KİTAP

Aktüel Manası ve Hakikati Arasında İslâm Düşüncesi
YAZI BOYUTU :

Mehmed Zahid AYDAR

İslâm, ilahî rahmetin somutlaşması ve vücûda gelmiş hâli olan Rabbânî bir hidayet ve insan hayatının bütün yönlerini düzenleyen İlâhî bir din olarak, ilk önce insan aklını ve düşüncesini kuruntular ve hurafelerden kurtarmak, açık ve sabit olan esaslara ve yolu anlaşılır metotlara dayanarak eşyanın tabiatı ve fıtratın hakikatiyle uyumlu bir şekilde aklın doğru yönlendirilmesine önem vermiştir. Çünkü nasların anlaşılması ve nasların delaleti aklın sıhhatine dayanmaktadır ve vahye muhatap olan kişi ancak ve sadece akıllı, yani aklî melekelerini fiilî olarak kullanılabilen kimsedir. Selim akıl sahibi olan kimseler; ‘bilmedikleri şeyin ardına düşmedikleri’ gibi, meseleleri ihtisas sahibi olan kimselere sormaktan da çekinmezler. İslâm Hukuk tarihinin ‘elifbasını’ bilen herkes Hz. Peygamberin ashabından fetva ve ictihat ehli olanların azınlıkta olduğunu idrak eder. Ashab-ı Kiram anlamadıkları, bilmedikleri meseleleri bunlara soruyor, dini meselelerde ve başlarına gelen yeni olaylarda fetva istiyorlardı. 

 
 

Aktüel Manası ve Hakikati Arasında

İslâm Düşüncesi

 










Kitabın Adı: Aktüel Manası ve Hakikati Arasında

İslâm Düşüncesi

Yazarı: Prof. Dr. Dîn Muhammed

Basım Yeri ve Tarihi: İst 2011

Yayınevi: Endülüs Kitap

Sayfası: 83

Kapak Türü: Karton

ASIRLAR boyu İslâm ümmetinin problemlerine çözümler üretmiş olan “İslâm düşüncesi”nin bugün özellikle dinî, ahlâkî, kültürel sahâlarda olmak üzere birçok noktalarda krizler yaşayan ümmetin problemlerine tekrar hakikî çözümler üretebilmesi için ilim adamları tarafından bu düşüncenin dayanaklarının, ana esaslarının ve metotlarının tekrar idrak edilip anlaşılarak bunların üzerine sağlam çözümler inşa edilmesinin gerekliliği aşikârdır. Bu aynı zamanda düşüncenin hiç olmadığı kadar kıymetli olduğu günümüzde sahip olduğumuz değerlerin idrakine varmamızın bir vesilesi olacaktır. Nitekim birkaç yüzyıldır süren yenilmişlik psikolojisi sebebiyle felç olmuş bize ait düşünce serüvenimizin tekrar harekete geçmesi için ben idrakinin diriltilmesi gereklidir. Bu da ancak sahip olduğumuz ilmî ve fikrî mirasımızın ve bunların teorik gücü ve pratik etkinliğinin anlaşılmasıyla gerçekleşir.

Prof. Dr. Din hocamız gerek aldığı klasik medrese eğitimine dayanan güçlü bir geleneksel ilim mirasına sahip olması, gerekse lisans, yüksek lisans ve doktora olarak akademik hayatını geçirdiği Ezher Üniversitesi birikimi, gerekse de günümüz dünyasının dinî düşünce sorunlarına vukûfiyeti ile öne çıkmış şahsiyetlerden birisidir. Hocamız az ve öz yazmayı seven, eserlerde mantıkî çelişkiler ve metodolojik yanlışlardan kaçınılması gerektiğine sürekli vurgu yapan birisi olarak bu çalışmasında, günümüzde asıl olarak bir metot ve kaynak yoksunluğundan ve sınırlarının belirlenmemiş olmasından hareketle kavramsal açıklığın bulunmadığı İslâm düşüncesi kavramının kendisini hem bir kavram olarak ne olduğunu, hem de bu düşüncenin dayanması gereken kaynakları ve İslâm düşüncesi çalışmalarında takip edilmesi gereken metodu kısa ve öz olarak açıklamak istemiştir. 

İslâm düşüncesi hakkında Türkiye’de yapılan tartışmalara önemli bir katkı olmasını temenni ediyor ve hocamıza sağlık sıhhat ve afiyet diliyorum.

Muhammed Uysal,

İstanbul Eylül 2011

 

İslâm Düşüncesi

İslâm düşüncesi, Kitap, Sünnet ve onların verilerine dayanan aklî çabaların ürünüdür.

Dolayısıyla, başlangıç noktası olarak Kitap ve Sünnet’ten hareket eder ve tekrar onlara döner. İnsanın dünyasındaki dinî, kültürel, toplumsal ve iktisadî vb. meselelerle muamelesinde bu kaynaklardan aldığı ışıkla hakikati bulur. Bu yüzden İslâm düşüncesini oluşturan aklî çabalar, dayanak noktası olan Kuran, Sünnet ve onların verilerinden uzaklaştığı zaman İslâmîlik vasfını da yitirmiş olur.

İslâm Düşüncesinin Tabiatı

İslâm, ilahî rahmetin somutlaşması ve vücûda gelmiş hâli olan Rabbânî bir hidayet ve insan hayatının bütün yönlerini düzenleyen İlâhî bir din olarak, ilk önce insan aklını ve düşüncesini kuruntular ve hurafelerden kurtarmak, açık ve sabit olan esaslara ve yolu anlaşılır metotlara dayanarak eşyanın tabiatı ve fıtratın hakikatiyle uyumlu bir şekilde aklın doğru yönlendirilmesine önem vermiştir. Çünkü nasların anlaşılması ve nasların delaleti aklın sıhhatine dayanmaktadır ve vahye muhatap olan kişi ancak ve sadece akıllı, yani aklî melekelerini fiilî olarak kullanılabilen kimsedir.

Şu açıktır ki İslâm, beşerî aklın yönelimleri ve insan düşüncesinin yapısını Allah’ın kitabı ve Hz. Peygamber’in sünnetinde temsil edilen masum İlahî vahyin üzerine bina etmiştir. İslâm böyle yaparak aklı tek başına anlayamadığı veya hakikatini keşfedemediği mevzularda (Kuran’ın tabiriyle ğayb aleminin meseleleri, felsefî tabirle metafizik meseleler) şaşkınlığa düşüp sapıtmaktan korumuş ve ona en doğru olan yolu göstermiştir.

Ve yine akla ilzam (bağlayıcılık) unsurunun sonuçlarına sahip olmamasından dolayı uygulama safhasına getiremese de tek başına anlayabileceği meselelerle muamelesinde doğru bir metot göstermiştir. Yani akıl bazı hukuk kuralları ve ahlâkî davranışların belirlenmesinde bağımsız olabilir; onların yolunu belirler, metotlarını açıklar ve onlarla ilgili sonuçlara ulaşır. Fakat bu mücerret akıl, gerek ferdî gerek toplumsal şeklinde olsun vahyin sahip olduğu ve vahyin kurallarına bağlı olan düşünceye verdiği ilzam (bağlayıcılık) unsuruna sahip değildir. İlzam olmadan da başarılı ve bağlayıcı bir kanun koymanın ya da etkili ve iyi sonuçları olan bir ahlâkın var olması tasavvur edilemez. İslâm düşüncesi, herhangi bir mevzu ile karşılaştığı zaman onunla asıl olarak vahiy dairesinde kalmak suretiyle muamele eder ve böylelikle ulaştığı neticelerde veya meselelerden istihraç ettiği sonuçlarda, kullandığı metotlarda vahyin yol göstericiliğinden ayrılmamış olur. İslâm düşüncesinin, koruması gereken en alt nokta vahiyle çatışıp ondan uzaklaşarak İslâmîlik vasfını kaybetmemesi gerekliliğidir.

İslâm düşüncesinin işlediği konular, ulaştığı neticeler ve bu neticelere ulaşmakta kullandığı metotlarda vahye bağlı olmasıyla birlikte ilzam unsuruna sahip olması bu düşünceye diğer bilinen beşerî düşünceler arasında mümeyyiz bir yer verir, onu yegâne ve benzersiz kılar. Belki de biz bu yegâneliğin kıymetini, Alman filozof Kant’ın ahlâk ve davranışlar sahasında, kendisinin bilmediği masum vahiy ve bu sahada reddettiği hatta metafizikte genel olarak aciz kaldığını ilân ettiği salt akıl dışında bir bağlayıcılık kaynağı bulmak için ne kadar çabaladığını itibara alırsak anlayabiliriz. Kant bütün çabaları sonunda bu ilzam kaynağını bulamamış, açık bir şekilde olmasa da başarısızlığını ilân etmekten başka bir şey yapamamış ve sonunda da -doğru bir incelemeyle- hevâ diyebileceğimiz - ya da en iyi şekliyle- başlangıçta haklı olarak reddettiği ve sonra da pratik akıl olarak isimlendiği salt akılla açıklayabileceğimiz “ödev ahlâkı” olarak isimlendirdiği bir kavrama ulaşmıştır.

İslâm düşüncesinin, vahyin kurallarına bağlı kalması ve metodunun da vahyin yol göstericiliğine iltizam etmesinin sonucu olarak kazandığı bu özellik kendisine, ümmetin şerî delil oldukları noktasında ittifak ettiği kıyas ve icmâ şeklinde bağlayıcı kanun koymanın kaynaklarından biri olma ehliyetini kazandırmıştır. 

Çünkü icmâ, dalalet ve sapkınlık üzerine toplanmayan müminlerin; yani masum olan vahyin kurallarına bağlı kalıp vahye muhâlif olan şeylerin yol göstericiliğinde ittifak etmeyenlerin yoludur. Hz. Peygamber “Ümmetim dalalet üzerine ittifak etmez/hem fikir olmaz” buyurmuştur. Bundan dolayı Nisa Sûresi 115. ayeti İmam Şafi’ye göre icmâ ve onun delilliği hakkında bir nastır: “Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra, kim Peygamber’e karşı çıkar ve müminlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yönde bırakırız ve cehenneme sokarız; o ne kötü bir yerdir.” (Nisa,115)

Kıyasa gelince, bunun illetle bağlantılı olmasına ve diğer milletler tarafından da bilinmesine rağmen kendisine kıyas yapılan esasın ve delilin nas tarafından açık ve kesin olan bir illet olması hâlinde kıyas İslâm düşüncesi çerçevesinde etkileri hükme yansıyan masum bir esas ve delildir. Böylelikle kanun koyma sahasında kıyasın durumu icmânınki gibi mülzim -bağlayıcı hükmünde olur. Kıyas –meselenin hakikatinde- Allâme Muhammed Abdu’l Alîm Sıddîki’nin dikkat çektiği gibi bir mesele hakkında kapalı kalmış olan Allah’ın hükmünün ortaya çıkarılmasından başka bir şey değildir.

Biz kesin olarak biliyoruz ki İslâm düşüncesi İslâm’ın kendisi değildir veya başka bir tabirle İslâm düşüncesi dayandığı vahiy gibi masum değildir. Ashâb-ı Kiram da, Hz. Peygamber’in hayatında zaman ve mekânla bağlantılı şartların temel alındığı meselelerde görüşlerini Allah Rasulu’ne bildirirken bu ince farkı idrak etmişler ve mesela Bedir savaşında olduğu gibi o konuda vahiy gelmediğini bilmişlerdir. 

O hâlde, diğer beşeri düşüncelerden farklı olarak İslâm düşüncesi yalnızca çıkış noktası ve yönelimlerinde vahye dayanmasından dolayı eşsiz ve yegâne bir düşünce değil aynı zamanda vahye bağlı olmasına binaen ilzam unsuruna sahip olmasından dolayı da eşsiz ve diğerlerinden ayrılan bir düşüncedir.

İslâm Düşüncesinin Eşsizliğinin Özellikleri

İslâm düşüncesinin eşsiz olması ona cevherî bir özellik vermiştir, o da; tabiat ve metafizik konuları ve problemleriyle muamelesinde -bu konuların değişkenleri ve sabitelerinde- tenakuzun pençelerine yakalanmadan ve çelişkiye düşmeden problemleri çözme yeteneğidir. Bu, beşeri sistemlerle eski ve yeni felsefenin gerçekleştirmekten aciz kaldığı bir iştir. İnsanın dünyasında ve kâinattaki sabiteler ve değişkenlerin, görülen âlem ve ğayb âleminin, madde ve ruhun temiz ve saf bir şekilde İslâm inanç esaslarının şemsiyesi altında kaynaştırılıp birleştirilmesi İslâm düşüncesinin özelliklerinden ve en önemli ayırt edici vasıflarındandır. İslâm bilgi metodunun asıl karakteri Aristo’nun temsil ettiği sabiteler metodu (Klasik Mantık) ya da Hegel’de görme imkânımız olan diyalektik metot değil, bilakis insanın değişik kapasiteleri ve farklı idraklerini toplayan bambaşka bir karakter idi. İslâm bilgi metodu sadece aklî, sırf deneysel, idealist ya da aşırı duyusal olmadı.

Doğu ve batıda İslâm düşüncesinin dışındaki değişik felsefe ekollerinin temsil ettiği bu metotların hepsi insanla, onun içinde yaşadığı âlem, bu âlemdeki etkenler ve etrafındaki şartlar arasında uzlaşmayı sağlamak bir tarafa insanın iç âlemindeki değişik kapasiteleri, melekeleri, saikler ve dürtülerini, heyecanlarını uzlaştırma ve birleştirmekten aciz kalmıştır.

İslâmî düşünce metodu, bunların hepsini tevhit inancının intizama koyduğu psikolojik, aklî, metafizik ve ruhî boyutları olan bir metottur.

Tevhit inancı gereğince insan, nefsini Allah’a bağlar ki bunun neticeleri içerisine yansısın ve bunun sonuncunda da bütün farklı idrakleri ve kapasiteleri bir bütün olarak tekrar Allah’a yönelmek için birleşsin. Burada bilgide İslâmî metot uyumluluk ve insicam içinde rolünü en kâmil bir şekilde yerine getirmek için öne çıkar.

Bu metot, bütün cephelerinde hayatın gidişatına hükmeden küllî usuller ve ğayb alemi olarak tasnif edebileceğimiz sabitelerde tamamen masum ilahi vahye dayanırken, bu iki saha dışında -değişkenler aleminde- ise akla hareket hürriyeti bırakır. Fakat İslâm akla bu hürriyeti vahiyden tamamen bağımsız hareket edecek bir şekilde vermemiş bilakis onu vahyin kurallarına ve vahyin küllî esaslarına boyun eğdirmiştir.

İslâm, bilginin sahâlarını şehadet ve ğayb âlemi (görünen ve görünmeyen âlem) olarak ayırdıktan sonra aklı, ğayb âlemiyle ilgili meselelerde; inanç esasları ve ahlâkî değerler ve aynı şekilde hukuk usulleri ve davranış esaslarında vahye uymakla yükümlü tuttu. 

Bu kapsamlı metotla İslâm insanın bütün idrâkî melekelerini birbiriyle çatışma olmaksızın içine almakla birlikte aynı zamanda sabiteler ve değişkenlerin, ğayb ve şehadet âleminin arasını uyumlu bir şekilde birleştirmeye muvaffak olmuştur. Aynı zamanda birbirine ters düşme ve çatışma olmaksızın insandaki bütün idrakî melekeleri içine almıştır. Eğer İslâm -iki esas kaynak olan- vahiy ve aklı, aklı vahiyle sınırlamadan kendi hâline bıraksaydı bu ahenk ve uyuşmayı sağlayamazdı ve bunun sonucunda da tabii bir netice olarak akıl ve vahiy arasında bir çatışma olurdu. 

Öyleyse sözün özü İslâm düşüncesi masum vahiyle bağlantısından dolayı eşsiz bir düşüncedir ve sabiteler ve değişkenler âleminde insanın değişik fikrî ihtiyaçlarını bunlarla çatışmadan karşılamaya gücü yeten tek düşüncedir. İslâm düşüncesinde insan, âlem ve Allah (cc.) İslâm’ın bilgi metodunun üstünlüğü sebebiyle fikrî çatışma ve aklî kavganın yaşanmadığı sahâlardır, bilakis bunlar arasında tam bir uyumluluk ve büyük bir insicam olduğu öne çıkar.

İslâm Düşüncesinin Kaynakları

Şimdiye kadar söylediklerimizden ortaya çıkan sonuç İslâm düşüncesinin kaynakları iki esasla sınırlı olduğudur:

— Kitap ve sünnet olarak vahiy veya nas.

— Sınırlarına riayet eden, vahyin kuralları ve yönlendirmelerine uyan akıl.

İslâm düşüncesi, insanın dünyasında ortaya çıkan çeşitli sorunların çözümünde aklın nas ile etkileşime girmesinden başka bir şey değildir.

Bu iki kaynaktan ilki ismet ve korunma ile ikincisi ise düşünceyi hatalardan, sürçmelerden ve sapmalardan korumak için bir takım şartlar ve kurallar ile çerçevelenmiştir. Burada bu şartlardan, kurallardan ve bu kaynakların etrafını çevrelemiş olup aşılmaması gereken sınırlardan bahsetmemiz gereklidir.

1. Vahiy ya da Nas:

Vahyin Kur’ânî şekli ilâhî bir koruma altındadır bu yüzden tahrif edilmekten ve içerisindekilerin değiştirilmesinden korunmuştur.

“Hiç şüphe yok ki, Kur’ân’ı biz, elbette onu yine biz koruyacağız.” (Hicr, 9)

“Onu (Kur’an-ı) hemen okumak için dilini depretme (Hareket ettirme). Kuşkusuz onu toplamak ve okumak bize aittir. O hâlde biz onu okuduğumuz zaman sen onun okunuşunu takip et. Sonra onu açıklamak ta bize aittir.” (Kıyamet, 16-19)

Sünnet ise Kur’an’ın hem teorik olarak açıklaması hem amelî olarak tatbik edilmesi olmasından dolayı Kur’an’ın korunmasına tâbî olarak korunmuştur. Allah (cc.) şöyle buyurmaktadır.

“Biz o peygamberleri mucizelerle ve kitaplarla gönderdik. Ey Peygamberim! Sana da Kur’ân’ı indirdik ki,insanlara vahyedileni açıklayasın. Belki onlar da düşünürler.” (Nahl: 44)

Ayetteki açıklamanın manası ayetin umûmunun ifâde ettiği üzere şu ayetteki beyan ve açıklamadır. “Sonra onu açıklamak ta bize aittir.” (Kıyamet:19)

Rasûlullah bu sebeple şöyle buyurmuştur.

“Bana Kur’an ve onunla birlikte onun benzeri verildi.” Dolayısıyla Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve selem) hevâsından konuşmuyordu.

“O, hevâdan (arzularına göre) konuşmaz.” (Necm:3)

Bu bağlamda ayette Rasûlullah’ın ismetine açık bir delalet olduğu gizli değildir.

Çünkü Rasûlullah Kur’an’ın öğretilerinin somutlaşmış hâli ve bu öğretilerin amelî olarak tatbik edilmesidir. Allah (cc.) O’nu her müminin dertlerine deva bulması, esintilerinden faydalanması gereken bir güzel örnek kılmıştır.

“Şanım hakkı için muhakkak ki size Resullulah’da pek güzel bir örnek vardır. Allah’a ve son güne ümit besler olup da Allah’ı çok zikreden kimseler için.” (Ahzap: 21)

Hz. Aişe, kendisine Resulullah’ın ahlâkından sorulduğunda “O’nun ahlâkı Kur’an’dı” diyerek bu hakikate işaret etmiştir.

Nass’ın Güvenilirliğini Sağlama Metodu: Ulûmu’l Kur’an ve Usûl-u Hadis İlmi

Kur’an nassının selameti, korunması ve ismeti hakkında bütün tarihî, aklî, tecrübî ve ilmî deliller toplanmış, İslâm ümmeti ve diğer milletler onun doğruluğu hakkında ittifak etmişken İslâm uleması bütün himmet ve çabalarını bir taraftan bu ilahi hıfz ve korumanın yolları ve vesilelerini beyan etmeye, hevâ ehlinin bu hıfz yollarıyla oynamasını engellemeye bir diğer taraftan da Kur’an nassından istifa etmenin kolaylaştırılmasına harcamışlar ve bunun sonucunda da -ıstılahî manasında- Ulûmu’l Kur’an adı verilen ilim ortaya çıkmıştır.

İslâm düşüncesinin dayandığı ikinci kaynak olan ve vahyin ikinci şekli olan sünnete gelince o da genel olarak Kur’an’ın korunmuşluğuna tâbi olarak korunmuş olsa bile Kur’an’da olduğu gibi bütün tafsilatı ile bir ilâhî muhafaza kazanmamıştır.

İşte bundan dolayı âlimler Nebevî Sünnetin metinlerinin doğrulanması için dayanaklarının güçlü olduğu sağlam bir metot oluşturmak için büyük bir çaba göstermişlerdir. Bu metot ‘Hadis Usulü’ olarak bilinir ve bu usuller Nebevî Sünnetin metinlerini sağlamlaştırarak, sahih olanı olmayanlarından ayırarak, illetleri ve şaz olan unsurları ortaya çıkararak sünnetin korunmasını hedefleme hususunda bir bütünlük içinde toplanan ilimlerin tümüdür.

Ulûmu’l Hadis, bir şekliyle Ulûmu’l Kur’an’la birlikte nassın güvenilirliğinin sağlanması ve korunmasının metodunu oluşturur ki bunlardan İslâm düşüncesi sadır olsun. Nasıl ki Ulûmu’l Kur’an’dan uzaklaşmak düşünceyi Kur’anî naslardan derin ve dikkatli bir şekilde istifâde etmekten mahrum ediyorsa, Ulûmu’l Hadis’ten uzaklaşmak ise aklı onsuz Kur’an metinlerinin anlaşılamayacağı sünnetten tamamen mahrum eder. Çünkü Kur’an’ın metninin delaleti ve fikrin bundan istifâde etmesi nebevî beyanla -sünnet- bağlantılıdır. Allah (cc.) bu konuda şöyle buyurmaktadır.

“Biz o peygamberleri mucizelerle ve kitaplarla gönderdik. Ey Peygamberim! Sana da Kur’ân’ı indirdik ki, insanlara vahyedileni açıklayasın. Belki onlar da düşünürler.” (Nahl: 44)

Bu ayet açık bir şekilde Kur’an metinleri konusunda nebevi açıklamanın alınmadan düşüncenin doğru olmayacağını belirtir.

2. Akıl:

Akla gelince bu İslâm düşüncesinin ikinci kaynağıdır. İslâm düşüncesi sahasında akıl ile insanın gerek zâhiri gerekse bâtıni bütün idraki meleke ve kabiliyetleri kastedilmektedir. Bundan dolayı tarih boyunca felsefî ekollerin yaptığı tariflerin sınırlandırmalarına İslâm’daki akıl kavramında yer yoktur. Felsefî ekollerin anladığı bu dar akıl kavramından bilgide akılcı, duyusal, deneysel ekoller ve bunlara benzer dar sınırlandırmaların çerçevesinde hepsi birbirine zıt farklı ekoller ortaya çıkmıştır. Doğru bir tahlille bu şekliyle var olmalarını anlamlandıracak herhangi bir sebep yoktur. Varlıkları fikrî bir abes, hevâ ve heveslerin peşinde koşmaktan başka bir şeyi temsil etmemektedir.

İslâm geniş ve bütün beşeri kavrama kabiliyetlerini kapsayıcı manasında aklı düşüncenin bir kaynağı olarak itibara aldığı, insanın sorumlu olmasını akıllı olmasına bağladığı ve akla dayanarak delil getirdiğinden dolayı aklı sapmalardan koruyacak ve vahyin gölgesinde yapacağı güncel hayatın sabiteleri ve değişkenleri ile ilişkisinde başarıya ulaştıracak ve doğruluğunu garanti edecek bir takım kurallar ve şartlar koymuştur.

İslâm ve Felsefî Düşüncede Aklın Bilgi Kaynağı Olarak Değeri

Felsefî düşünce uzun yolculuğunda aklın koruyucusu olduğunu iddia etmiş ve kendisini özgür aklın sahibi olduğunu kabul etmiş ve bunu kendisi için diğer düşüncelerde olmayan bir övünç kaynağı zannetmiştir. Fakat şu noktayı kaçırmıştır; o da dayandığı ve övünç kabul ettiği bu unsurun asıl olarak aklın kıymetini düşüren bir unsur olduğudur.

Bir insana taşıyamayacağı bir yük veya kendisinin yirmi misli bir yük yükleyen ve sonra da bunu taşıyamadığı için onun yüzüstü düşmesini seyreden bir insanı düşün. Bu kötü işle övünen bir aklıselim tasavvur edilebilir mi? Akıl sahiplerinin yapması gereken bu insanı seyretmektense ona nasihat etmesi ve dengeli olmaya çağırmasıdır.

Felsefî düşüncenin uzun yolculuğunda akla yaptığı bu kabilden bir şeydir. Kudretleri sınırlı olan aklı güç yetiremeyeceği sahâlara sokmuş ve sonrada kovulmuş bir şekilde dönerken veya vurulmuş bir şekilde yere düşerken seyretmeye başlamıştır. İlk denemelerinde akla nasihat etmesi gerekirken aklı defalarca anlamadığı hatta güç yetiremeyeceği sahâlara sokmuştur. Bundan daha büyük aklı rezil etme ve kıymetini düşürme görebilir misin? Eski ve yeni felsefe mirasının mesela metafizik sahasında bütün ürettiklerini incelediğinde felsefenin ulaştığı öncelikle doğru, genel ve kapsayıcı özelliğe sahip sonra da ilzam ve sebat unsuru olan bir netice bulabilir misin? Ne kadar uğraşırsan uğraş böyle bir neticeye ulaşamazsın.

Bu konuştuğumuz unsurların hepsi felsefî düşünceye zıttır ve onun varlığını tehdit eder. Çünkü felsefe şüphe olmadığı zaman varlık sebebini kaybeder. Nitekim her hangi bir meselede herkesi bağlayan neticelere ulaşmak ya da kapsayıcılık ve umumla vasıflanan tabiata sahip olmak bu meselede ya da o sahada felsefi düşüncenin önünü kapatmaktır. Bir felsefecinin ulaştığı neticeleri kendinden sonra gelenin tekrar gözden geçirmesi gereklidir zira felsefenin temel kaidesi budur.

Yaratılış hakkında felsefecilerin görüşlerini tenkit ederken Berzencî’nin tabiri ne güzeldir. ‘Kısır beşerî akılların ğayb perdelerinin arkasındakiler hakkında günümüzde söyleyecekleri bir şey yoktur. O yüzden felsefecilerin ve onları takip edenlerin fikirlerinde hep bir ihtilaf ve çelişki görürsün. Bu nedenle de -felsefede- her zaman eskisine muhâlif yeni bir metot ve yeni bir ekol ortaya çıkar.’

O zaman netice nedir? Netice aklın felsefî düşüncede zayi olması ve felsefenin aklı kötü bir şekilde yönlendirdiğidir.

Burada aklın doğru bir şekilde kıymetini nerde bulduğunu ve nerede hürmet edildiğini takdir etmek sana kalmıştır. Aklı kudreti olmayan sahâlara süren felsefede mi yoksa aklın sınırlarına hürmet eden, kudretlerine saygı gösteren ve aciz kaldığı meselelerde ona yardımcı olan gücü ve kudreti olan sahâlarda onu doğru bir şekilde yönlendirip inhirafa düşmekten koruyacak kurallar koyarak başarısını garantileyip önünü açan İslâm’da mı?

Felsefe aklın adıyla akla hakaret etmek olduğundan İslâm uleması İslâm dünyasında felsefenin propagandası yapılmaya çalışıldığında felsefenin karşısında durmuşlar ve bunun neticesi olarak da felsefe ile uğraşanlar hep toplumdan uzak ve soyutlanmış bir azınlık olmuştur. Farabi, İbn-i Sina ve onların yolunda gidenlerin fikirleri -metafizik felsefeciler olmaları itibariyle- İslâm dünyasında kabul görmedi. Ve hâlâ da onların fikirleri İslâm dünyasında yüz çevrilmiş bir durumda ve bu fikirlerle ilgilenenler çekinerek ilgilenen bir azınlık hâldedirler.

Akıl ve din arasında çatışma İslâm’ın tarihi boyunca olmayan bir şeydir ve olması da mümkün değildir. Kendisini vahiy ve akıl üzerine bina eden İslâm’ın tabiatı böyle bir çatışmaya müsaade etmez. Bu çeşit bir çatışma ancak Volter’in mizâhi bir üslupla isabetli olarak söylediği gibi Hıristiyanlıkta olur. 

Diğer alanlardaki faydalı fikirler yerine metafizik ve şerî meselelerde felsefî düşüncelerini kendilerinden önceki felsefecilerden almış olan yazarlar tarafından ümmetin modern tarihinin bir döneminde dile getirilmiş olan ve sadalarının günümüze kadar ulaştığı bu ‘Din ve felsefe arasındaki çatışma olduğu’ fikri bize psikolojik yansıma hastalığının neticesi olarak Hıristiyan dünyasından ihraç edilen fikirlerdendir. 

Bu da Alman Filozof Kant eliyle oldu. Kant aklı metafizik dünyasından uzaklaştırmaya çalıştı ve aklî ilkeler ve kategorilerin sadece fizik dünyanın fenomenleri ile muamele etmekle donatıldığı bu yüzden de onun kategorilerinin metafizik meselelere tatbik edilemeyeceği fikrine vardı.

Ona göre akıl bize ancak Allah’ı kainatın mühendisi, illeti ya da yaratıcısı olarak isbat edebilirdi. Fakat bunun dışındaki hakikatler ve O’nunla ilgili sıfatlarda akıl acizdir. Kant, Will Durant’ın naklettiğine göre şöyle demiştir. ‘Aklımız âlem ve Yüksek Hikmet arasındaki alakayı bize göstermekten tamamen acizdir. Filozof bu konuda özel avukat rolüne soyunmamalıdır ve doğruluğunu anlamaktan aciz olduğu ve felsefeye has düşünce metotlarıyla başaramayacağı meseleleri savunmamalıdır.’

Kant’ın aklın vazifesini belirleme ve sınırlama çabası, akla isyan eden Hıristiyan Teolojisi’nin içindeki darboğazdan çıkışı olabilir. Bu benim neredeyse kesin olduğuna inandığım kendi kanaatimdir. Fakat bunu objektif bir girişim olarak görsek bile ‘ed-Din fî Hududi’l Akl’ isimli kitabının metinlerinde gözlemlenebileceği gibi olgunlaşmamış bir girişimdir ve Kant’ın istediği şekilde tatbik edilmesi zordur. Bütün bu ihtimallerle birlikte biz Kant’ın çabasını üzerinde düşünülmesi gereken bir çaba ve girişim olarak kabul ediyoruz.

Yukarıda bahsettiklerimizin gölgesinde özetlersek akıl en geniş manasıyla ifrat ve tefrit olmaksızın hak ettiği yeri kâmil olarak sadece İslâm’da bulmuştur. İslâm akılla çatışmaya izin vermeyen Hak bir dindir. İslâm’ın koyduğu kurallara uyan aklın -daha önce açıkladığımız manada- düşünme hareketi ve vahiyle ilişkisi İslâm düşüncesi dediğimiz şeyi doğurmaktadır.

Usûl-u Fıkh ya da Aklın Nas’la Etkileşiminin Doğru Bir Şekilde Yapılma Metodu

İslâm âlimleri aklın Kur’an ve Sünnet naslarını anlama çabasının doğru bir şekilde yapılması için titiz ve doğru bir metot belirlenmesi gerekliliğinin bilincinde idiler. Bununla bir yandan metnin doğru anlaşılması, metinden yapılan istinbat ve çıkarımların isabetli olmasını ve nasların rehberliğinden doğru bir şekilde faydalanmayı diğer taraftan da aklın kurallar dışına çıkıp sapmasının, insanı yönlendirme ve rehberliğinde nefsin arzularına göre hareket etmesinin önüne bir engel olmayı hedefliyorlardı. Buna binaen usûl-u fıkh, metot ve mevzusuyla İslâmî ilimlerin en büyüğü ve haklı olarak da en önemlisi kabul edilmiştir. İmam Gazali bunu şöyle açıklar: ‘Usûl-u Fıkıhçının çabasının, semî delillerin şerî hükümlere delalet şekillerini incelemek olduğunu bildiğinde, amacın delillerden hareketle hükümlerin bilinmesi olduğu sana kapalı kalmayacaktır.’ Bu nedenle usûl-u fıkıhçının en önemli işi ve ilk görevi ‘Kitap ve sünnet metinlerinin anlamlarının delaletlerinden usulî kaidelerin bulup çıkarılması ve bu kaidelerin kurulmasıdır.’ İmam Şafi’nin er-Risale’yi telif ettiği usûl-u fıkh ilmi bütün zamanlarda İslâm aklının övünç kaynağı, İslâm düşüncesinin dikkat ve derinliğinin şahididir. Usûl-u fıkh ilmî, derinliğinden dolayı akılların teslim olduğu bir metot sunmuş, alimler ise onun usulü ve kaidelerinin sağlamlığını itiraf etmişlerdir. Bu ilmin çok hassas olan inceliğini idrak etmeye götürecek şeylerden birisi şudur: Bazı ilim adamlarımız haklı olarak Farabi, İbni Sina ve onların yolundan gidenlerin temsil ettiği ‘geleneksel ekolün’ felsefesinin gerçek İslâmî öğretileri temsil etmediğini görmüş ve batı fikrinin karşısına asil İslâmî düşünce ve İslâmî aklın derinliği ile çıkmak istemişler ve usûl-u fıkıhtan başka bir yerde İslâm aklının ibdası, yaratıcı buluşları ve sonsuz derinliğinin örneğini bulamamışlardır. 

Tabiat ilimleri, saha ve laboratuar çalışmalarına tâbi olan ilimlerde ve tarihsel metotların kullanıldığı ilimler gibi dini bir renk taşımayan ilimlerde vahiy, ancak, daha önce zikrettiğimiz beşerî makâsıd ve ‘Lâ darara velâ dırâr’ kaidesi gereğince, onların insan hayatını ifsat etmeyecek şekilde kanunlara riayet etmeleri noktaları hariç müdahil olmamıştır. Bu ilimlerin dışındaki ilmî sahâlarda ve İslâm’daki diğer fikrî çabalarda ise şerî nasların anlaşılmasında aklı koruyan ve naslardan vâkıanın yenilenen ve değişen problemlerini çözmede nasıl istifâde edileceğini açıklayan usûl-u fıkhın metoduna teslim olunmalıdır.

Hangi düşünce nass -Kur’an ve sünnet- ile ilişkisinde bu ilmin kaideleri ve metoduna uymazsa İslâm’a bağlılığını unutması gerekir. Böyle bir durumda kendisini ilahî hidayet ve masum vahiyden uzak hevâ ve hevesler üzerine bina edilmiş fikirlerin içine dâhil etmesi gerekir.

Düşünce ancak usûl-u fıkhın kaideleri, metodu, takrirleri ve araştırmalarına iltizam edip tutunursa İslâm düşüncesi olur. İslâm gerek geçmiş tarihinde gerekse günümüzde -daha çok modern tarihte- İslâm düşüncesi başlığı altında kendisini sunan hevâlar ve zehirlere ancak bu ilimden uzak durulma sebebiyle mübtelâ olmuş ve maruz kalmıştır. İslâm ümmetinde delillerin verilerinden uzak, nefsin arzularından kaynaklanan birçok konudaki ihtilaflar bu ilmin ihmal edilmesi ve kaidelerinin unutulması sebebiyle gerçekleşmiştir. Aklın, kurallarının dışına çıktığı, düşüncenin sınırları ve uyması gerektiği esaslardan bağımsız olduğu bir şekilde herkes Kur’an ve Sünnet metinlerini nefsin isteklerine göre anlamaya yönelmiş ve fikir, fikirden başka; akıl, akıldan başka; metot, metottan başka bir şey olmuştur.

İslâm Düşüncesi İctihat Demektir

Geçmiş açıklamalardan anlaşıldığına göre İslâm düşüncesi hakikatte açıkladığımız kaynaklara dayanarak ve metotlara iltizam ederek herhangi bir mevzuda şeriatın hükmünü beyan etmektir. İslâm mütefekkiri de bir veya birkaç meselede ya da herhangi bir sahada şeriatın hükmünü açıklayan müctehitten başka birisi değildir.

Müctehitler fikir adamlardır ve şüphe yok ki fikrî problemlere doğru çözümler aradığımızda asıl olarak kendilerine sığınmamız talep edilen zikir ehli kimseler onlardır.

“Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun.” (Nahl:43)

Sünnet ve ona tâbi olarak icmâ İslâmî düşüncenin ancak ictihat olduğunu kabul etmiştir.

Büyük sahabi Muaz b. Cebel’in meşhur hadisinden bu açıkça anlaşılmaktadır. Rasûlullah Muaz. b. Cebel’i Yemen’e gönderirken şöyle sordu: “(Sana bir dâva getirildiğinde) insanlar arasında hüküm verirken ne ile hüküm vereceksin?” Hz. Muaz bin Cebel: ‘Allah’ın kitabı (Kur’ân-ı kerîm) ile hüküm veririm”’dedi. “Ya O’nda yoksa?” buyurunca, ‘Peygamberin (s.a.v.) sünneti ile hüküm ederim’ dedi. “Ya onda da yoksa?” buyurunca, ‘İctihâd ederek, anladığımla hükmederim, elimden geleni yapmada geri durmam’ dedi.” Gördüğün gibi burada ‘anladığımla’ ictihat etmekten kastedilen herhangi bir mesele hakkında nassın verilerinde aklı çalıştırarak şerî hükmün bilinmesinden başka bir şey değildir. İslâm düşüncesinin görevi de budur.

İctihat için konan isabetli şartlar ve sağlam ve yerleşmiş kaidelere uyarak kendisini ictihada ehil hâle getirmeyen hiç kimsenin İslâm adına görüşünü beyan etmemesi ve kendisini İslâm düşünürü kabul etmemesi gerekir. Bu kimsenin yapması gereken İslâm ümmetindeki ehli zikr âlimler arasına kendisinin adını koymaktan kaçınmasıdır dersek hakikatin dışında bir şey söylemiş olmayız.

İslâm Hukuk tarihinin elifbasını bilen herkes Hz. Peygamberin ashabından fetva ve ictihat ehli olanların azınlıkta olduğunu idrak eder. Ashab-ı Kiram anlamadıkları, bilmedikleri meseleleri bunlara soruyor, dini meselelerde ve başlarına gelen yeni olaylarda fetva istiyorlardı. Bu şekilde yapmaları kıymetini tam olarak bildikleri ictihadın ciddiyetinin idrakinde olduklarından ve ictihat ehliyetine sahip âlimlerin derecesinin yüksekliğindendir.

Yoksa eğer şerî görüşleri açıklamak için - kendilerini ehli hadis olarak tanıtan asrımızdaki bazı bidatçilerin istediği gibi- bazı hadis metinlerinin bulunup onların mütalaa edilmesi yeterli olsaydı Ebu Hureyre (r.a) sahabelerin en çok fetva vereni ve en büyük fakihi olurdu.

İctihat vesilelerine ve yeteneğine sahip olmayan ve bunun şartlarını yerine getirmeyen kimsenin bilmediği şeyleri zikir, fikir ehli âlimlere sorma ve onların dediklerine uymaktan başka yapması gereken bir şey yoktur.

Bazı kalem sahipleri âlimlerin ictihadî meselelerde takrir ettiklerini yaymaya kadir olabilirler, bunları İslâmî düşünceler olarak gösterebilir, yazma yeteneklerinden ve uygun bir üslupta bunları sunma maharetlerinden dolayı insanlara bu düşünceleri sunabilirler. Böylelikle toplum ve müctehit âlimler arasında bir bağ olurlar. Onlar bu durumda göz ardı edilmemesi gereken toplumsal bir zorunluluktur. Ancak bunlara bu kavramın taşıdığı tam ve orijinal manasında ‘İslâm düşünürleri’ olarak itibar edilemez.

İslâm Düşüncesinin Aktüel Haline Kısa Bir Bakış

Günümüzün fikrî durumuna baktığımızda İslâm dünyasında bir meseleyi tahlil eden, bir problemi arz eden veya bir düşünceyi ele alan herkes -bunu yaparken derinlikli olup olmadığı ve bu konuda yeteneği olup olmadığını bir tarafa bırakırsak- İslâmî düşünür kabul edilmektedir.

Bunun bu lakabı alan kimseye bu sahada amelî ve ilmî istidatlarına en ufak bir nazar etmeden ve bunların hepsinden daha önde gelen akidevî ve ahlâki istikamet ve doğruluğuna bakılmadan din ve dünya işlerinde İslâm düşüncesinin problemlerini çözme ve karara bağlama, İslâm adına fetva verme yetkisi bahşetmesinden dolayı İslâm düşüncesi üzerinde kötü etkileri vardır. Günümüzde modern İslâm düşüncesinin birçok meselesinde doğru bir bakıştan yoksunuz. Kavramlar birbirine karıştı. Bunun neticesi olarak da İslâm dünyasındaki her yazar ‘İslâm düşünürü’ veya kelimenin bütün boyutlarıyla müctehit oldu.

Eğer biz İslâm düşüncesinin doğru yolunda yürüyüp devam etmesini istiyor ve inanç, hukukî ve fıkhî problemlerle etrafı sarılmış, fert ve toplum bazında meydan okumalara maruz kalan günümüz hayatında meyvelerini vermesini istiyor ve bu problemlere çözüm üretmesini istiyorsak, öncelikle yapmamız gereken şey farklı kavramların sınırlarını belirlemek, bunların değişmez sınırlarını çizmek ve ilk olarak da İslâm düşüncesi ile İslâmî konularda yazı yazmak arasındaki sınırları çizmek olmalıdır.





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle