KİTAP

Ehl-i Sünnetin Reislerinden İmam-ı Mâtûrîdî
YAZI BOYUTU :

Mehmed Zahid AYDAR

İslâmî ilimler içinde, dini düşüncenin metafizik derinliğini sağlayan en önemli disiplinlerden birisi de tevhid ve sıfat ilmidir. İmam-ı Mâtûrîdî, felsefi kelâmın getirdiği şüpheleri gideren âlimlerden birisidir. İmam Ebû Mansur el-Mâtûrîdî’nin tam adı Muhammed b. Muhammed b. Mahmud olup, Reisu Meşayihi Ehl-i Sünnet ve İmamü’l-Mütekellimin gibi unvan ve lâkaplarla anılmıştır. İmam-ı Mâtürîdî (rh.a) tevhid ve sıfat ilminin keyfiyetini ortaya koymakla kalmamış, tefsir ile te’vil arasındaki farkları da izah etmiştir. Tefsir ile ilgili en önemli eseri olan Te’vîlâtu ’l-Kur’ân’da; tefsiri sahabenin, te’vîli ise sonraki nesillerden dinde fakih olanların yapabileceğini ifade ettiği malûmdur. Tanıtımını yapmaya gayret ettiğimiz ‘Ehl-i Sünnetin Reislerinden İmam-ı Mâtûrîdî’ isimli eser, bu konuda araştırma yapmak isteyenler için iyi bir başlangıç olabilir.

 
 

Ehl-i Sünnetin Reislerinden İmam-ı Mâtûrîdî

 










Kitabın Adı: Ehl-i Sünnetin Reislerinden İmam-ı Mâtürîdî

Yazarı: Prof. Dr. Hilmi Demir- Doç. Dr. Muzaffer Tan

Basım Yeri ve Tarihi: Ank 2017

Yayınevi: Ay Yayıncılık

Sayfası: 136

Kapak Türü: Karton

Giriş 

İslâmî ilimler içinde, dini düşüncenin metafizik derinliğini sağlayan en önemli disiplinlerden biri de kelâm ilmidir. Kelâm ilmi doğru, anlaşılır söz söylemek, iddiada bulunmak anlamına gelen ‘kelâm’ kelimesinden türetilmiştir. Hicri II. yüzyıldan itibaren özellikle Bağdat ve Basra kentlerinde bu disiplinin temel ilkeleri ve yöntemleri oluşmaya başlamıştır. Kelâmcılar gerek Yunan gerekse Asya’dan gelen felsefi, dini ve kültürel yabancı fikirlere karşı İslâm düşüncesinin kendine özgü söylemini oluşturmayı başarmışlardır. Böylece hem İslâm düşüncesini farklı inanç ve kültürlere karşı savunmuşlar hem de ortaya çıkan meselelere çözümler üreterek İslâm’ın entelektüel derinlik kazanmasına katkı sağlarmşlardır. Özellikle III. yüzyıldan sonra da bu ilim Sünni dünyada kendi temsilcilerini ortaya çıkarmış ve Hicri IV.yüzyılın başlarında Hanefî geleneğin kelâmî boyutunu yorumlamada İmam-ı Mâtürîdî Orta Asya’daki büyük temsilcilerden biri olmuştur.

Bölge İran’a yakınlığı nedeniyle İran’ın eski dinlerinden olan Mecusîlik ve Manihezim inançlarıyla etkileşim halindedir. Bizans, Hint, Çin uygarlıklarının da buluşma noktası olan bölge bu kültürlerin inançlarına da aşinadır. Ticaret yollarının kesiştiği bir yer olması nedeniyle nüfus hareketliliği yoğundur. Ayrıca merkezi yönetimler tarafından desteklenen inanç ve düşüncelere muhalefet eden akımlar sığınacak bir yer aradıklarında bölge onlara kucak açmıştır. Merkez tarafından dışlanan ve baskı gören âlimler, düşünce ve inanç farklılığının özgürce yaşandığı bu bölgede kendilerini güvende hissetmiş ve çalışmalarını burada sürdürmüşlerdir. Dolayısıyla bölge tarihi olarak da çok kültürlü ve çoğulcu özelliğini korumuştur. 

İslâm’dan önce ‘Hayatıla’, İslâm’dan sonra ise ‘Mâverâünnehir’ olarak isimlendirilen bölge, Ceyhun nehrinin doğu tarafında yer almaktadır. Bu nehrin batı tarafına da Horasan denilmektedir. Bölgede Tirmiz, Nesef, Taşkent, Fergana, Buhara ve Semerkand gibi önemli kültür merkezleri bulunmaktadır. Bunlardan Semerkand, İslâm öncesi ve İslâm sonrası dönemde çeşitli din ve kültürlerin kavşak noktası olmuştur. Bu şehir bölgede İslâm’ın yayılmasından birkaç asır gibi kısa bir süre sonra, İslâm düşüncesinin başta kelâm/itikat, fıkıh ve tefsir olmak üzere çeşitli alanlarında önemli eğitim merkezlerinden birisi haline gelmiştir. 

Mâtürîdî’nin doğduğu yıllarda Mâverâünnehir, önceleri Abbasilere bağlı yarı otonom devlet, sonraları ise ondan ayrılıp müstakil bir devlet olan Sâmânîlerin yönetimi altındaydı. Abbasi iktidarının batı merkezlerinde baskı gören Haricilik, Mürcie, Mu’tezile, Zeydilik, İsmâilîlik gibi pek çok siyasi ve itikadî mezhep, görüşlerini merkezi otoritenin zayıfladığı bu bölgede yaymaya çalışmıştır. Fakat bu mezheplerden hiçbirisi ilk dönemlerde bölgede en güçlü biçimde temsil edilen Hanefilik kadar taraftar edinememişti. Özellikle Türklerin hakimiyeti altında olan yerlerde Hanefilik milli bir mezhep haline gelmişti. Dolayısıyla mağduriyetinin içinde doğup büyüdüğü kültürel çevrede en etkili olan ekol, Hanefilik idi.” (S.16)

“Mâtütîdî’nin yetiştiği ve yaşadığı çağ olan Sâmânoğulları, siyasi bakımdan oldukça sakin bir dönemdir. Halk arasında rahatlık ve huzur yerleşmiş, siyasi kargaşaya meydan verilmemiştir. Hattâ halk arasında ‘Sâmânoğullan devletine karşı bir ağaç bile ayaklanacak olsa kurur kalır.’ sözü darb-ı mesel olmuştur. Siyasi otoritenin oturmuş, entrikalardan uzak ve ilime hizmet eder oluşu, halkına değer verişi, Sâmânoğullan hakkında sık sık rivayet edilen şeylerdir. 

Mâtürîdî’nin yaşadığı siyasi çevre ne kadar olumlu ve sakin ise ilmi çevre de o kadar verimlidir. Bu ortam dini ve felsefi düşüncenin çeşitliliğini ve zengin bir tartışma ortamını doğurmuştur. Semerkand, Buhara ve yakın çevreleri Hicri IV. Miladi X. asırda birer ilim merkezi durumuna gelmiştir. Abbasi İmparatorluğu yavaş yavaş gücünü kaybetmeye başlayınca, Bağdat eskiden olduğu gibi tek ilim merkezi olmaktan çıkmış, yerini Mâverâünnehir bölgesi almıştır.” S.18

“Mâtürîdî’nin yetiştiği dönemde İslâm dünyasının üç ayrı bölgesinde Kur’ân ve Sünnet çerçevesine uygun bir şekilde İslâm inancını savunan üç büyük âlim ortaya çıkmıştır. Bunlar; Bağdat ve civarında Ebû’l-Hasan el-Eş’arî (324/935), Mısır’da Ebû Cafer et-Tahavî (333/944) ve Mâverâünnehir’de Ebü Mansûr el-Mâtürîdî (333/944)’dir. Bu isimler Bidat Ehli’ne karşı Ehl-i Sünnet düşüncesini sistemleştiren isimlerdir. 

Türkistan’ın ilim merkezlerinde hüküm süren bu tartışmalar aslında felsefi ve kelâm münakaşalarının seviyesi açısından olumlu sonuçlar vermiştir. Mesela, Mâtürîdî’nin problemlere Bağdat’ta yetişen çağdaşı Eş’arî’ye göre daha akli açıdan yaklaşması, söz konusu kültürel ortamın etkisinden ve yaşadığı bölgedeki çok farklı ilim dallarından beslenmesinden olmalıdır. Onların eserleri, yaşadıkları değişik kültür çevrelerinin etkisinden bağımsız değildir. Mâtürîdî’nin Kitâbu’t-Tevhîd’i ile Eş’arî’nin eserleri karşılaştırıldığında üslupta olduğu gibi ele alınan konularda da farklılıklar göze çarpar. Mâtürîdî’nin Eş’arî’den daha somut, daha teknik ve daha felsefi terimler kullandığı gözlenir.” (S.21)

Mâtûrîdî’nin Kısa Hayat Hikayesi

“Ebû Mansur el-Mâtûrîdî’nin tam adı Muhammed b. Muhammed b. Mahmud olup zâhid, şeyhu’l-imam, imamu’l-hüda, alemu’l-hüda, eş-şeyhu’l-imam ez-zahid, reisu ehli’s-sünnet, reisu meşayihi ehl-i sünnet, imamü’l-mütekellimin gibi unvan ve lakaplarla anılır. Bununla birlikte kaynaklarda daha çok Ebü Mansûr el-Mâtürîdî es-Semerkandî şeklinde geçer. 

Ebû Mansûr el-Mâtürîdî bugünkü Özbekistan sınırları içerisinde yer alan Semerkand’ın Maturid köyünde dünyaya gelmiştir. Bu nedenledir ki doğduğu Maturid köyüne nispetle Mâtürîdî adıyla anılmıştır. Ne zaman doğduğu tam olarak bilinmese de yaklaşık olarak en erken Hicri 230, Miladi 850’li yıllarda doğduğu söylenebilir. 

Onun yaşadığı coğrafyanın etnik olarak çoğunlukla Türk oluşu, Te’vilât adlı eserinde Türkçe dilinden bahsetmesi, dili biliyor ve konuşuyor olması, eserleri Arapça olmasına rağmen Türk dil yapısına uygun şekilde kaleme alınması, alimlerin ekseriyetinin ittifakıyla, İmam Mâtürîdî’ nin Türk olduğunu gösteriyor.” (S.25)

“Mâtürîdî’nin ölüm tarihi hakkında kaynaklarda farklı görüşler olmakla birlikte ağırlıklı olarak kabul edilen tarih 333/944 yılıdır. Bazı Mâtürîdî yazarlar tarih belirtmeden onun meşhur kelâmcı ve mezhep kurucusu Ebû’l-Hasan el-Eş’arî’den (ö. 324/935-36) kısa bir müddet sonra vefat ettiğini kaydederlerse de Mâtürîdî büyük ihtimalle 333/944 yılında Semerkand’da vefat etmiştir. Semerkand’ın ünlü Çâkerdîze Mezarlığı’na defnedilmiştir.” (S.26)

Mâtürîdî’nin Eserleri

“Mâtürîdî eserlerinde Mu’tezile karşısında akıl-nakil çelişkisine son vererek aralarında sentez kurmuş, vahyi ve aklı dinin kaynağı kabul etmiştir. Problemlere objektif ve analizci bir yöntemle yaklaşmıştır. Bütün bu orijinalliğine rağmen Mâtürîdî’ni’n eserleri zor, anlaşılması güç ve ifadeleri kapalıdır. 

Kelâma Dair Eserleri 

“Kitâbu’t-Tevhîd, kelâm alanında yazılan ilk sistematik kitaptır ve bu yönüyle Mâtürîdî’den sonraki kelâmcıların model olarak aldıkları bir eser niteliğindedir. Eser, İslâm’ın tevhid eksenli ulûhiyet doktrinini merkeze yerleştirir. Mâtürîdî’nin kelam konusunda en meşhur eseridir. Kitâbu’t-Tevhîd, naklin yanında akla da önem veren kelâm akımının ve kelâm telif türünün alanıyla ilgili temel konulara yer veren ilk eserdir. 

Eserin adı ve Mâtürîdî’ye aidiyeti konusunda herhangi bir şüphe yoktur. Kitâbu’t-Tevhîd ile yine Mâtürîdî’ye aidiyeti kesin olan Te’vîlâtu’l-Kur’ân arasında üslup, ifade, kelâmı ilgilendiren hususlardaki konu, çıkarım ve işleyiş birliği, genelde paragraf sonlarında yer alan dua ve zikir türünden cümleler her iki eserde aynı ifadelerle tekrarlanır.” (S.28)

Tefsire Dair Eseri 

“Mâtürîdî’nin belki de en önemli eseri Te’vilât’tır. Neticede İnsan aklının ürünü olan kelâm sisteminin ilâhî yönünü ispat etmek için Mâtürîdî kelâmî görüşlerini Kur’ân’ın ışığında, onunla beraber, bir tefsir olarak aktarma düşüncesiyle bu eserini kaleme almış olmalıdır. 

Mâtürîdî’nin bu eseri, Mâtürîdî düşünce geleneği içinde ortaya konulmuş en mükemmel tefsirdir. Bu eser tefsir geleneğinde rivayet ve akli yöntemi birleştiren ve oldukça önemli bir eser olarak kabul edilen Fahreddin Râzî (606/1209)’nin tefsirinden daha öncedir ve etkisi daha büyüktür. 

Tevîlâtu’l-Kur’ân, Mâtürîdî’nin sadece nakle dayalı aktarım içermeyip akli yorumlara dayalı tefsir örneğini içeren dirâyet türü tefsir geleneğinin kurucusu olduğunu ortaya koyar. Mâtürîdî bu eseri kitabın başında yer alan te’vil tefsirle ilgili açıklamadan anlaşılacağı üzere rivayeti de ihmal etmeyen bir dirâyet metoduyla yazmıştır. 

Tevîlâtu’l-Kur’ân’da tefsir ilmine, kelâm, fıkıh ve fıkıh usulüne, başta Mu’tezile olmak üzere İslâm mezheplerine, ayrıca diğer dinler, düşünceler ve akımların görüşlerine değinilir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ve ashabından, Mâtürîdî’den önceki müfessirlerden, kıraat ve lugat âlimlerinden gelen rivayetler ihmal edilmemekle birlikte ağırlıklı olarak dirâyet yöntemiyle telif edilen Tevîlâtü’l-Kur’ân aynı yöntemle yazılan tefsirler için örnek oluşturur. el-Keşşâf adlı tefsiriyle büyük etki uyandıran Zemahşerî Tevîlât’tan faydalanmıştır. Sünni ulemâ arasında Tehîlâtü’l-Kur’ân’ın tanınmaması sebebiyle dirâyet tefsirinin kurucusu kabul edilen Fahreddin er-Râzî, eserlerinde birçok yerde Mâtürîdî’nin bu eserine referansta bulunmuştur.” (S.32)

İmam Mâtürîdî’nin en bilinen hocaları: Muhammed b. Mukâtil er-Râzî’ (ö. 248//862), Ebû Bekr Ahmed b. İshak el-Cüzcânî, (ö. III/IX. asrın son çeyreği), Ebû Nasr-el İyazî, Nusayr b. Yahya el-Belhî (ö. 268/881)

İmam Mâtürîdî’nin en bilinen talebeleri ise: Ali b. Saîd Ebü’l-Hasan er-Rüstüfağnî (ö. 345/956), Ebû’I-Kasım İshak b. Muhammed b. İsmail el-Hakîm eI-Semerkandî (ö. 342/953), Ebû’I-Leys es-Semerkandî (ö. 373/983), Ebû Muhammed Abdulkerim b. Musa el-Pezdevî (ö. 390/1000), S. Ebû Ahmed el-İyazî (ö. IV./X. asrın başları)’ dir. (S.33-40)

Mâtürîdî’nin Düşünce Dünyası

“Kur’ân Arap yarımadasında inzal olmuş; Kur’ân’ın geniş kitlelere ulaşması İslâm’ın özellikle Mezopotamya ve Asya’nın içlerine doğru yayılması ile gerçekleşmiştir. İslâm farklı coğrafyalara ve farklı kültür çevrelerine genişledikçe daha da zenginleşmiş ve İslâm kültürü derinleşerek büyümüştür. Bütün dinler gibi İslâm da medeniyetini doğduğu değil göç ettiği topraklarda kurmuştur. Şam, Endülüs, Bağdat, Semerkand ve İstanbul İslâm’ın medeniyet başkentleri olmuştur. Farklı merkezlerin varlığıyla birlikte, İslâm düşüncesi adına üretilen eserlerin çok büyük bir kısmı Mâverâünnehir ve daha özelde de Semerkand bölgesinde yazılmıştır. Hicaz bölgesinde ve Bağdat merkezli Batı İslâm dünyasındaki siyasi tartışmaların uzağında, Semerkand bölgesi kendi ortamında dikkat çekici bir dil ve üslup oluşturmuştur. Bu bölge, İslâm düşüncesinin büyük fakihlerini, muhaddislerini, müfessirlerini, kelâmcılarım, matematikçilerini ve filozoflarını yetiştirmiştir.” (S.43)

“Bu bölge tarih boyunca Anadolu’yu besleyen önemli bir ilim merkezi haline gelecektir. Öyle ki fetihten sonra İstanbul’u bir kültür başkenti yapma projesini yürürlüğe koyan Fatih’in ilim insanı transfer etmek için yöneldiği ilk bölge, bütün bu zenginlikleriyle Semerkand havzası olmuştur. Ali Kuşçu ve daha bir çok bilgin bu çabaların bir sonucu olarak bölgeden İstanbul’a getirilmiştir.” (S.45)

“Mâverâünnehir, Horasan, Hint, Batı Türkistan’da yeni fethedilen bölgelerde yaşayan yeni Müslüman olmuş kavimler de Hanefîliği kendi örf ve adetlerine, dünya görüşlerine ve tabiatlarına daha uygun bulmuşlardır. Zira Hanefilik, dinin ameli yönünün anlaşılmasında rey ve içtihadı ön planda tutarak, Hicaz-Arap toplumunun baskın örf ve kabullerini kısmen yumuşatmış ve farklı çevrelerce daha kolay benimsenebilen bir İslâm anlayışının gelişmesini sağlamıştır. İmam Ebü Hanîfe’nin hem fıkıhta hem de bu fıkıh kuramının temelini oluşturan kelâm anlayışındaki tutumu, lafızcı ve içe kapalı Hicaz Ekolünden köklü bir kopuşu temsil eder. Ebü Hanîfe, el-’Alim ve’l-Müte’allim ve el-Fıkhu’l-ekber’de (Asıl yazma nüshada eser el-Fıkhu’l-ebsat olarak geçmektedir), daha sonra Mâtürîdî’nin geliştireceği bir ana omurga kurmuştur. Ebû Hanife’nin biyografi yazarlarından Bezzazi (ö. 827/ 1424), imamın öğrenci halkasında İsfahan, Hemedan, Rey, Cürcan, Merv, Buhara, Semerkand, Belh ve Harezm gibi merkezlerden çok sayıda öğrenci bulunduğunu kaydetmektedir. Bir fıkıh akademisi niteliğindeki bu halkada eğitimini alan öğrenciler, yeni İslâmlaşmakta olan adı geçen bölgelere döndüklerinde Hanefîliğin gönüllü temsilcileri olarak görev yapmışlardır. Buna bağlı olarak Ebû’l-Muin en-Nesefi, Mâverâünnehir ve Horasan bölgelerinin tamamının Merv ve Belge gibi şehirlerin baştan beri usûl/itikat ve fürû/fıkıh yönünden Ebû Hanîfe’nin mezhebine bağlı olduğunuğunu söyler. Ebü Hanife’nin görüşlerini bu bölgeye taşıyan ilk isim ise Ebû Mukatil es-Semerkandi’dir. Ebü Bekr Ahmed el-Cüzcânî, Mâtürîdî’ye ve Ebû Nasr el-İyadi’ye hocalık yapmıştır. Cüzcânî’nin bu halkadaki önemi şudur: Bu zat İmam Muhammed’in öğrencisi Ebû Süleyman el-Cüzcânî’nin öğrencisidir. Mâtürîdî’nin düşüncelerini sistemli bir tarzda oluşturmasında Cüzcani Ekolü olarak bilinen bu medresenin rolü büyüktür. Cüzcani Ekolü, hadis ekolü olarak şöhret bulan İyazî Ekolüne karşı kendini konumlandırmaktadır. Her ikisi de Hanefi olan bu iki ekolden Cüzcaniye Medresesi, Mâtürîdî’ye meseleleri kavramsallaştıracağı rasyonel bir zemin hazırlaması açısından önemlidir.” (S.49)

İmam Mâtürîdî Neden Geç Keşfedildi

“Türk ilim geleneğinin yetiştirdiği, dünya Müslümanlarının çoğunluğunun mezhep imamı olarak tanıdığı, İslâm dini tarihinde eşine az rastlanan din bilginlerinden birisi olan İmam Mâtürîdî kelâm, fıkıh usulü, tefsir gibi İslâm ilim geleneğinin temel alanlarında son derece önemli eserler yazmıştır. Bununla birlikte Mâtürîdî’nin hayatı hakkında kaynaklarda maalesef çok az bilgi bulunmaktadır. İslâm dini düşüncesinin diğer bir önde gelen siması olan İmam Eş’arî’nin hayatı ve fikirleri ile kıyaslandığında bu durum daha açık görülür. 

Mâtürîdî’nin hayatı hakkındaki bilgiler yetersiz olmasına karşın, son dönemlerde ona ait eserlerin gün yüzüne çıkarılıp yayımlanması ile birlikte onun farklı konulardaki fikirleri ile ilgili sis perdesi kalkmaya, bu konuda sevindirici ve ümit verici çalışmalar yayımlanmaya başlamıştır.” (S.56)

“Mâverâünnehir uzunca bir süre Hanefilerin hâkim olduğu bir merkezdi. Bölgedeki şehirlerde ilmi üstünlük açısından birbirine denk pek çok Hanefi otorite bulmaktaydı. Mâtürîdî, bulunduğu çevre içinde saygın ve kendinden sonraki kelâmî eserlerde görüşlerine yer verilen bir isimdi. Bölge insanları kendisini Ashâbu Ebû Hanîfe, sonraki süreçte ise Hanefiyye olarak isimlendirmekteydi.

Hanefiyye kavramı, bugünkü anlamda sadece fıkha indirgenebilecek bir kavram olmaktan uzaktı. Aksine hem fıkıhta hem de itikatta Ebû Hanîfe’nin takipçisi olmak anlamında çift yönlü olarak kullanılmaktaydı. Hatta Osmanlılar da uzun bir süre bu kavramları, bu anlamıyla kullanmaya devam etmiştir. 

Bu durum, Eş’ariliğin bölgede varlığını hissettirmesiyle birlikte değişmeye başladı. İki grup arasındaki tartışmalar bir taraftan sertleşirken diğer taraftan kelâmî derinliği daha da arttı. Hanefi gelenek içerisinde Eş’ariliğe sistematik bütünlükte cevap bulabilecekleri en güçlü isim, kuşkusuz Ebü Mansûr el-Mâtürîdî idi. İşte bu noktada Mâtürîdî ön plana çıkarılmaya başlandı. Bu iş belli ölçüde Ebû’l Yüsr Muhammed b. Muhammed el-Pezdevî ama özellikle de Ebû’l Mu’în en-Nesefî tarafından üstlenilmiştir.

Aslında Mâtürîdî İslâm dünyasında tamamen ihmal edilmiş değildir. Görüşleri ve biyografisine dair bazı bilgiler, erken dönemlerden itibaren bilhassa kendisini büyük bir otorite kabul eden Mâverâünnehir Hanefilerinin teliflerinde, VII./XIII. yüzyıldan itibaren de sınırlı biçimde diğer mezheplere ait eserlerde yer almaya başlamıştır. Bununla birlikte ona ayrılan yerin çok yönlü ilmî şahsiyetine uygun olduğu söylenemez.” (S.60)

Mâtürîdî’nin Görüşleri

“Mâturidi’nin görüşleriyle Mâturidi âlimlerinin görüşleri birbiriyle önemli ölçüde uyuşmaktadır. Bununla birlikte İmam Mâtürîdî ve onun bazı takipçilerinin tasavvur ettiği Mâtürîdîlik arasında bazı farklılıkların olduğunu gözden kaçırmamak gerekir. Bu sebeple Mâtürîdîliğin görüşlerini, İmam Mâtürîdî’nin eserlerinden hareketle ele almak faydalı olacaktır. Bunları Bilgi kuramı, Tevhid, Nübüvvet, İman ve Amel, İnsan Fiilleri, Din-Şeriat ve Siyaset başlıklarında ele almak mümkündür.” (S.63)

Bilgi Kuramı

“Mâtürîdî bilgi kuramını Kur’ân’dan hareketle oluşturmuştur. Mâtürîdî’nin bilgi kuramının kaynakları duyular, akıl ve haberden oluşur. Gerekli şartları taşıdığı sürece bu bilgi yollarından birisiyle veya her üçüyle birlikte elde edilen bilgi kesin bilgi ifade eder.” (S.65)

Akıl

“Bilgi kaynaklarından biri saydığı akıldan Mâtürîdî’nin anladığı, fonksiyonel bir akıldır. Dolayısıyla onun söz konusu ettiği bu akıl, aklın kullanılması ve ondan faydalanılması anlamını içermektedir. Nitekim ona göre akıl (nazar), yararlı ve zararlı olanı birbirinden ayırmaya yarayan bir araçtır. İşte bu nedenledir ki akıl, dış dünyanın, onun özellik ve hikmetlerinin kavranmasını sağlayan önemli bir bilgi kaynağıdır. 

Akıl, dini bilgiye ulaşmada önemli bir bilgi kaynağıdır. Akıl, diğer bilgi yollarının sağladığı bilgilerin doğruluğunu tespit eden önemli bir ölçüttür. İnsanlara, gerçeğe ulaşmak için aklı kullanmak emredilmiştir. Eşyanın iyi ve kötü oluşu, akılla bilinebilir. Ancak akılla haram ve helal konamaz. 

Nesne ve olayların hakikatinin duyular, haber ve akılla bilinebileceğini söyleyen Mâtürîdî, kelâmî ve fıkhî konuları ele alırken sık sık akla başvurarak içtihat ve kıyasa başvurur. Bu onun aklı öncelemesinin göstergesidir. Mâtürîdî’ye göre, akıl yararlı ve zararlı olan şeyleri birbirinden ayıran bir araçtır. Dolayısıyla Mâtürîdî için akıl, olgu ve olayların gerçekliğini tespitte vazgeçilmez bir unsurdur. Ona göre akıl sadece dini bilginin kaynağı değil, aynı zamanda genel bilginin ve ahlakî bilginin de kaynağıdır. Gerçekliği bir bütün olarak kavramayı sağlayan çok önemli bir araçtır.” (S.67)

“Mâtürîdî, akla önemli bir fonksiyon yüklemekle birlikte, onun bilgi elde etmede sınırlı olduğunu ifade etmede de geri durmaz. Akıl, eşyayı bütün yönleriyle ve ayrıntısıyla bilemez. Tek başına kavrayamadığı şeyleri duyular ve haber yoluyla öğrenir. Bununla birlikte bu durum aklı, bütünüyle güvenilir ve doğru bilgiye ulaştıran bir kaynak olmaktan çıkarmaz. 

Aklı Allah’ın bir emaneti olarak gören Mâtürîdî, düşünen ve aklını kullanan bir insanın her halükarda kârlı çıkacağını, bunun ona neticede birtakım faydaları olacağını söyler. Akli düşünce ile insan, kendisinin yaratılmış olduğunun farkına vararak iyi davranışlarına mükâfat, kötü davranışlarına ise ceza verecek yaratıcısının varhğının bilincine varır. Bu da kişinin yaratıcısına güzel görünmeyecek şeylerden uzak durmasına, O’nun rızasını kazandıracak iyi şeylere yönelmesine neden olur. Böylece dünya ve ahirette mutluluğa erişir veya düşüncesi kişiyi iyi şeyleri reddetmeye yöneltir. Böylece o kişi, çeşitli dünya zevklerinden faydalanır. Ancak bu durumda ahirette her halükârda kazançlı çıkar.” (S.69)

İlhamın Dinde Bilgi Kaynağı Olmaması

“İlham, terim olarak Allah’ın doğrudan veya bir melek aracılığıyla iyi bilgileri insanın kalbine ulaştırması veya feyz yoluyla insanın kalbine ulaştırılan inanç şeklinde tanımlanabilir. Diğer bir ifadeyle ilham genel olarak düşünme, araştırma, tefekkür etme ve incelemeye başvurmadan kalbe gelen, doğan doğrulanmamış inanç olarak kabul edilmektedir. Kalbe her gelen inanç iyi midir? Elbette hayır, bazen kalbe gelen inanç kuruntu, vesvese ve nefsani birtakım sapkın fikirler de olabilmektedir. 

İmam Mâtürîdî, bir şeyin iyi ya da kötü oluşunun ilk bakışta akılla genel olarak bilinebileceğini ifade eder. Ancak akıl, her şeyin iyiliğini, kötülüğünü anında bilemeyebilir. Bazı şeyler ancak ya Peygamberlerin haber vermesi ile ya da belli bir akıl yürütme ve tefekkür etme sonucu bilinir. İnsan tabiatında lezzetli ve faydalı olan şeylere meyletmek; kötü ve acı veren şeylerden kaçınmak vardır. Fakat nefs, her faydalının faydasını her zararlının zararını bir anda kavrayamaz. Ancak tadarak, tecrübe ederek veya tecrübe edenleri gözlemleyerek bilebilir. Aynı şekilde göz, renkleri algılar ama onun güzel veya çirkin olduğuna ancak akıl karar verebilir. Ama akıl, bunları doğrudan, birden bilemez. Bu sebeple ‘Allah, nefse kötülüğü de takvayı da ilham etti.’ buyurulmuştur. Bunun anlamı şudur: Allah çirkini güzelden, kötüyü iyiden ayırma yeteneğini, gücünü insan tabiatına vermiştir. İşte insanın imtihana tabi tutulması ve mükellef olması bu sebepledir. 

“Alaeddin el-Üsmendi (552/1157)’ye göre, bir meseleyi çözmek için akıl yürütmede bulunan, araştıran, inceleme yapan, bu konuyu derinlemesine çalışan bir kimseye, meseleyi çözmede Allah’ın yardımcı olması, onun problemi çözecek bir aydınlanma yaşaması kabul edilebilir. Bu açıdan bakıldığında Mâtürîdî ve Üsmendi’nin anlayışına göre ilham akli bir bilginin karşısında da ona alternatif bir bilgi değil daha çok çalışan aklın bir melekesi olarak ele almaktadır. Ancak bir dini alanda bilgi kaynağı olarak ilham ise Mâtürîdî kelâmcılarca tek başına asla bilgi elde etme yolu olarak kabul edilmemiştir. Bunun dışında bir kimsenin ilhamla elde ettiğini iddia ederek, “bu konudaki hüküm şudur çünkü bana bu ilham edildi”1 demesi kabul edilemez. Ebû’l-Yüsr Muhammed Pezdevî (493/1099)’ye göre, ilham yolu ile elde edilen bilgi, kesinlikle doğru kabul edilemez. Çünkü ona göre ilham yoluyla kendisine bilgi geldiğini iddia eden kişi delil getiremez. Eğer bir kimse ‘Şu şeyin helal olduğuna dair Allah Teâla bana ilham etti, kalbime bilgi geldi.’ derse ona: ‘Sen sözünde yalan söylüyorsun.’ diye cevap verilir. Çünkü onun doğruluğunu gösteren bir delil yoktur. Nitekim bir başkası da çıkar senin helal dediğin şeyin haram olduğunu Allah’ın kendisine de ilham ettiğini söyleyebilir. O halde bu iki kişinin sözlerinden birini tercih için delil bulunmadığından ikisi arasında anlaşmazlık olur ki bu da işi çıkmaza sokar. Bu sebeple her iki bilgi de doğru kabul edilmez.” S.72

Tevhid

“Mâtürîdî’ye göre Allah, bütün insanlığı tevhid inancına, yani Allah’ın birliğine davet etmiştir. Dolayısıyla dinde asıl olan şey tevhid inancıdır. En önemli eserleri olan Kitâbu’t-Tevhîd ve Te’vîlât’ını tevhid konusunu açıklamak için yazdığını söylemek yanlış olmaz. 

Mâtûrîdî’ye göre, Allah’ın birliğine a. Ayet ve hadisler, b. İnsanların nakilleri, c. Akıl ve âlemdeki düzen delalet etmektedir. 

Mâtürîdî’nin hem tarihi ve toplumsal olayları hem de Kur’ân ayetlerini delil getirmiş olması, onun hem inananları hem de inanmayanları muhatap aldığını; inananlara daha çok Allah’ın kelâmı ile inanmayanlara ise tarihi gerçeklerle delil getirerek ikna etmeyi amaçladığı söylenebilir.” (S.74)

“Mâtürîdî’ye göre Allah vardır, birdir, eşi ve benzeri yoktur; âlemin yaratıcısıdır. O yaratıklarından hiçbirisine benzemez. Allah’ın ilim, kudret, hayat ve benzeri sıfatları vardır. Allah’ın sıfatları ne zatının aynıdır ne de gayrıdır. Allah’ın nasslarda belirtilen isim ve sıfatları, kadimdir, ezelîdir. 

Allah’ın yer ve mekânla ilişkilendirilen isim ve sıfatları, teşbihe varmayacak bir biçimde te’vil edilir. Örneğin Allah’ın eli ve yüzü gibi ifadeler, onun gücü, kudreti ve zatı olarak te’vil edilmiştir. Kelâm sıfatı, Allah’ın zatında mevcut kadim bir manadan ibarettir. Bu yönüyle Allah’ın kelâm sıfatı hadis değildir ve yaratılmamıştır. Yani Kur’ân Allah kelâmıdır ve yaratılmamıştır. Ancak harf ve seslerden oluşan kelâma, mecazen kelâm sıfatı denebilir. Bu yönüyle kelâm, yaratılmıştır. 

Mâtürîdî’nin üzerinde en çok durduğu sıfat, tekvin, yani yaratma sıfatıdır. Ona göre, tekvin sıfatı, ilim, kudret, irâde, semi’ ve basar gibi Allah’ın ezeli sıfatlarındandır. Allah ezelden beri bu yaratma sıfatına sahiptir. Onun ezelden beri yaratıcı olması, yaratılanların ezeliliğini gerektirmez. Çünkü yaratma ile yaratılan nesne farklı farklı şeylerdir. Yaratılanlar, Allah’ın yaratma sıfatıyla sonradan meydana getirilmişlerdir. Mâtürîdî’ye göre, insan düşüncesinin tekvin sıfatının mahiyetini kavraması mümkün değildir. 

Mâtürîdî’ye göre, evrende hiçbir şey boşuna yaratılmamıştır. Her şeyin bir yaratılış sebebi, amacı ve hikmeti vardır. Bu sebeple, Allah’ın yaptıkları ve yarattıkları, kendi koyduğu varlığın yasaları ve aklın ilkeleri dışına çıkmaz. Bütün her şeyi en güzel şekilde ve sapasağlam yapan O’dur. Ona göre, hikmetin iki şekli vardır: Birincisi adalet; ikincisi lütufkârlıktır. Adalet, her şeyi yerli yerine koymaktır. Allah’ın lütfuna gelince, onun sonu yoktur. Sonuç olarak ilahî fiilin hikmet dışı olması mümkün değildir. Hikmet dışına çıkmak ise Allah’ın rab oluşuna aykırıdır.” (S.77)

“Ona göre Allah’ı bilmek aklen vaciptir. Eğer Allah hiçbir peygamber göndermeseydi, yine de insanların akıllarıyla Allah’ın varlığını ve birliğini bilmesi, onun layık olduğu sıfatlarla tanımlaması ve Allah’ın evrenin yaratıcısı olduğunu bilmesi gerekirdi. Çünkü bunları bilmenin yolu akıldır. Dolayısıyla vahiy ulaşmayan kimse, bu konuda sorumlu olup mazur görülmez. Resul, ibâdetlerin miktarı ve şekli ile Şeriat konusunda gereklidir. Allah’ın ahirette görülmesi aklen caiz naklen vaciptir.” 

Nübüvvet/Peygamberlik 

“Mâtürîdî, kendi döneminde nübüvvet konusuna belki de en fazla önem veren âlimdir. Onun bu konuya ağırlık verme noktasında açtığı çığır, sonraki âlimler tarafından devam ettirilmiştir. Mâtürîdî’ye göre, peygamberlik, tarih boyunca insanların ihtiyaç duyduğu bir kurumdur. Allah her şeyi bir hikmete göre yaratır. Buna bağlı olarak çok değerli olan insanı ve onun için yarattığı evreni amaçsız yaratmamıştır. Akıl tek başına edebiyete kadar uzanan bir gelişim sağlamayacağı için, ilahi mesajın rehberliği olmadan yeryüzünde dirlik ve düzen sağlanamaz. Çünkü insanlar eşyanın iyi ve kötüsünü, Allah’ın varlığını ve birliğini, Allah’a şükretmenin gerekliliğini bilebilirler. Ancak Allah’ın emir ve yasaklarını bilemezler. Bir konunun haram, helal veya farz olduğu hususunda hüküm veremezler. Bu durumda insanların ortak bir noktada birleşmesi güçleşir. Allah, birden fazla seçeneğin düşünülebileceği hususlarda, insanları tek bir noktada birleştirebilmek için Peygamberler göndermiştir. Peygamberler, insanlara bu konulardaki emir ve yasakları ve de Allah’a nasıl kulluk edileceğini bildirmek için Allah’a kulluk ve ahlâkî ilkeleri ortak olan tek bir dinle gönderilmişlerdir.” (S.79)

İman Nedir? Mümin Kimdir?

“İman, kalpte gerçekleşen bir şey olup dil, sadece kalbin tasdik ettiğini gösterir. Bu nedenle mümin olmak için kalbin tasdik etmesi yeterli olup, dil ile ikrar etmek şart değildir. İmanın sadece bilmek veya sadece dil ile ifade etmek şeklinde tanımlanması yeterli değildir. Mâtürîdî bu hususu temellendirirken birtakım akli ve nakli deliller otaya koyar. 

İmanın gerçekleşmesi için tasdiki gerekli gören Mâtürîdî, tasdik olmadan sadece bilmek (marifet) veya sadece dil ile imanın ifade edilmesini yetersiz bulur. Bununla birlikte, bilmenin büyük oranda tasdik etmeye, bilgisizliğin ise inkâra yol açacağını öne süren Mâtürîdî, marifeti iman için gerekli görür ancak yeterli bulmaz. 

Buna bağlı olarak İmam Mâtürîdî Hazretleri kalp kelimesini akıl veya anlayış olarak isimlendirmektedir. Onun, ‘kalplerin perdeli oluşunu’ ise ‘tefekkür ve tedebbürü terk etmek’ şeklinde açıklaması da bu kanaati doğrulamaktadır. ‘Ey ulu’l el-bab Allah’tan sakının ki kurtuluşa erebilesiniz.’ (Maide, 100) ayetinin Allah’ın ancak akıl sahiplerini muhatap aldığına delil olduğunu, dolayısıyla aklı olmayan için herhangi bir hitabın da bulunmadığını belirtir. Kuşkusuz insanın vahiy karşısındaki sorumluluğunun temelinde akıl sahibi oluşu yatmaktadır. Yani insanın Rabbani hitaba mazhar kılınması, akıl sahibi bir varlık oluşuna dayanır. Bu da başlı başına bir onurdur.” (S.83)

“O halde Mâtürîdî’ye göre insanı insan yapan, onu diğer canlılar arasından ayırıp üst bir konuma yerleştiren ve böylece vahye muhatap kılan husus, akıl sahibi oluşudur. Ancak kuşkusuz potansiyel olarak akla sahip olmak, diğer canlılardan üst bir konumda bulunmak için yeterli değildir. Bunun için aklın kullanılır hale gelmesi, aktif olması gerekir ki ancak o zaman akıl varlık ve değer kazanmakta ve asaletine kavuşmaktır. 

Bu yüzden Mâtürîdî yazdığı ‘Kitâbu’t-Tevhîd’ adlı eserin birinci başlığını ‘başkalarının görüşünü körü körüne takip etmenin batıl olu şu’ (taklit), ikincisini de ‘dini, delillerle bilmenin zorunluluğu (delil) olarak isimlendirmiştir.” (S.84)

“Mâtürîdî, mukallitleri açıkça cahil, yetersiz ve düşünce tembeli veya üçüne birden sahip olan insanlar olarak kabul eder. Bu yüzden de dini anlatan ve öğreten âlimlerin ‘Şuna inanın.’ demekten daha çok ‘Şuna şundan dolayı inanmak gerekir.’ şeklinde kanıtlarla konuşması gerektiğini söyler. Bu açıdan sahih bir din bilgisinin öğretilmesi için gereken ilk şey, âlimin doğruluğuna dinleyeni ikna edecek akli deliller (al-hucca al-akliyya) sunmasıdır. İkinci olarak, öğrenilen objektif hakikatin (hakk) açık bir kanıtı (burhan) bulunmalıdır. Ancak bu iki özellik bilinince, dini bilgi de kesinlik kazanmış olur. Dolayısıyla bir inanca sahip olan kimse neye niçin inandığını ve bir şeyi reddeden kimse de bu şeyi neden reddettiğini bilmek zorundadır. 

Mâtürîdî’ye göre akıl yürütme, insan için fıtrîdir ve onun kullanılmamasını istemek, insanın zati ve biricik tabiatını terk etmesini istemektir. O, akıl yürütmenin doğuracağı bazı tehlikelerin olabileceğinin farkındadır ama onu terk etmek daha büyük zararlara yol açacaktır. Mâtürîdî muhakeme ve akıl yürütmenin Allah’ın insana yüklediği bir sorumluluk olduğunu belirtmiştir. O, aklın insanın doğasında var olduğunu, iyiyi kötüden ayırt etmeyi sağladığından söz etmiş, onun sayesinde insanın diğer canlılardan ayrıcalıklı kılındığını bilebildiğinden bahsetmiştir. Allah’ın insana yüklediği muhakeme ve akıl yürütme sorumluluğunun ise insanın varlığı araştırıp tetkik edebilme özelliğiyle yani akıl yürütme kabiliyetiyle ilgili olduğunu söylemiştir. Öyle ki ‘Akıl yürütmeyi inkâr edenlerin elinde, onu reddetmek için, akıl yürütmekten başka bir kanıt yoktur.’ İşte bu gerçeğe dikkat çeken Mâtürîdî, muhakeme ve akıl yürütmenin insan için fıtrî olduğunu hatırlatmış, bu fıtrî ameliyeyi terk etmeyi talep etmenin, insanın Biricik duasını terk etmeyi talep etmek ile aynı anlama geleceğini düşünmüştür. O muhakeme ve akıl yürütmeyi ahlaki yaşamın temel olarak görmüştür.

O halde Mâtürîdî’ye göre îman etmek, bireyin aklını devre dışarı bırakarak dogmatik bir kabulle Allah’ın varlığını kabul etmek veya atalarımızdan duyduğumuz gibi Allah’ın varlığını onaylamak değildir. İman etmek bireyin hür seçimiyle aklını kullanarak vermesi gereken bir karardır.” (S.85)

Amellerimiz Neden İmana Dahil Değildir?

“Haricilerin fitnesi karşısında sahabinin itikadi görüşlerini takip eden Ebü Hanîfe tasdik ile girilen dinden ancak tekzip/inkâr etme ile çıkılacağını çünkü iman ile amellerimiz arasında niteliksel bir fark bulunduğunu söyler. Amel ile kastedilen ise dinde bir Müslümanın yerine getirmesi gereken emirler veya kaçınması gereken yasaklar kastedilir. İslâm literatüründe teknik olarak buna ‘taat veya taatler’ denilmektedir. Ehl-i Sünnet itikadînda bu ‘Ameller, imanın bir parçası olmayıp imanın dışında birer farzdır.’ şeklinde ifade edilmektedir. Bir başka ifadeyle ‘Ameller imandan bir cüz/parça sayılmaz.’ şeklinde de söylenmektedir. 

Mâtûrîdî’nin kabul ettiği bu görüşe göre amelleri imana dâhil etmemek Kur’ân ruhuna daha uygun düşmektedir. Ona göre imanın tanımı içerisine amelleri dâhil etmemek onu yok saymak, dinde anlamsızlaştırmak demek değildir. Çünkü ameller iman olmamakla birlikte imanın gereği/sonucu veya semeresi olarak görülmelidir. O’na göre eğer dini emirleri yerine getirmek iman olsaydı, bazı dini emirleri yerine getiren ve İslâm’a inanmayan kâfirleri de bu amellerinden dolayı mümin olarak isimlendirmek gerekirdi ki bu imkânsızdır. Aynı şekilde ‘bütün dini görevlerini yerine getirmedikçe’ bir kimseye mümin diyemezsek Kur’ân’a muhalefet etmiş oluruz. Çünkü Kur’ân, bazı farzları terk edene ‘Ey iman edenler!’ (es-Sâf, 61/2-4; etTevbe, 9/38; en-Nisa, 4/75; el-Hadid, 57/16) diye hitap etmektedir. Şayet amel, imana dâhil olsaydı bazı farzları terk edene mümin diyemezdik. Bu takdirde Kur’ân’ın içimizden bazı farzları terk edene dahi ‘Ey iman edenler!’ hitabı gerçekleşmezdi. O halde iman, amelleri yapıp yapmamaktan dolayı değil kalbin tasdikinden dolayı verilen bir isimdir.” (S.87)

“Bununla birlikte çağımızda bazı radikal gruplar Özellikle Hanefi/ Mâtürîdîlerin ve cümle Ehl-i Sünnetin amelleri imandan saymamasının, Müslümanları atalete sevk ettiği, amelleri itibarsızlaştırdığı, amelleri yerine getirmeseler de olur gibi bir vurdumduymazlığa ittiğini iddia etmektedirler. Bu oldukça yanlıştır. Zira ameli imana dâhil etmeyen imamlarımız ameli imanın meyvesi olarak görerek, onu itibarsız kılmamışlar aksine kâmil, olgun bir imanın güzel ve sağlam bir meyve vermesi gerektiğini söylemişlerdir. İman Müslüman, mümin olmanın şartıdır ama iman bizim cennet mutluluğuna erişeceğimizin garantisi değildir. İman bizi ebedi cehennem ateşinden korur ama bizi doğrudan cennete götürmez. Cenneti doğrudan kazanmanın yolu salih, ahlaklı ve iyi amellerimizdir.” (S.88)

İmandan Artma Ya Da Eksilme Olur mu?

“Mâtürîdî amelleri imanın bir parçası olarak kabul etmediği ve imanla aynı cinsten saymadığı için amelleri işlemekle imanın artmayacağı, onları terk etmekle ve günah işlemekle de imanın azalmayacağı kanaatindedir.

İman, Allah’ın varlığına ve birliğine, Muhammed (s.a.v.)’in O’nun kulu ve Resulü olduğuna ve Allah’tan getirdiği her şeye hangi bir artma ve eksilmenin olacağını kabul etmemektedir. Ancak imanın vasfında, keyfiyetinde, kalitesinde artma ve eksilme olabilir.” (S.90)

Büyük Günah İşleyenin Dindeki Durumu Nedir?

“Mâtürîdî büyük ve küçük günahların hepsinde kişinin Allah’ı tasdik etmesi ve Allah’tan affedilmeyi ummasıyla kişiyi iman dairesinden çıkarmadığına ve akibetinin ebedî cehennem olmadığına işaret etmiştir. Büyük günah işleyen bir kimse tövbe etmemiş, dünyevî bir ceza görmemiş, af ve mağfirette bulunmamış ise onun cehennemde cezasını çektikten sonra cennete gidebileceğini de belirtmiştir. Çünkü Mâtûrîdî küfür ve şirk dışındaki büyük günahlarda imanın sürdüğünü/ devam ettiğini ifade etmiştir. Büyük günahları işleyenlerin dinden çıkmayacağına, böyle olursa imanlı tek bir kişinin bile kalmayacağına, insanın fıtraten nisyanla malul olduğuna, başta enbiya, ulema ve evliya olmak üzere yeryüzünde gelmiş geçmiş bütün insanların da hatalarının olduğuna dikkat çekmiştir. Dolayısıyla Ehl-i Sünnet âlimleri, şirk ve küfür dışında dinden çıkaracak bir günah olmadığı; kalan günahların derece olarak daha düşük olduğu bu nedenle de iman oldukça bağışlanmasının mümkün olduğu görüşündedirler.” (S.94)

Şirk Nedir? Müşrik Kimdir?

“Ebû Hanîfe (ö. 150/767), el-Fıkhu ’l-ekber’de tevhidi bütün iman esaslarını içine alacak şekilde ; Allâh’a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara, resullere, ölümden sonra dirilişe, hayrıyla şerriyle kadere iman etmek, diye tarif etmektedir. Bu açıdan bakıldığında şirk bu bütünlüğün bozulması anlamına da gelmektedir. Bu açıdan Ehl-i Sünnet inancında şirk ameli bir eylemi değil itikadi bir inancı ifade eder. İman nasıl Allah’ın varlığı ve birliğini ve onun getirdiklerini tasdik ise şirk de Allah yanında başka ilahlar edinmek veya Allah var ama ahiret yoktur, vahiy yoktur, peygamber göndermez demek ve bunun doğruluğuna inanmaktır. Mâtürîdî Kitâbu’t Tevhîd adlı eserinde bunu şöyle izah etmektedir. ‘Büyük günahlar iki çeşittir. Biri itikattaki büyük günahlar olup kâfirlerin durumundaki farklılık bundan kaynaklanır. Diğeri ise fiillerdeki büyük günahlardır. Müminlerin durumu bu fiilleri işleyenlerin durumu gibidir.’ Böylece “Eğer yasaklanan büyük günahlardan sakınırsanız Allah sizin günahlarınızı örter ve sizi şerefli bir makama yükseltir.” (Nisa, 31) ayetindeki sakınılması gereken günahlar itikattaki büyük günahlar olarak anlaşılmalıdır. Böylece itikatta iki tane büyük günah bulunmaktadır: Küfür ve şirk. Dolayısıyla Allah bu iki itikadî büyük günahı bağışlamaz, bunun dışındakileri dilerse ve kul Allah’a yönelirse bağışlayabilir.” (S.99)

İnsanın Fiilleri

“Mâtürîdî’ye göre insanın bir iş yapabilmesi veya eylemde bulunabilmesi için Allah, bu eylemi öncesinde ve eylem sırasında ona güç ve kudret verir. Dolayısıyla insanın eylemleri, yapıp ettiklerinin tamamı ona verilen bu gücün ve yaratılmamış olan cüzî iradesinin sonucudur. İşte bu irade ve güç insanın yapıp ettiklerinden sorumlu olmasının temel gerekçesidir. Ona göre insan bunlarla eylemde bulunmaya kalkışır, daha sonra özgür iradesiyle eylemini seçer ve yapar. İnsanın yaptığı iyi veya kötü bütün eylemlerinin yaratılması ise Allah’ın kudretiyle olur. 

Buradan hareketle Mâtürîdî’ye göre insan fiil ve eylemlerinde insanın rolü ve Allah’ın kudreti olmak üzere iki yön bulunur. Bu yaklaşımıyla Mâtürîdî kendi dönemine kadar bu konuda ortaya atılan kaderi inkâr etme ve cebr fikrini benimseyenler olmak üzere, iki üç yaklaşım içerisinde olan kesimlerin görüşlerini çürüterek, eylemlerin hem insana hem de Allah’a ait olduğunu ileri sürmüş ve bu konuda yeni bir çözüm ortaya atmıştır. Buna göre, fiilere yönelmek, onu seçmek ve yapmak insanın işidir. Her şeyin yaratıcısı olan Allah ise insan fiilinin yaratıcısıdır. Dolayısıyla yaratma yönünden fiile etki eden güç Allah’a aittir. Yani gerçekte fiil, gerçekleşme (kesb) yönünden insana, yaratma yönünden de Allah’a aittir. Bununla birlikte fiildeki bu ortaklık sorumluluğu ortadan kaldırmayan bir ortaklıktır. S.103

Nesnel Ahlak Anlayışı

“Ahlak insanın hayata ve kendine karşı iyi ve kötü eylemlerinin kaynağını ifade eder. Bir eylemin neden ve hangi ölçüden dolayı iyi ya da kötü olduğuna karar veren değerler ahlak ile temellendirilir. 

İslâm inancına göre insan en güzel biçimde yaratılmıştır. Başta akıl olmak üzere, sahip olduğu yeteneklerle diğer varlıklardan üstün, Allah’ın kendisine hitap ederek muhatap aldığı bir varlıktır. Bütün bunlar insanı başta Allah olmak üzere kendisi ve diğer yaratılmış bütün varlıklara karşı sorumlu hale getirir. Dünya, bu sorumlulukların farkına varılarak yerine getirilmesi gereken yerdir.” (S.104)

“Mâtürîdî’ ye göre, akıl eşyanın güzel ve çirkinliği, yararlı ve zararlı oluşunu genel olarak bilebilir. Evrendeki hiçbir şeyin bütün yönleriyle zararlı, çirkin ve kötü olarak yaratılmadığını belirten Mâtürîdî, her şeyde mutlaka bir fayda, güzellik ve iyilik bulunuğunu ifade eder. Bir şeyin yasak ve haram olması, o şeyin zararlı ve kötü yönlerinin fazla olması, insanın eylemleri üzerinde olumsuz etki bırakmasındandır. Akıl, bunları bütün yönleriyle ve ayrıntılarıyla belirleyemez. Derinlemesine araştırdıktan ve üzerinde düşündükten sonra veya bir peygamberin haberiyle bilebilir. Bu konuda şeriatın bildirmesi teyid ve sorumluluk yükleyici bir hatırlatmadır. 

Dinin bir şeyi emretmesi onun iyi olmasından, yasaklaması ise o şeyin kötü ve zararlı olmasından dolayıdır. Dolayısıyla din, bu konuda akılla birleşir. Birtakım şeylerin güzel olması, bir kısmının ise çirkin olması akılda apaçık kesin olduğu için, akıl bunları zorunlu olarak bilir. Bu yüzden bunlardan iyi olanları emreder, kötü ve çirkin olanları yasaklar. Bununla birlikte aklın tek başına bir şey için haram veya helal koyma yetkisi olmayıp bu yetki Allah’a aittir. 

Mâtürîdî’nin ahlak anlayışı ile ilgili belirtilmesi gereken bir husus da onun düşünceyi, inancı ve doğru bilgiyi eyleme öncelemesi, eylemi taklide değil sağlam bir bilgiye dayandırmasıdır. 

Bu durumun getirdiği sonuç şudur: Bir kişi Müslüman olduğu için ahlaklı olmak zorunda değildir, Ahlak iyi insan olmanın zorunlu koşuludur. Biz sadece ahlaklı olanın daha iyi Müslüman olacağını biliriz.” (S.106)

Din-Şeriat Ayrımı

“Mâtürîdî’ye göre din, Allah’ı bilme ve sadece O’ na ibâdet etme, bütün peygamberlerin dile getirdiği ‘tevhid’ ilkesi başta olmak üzere temel ve değişmez değerler olarak tanımlanabilir. Çünkü Mâtürîdî’ye göre bütün peygamberlerin dini birdir ve hepsi de tevhid dinine mensuptur. Hiçbir peygamber, kendisinden önceki peygamberlerin dinini reddetmemiş, aksine aynı dini yani tevhid dinini tebliğ etmişlerdir. 

Şeriat, ibâdetler, emir ve nehiyler ile diğer dini hükümleri içerir. Bu açıdan inanç ve itikat anlamına gelen din, şeriatten ayrıdır. İman dindir, dinler ise inanılan inançlardan ibarettir. Peygamberler, ilahi mesajı en doğru biçimde insanlara ulaştırmak ve ibâdetlerin miktarını-sınırını bildirmek için gönderilmiştir. Akılla din arasında, şeriatla vahiy arasında zorunlu bir ilişki vardır. 

Mâtürîdî’ye göre din, hiçbir dış etkinin baskısı ve zorlaması altında kalmaksızın özgür iradeyle ve kalbin tasdikiyle gerçekleşen bir inançtır. Bu din, Allah katında mutlak olan, neshedilmeyerı ve değişmeyen hak din İslâm’dır. 

Şeriatler ise peygamberden peygambere değişen ibâdet şekilleri ve şeri hükümlerden oluşur. Şeriat peygamberin geldiği dönemin şartlarına göre oluşturulan dinin değişen toplumsal boyutunu ifade eder. Bu nedenle farklı zaman ve mekânlarda toplumlara gönderilen her peygamberin şeriatı ve onun hükümleri birbirinden farklı olur. Demek ki sabit unsurlardan oluşan din, hiçbir dönemde değişikliğe uğramazken, değişebilen unsurlar içeren şeriat, peygamberden peygambere değişebilir. Dolayısıyla Hz. Muhammed(s.a.v.)’e gönderilen şeriat, daha önceki peygamberlerin şeriatlarını ortadan kaldırmıştır.” (S.108)

İmamet Meselesi

“Mâtürîdî siyasete ilişkin meseleleri incelerken titizlikle ‘melik-imâm’ ayrımı yapar, geçmiş ümmetlerle ve özellikle Yahudilerle ilgili olarak ve kendi zamanında dünyanın çeşitli bölgelerinde iktidarı ellerinde bulunduran siyâsîler için ‘melik’ tabirini, Müslümanların devlet başkanını ve İslâmî hükümlerin uygulanmasında yürütmenin başını ifade için ‘imâm’ ve ‘halîfe’ terimlerini kullanır. 

Mâtürîdî, imâmet, diğer bir ifadeyle devlet başkanlığı meselesini inanç konusu dışında değerlendirmektedir. Ona göre imamet itikadî bir konu olmayıp akli bir konudur. Şöyle ki; akıl, siyasi gelenek ve tarihi gerçekler toplumu yönetecek birinin varlığını gerekli görür. Bu toplumda hukuksal, toplumsal ve siyasi bir düzenin olması gerekli bir husustur. Aksi takdirde toplumda huzur ve barış ortamı sağlanamaz. Buradan Mâtürîdî’nin imamet meselesini öncelikli olarak sosyo-politik açıdan ele alarak, meselenin pragmatik yönüne vurgu yaptığı görülür. İnsanların bir arada yaşayabilmeleri, hukuki ve toplumsal bir düzenlemenin olması şarttır. Bu sebeple siyasi ve toplumsal bir düzenin kurulması ve bunun bir imam yani devlet başkanı tarafından yönetilmesi gerekir. 

Mâtürîdî, imamın kimliği, seçilme biçimi ve taşıması gereken özelliklerin Kur’ân’da açık bir şekilde bulunmadığını belirtir. Bu durumun Müslümanların, imamın kimliği, seçimi ve özellikleri hakkında farklı görüşler öne sürmelerine yol açtığını söyler. O bu yaklaşımıyla Şia’nın imametle ilgili iddiaları reddetmiş olmaktadır. Mâtürîdî imamda bulunması gereken en önemli özelliğin adaletle hükmetmek olduğunu söyler. Ona göre dini açıdan, imâm olacak kişinin öncelikle Allah’ tan en çok sakınan, insanların problemlerini çözmede en basiretli ve onların yararına olan şeyleri en iyi bilen birisi olması gözetilmeli ve bu şartları taşıyan kim olursa olsun imâmet ona verilmelidir.

İmamların Kureyşten olması konusunda ister Peygamberin sözü olsun ister Sahabe böyle istemiş olsun, bu dini olmaktan çok siyasi ve sosyolojik bir tercihtir. O, böylece ‘diyanet-siyaset ayrımına’ giderek hilafetin Kureyş’e tahsisini, diyaneten değil siyaseten doğru bulur. Dolayısıyla Mâturîdî’ye göre, bu şartları kim taşırsa imamet görevi ona verilmelidir. 

Mâturîdî’ye göre, imam ya da halife masum değildir; o da hata yapabilir. Bu nedenle devlet başkanı konusunda uzman danışmanlarla çalışmalı ve onların uyarılarını dikkate almalıdır. 

Mâtürîdî İslâm siyaset teorisinin en önemli problemi olarak Müslüman ilim insanlarının gündemini işgal etmiş olan hilafetin Kureyşiliği meselesine yeni bir bakış açısı getirmiştir. Bu meselenin genellikle Sünni çevrelerce savunulduğu gibi salt bir dini hüküm değil, zaman ve zemine göre değişebilecek siyasi bir mesele olduğunu ortaya koymaya çalışmıştır. Böylece Abbasi hilafetinin merkezi gücünün zayıfladığı bir dönemde, Arap olmayan milletlerin hilâfet iddialarının meşruiyetine dini ve hukuki bir zemin hazırlamıştır.” (S.113)

Kelâm İlmine Katkısı 

“Onun kelâm ilmine kazandırdığı en önemli yeniliklerden birisi, ‘Bilgi Kuramı’dır. Mâtürîdî’den önce bilginin tanımı ve kaynakları üzerinde farklı bağlamlarda görüş beyan edenler olmuşsa da kelâm ilmi bağımsız bir konu olma niteliğini Mâtürîdî ile kazanmıştır. Mâtürîdî sayesinde Bilginin Kaynakları (Esbâbu’l-İlim) adıyla kelâmın öncelikli konuları arasında yerini almıştır. 

Mâtürîdî, sistemleştirdiği bu bilgi kuramını sadece kelâma değil, tefsir ve fıkıh olmak üzere farklı bilim alanlarına da uygulamıştır. Böylece, akıl, duyular ve doğru haberi, yani Kur’ân’ı bilgi kaynakları arasına dâhil etmiştir. 

Mâtürîdî’nin kelâm ilmi açısından öne çıkan bir başka yönü onun daha sonraları Ehl-i Sünnet kelâmı olarak kabul edilen görüşlerin oluşmasında başat rolü oynamasıdır. Bu konuda yaygın kanaat, İmam Eş’arî’nin Ehl-i Sünnet kelâmının kurucusu olduğu şeklindeyse de Mâtürîdî ile Eş’arî’nin hem eserlerinin kelâmî düzeyleri hem de ele aldıkları temel sorunlar ve ele alış biçimleri incelendiğinde bu payenin Mâtürîdî’ye ait olduğu görülür., Mâtürîdî, Kitâbu’t-Tevhîd’de Bilgi Kuramı (Epistemoloji), ilahiyyât, nübüvvet, ahiret, insan fiilleri, kaza ve kader, büyük günah meselesi, iman ve İslâm gibi konuları akli ve nakli temellendirmeler ışığında ortaya koyarak özgün bir duruş sergiler.

Fıkıh İlmine Katkısı 

Aynı dönemde fıkıh usulü ve fıkıh ilmi de birer disiplin haline gelmeye başladı. Mâtürîdî bu alanlarda fikirleri ve çalışmalarıyla sonraki nesillere ufuk açmıştır. Mâtürîdî bilhassa teoriyle pratik, usul ile fürü irtibatını sağlayarak ortaya koyduğu çözümlerle fikirlerin daha saf biçimde sunulmasına katkı sağlamış ve en azından yaşadığı coğrafyadaki ilim âlemine kendini kabul ettirmiştir. Bilhassa fıkıh usulüne ilişkin çahşmaları Semerkand Hanefi fıkıh geleneği üzerinde etkili olmuştur. Semerkand’da fıkıh dersleri veren ve döneminde fakih olarak anılan Mâtürîdî, fıkıh geleneğinin önemli bir temsilcisi olup fıkhın hem metodolojisi hem de meseleleri hakkında eserler vermiştir. Sonraki dönemlerde birçok Mâtürîdî âlim tarafından kendisine ‘Ehl-i sünnetin reisi’, ‘Semerkand Hanefi fıkıh ekolünün reisi ve en büyüğü’ unvanları verilmiştir.

Tefsir İlmine Katkısı

Mâtürîdî kelâmcı ve fakih olduğu kadar aynı zamanda bir müfessirdir. O, akılcı tefsir geleneğinin ilk temsilcilerinden birisidir. Tefsir ile ilgili en önemli eseri olan Te’vîlâtu ’l-Kur’ân adlı eserinde Tefsir ile Te’vîl arasında bir ayrım yaparak, bu iki kavrama kendinden önce yüklenmeyen anlamlar vermiştir. Ona göre, Tefsir Allah’ın muradının ne olduğu konusunda kesin bir fikir beyan etmektir. Te’vîl ise Allah’ın muradının ne olduğu konusunda kesin hüküm vermeksizin olası olanlardan sadece birisini tercih etmektir. Bu manada tefsiri sahabenin, te’vîli ise sonraki nesillerden dinde fakih olanların yapabileceğini belirtmiştir. Bununla birlikte ayetlerle ilgili yapılan te’vîllerin sadece sahibini bağladığını ifade eden Mâtürîdî, bunları kutsallaştırma yoluna gitmemiştir. Ebü Hanife’nin te’vîlle ilgili görüşlerinden etkilenerek rey ile tefsir yapılamayacağını, ancak te’vîl yapılabileceğini belirterek tefsir ile te’vîl arasında bir ayrıma gitmiştir.” (S.121)





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle