azgın bir Batıcılık yapıldı. O kadar ki, takvimimizi, ağırlık ve uzunluk ölçülerimizi bile değiştirdik; tek Batıya benzeyelim diye... Bu yüzden yöneten-yönetilen çatışması bu dönemde daha da güçlenerek sürdü. Gerçi Osmanlı Devleti’nin son bulması, Türkiye Cumhuriyeti’nin ortaya çıkması, yanıltmıştır bazılarımızı... Padişahın gitmesi, Padişah gücünde bir Cumhurbaşkanının gelmesi içinse, değiştirmez hiçbir şeyi!.. Yeni Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı ülkesinin en küçük parçası üzerine kurulmuştur. Elden çıkarılan parçalar, hangi toplum yapısında ise, elde kalan da o yapıdadır; bir insan mozayiğidir yani... Mustafa Kemal Atatürk’ümüz bu mozayiğin üstünde çalıştı, İsmet Paşa da öyle... Yöneten yönetilen çatışması, şiddetini artırarak bu dönemde de sürmüştür, taa 1950’ ye kadar..

Milletin okumuşu, aydını, hep egemen olmuştur 1950’lere kadar halk üzerinde. Çatışma sürmüştür ama, aydın kesimin üstünlüğü içinde ve onun istediği biçimde... 1950 Mayısındaki seçimler, aslında batılılaşma sürecine dokunmadığı halde, egemenliğin el değiştirmesine yol açtı. Aydın-halk boğuşması sürüyordu ama, taraflar, bir tahtaravalli içinde yükselip alçalarak... Ya da, öyle görünerek diyeceğim...” S.33

“Aslında, 1950 çok partili parlâmenter dönem, seçim aldatmacasına, özgürlük çığırışlarına rağmen, sahici egemenliği halka götürememiş, aydını sandalyesinden indirememişti. İndirememişti, diyorum; çünkü, halk örgütlenmiş değildi ki, bu haklarını bu örgütler aracılığı ile kullanabilsin ve okumuşun elinden yakasını sıyırsın!.. Dört yılda bir yapılan seçimler, kendisine yararlı insanları seçmesine değil, daha az zararlı insanları seçmesine yarıyordu. Bu parlâmenter sistem, olsa olsa, halkın seksen yıldır yakasından düşmeyen ‘aydın’ın keskin dişlerini biraz törpülemiş oldu; bu kadarı da Anadolu insanı için ferahlıktır...

İşte, halkın, aydını sırtında taşımaktan kurtulduğu 1950 yılı, bu sürecin düğüm noktası, yeni bir sürecin başlangıcıdır, bence... Aydın egemenliği zedelenmiştir! Biçimsel batıcılık zedelenmiştir! Eğitim arttıkça, geniş halk kitlelerinin bilinçlenmesi ihtimali çoğalmıştır. Benim gözümde bu, yeni bir halk sürecinin başlangıcı olarak değerlenir.

Bugün, içinde bulunduğumuz 27 Mayıs hareketi, taa Osmanlı’dan beri sürüp gelen aydın egemenliğinin yeni baştan kurulmak istenmesidir. Halktan umut kesenler, aydına umut bağlıyorlar.. Göreceğiz!.. Aydının, bizi yöneten bugünkü temsilcilerine bakıyorum da, içim kararıyor arkadaş!.. Buradan, tutarlı bir yere varamayacağımızdan çok korkuyorum.” S.34

“Batılı dediğimiz kravatlı yamyam, insan eti yemekten başına aldığı bir sıra, her nasılsa nasıl, Hristiyan Kilisesi’nin nas’larını rafa kaldırmış ve onun yerine akıl bayrağını göndere çekmiştir. Burjuva marifeti olan bu iş, kısa bir zamanda Batıya bir üstünlük sağladı. Hıristiyanlığa dayanan altrüist ahlâk yerine, aklın piçi olan egoist ahlâk geldi oturdu. Osmanlı devlet adamları bu olup biteni görüyorlardı. İflas etmek üzere olan namuslu mahalle bakkalınaa: ‘İflastan kurtulmak istiyorsan, kerhane aç!’ diyen namussuz gibiydi Batı, Osmanlı’nın karşısında!.. Onurlu Osmanlı, insan eti yiyen yamyam olmayı onuruna yediremediği için, benimseyemedi ‘egoist ahlâk’ düzenini. Ve sonunda Osmanlı, bu amansız açmazda başına gelenin sebebini düşündükçe, ‘Tanrıya karşı bir kusuru olduğu’ inancına vardı! ..” S.64

Eylem Ne Demek?

“Geçenlerde İstanbul Üniversitesi’ nden birkaç genç geldi ve arkadaşları adına konuştuklarını söyleyerek beni eyleme çağırdılar. Kendilerine, ne dediğimi biliyorsun: ‘Onlara uygun bir yer açmaya karar verdiğim zaman, kendilerine haber göndereceğim, hiç telâş etmesinler!..’ dedim.

Beni bu kadar terbiyesiz olmaya zorlamamalıydılar! Çünkü, eylemimdeyim ben! Mesleğimi en iyi biçimde yapmaya çalışıyorum. Her önüme düşen sorunu, en iyi biçimde araştırmaya özen gösteriyorum. Benim eylemim bu!.. Ben elime silahı alıp sokağa çıkacaksam, benim işimi kim yapacak?.. Hem bu çocuklar, silahla ne yapabileceklerini umuyorlar?.. Birkaç kişiyi öldürünce, devleti ele mi geçirmiş olacaklar?.. Kim dürteliyor bu çocukları, kim akıl veriyor bu kızlara, oğlanlara?.. Verecek akılları olsa, hiç kendileri için kullanamazlar mıydı?..

Silahı cebine sokmak, silahla öldürülmeyi kabul etmek demektir. Bu gençler bunun farkında değil!.. Silah kendi ellerinde ya... Sanıyorlar ki, sadece onlar öldürecekler, karşılarındaki insanların elleri armut toplayacak!.. Yağma yok!.. Tahtaya yumruğumu vuruyorum, tahta direnmek suretiyle bana karşı koyuyor. İnsanlar tahta değildirler üstelik... Yumruğa yumruk, silaha silahla karşılık gelir. Her iki yandan yüzlerce insan ölür ve hiçbir şey de olmaz. Ölenler, öldükleriyle, öldürenler cezaevlerinde çektikleriyle kalırlar. Oysa, eyleme dökülecek kadar politize olmuş bir gençlik, çok önemli bir şeydir! Bunun boş yere harcanması, cinayetin çok ötesinde bir suç olsa gerek!..” S.68

Devlet Ana Safhası

“Cumhuriyet dönemi köy ve şehir hayatı ve olayları üzerindeki düşünce ve gözlemlerini romanlarına aktardıktan sonra; Osmanlı’nın kuruluş yıllarının romanını yazmaya karar verdi. Önce bu konuda, yaklaşık üç bin sayfa not almıştı. Osmanlı’nın kuruluşu üzerinde yerli yabancı kim ne yazmışsa, hepsini dikkatle okudu ve notladı. Sonra, ansiklopedileri açtı ve buradan, o yıllarda Bizansta ve Selçukilerde yaşayan ünlü kişileri gözden geçirdi ve romanında kahramanlara bu kişilerin adlarını verdi. ‘Yunus Emre’ gibi bazıları, doğrudan bir yorumla romana alınmıştır! Kemal, gece saat 3’de 4’de kalkar, öğleye kadar yazmasını ve çalışmasını sürdürdükten sonra, öğle uykusuna yatardı. 2-3 saat uyuduktan sonra, kalkar, çoğu zaman kendisini görmeye gelenlerle demli çayını içer; akşam sofrasında gece yarısına kadar konuşur, sohbet ederdi.” S.96

“Devlet Ana romanı, konu olarak, Osmanlı imparatorluğunun temel atma günlerini ele alıyor. Ertuğrul’un tükenmiş, yatalak günlerine erişiyoruz. Osman’ın, babasının ölümünden sonra beyliği çekip çevirişindeki üslubu görüyoruz. Osman bey kendisine Âhi Şeyhi Edebali’nin kızını, oğlu Orhan’a da Yarhisar Tekfuru’nun kızı Nilüfer’i alıyor. Bu arada, Karacahisar kalesinin bir baskınla ele geçirilişi var. 623 sahifelik romanda, 2 aylık zaman süresini kapsayan olaylar bunlar... 

Böyle olunca, romanın durgun akması gerekir. Oysa öyle tertiplenmiş ki, siz okurken olayların soluk soluğa peşindesiniz. Hem bir sinema romanı gibi aksiyonla dolu olması, hem büyük romanların alabildiğine derinliğini taşıması nasıl mümkün olabilmiştir, kolay kolay çözemiyorsunuz... 

1300’lerde devlet kurmaya koyulup, 1920’lerde son nefeslerini vermeye başlayan Osmanlı, nasıl bir insan yapısıdır? Biraz şakacı, biraz abartıcı, ama büyük yanı ile daima gerçekçi ve yönetimci Osmanlı, hangi çağ şartlarının elvermesinden faydalanıp Uçbeyliğinden İmparatorluğa geçti? O günün Moğol’u, o günün Selçuk’unun elinde işe yararlıktan çıkmış toplum düzeni, Osmanlı’nın eline geçince nasıl amansız bir kılıç haline geliverdi? Anadolu’nun en büyük örgütü Ahiler ve bunların yöneticileri nasıl kişilerdi? Osmanlı bu büyük gücü nasıl kullandı ve işe yarar hâle koydu? Konya Selçuk tahtına dudak büken Uçbeyi Osman, batıya yönelirken neye güveniyordu? Bütün bunları Devlet Ana’da Kemal Tahir’in pertavsızı altında biraz şişmiş, biraz kabarmış, ama hiçbir zaman boyutları değişmemiş olarak görüyorsunuz. 

Kemal Tahir, Devlet Ana’da aslında büyük bir şey yapmıyor: Türk sanat adamlarının romana girişirlerken düştükleri yanlışı düzeltiyor. Batıdan romanın tekniğini alıyor, ama dünyaya bakış açısına gelince, Dostoyevski’nin, Balzac’ın, Cervantes’in, kendi ulusları için doğru olan dünya açılarını bırakıyor. Aşık Paşa’nın, Evliya Çelebi’nin, Naima’nın bakış açısına sımsıkı yapışıyor. Çünkü Türk mizacı ve Türk ortak üslübuna ancak buradan gitmek elverir. . 

Taşbasması eski Binbir Gece masallarımızın güzelim halk dili varken, saray aristokrasisi ve hareminin yılgın mizacında biçimlenmiş İstanbul Türkçesinin, Türk insanını gerçek yönleriyle yansıtacağını kolay kolay benimsemiyor. Anadolu halk Türkçesiyle İstanbul Türkçesini ayrı ayrı değerlendiren ve bunları gerektikçe ayrı ayrı yerlerde kullanan romancımızdır Kemal Tahir. Başarısının ilk temel taşı, kanımızca budur. Binlerce sayfa, eski metin ve eski masallar okuyarak, aldığı notlarla stilize ettiği bir dili getirip koydu Devlet Ana’ya... Bir başka deyimle, Anadolu insanına, Anadolu insanı olarak bakmaya çabaladı.” S.105-107

“Biz Batı’dan gördüklerimizi alırız, almakla kendi malımız olur.’ düşüncesi o kadar yanlış ki, yanlış kelimesi içine bile sığmaz bu şaşkınlık!.. Batıdan gördüğünü alamazsın!.. Alırsın ama, sindiremezsin içine, kusarsın!.. Çünkü Batı esvabı, dikenlidir. Onu giyebilmek için, gergedan derisi ile kaplı bir sırtın olması gerekir. Oysa senin kelebek kanadı gibi incecik bir derin var... Olmaz!.. Sırtına alır almaz kan içinde kalırsın ki, bir avazın yerde, bir avazın gökte bağırıp ağlamaya çökersin!

Bizde feodalite ve derebeyliği birbirlerine karıştırıyorlar. Derebeyi deyiminin kökeninde, suların geçit veren sığ yerlerine oturup gelip geçenden haraç alan zibidi yatar! Bileği güçlüdür, pazusu kuvvetlidir, ya da kılıcı keskindir, bu yüzden haraç toplar. Derken kılıcı keskin, pazusu güçlü başka bir zibidi çıkar karşısına, yenisi eskisini yener; olan değişmez ama, haracı alan değişir. Hiçbir meşruiyeti yoktur! Hiçbir zaman kurumlaşamamıştır! 

Feodal öyle mi ya! .. Bir kere meşruiyet temeli vardır: ‘Ben sizi kılıcımla başkalarına karşı koruyorum, siz de bana boyun eğeceksiniz.’ diyor. Tek taraflı bir teklif de olsa, eninde sonunda bir anlaşmadır. Sözünden kaytarmıyor; gerçekten kılıcı ile (soylular olarak) koruyor başkalarından kendi halkını. Ama bundan gerisi bir rezillik! 

Batılı feodal, halkının kayıtsız şartsız sahibidir. Halkının tek tek ne iş yapacağını, ne kadar çalışacağını, ne alacağını O belirler. Evlenmek, boşanmak onun müsaadesine bağlıdır. Gelinin ‘ilk gece hakkı’ onundur. Çocuğu doğduğu zaman, feodalin damgasıyla damgalanır. Hiç kimse feodalin izni olmadan, oturduğu yeri, yaptığı işi değiştiremez. Hele başka bir feodale kaçıp sığınamaz. Daha, daha, feodalin savaş halinde olduğu başka feodale bile kaçamaz; bu budalalığı yaparsa, bir güzel kırbaçlandıktan sonra, eski sahibine geri verilir. Tabii, eski sahibi feodal, ‘Ne iyi ettin de kaçtın!’ demeyecektir, artık ölümlerden ölüm beğen!..

Ortaçağ dediğimiz tarih mezarlığı, batıda bu düzen içinde geçmiştir. Ama sadece Batıda ve Uzakdoğunun en ucundaki Japonya’da.. Dünyanın öbür bölgelerinde bu rezillik yoktu. Nitekim bugün de Batı Avrupa ile, bu bölgeden giden insanların oluşturduğu Amerika ve Japonya teknokraside en ileri aşamalara varmışlar; ama öteki bölgeler, soluk soluğa bunların peşinden yetişmeye çalışıyorlar.

Batı insanı, özgürlüğüne kavuşabilmesi için insanlığından vazgeçmek zorunda kalmıştır. Ortaçağ döneminde bir feodalin dayandığı soylular özgürdü ve bir de özgürlüğü verilmiş az sayıda sanat erbabı vardı. Toprağa bağlı kölelik, çekilir rezillik değildir: Ölüm, gülbahçesi gibi görünür insanlara.. Ama insanın bir de yaşama direnci vardır. Yaşamanın yolu, özgürlüğün satın alınmasından geçer. Nasıl satın alacak özgürlüğünü oranın insanı, bakalım?.. Ortaçağ kölesinin bütün hayatı Senyörün elindedir. Kendisine ancak yaşayacağı kadar yiyecek verilmektedir. Ama kendisine verilen bu yiyeceğin saklanmasına, biriktirilmesine kimsenin bir diyeceği yoktur; çünkü Roma Hukukundan kaynaklanan mülkiyet hakkı, Feodal Kiliseyi de bağlar; Özellikle bu hakkın bekçiliğini Kilise yapmaktadır. Çünkü feodal, kendi kölesinin birikimini çekip almaya kalkarsa, yarın da Kilisenin varlığını çekip almaya kalkar; bu büyük bir felâkettir. Feodale gözdağı verebilmek için Kilise, ‘Hıristiyan’ dininin temelde meşru saymadığı özel mülkiyeti, hem meşrulaştırmış, hem de kutsal hale getirmiştir! “

Batı İnsanı

“İşte Batı insanı, bu ortamdan yararlandı. Feodalin kendisine verdiği yiyeceğin bir bölümünü canından, çocuklarından, ana-babasından esirgedi ve biriktirdi. Santim santim üstüne koyarak topladığı paraları, gömdü ve üstünde yatarak bekçiliğini yaptı. Gözü feodalde idi. İpek Yolundan gelen baharat ve kumaşları satın almak için feodalin paraya ihtiyacı olduğu sırayı bekledi ve tam böyle bir sırada önünde toprağa kapandı: ‘Merhamet Senyör!’ Senyöre para, köleye özgürlük gerekti! değiştokuş ettiler! Böylece, ilkin özgürlüğünü ele geçirdi Batı insanı; sonra da yine gıdım gıdım biriktirip, bir karış toprak sahibi oldu... 

Bu yüzden Batı insanı, özgürlüğün değerini bilir; gerekirse, canını verir özgürlük için.. Mülkiyet fikri de böyledir Batıda... Derindir, sağlamdır ve uğrunda ölüm göze alınır, kertesi gelince.. Bunları, dünya üstüne kalksa, savunur!.. Çünkü, ele geçirmesi hiç de kolay olmamıştır. İnsanlıktan çıkma pahasına, kölelikten çıkan Batılı, sonraları yeniden o insanlık yerine gelebilmek için, Rönesans sancılarını çekti, insanlığa ağzının suları aktı ama, bugün de fırsat ele geçince, insandan sabun yapma marifetinden vazgeçmemiştir. Çünkü bu gaddarlık, bu kıyıcılık, ona ortaçağ mirasıdır. Nitekim sonraları burjuva olmuş, kapitalist olmuş, sömürgeci olmuş ama, bir türlü ‘insan’ olamamıştır. 

Hıristiyanlığın altrürist ahlâkını bile, egoist ahlâk haline getirme rezilliğini sade bu Batı insanı başarabilmiştir!.. 

Batı, ailesiyle benzemez bize, kurumlarıyle benzemez, devleti ile benzemez. Sınıfları, sınıflar arası kavgasıyla benzemez bize.. Hiç mi hiç, bize bu kadar benzemeyen Batıdan, her şeyi nasıl alabiliriz, nasıl almaya kalkarız! .. Aldığımız zaman bu sosyal kurum, ya da sosyal ürün, nasıl bizde yaşayacak, kök salacak, yerlileşecek!.. Bunu umma saflığı da -her hal- bizim okumuşlara has işlerden olmalı!.

Batının toplum yapısı -üç aşağı, beş yukarı- bu! .. Bizim toplum yapımıza gelince, bunu uzun boylu anlatmaya gerek yok.. Bizi ters çevirdikleri zaman Batı, Batıyı ters çevirdikleri zaman biz çıkarız. İnsanı, toplum kalıbına yerleştiren ahlâk değil mi?.. Batının ahlâkı egoist, Doğunun ahlâkı altrüist. Batıda mülkiyet fikrinin iki bin yıllık tarihi var; Doğuda, Batı anlamındaki mülkiyet fikrinin tarihi yüz elli yıllık!.. Batıdaki insan, sınıfının içinde savunur; Doğudaki insan, ailesinin içinde savunur. Batı devlet düzeni, sınıfların dengeli yaşamasını sağlamak için kurulmuştur, Doğuda devlet, ailelerin gelişmesini sürdürmek için ayaktadır. Hangi açıdan bakarsanız bakın, bu iki toplum benzemez birbirine.. 

Öyleyse biz ne yapmalıyız?.. Yasalarımızı batıdan aktarmayacağız, biiir... Tutalım ceza kanununu Batıdan alsak, belki ceza geleneklerimize ters düşürür bizi ama, medenî kanunu Batıdan aldık mı, bizi bilgimize ve kültürümüze ters düşürür; sonunda kusar toplum bu kanunu.. Halka dayalı yönetim biçimini benimseyeceğiz ama, Batının sınıflararası denge sağlamak için geliştirilmiş demokratik yapısını aldık mı, sindiremeyiz bunu içimize, yıllar yılı akıntıya kürek çekmiş oluruz. Bir aşağılık duygusu basar bizi boşu boşuna.. Demokrasiyi öğrenemedik demeye kalkarız. Yönetim, toplum ve insan yapısı başka olunca, yönetimin de başka olmasından öte çıkar yol düşünebilir misiniz?..” S. 135-138

____________________

1-) Kemal Tahir (1910-1973): 13 Mart 1910’da İstanbul’da Vezneciler semtinde doğdu, asıl adı İsmail Kemalettin’dir. Önceleri Tipi ve Benerci soyadlarını da kullandı, 1950’den sonra Demir’de karar kıldı. Babası, alaylı deniz yüzbaşısı ve II. Abdülhamid’in yaverlerinden Şebinkarahisarlı Tâhir Bey, Yıldız Sarayı marangozhanesindeki özel çalışmalarında zaman zaman padişaha yardımcılık yapmıştır. Adapazarlı bir Abaza ailesinin kızı olan annesi Nûriye Hanım küçük yaşta saraya alınarak Nâile Sultan vasıtasıyla Tâhir Bey’le evlendirildi. Tâhir Bey, 1908’de II. Meşrutiyet’in ilânını takip eden günlerde padişaha yakınlığı dolayısıyla İttihatçılar tarafından rütbesi mülâzımlığa indirilerek emekliye sevkedildi. Balkan ve I. Dünya savaşlarında yeniden askere alındı. Çanakkale’de savaşırken yaralanınca geri hizmete verildi.

Kemal Tahir’in çocukluğu seferberlik ve Millî Mücadele yıllarında geçti. İlköğrenimini babasıyla birlikte bulunduğu çeşitli şehirlerde tamamladı. Mütareke’den sonra ailesi İstanbul’a dönünce Kasımpaşa’daki Cezayirli Hasan Paşa Rüşdiyesi’ne girdi. 1923’te burayı bitirerek Galatasaray Mekteb-i Sultânîsi’ne kaydoldu. Onuncu sınıfta iken annesinin ölümü üzerine okuldan ve evden ayrılarak hayata atıldı. Avukat kâtipliği ve Zonguldak Kömür İşletmeleri’nde ambar memurluğunun (1928-1932) ardından İstanbul’a dönerek gazeteciliğe başladı. Vakit, Haber ve Son Posta gazetelerinde musahhihlik, röportaj yazarlığı ve tercümanlık yaptı. Yedigün ve Karikatür dergilerinde sekreter, Karagöz gazetesinde başyazar (1935-1936), Tan gazetesinde yazı işleri müdürü oldu. 1937’de Fatma İrfan’la evlendi.


19 Mayıs 1938’de Yavuz zırhlısındaki isyan teşebbüsü üzerine açılan Bahriye davasında Nazım Hikmet’le birlikte askeri isyana teşvik etmekten suçlu bulunarak on beş yıl ağır hapse mahkûm edildi. Çeşitli hapishanelerde yattıktan sonra 1950 genel affıyla serbest bırakıldı. 1955’teki 6-7 Eylül olayları sırasında halkı isyana teşvik suçlamasıyla altı ay tutuklu kaldı. Bir süre İzmir Ticaret Gazetesi’nin İstanbul temsilciliğini yaptı, telif ve çeviri yazılar yayımladı. Osmanlı padişahlarını anlatan bir kitap dizisinin neşrini başlattı. 1957’de Aziz Nesin’le birlikte kurduğu Düşün Yayınevi’nde birkaç romanının yayımlanmasının ardından bu ortaklık on dört ayda bitti. Kemal Tahir bundan sonra edebiyat çalışmalarıyla yetindi. 1968’de Sovyet Yazarlar Birliği’nin davetlisi olarak Sovyetler Birliği’ni ziyaret etti. 1970’te yakalandığı kanser sonucu 21 Nisan 1973’te İstanbul’da öldü ve Sahrayıcedid Mezarlığı’na gömüldü.

Çeşitli takma adlar kullanan yazar, kendisine asıl şöhret kazandıran romanlarını 1955’ten sonra ve Kemal Tahir adıyla yayımlamaya başladı.

Kendisinden önceki Türk romanını Batı kopyacılığı ve yerlilikten kopuk olmakla suçlayan Kemal Tahir Sağırdere’den başka Körduman (İstanbul 1957), Yedi Çınar Yaylası (İstanbul 1958), Köyün Kamburu (İstanbul 1959) ve Kelleci Mehmet (İstanbul 1962) gibi romanlarında Anadolu insan tipini kendi yaşantısı ve özgün hayat felsefesi içinde yansıtmaya çalışmıştır. Rahmet Yolları Kesti’de (İstanbul 1957) eşkıyalık konusu çevresinde halk kahramanlığı motifini işlemiş; Esir Şehrin İnsanları (İstanbul 1956), Esir Şehrin Mahpusu (İstanbul 1962) ve Yorgun Savaşçı’da (İstanbul 1965) Millî Mücadele döneminde halk ile ordu mensuplarının ilişkileri, millî bilinç ve milliyetçilik anlayışı konularını irdelemiştir. Bozkırdaki Çekirdek (İstanbul 1967) ve Kurt Kanunu (İstanbul 1969) adlı romanlarında Cumhuriyet Halk Partisi idaresinin eğitim ve ekonomi politikaları eleştirilmiştir. Yine Kurt Kanunu ve Yol Ayrımı’nda (İstanbul 1971) Batılılaşma olgusuyla tabu haline getirilen iç ve dış kandırmalar, dönemin siyasî mücadeleleri, devrimlerin amaçları ve bunların yerleşmesinde bürokrasinin takındığı tutum ele alınmış, Türk aydınının taşıdığı sorumluluk vurgulanmıştır. En fazla üzerinde durulan romanlarından Devlet Ana’da (İstanbul 1967) feodal bir yapıya sahip olmamakla Batı’dan ayrılan Osmanlı toplumunun yapısal ve idarî özgünlüğü gözler önüne serilmeye çalışılmıştır. Üslûp ve anlatımda da yerliliğe önem veren yazar özellikle Devlet Ana’da destan, masal ve halk hikâyelerinden gelen bazı anlatım kalıplarını kullanmış, Dede Korkut ve Evliya Çelebi üslûbundan yararlanmıştır. Yorgun Savaşçı’ya 1967-1968 Yunus Nadi ödülü, Devlet Ana’ya 1968 Türk Dil Kurumu ödülü verilmiştir.

Ölümünden uzun bir süre sonra yayımına başlanan ve sohbetleriyle kitap haline getirilmemiş notlarından hazırlanan on beş cilt hacmindeki “Notlar” dizisinde Sanat Edebiyat (I, II, III, 1989; IV, 1990); 1950 Öncesi (I, II, 1990); Roman Notları (I, 1990; II, III, 1991); Osmanlılık/Bizans (1992); Batılılaşma (1992); Çöküntü (1992); Sosyalizm, Toplum ve Gerçek (1992); Kitap Notları (1993); Mektuplar (1993) adlı kitaplar çıkmıştır. (İslâm Ansiklobedisi)





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle