KİTAP

Genetiğiyle Oynanmış Kavramlar ve Aile Medeniyetinin Sonu
YAZI BOYUTU :

Mehmed Zahid AYDAR

İnsanların yeryüzünün halifesi olduğunu esas alan İslâm dini ile onları potansiyel suçlu olarak değerlendiren modern hukuk, gündüz ile gece gibi birbirinden farklıdır. Günümüzde lâiklik ideolojisini sivil din gibi dayatan modern-ulus devlet anlayışı ‘insanların giyimlerinden düşüncelerine, inançlarından ibâdetlerine ve hatta sevgilerinden nefretlerine kadar’ her şeyi dizayn eden bir müessese haline gelmiştir. Hevâlarını ilâh edinen ve münzel kitaba dayanan bütün dinleri mahkum eden modern zorbalar, aile medeniyetini ortadan kaldırmak için bütün imkanlarını seferber etmişlerdir. Bilindiği gibi İslâm Fıkhı’nda nikâh; hem imana dayanır, hem insan neslinin devamına vesile olan bir muameledir. Evlenen insanların velâyet hukukunu muhafaza etmeleri ve İslâm’ın temel hedeflerini gerçekleştirmek için birbirleriyle yardımlaşmaları gerekir. Prof. Dr. Saffet Köse’nin kaleme aldığı ‘Genetiğiyle Oynanmış Kavramlar ve Aile Medeniyetinin Sonu’ isimli eser, içinde bulunduğumuz hâlin tahlili açısından önemlidir.

 
 

Genetiğiyle Oynanmış Kavramlar ve

Aile Medeniyetinin Sonu

 










Kitabın Adı: Aile Medeniyetinin Sonu

Yazarı: Prof. Dr. Saffet Köse

Basım Yeri ve Tarihi: Konya, 2015

Yayınevi: Mehir Vakfı Yayınları

Sayfası: 407

Kapak Türü: Karton

MODERNLİK VE SORUNLARI

“İnsan görmüyor mu ki, biz onu (nasıl) bir nutfeden yarattık! Ki (o) hemen apaçık bir düşman kesiliyor” (Yâsîn, 36/77) ayeti modern insana çok yakışıyor: Çünkü o, Tanrının tahtına kurulmuş, O’na meydan okurken nefsinin / hazlarının tutsağı olmuş, sahte mutluluk içinde kendinden geçmiş şımarık bir zavallı görünümünde: ‘Hele şu hevalarını ilah edinene bak!’ (Furkân, 25/43; Câsiye, 45/23). 

Modern insan, zevklerinden zaruri ihtiyaçlarına varıncaya kadar tercihlerini fark ettirmeden başkasının belirlediği, bir başkasınca programlanan, kendi kendisini denetleme yetisi elinden alınmış, üretim-tüketim girdabı içinde tükenmiş bir varlık. Müslüman da ya Müslümanca düşünme melekesi zaafa uğramış ya da düşünse de zayıf karşılık bulan bir konumda. 

İşte Kur’ân-ı Kerîm’in cevabı: “Allah’a isyan içinde hayatı dünyadaki zevklerden ibaret görenlerin dönüp dolaşıp varacağı yer cehennemdir. Rabbinin huzuruna çıkacağı günün heyecanını yaşayan ve bayağı zevklerinin esiri olmaktan kendisini tutabilenlerin varacağı yer ise cennettir.” (Naziat, 79/37-41).

Modernlik, dinî olarak günah, ahlaki olarak ayıp sayılan ne varsa dönüşüp normalleştiği, günahı günah, ayıbı ayıp saymanın garipsendiği, alaya alındığı ve dışlandığı bir dünyanın inşasıdır. Bu yönüyle modernlik yeni dünyanın yeni dinidir. Burada haz ve hızı sınırlandıran bütün manevi güçler devre dışıdır.” S.18

“Modernite ile gelen değişimin en büyük etkisinin Allah-insan ilişkisinde yani din-hayat arasındaki bağlantıda ortaya çıktığını, bunun da dinin mabede hapsedildiği bir dünyanın inşa edilmesiyle sonuçlandığını belirtmeliyiz. 

Çünkü modernitenin meydan okuduğu ve zafer kazandığı alan dindir.

Modernleşme / çağdaşlaşma süreci, insan-din ilişkisi bakımından iki olumsuz sonuç doğurmuştur: Birincisi dindar insanlarda zihinsel bir parçalanma meydana gelmiş, bir açıdan dinin gereğini yerine getirip diğer açıdan dine aykırı tercihlerde bulunulabilen belki siyaset ve hukuk alanında din ayrı dünya ayrı, sosyal ve bireysel hayatta da onun yeri ayrı bunun yeri ayrı ikilemine dayalı bir zihniyet dünyası kurulmuş ve ona bağlı bir yaşam biçimi doğmuştur. Sanki Kur’ân-ı Kerîm’in: ‘Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?’ sorusunun muhatabı olan bir Müslüman tipi ya da: ‘Bir kısmına inanırız ama bir kısmına inanmayız.’ diyenlerin görüntüsünü veren bir dindarlık biçimi ortaya çıkmıştır. Paket genellemeler her zaman sorunlu olsa da en azından bazı günümüz Müslümanı için günlük hayattaki eylemlerinde belirleyici olanın dinî değerlerden ziyade o işin seküler toplum tarafından oluşturulmuş ilkelerinin ya da iş hayatında vahşi kapitalizmin rekabet kurallarının geçerlilik arz ettiğini ve meşruiyet kazandığını söylemek pek hatalı gözükmemektedir.

İkinci olarak modernlik etkili araçlarıyla nesilden nesile, kuşaktan kuşağa dinin zayıfladığı bir sürecin belirleyicisi olmuştur. Nitekim yaşantısı ve duruşu samimi dindarlığını gösteren hatta din hizmetlerinde görevli bulunan bazı anne-babaların çocuklarının nişan veya nikâh ya da düğün merasimlerinde yahut üniversite mezuniyet törenlerindeki modern görüntüsü bu konuda bir ipucu verebilir.” (S.21)

“Aile, dinin sadece ilkeler düzeyinde değil ayrıntılarıyla da belirleyici olduğu kurumların başında yer alır. Ailede, modernite-din geriliminin yüksek seyretmesinin nedeni budur. Bu çatışma ortamında, süreç dinin aleyhine işlemiş, bu çatışmanın aile üzerindeki etkisi sarsıcı olmuştur. Çünkü ailenin kurucu unsuru olan nikâh, hukuki anlamda bir sözleşme olsa da diğerlerinden farklı olarak ibadet nazarıyla bakılan bir işlemdir. Hatta haramdan koruması, neslin devamını temin gibi fonksiyonlarının sağladığı dinî-dünyevî faydaları sebebiyle de nikâh, nâfile ibadetten daha faziletli kabul edilmiştir. Bu düşünce evlenmeyi terk edip nafile ibadetlerle meşgul olacaklarını söyleyen bazı sahâbîleri uyaran şu hadisle de desteklenmiştir: ‘Nikâh benim sünnetimdir, sünnetimden yüz çeviren benden değildir.’ 

İslâmi kaynaklarda dinî karakteri sebebiyledir ki aileyi ilgilendiren konular büyük ölçüde helal-haram kavramlarıyla yapılandırılarak diğer akitlere göre dinî motiflerle bezenmiş özel yönü ısrarlı bir şekilde vurgulanmıştır, Bütün bunların yanında nikâha o kadar ibadet rengi verilmiştir ki İslâm âlimlerinin bir kısmı onun değerini ifade için Hz. Adem’den itibaren meşru kılınıp imanla birlikte cennette de devam edecek ibadet olduğu tespitinde bulunmuşlardır. Nikâha yüklenen bu anlam sebebiyledirki bazı fıkıh kitaplarında ona dört ibadetten (namaz, zekât, oruç, hacc) hemen sonra, akitler ve hukuki işlemlerden (muamelât bahisleri) ise önce yer verilmiş, yani nikâh bölümü ibadet konularıyla muamelât bahisleri arasına yerleştirilmiştir. 

Bütün kutsal kitaplarda kadın-erkek beraberliğini meşru kılan tek yolun nikâh oluşu ve aynı zamanda nikâhın, insanın en zayıf olduğu şehevi gücü disipline eden ve iffeti sağlayan araç olarak görülmesi; modernliğin ise dini dışlaması sebebiyle nikâhı değersizleştirmesi, kadın-erkek arasındaki mesafeyi daraltması, cinselliği bireysel özgürlükler çerçevesinde görmesi hatta bunu ekonominin alanına çekmesi, dahası arzuları Tanrının tahtına oturtarak Kur’ân-ı Kerîm’in ifadesiyle ‘heva ve hevesini / arzularını tanrı edinerek’ şehvet dâhil arzuların serbestçe, hiçbir kısıtlamaya, sınırlamaya bağlı olmaksızın özgürce tatmini yönünde bir eğilim göstermesi ciddi bir gerilimin ve çatışmanın fitilini ateşlemiştir: 

“Hevâ ve hevesini kendine tanrı edineni ve hakkı bildiği hâlde / Allah’ın saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözüne perde çektiği kimseyi görmüyor musun? Şimdi onu Allah’tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hâlâ ibret almayacak mısınız? Dediler ki: ‘Hayat ancak bu dünyada yaşadığımızdır. Ölürüz ve yaşarız” (Câsiye Sûresi:45/23-24) (S.25)

Modernliğin Karakteristikleri ve Modern Toplumu Doğuran Zihniyet 

“İlk insan Hz. Adem’den bu yana dinler, toplumların hayatında belirleyici unsurlardan birisi belki de en önemlisi olmuştur. Belki de ilk defa din, kendine muhalif ideolojiler içinde en âciz hâlini modernitenin meydan okuması karşısında yaşamaktadır. Çünkü modernite, öncekilerden ayrı olarak insanın zayıf noktalarını, zaaflarını, eğilimlerini, zevklerini, hazlarını çok iyi tespit etmiş, fark ettirmeksizin âdeta hipnotize ederek onlar üzerinde bilinçli oynamalarda bulunup kışkırtmış, estirdiği gizemli ve büyülü rüzgârıyla kendi mistisizmini oluşturup insanı benliğinden koparmayı başarmıştır. Modern insan, artık kendi kendisinin tanrısı; hazlarının, zevklerinin esiri; tercihlerini kendi dışındaki aktörlerin belirlediği, hızlandırılmış yaşantısının maneviyat buhranını kamufle ettiği sahte mutluluk içinde yüzen âciz bir varlık görüntüsü vermektedir.” S.27

“Büyük sıkıntılar yaşamış olan Hristiyanlığın İmparator Constantinus’un 313 yılında çıkardığı Milan Fermanı ile Roma’nın hoşgörüsüne kavuşması, kilise devletine / Tanrı devletine giden sürecin başlangıcı olmuştur. Çünkü 380’de I. Theodosios ile devletin resmi dini hâline gelen Hristiyanlık kısa bir süre sonra ona hükmeden kuruma dönüşmüştür. Bu andan itibaren Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi olarak Ruhânî Otorite (ruhban sınıfı) Onun adına hareket ederek, din ve devleti beraberce yönetmiş, kral dâhil herkesi yargılayabilmiş ancak kendisi hiçbir kimse tarafından sorgulanamamıştır. Kısaca kilise babaları Tanrı gibi hareket edebilmişlerdir. İnsanlığın dinden nefret etmesine sebep olan bu süreç, Aydınlanma dönemiyle birlikte sona ermiştir. Kilisenin hegemonyasının geliştirdiği teokratik düzen ve farklı inanç gruplarına karşı tahammülsüzlüğün getirdiği kavga ve savaşların beraberinde getirdiği tepki, siyasal alanda laisizmi, kadın karşıtlığı ve cinsel hayattaki kısıtlamalar feminizm hareketini ve serbest cinsel yaşamı, sosyal alandaki kısıtlamalar sekülarizmi, bilim karşıtlığı pozitivizmi, Tanrıdan ve dinden kaçış da hümanizm ideolojisini doğurmuştur. Dinin alanının daraltılması bir anlamda insanın Tanrı’nın tahtına oturduğu ve ondan bağımsız olarak dilediğini yapabileceği bir özgürlük ideolojisini de beraberinde getirmiş ve modernlik bu zihniyetle şekillenmiştir. Bu ideolojinin egemen olduğu siyasal-toplumsal hayat tarzı, teknolojik imkânlarla da birleşince eşyaya, insana, varlığa ve dine bakışın tamamen değiştiği, yeni seküler kutsalların ve dogmatik tutumların geliştirildiği yepyeni bir zihniyet dünyası ortaya çıkmıştır. Sonuçta, Tanrı’nın yerine insanı, vahyin yerine aklı, dinin yerine bilimi, mabedin yerine mektebi merkeze alan bir dünya görüşü oluşmuş, din ve dünyanın karşı karşıya getirilerek çatıştırıldığı bir sürecin sonunda dengeler bariz biçimde dünya lehine değişmiştir. Böylece bir anlamda insan daha özel ifadesiyle nefis tanrılaştırılmış, hazların / tutkuların serbestçe tatmini yönünde çok güçlü bir eğilim meydana gelmiş, kadın bedeni yeniden keşfedilmiş ve ona ulaşmadaki engeller kaldırılmış, maneviyatın yerini de materyalist zihniyet almıştır.

İşte modern dünyayı kuran zihniyet bu kilise karşıtlığıdır. Kilisenin temsil ettiği Tanrı’yı devre dışı bırakan Aydınlanma düşüncesi bu defa insanı, bilimi, hazzı ve maddeyi tanrılaştırmıştır.” (S.29)

Modernliğin Kadın Figürü Üzerinden İnşâsı

“Özellikle Kilise babalarının kadına dair marjinal görüşleri, fıtrata ters tutum ve davranışları, cinsel alandaki yaratılış gerçekliğine aykırı kısıtlamaları ve bundan doğan kültürel yapı, kadını bir başka uca savurarak feminizmin ve kadın haklarının ortaya çıktığı mücadele sürecini tetiklemiş, modernliğin kadın üzerinden okunmasında etkili olmuştur.

Sonuç olarak denilebilir ki tarihî süreçte Yahudilik ve Hristiyanlığın ezdiği kadın, bugün modernliğin öğüten gücü karşısında bir başka kayboluşu yaşamaktadır. Aradaki fark ise önceki konumuna isyan eden kadının modern görüntüsünü benimsemiş olmasıdır. Ailenin iki kurucu unsurundan birisi hatta birincisi olan kadının bu yeni hâli sadece ailedeki konumunu değil bütünüyle sosyal dokuyu etkilemiştir.” (S.30)

İslâm’ın Kilise Kültürü Üzerinden Okunması

“Batı tecrübesini olduğu gibi Türkiye’ye taşıma projesinin mimarı olan aydınların en dikkat çeken tutumları İslâm’ı kilise kültürü üzerinden okumaları ve Yahudi, özellikle Hristiyan geleneğinin ortaya çıkardığı sorunların İslâm’da da var olduğu ön kabulüyle hareket etmeleridir. Bu ön yargının oluşmasında Batıda eğitim görmelerinin ve İslâm’ı, ana kaynaklarından okuyup anlayabilecek yeterlilikte bir donanıma, birikime, metodolojiye sahip olamayışlarının etkisi büyüktür. 

Batıcılar, Batıdaki gelişmelere paralel olarak Müslüman dünyanın içinde bulunduğu sorunların aydınlanma felsefesinin zihniyetiyle aşılabileceğini savunmuşlar ve bu yönde gayret göstermişlerdir. Bunun temelinde yatan sebep, İslâm’ın modernliğe meydan okuyucu tavrı sebebiyle ciddi bir engel, önemli bir sorun ve gerçek bir tehdit olarak algılanıp buna göre tutum geliştirilmesidir. Dolayısıyla zaman içinde İslâm’ı değersizleştirmeye yönelik projelerin devreye sokulup bu yolda etkili araçların kullanılmasının ana sebebi budur. Bu süreç hâlâ devam etmektedir.

Batıcıların faaliyetlerinin en dikkat çeken yönü İslâm’ı modernliğin ürettiği kavramlarla yeniden tanımlayıp beşerîleştirmek, dinin alanını tekrar belirlemek, böylece içi boşaltılmış, hayatla bağları koparılmış, Hristiyanlığa benzer, her şeyiyle tartışılabilir bir din oluşturmaktır. Bazı ilahiyatçıların, modernitenin meydan okuması karşısında takındıkları kompleksle Batı dünyasının otantik olmayan kendi dini metinlerini anlamak için ürettikleri bazı yöntemleri (mesela tarihselcilik) Kur’ân-ı Kerim’e uygulama çalışmaları, zaman zaman modernist zihniyetle ayetlerin tefsiri, bazı sahih hadislerin inkârı bu değirmene su taşımaktan başka bir işe yaramamıştır.

İslâmî hükümlerin, kavramların, temel ilkeler doğrultusunda üretilen kültürel formların tabii ortamından soyutlanarak, dışarıdan bir bakışla ve bugünden yola çıkarak tarih inşâ etme (anakronizm) tutarsızlığına aldırmadan ideolojik okumalara tâbi tutulması, istismar edilmesi, Müslümanların hâkim zihniyetini asla yansıtmayan birtakım itici uç örneklerle ya da din hakkında nefret uyandıracak figüranlarla gündem oluşturup İslâm’a karşı linç politikası izlenmesi modernlik projelerinden birisi olarak hep devrede olmuştur.” (S.38)

Modern Kadının İnşası ve Toplumun Dönüşümü

“Modernlik kendisini kadın figürü üzerinden inşa etmiş, kadının sosyal hayatta aldığı rol ve giyimindeki değişim, çağdaşlaşmanın ölçütü olarak değerlendirilmiştir. 

Modernliğin, sembol olarak kadını seçmesine paralel olarak Cumhuriyet Türkiye’si de aynı yönde çaba sarf etmiş, muhafazakâr kesimle Batıcılar arasındaki en gergin ilişki de bu alanda yaşanmıştır. Batıcıların kadınlara çeşitli hakların verilmesi ve dinî makamların bu konuya karışmamaları yönündeki talepleri bu alandaki çatışmaya işaret eder. 

Türkiye’de toplumsal sorunların oluşumunda ve bunlara üretilen çözüm önerilerindeki dinamik tartışma ve mücadele ortamı hâlâ modernlik-gelenekçilik geriliminin devam ettiğini göstermektedir. Uzun süre gündemi meşgul eden başörtüsü tartışmaları ve millî eğitim politikalarının önemli bir kısmının İmam-Hatip Liseleri üzerinden tartışılması bu konunun sıcaklığını ve hassasiyetini göstermesi bakımından önemlidir.” (S.47)

“Kadın üzerinden kışkırtılan cinselliğin ve serbest cinsel yaşamın post-modem dönemde hem bireysel özgürlük kapsamında görülmesi hem de ekonominin alanına dâhil edilmesiyle oluşan ilişkiler ağı modern toplumun ana karakterini oluşturan temel parametrelerden birisidir. Seksin ekonomik faaliyet olarak görülmesinden sonra da haber doğruysa kayıt dışı / merdiven altı fuhuş yapanların vergi açısından maliye tarafından takibata alınması ilginçtir.

Modern kapitalizmin ağında olmaktan son derece mutlu olan çağdaş Müslüman kesimin de bu yapıya çabuk adapte olduğunu söylemeliyiz. Tesettür defileleriyle Hz. Peygamber’in örtülü çıplak ifadesine aldırmadan diktikleri kıyafetleri pazarlayarak Müslüman sosyeteyi üretebilmeleri son derece takdire şayan bir başarıdır! 

Tesettürün kadın özgürlüğü önünde bir engel oluşturduğu ve mahremiyet anlayışının gericilik olarak sürekli işlendiği bir dönemin zihinsel arka planında modernlik paradigmaları vardır. Bu da ailede ve toplumda kadın-erkek eşitliği, kadın üzerinden kışkırtılan cinsellik ve bu alandaki gevşeme ya da serbestlik, kadın bedeninin sömürüldüğü ve kadın mahremiyetinin kaldırılıp gözlerin beğenisine sunulduğu, bir başka ifadeyle gözün bedendeki sınırının kalktığı bir yapının egemenliğini ifade etmektedir. Kadını beceri ve üretkenliğinden yararlanmadan daha çok evin sıkıcı ortamından ve koca baskısından kurtarmayı hedefleyen toplumsal projeler sonucu kadın, tüm toplum kesimlerinin sömürüsüne açık bir figüre dönüşmüş durumdadır. Bu bağlamda geleneksel kadın tipinin giyimi ve rolleri değersizleştirilirken yeni bir kadın imajı oluşturulmaya çalışılmakta ve ‘yeni kadın’ yüceltilmektedir. Bundan dindar çevrelerin bile etkilendiğini, İslâmî kıyafet demelerinden, tesettür içinde bile kadın bedeninin çekiciliğini ortaya koyacak giysi tasarımlarından anlamaktayız. Bu zihniyetle üretilen elbiseye karşı klâsik kıyafet isteyen genç kızlara söylenen ‘siz anne pardesüsü mü istiyorsunuz’ şeklindeki ifadeleriyle psikolojik baskı ve sindirme politikası dahi izleyenler ortaya çıkmıştır. Bu söz, herhâlde dindar kızları gericilikle, çağdışılıkla suçlamanın müslümancasıdır.” (S.53)

Dinin Alanının Daraltılmasının Aile Üzerindeki Etkileri

“Evlenecek adayların birbirlerinde zenginlik, güzellik, asalet gibi az önce bahsi geçen özellikleri aramaları tabiidir ve bunda bir sakınca bulunmamaktadır. Ancak burada esas sorun, eş adayındaki özellikleri ya bunlarla sınırlı tutmak ya da bunları öncelemek, temel hareket noktasını bu tür maddi özelliklerden oluşturmaktır. Kur’ân-ı Kerîm ve Hz. Peygamber eş seçiminde güzel ahlakın ve dindarlığın öne çıkarılmasını istemektedir.

“Ve o kullar, ‘Rabbimiz! İçimizi sevinçle dolduracak / mutluluk verecek eşler ve nesiller bahşet ve bizi takva sahiplerine önder kıl’ derler.” (Furkân Sûresi:25/74) ayetinde eşlerin nasıl olması gerektiğine işaret vardır.

Karı-kocanın birbirleri için elbise olduğu, (Bakara Sûresi;2/187) takva elbisesinin ise en hayırlı giysi (A’râf Sûresi:7/26) olduğu dikkate alınırsa, hadislerin de yardımıyla ayetin, güzel ahlaka sahip, aile içinde kendisini mutlu kılacak, iç zenginliği bulunan, Allah’ın emir ve yasaklarına gönülden bağlı, kulluk duyarlılığını (takva) hayat tarzı hâline getirmiş, iffetli, ihtiyaç duyulan işlerde beceriye sahip, insanlar içinde yüzünü kara çıkamayacak, sarıp sarmalayacak olanlardan seçilmesini önerdiği sonucu çıkarılabilir. Hz. Peygamber, insanların eş seçiminde genellikle zenginlik, güzellik, soyluluk (asalet), dindarlık gibi özelliklere bağlı tercihlerde bulunduklarını ifade ettikten sonra: ‘Sen dinî değerlere bağlı, ahlakı güzel olanı seç ki tercihin sana bereket ve hayır getirsin.’ şeklindeki hadisi ayetin açıklaması mahiyetinde görülebilir. Hz. Peygamber’in kızına talip çıkan velilere yaptığı aynı yöndeki çağrı ve uyarısı, konunun belirlenmesi ve teyidi açısından önem arz etmektedir: ‘Ahlakını ve dinî yaşantısını beğendiğiniz birisi evlenmek üzere kızınıza talip olursa hemen evlendirin. Bunu yapmayıp başka kriterler ararsanız yeryüzünde fitne ve fesat her tarafı kaplar.’ Buna göre muttaki için aranan yine kendisi gibi takva sahibi bir eştir ve mutluluğu getiren, sevindiren, iç huzuru sağlayan da budur. Bunun yapılmaması hâlinde istenmeyen durumların doğabileceği yönünde Hz. Peygamber’in başka bazı uyarıları da vardır. Konu ile ilgili şu iki hadisi zikretmek mümkündür: 

‘Kadınlarla evlenirken sırf güzelliklerine bakmayın. Çünkü güzellikleri onları şımartıp helakine sebep olabilir, rezil edebilir. Sırf, malı-serveti için de evlenmeyin. Çünkü malları onları azdırıp taşkınlıklarına sebep olabilir. Siz evleneceğinizde dindarlığı ve güzel ahlakı ölçü alın. Şüphesiz, burnu kesik, kulağı delik, teni siyah dindar bir câriye hür ve güzel olup bu özelliğe sahip olmayan kadınlara göre daha faziletlidir.’

‘Kim bir kadınla kariyerinden / şöhretinden dolayı evlenirse Allah ancak onun kepazeliğini, malı için evlenirse yoksulluğunu, soyluluğu sebebiyle evlenirse alçaklığını arttırır; iffeti için evlenenlere nikâhları mübarek olsun, tebrikler onlara.” (S.73)

“İslâm hukukunun iki ana kaynağı Kur’ân-ı Kerîm ve Hz. Peygamber’in Sünnetine bütüncül bir yaklaşımla bakıldığında evliliğin ilke olarak mutluluk ve kalıcılık esası üzerine kurulmasının hedeflendiği görülür. Kur’ân-ı Kerîm’in nikâhı kocanın karısına verdiği mîsâk-ı galîz / sağlam söz, teminat / sıkı bağ olarak tavsif etmesi, Hz. Peygamber’in boşanmayı Allah’ın en sevmediği helal olarak açıklaması, ilk ve ikinci boşamanın iddet içinde yeni bir nikâha gerek kalmadan doğrudan dönüşe imkân verecek şekilde hükme bağlanması, vefat iddeti bekleyen kadına yapılacak üstü kapalı çıtlatma hariç iddet içindeki kadına kocası dışında hiç kimsenin evlenme teklifi bir yana imada bile bulunamaması, evliliğin kalıcılığına gösterilen özeni ve bu konudaki hassasiyeti ifade eder. Bu kalıcılık, eşlerin sevinç ve neşe içinde meleklerin karşıladığı bir törenle/seremoniyle cennete girdikleri ebedî, kalıcı, sonsuz bir sürecin ifadesidir.” (S. 86) 

Cinsel Özgürlük-İffet Gerilimi Arasında Nikâh

“Nikâhın İslâm nezdinde öyle bir değeri vardır ki onun ibadet karakteri taşıdığı hususunda İslâm hukukçularının büyük çoğunluğu hemfikirdir. Bu anlayış, nikâhın bu tür ibadetlere göre az önce zikredilen ve insanın dünya ve ahireti için son derece önemli olan fonksiyonlara sahip olmasıyla temellendirilirken evlenmeyi terk edip namaz, oruç türünden nafile ibadetlerle meşgul olacaklarını söyleyen bazı sahâbîleri uyaran şu hadisle de desteklenmiştir: ‘Nikâh benim sünnetimdir; kim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir.’ Bu hadis nikâhın değerini anlatırken aynı zamanda sünnetin nâfileden üstünlüğüne de işaret etmektedir. Çünkü sünnetin terkine karşı bir va’îd/tehdit söz konusu iken nafilede bu durum yoktur. Bu sebeple zinaya düşme tehlikesi ortaya çıkmış bir Müslümanın evlenmesi namaz, hac cinsinden nafile ibadetlere göre daha öncelikli kabul edilmiştir.

Bütün bunlar da dikkate alındığında nikâhın diğer akitlere göre dinî motiflerle bezenmiş özel bir yönünün bulunduğu dikkati çekmektedir. Hatta İslâm âlimlerinin bir kısmı nikâhın değerini ifade için onun Hz. Âdem’den itibaren meşru kılınıp cennette de devam edecek iki ibadetten birisi olduğu tespitinde bulunurlar (diğeri iman). Bu sebeple bazı fıkıh kitaplarında nikâha dört ibadetten (namaz, zekât, oruç, hac) hemen sonra ve muâmelât bahislerinden önce yer verilmesi yani nikâh bölümünün ibadet konularıyla muamelât bahisleri arasına yerleştirilmesi bu akdin bir yönden ibadet, diğer açıdan hukuki işlem (muamele) olmasıyla izah edilmiştir.” (S.114)

“Sonuç olarak nikâhla, nefsi dizginleyerek zina ve fuhuştan korunmasını, neslin devamını temin, meşreplerin karışmasını önleme, çocuk terbiyesi, eşlerin birbirlerini fitneden korumaları, iffeti temin yoluyla ahlakı güzelleştirme ve kalbi arındırma, daha iyi bir şekilde kulluğa hazırlanma ve çevresini hazırlama, yakınlaırın nafakasını temin gibi fonksiyonlarıyla sağlamış olduğu dinî ve dünyevî faydalarından dolayı nikâh, ibadet karakteri taşır ve hatta nafile ibadetten daha faziletlidir. Modernliğin ise böyle bir derdi yoktur.” (S.116)

Mahremiyetin Parçalanması ve Kadın Bedeni Üzerinden Cinsel Kışkırtıcılık

“Harem’, ‘hurmet’, ‘mahrem’ aynı kökten gelen kelimelerdir. Birbirine bağlı ve her birisi diğerinin anlamını tamamlayan, onu izah eden özelliklere sahiptir. Bu kelimeler yasak, zevce, saygınlığı olan, kutsal değer taşıyan, ilahi dokunulmazlığı bulunan, rastgele girilmesi yasak mekân anlamlarına gelmektedir. Mahrem, fıkhî olarak özel bir anlama sahiptir ve evlenilmesi yasak olanları ifade eder.’ Bununla birlikte başkasına kapalı olan özel hâlleri ve şeyleri de belirler.” (S.117)

“Modernlik aslında mahremiyeti ortadan kaldırıp aleniyete döndürme çabasından başka bir şey değildir. Kadının modernleşmenin sembol figürü olduğu dikkate alınırsa bu noktada kadın bedeninin öne çıkmasının, operasyonların bu noktadan derinleştirilmesinin bir başka açıdan anlamı vardır. Modern şehir hayatının mahremiyeti aleniyete dönüştürmede bir alt yapı oluşturduğunu belirtmemiz gerekir. Sosyal bir politika olarak şehirleşme ve bireysel tercih olarak şehirli olmayı önemseme, önceleme fark ettirmeden dönüştürmenin bir yolu olarak doğmuştur.

O hâlde son tahlilde denilebilir ki cinselliğin bu derece ayağa düştüğü bir ortamda sadece nikâha bağlı bir ilişkiyi hâkim kılmak, cinsel hayatı insanın yaratılış gerçekliğine bağlı şekilde disiplin altına almak kolay değildir. Her alanda toplumu kuşatan yozlaşma, insanın en zayıf olduğu cinsel dürtü ve erotizm sektörü bir araya gelince aldatmaların ve nikâh dışı ilişkilerin azalacağını düşünmek iyimserlik olur. Bu durumdan da ailenin olumsuz etkilenmemesi düşünülemez.

İnsanın dilediği her şeyi yapmakta serbest olduğu, kadın bedeninin erkekler tarafından denetim altında tutulduğu ve bundan özgürleşme gerektiği yönündeki feminist yaklaşımın güçlü ve yaygın faaliyetlerinin bulunduğu, kadın merkezli kışkırtıcı cinselliğin abartıldığı ve bu yolla erkek zaafının ince ince işlendiği, seksüel aktiviteye dair yolların sonuna kadar açıldığı ve teşvik edildiği, evliliğin bir yük olarak görüldüğü bir ortamda evliliklerin azalmasından ve basit sebeplerle bozulmasından daha tabii bir şey olamaz.” (S.130)

Klasik Rollerde Değişim: Toplumsal Cinsiyet Projesi

“Modern kültür, klasik rolleri ya da statüleri ciddi şekilde sorgulamıştır. Bu noktada toplumsal cinsiyet (gender) projesi ile rollerin ya da statülerin verili değil inşâî olduğu yani toplumsal cinsiyetin biyolojik olarak belirlenemeyeceği sosyo-kültürel olarak üretileceği fikri önemli bir işlev görmüştür. Bununla rol ve statülerin kadınlık ve erkeklik normlarına dayalı sabit bir bölümleme olmadığı, bir başka deyişle geleneksel rol dağılımının yaratılış gerçekliğiyle (fıtrat) ilgisinin bulunmadığını ve tamamen tarihî dönemin şartlarında oluştuğunu savunurlar. Bu görüşün temellendirildiği zihniyete göre ‘ev erkeği’ ya da ‘iş kadını’ şeklinde bir giydirme mümkündür.

Çağdaş dünyada ‘toplumsal cinsiyet’ fıkri doğrultusunda rollerin dağılımı hususunda hukuki düzenlemelerin yanı sıra bunu destekleyecek dinamik mekanizmaların da devreye sokulduğu bilinmektedir. Bu bağlamda sadece yazılı faaliyetler değil görsel medya aktif rol almaktadır. Tanımlayıcı sembollerde geçişkenlik oluşturulması yani erkeğe ait sembollerin kadınlarda, kadınlara ait sembollerin erkekler üzerinde sergilenmesi bu amaca hizmet eden araç görünümündedir. Söz gelimi Batı dünyasında başlangıçta erkek simgesi olarak kabul edilen pantolon, şapka ve kravatın kızlara giydirilmesi, kızlara ait bazı süslerin örneğin küpe ya da bayan işareti olabilecek yüzüklerin erkeklerce takılması, bunların da özellikle gösterilmesi, öne çıkarılması bilinçli bir politikanın ürünüdür.

Modernlik ateşi İslâm dünyasını sarıncaya kadar geçen tarihî süreçte Müslüman toplumlar, bu tür değişimler hususunda ciddi bir hassasiyet göstermişlerdir. Bunun ana sebebi Hz. Peygamber’in kadın ve erkeklerin birbirlerine benzeyecek tutum takınmalarına sert tepki vermesidir. Bu bağlamda Rasûl-i Ekrem’in, tavırlarıyla, giyim-kuşamlarıyla ve diğer tercihleriyle erkeğe benzemeye çalışan kadınlara, kadına benzemeye çalışan erkeklere, mesela onlara özgü elbiseleri giyenlere Allah’ın rahmetinden uzak kalması yönünde beddua ettiği, hatta cennetten mahrum kalacaklarını ifade ettiği nakledilmetktedir. 

Modern kültür, kadınlık-erkeklik normlarında meydana getirdiği karmaşa ve rollerde oluşturduğu geçişkenliğe bağlı olarak Kur’ân-ı Kerîm ve Hz. Peygamber’in sünneti tarafından belirlenen bazı kavramların anlaşılmasını da zorlaştırmıştır. Mesela aile kurumundaki esnek ve fonksiyonel hiyerarşiyi (kavvâm-mutî’), onun genetiğiyle oynayıp katı bir ast-üst ilişkisi ya da cinsiyete dayalı hegemonik bir yapıyla tanımlayarak yöneticiyi yetki kullanan despot, yönetileni bir anlamda onun velayetinde bulunan köle şeklinde tasvir ederek itici hâle getirmeyi başarmış, neredeyse eşitlik fikriyle bu iki kavramı Müslümanların zihninde bile devre dışı bırakmıştır. Özellikle aile içinde karı-kocanın birbirlerine karşı statülerini Batının sınıfsal yapısının etkisiyle ezen-ezilen, zulmeden-zulüm gören, kazanan-kaybeden gibi kategoriler üzerinden okuma alışkanlığı, aile kurumunun bu iki ana kavramını anlamayı zorlaştıran, hatta imkânsız kılan bir soruna dönüştürmüştür. Bu bağlamda ister istemez zihinsel arka planda erkek, hanımını yönetme konusunda bütün yetkileri elinde bulunduran, onun üzerinde sınırsız haklara sahip olan, bütün avantajlı durumlar kendisine tahsis edilmiş bulunan bir figür olarak tanımlanmış, kadın da gücü simgeleyen kocanın insafına terk edilmiş bir hizmet aracı olarak değerlendirilmiştir. Bu tasvirde yönetilenin, yönetenin insaf ve merhametine terk edildiği hastalıklı bir yapı öngörülmektedir. İşte bu iddia doğrultusunda çeşitli projelerle ya da tedbirlerle zayıf ve kırılgan konumunu telafi amacıyla kadının güçlendirilmesi ve erkeğin sınırlandırılması yoluna gidilmiştir. Bu durum, sadece modern insanın zihninde değil bazı ilahiyatçılar açısından da kabullenilmiş bir tezdir.

Bu zihniyet dünyasının oluşumunda özellikle geleneksel yapılara karşı modern sistemi öne çıkarmak amacıyla tarihin anakronik tarzda yargılanması da etkili olmuştur.

Özelikle modern-özgür kadın inşa edilirken ‘ataerkil aile modeli’ tiplemesiyle gelenek devre dışı bırakılmış ve ona karşı bir iticilik oluşturulmuş, kadının itaatkâr oluşu da bir anlamda köleliğe benzer bir ilişkiyle tanımlanmıştır. Bu açıdan bakıldığında kadının evin tertip-düzeninden sorumlu bulunuşu sebebiyle ‘eve hapis’, emanet oluşuyla da ‘sığıntı, erkeğe mahkûm âciz bir varlık’ olarak değerlendirilmesi sürpriz olmayacaktır. Nitekim sosyolojik olarak cinsiyete göre biçilmiş rollerin olmamasının özgürleştirici olduğu, tercihlerin sınırlarını genişlettiği ve daha büyük bir yaratıcılığın oluşmasını sağladığı kabul edilmiştir.

Burada bir şeye daha işaret etmek gerekirse tarihî süreçte kadın-erkek rollerinin köklerine inilirken bu rollerin ataerkil yapıdan kaynaklandığını kabul edip bu kavramla temellendirmek tutarlı değildir. Çünkü tepkisel bir kavram olarak ‘artaerkil’ erkeğin kadına hükmettiği, onu ezdiği, sömürdüğü toplumsal yapılar ve pratikler sistemini ifade eder. Müslüman zihniyetinde bunu temellendirme imkânı yoktur.” (S.144)

Tanrı’dan Bağımsızlaşma Projesi Olarak Özgürlük Ya Da Özgürlükte Sınır Tanımamazlık

“Modern özgür duruş: Bu beden benim, onunla ilgili kararı özgürce ben veririm, bu hayat benim, onu özgürce ben yaşarım.

Bugün varlıkla ilişkimizi belirleyen birçok kavram Batılı karşılıklarıyla karıştırılmış, melezleştirilmiş ve bilinçli şekilde genetiğiyle oynanarak farklılaştırılmıştır. Bu kavramlara eklemlenen anlamlar zihniyet dünyamızı evirmiş, ilişkilerimize yeni içeriğiyle yön vermeye başlamıştır. Bu sürecin diğer kurumlarımız gibi aileyi de savurduğunu gözlemlemekteyiz. Özgürlük kavramı bunlardan en önemlisidir. Aile açısından önemli oluşu bütün dinlerde dinî bir kavram olan ve kadın-erkek beraberliğini meşru kılan tek yol olarak belirlenen nikâha bakışı etkilemesi, kadın-erkek arasındaki ilişkilere yeni bir şekil vermesidir.” (S.204)

“İslâm kültürü aileyi ilgilendiren bütün alanları insanın en özel sahası olarak gördüğü için hürmeti / mahremiyeti (haramlılık) esas almış serbest alanları sıkı kurallara bağlamıştır. Bu anlayış doğrultusunda aile ile ilgili hususlarda Müslüman toplumlarda bir hassasiyet gelişmiştir. Modern kültür ise bu hususta daha serbestiyetçi (ibâha) bir tavır takınmıştır. Mesela bugünkü bazı Batı toplumlarında özgürlük adına fıtrata aykırı evliliklere izin verilmesi bu zihniyetin sonucudur. ABD’nin özgürlükçü reformları gerçekleştiren eyaleti olarak bilinen Massachusetts’in ABD’de ilk eşcinsel evlilikleri 2004 Mayısında yasalaştırması bu özgürlükçü zihniyetini daha da perçinlediği şeklinde yorumlanmıştır.

Etkili gay ve lezbiyen hareketlerinin genellikle bireysel hakların öne çıkarıldığı ve devlet siyasetinin özgürlükçü olduğu ülkelerde ortaya çıkma eğilimi modern özgürlüğün kodlarını belirlemektedir. Uluslararası Lezbiyen ve Gay Birliği 1978’de kurulmuş ve dünyanın çoğu ülkesinde örgütlenmiştir.” S.206

“Görüldüğü üzere Tanrılaşan İnsan! İstediği her şeyi yapabilmekte ve bunu özgürlük adına meşru görmektedir. Özgürlük kavramı çerçevesinde görülmeye başlanan bu tür tutumlara bakıldığında Kur’ân-ı Kerîm’in tutkuları tanrı edinmek şeklindeki eleştirisi ve Hakkın ölçüsü karşısında tutkularına / arzularına mağlup olmuş olanlara uymama konusundaki uyarısı bu açıdan oldukça manidardır.

Günümüzün hazcı/hedonist özgürlük zihniyeti kadın merkezli cinselliği kışkırtarak insanı en zayıf noktasından yakalamış ve bu disiplini bozmuş, geleneksel evlilik uygulamalarını değersiz kılmak için kadın-erkek beraberliğine dayalı modern yaşam biçimini yüceltmiştir. Bu çerçevede flörtün ön plana çıkarılması, evlilik öncesi tecrübe kazanma amaçlı ilişkiler, seviyeli birliktelikleri, erkeklerin kız ve kızların erkek arkadaş edinmeleri yönündeki teşvikler, kadın-erkeğin serbest yaşamasının ilericiliğin bir göstergesi sayılması, bu yöndeki tercihlerin ön plana çıkarılarak terviç edilmesi (desteklenmesi) özellikle toplumda öne çıkarılan insanların (sporcu, sanatçı! vs.) haberleriyle ilginin bu noktalara çekilmesi, böylece bu tür tutumların normalleştirilmesi, bakireliğin, geleneksel evlilik biçimlerinin alaya alınması ve küçümsenmesi, karşıt görüşlerin gericilik vb. yaftalarla damgalanması hep bu anlayışın sonucudur. Bu değersizleştirme kampanyası tarihi süreç içerisinde Müslüman toplumlarda İslâm’ın özüyle de çok ilgisi bulunmayan bazı uygulamaların gözden geçirilmesi önünde de engel oluşturmaktadır.

Bugün modern özgürlük yaklaşımının nefse / hazza bağımlı hâle gelmek gibi bir sonuç doğurmasına aldırmadan özgür bir birey olarak insanın kendi bedeni üzerinde serbestçe tasarruf edebilme hakkı doğmuş, doğum kontrolü ya da hamileliği önleyen birtakım tedbirlerle rahimler üzerinde kurulan egemenlik ile de cinselliğin serbest biçimde yaşanır hâle gelmesinin önü açılmıştır. Maalesef bugün gelinen postmodern dönemin hâkim karakteri olarak insanın canı ne istiyorsa yapabileceği bir özgürlük tanımlamasına bağlı olarak eşcinsel (gay, lezbiyen) evliliklerin görünürlük kazandığı, meşruiyet zemini bulduğu, hatta yaygınlık kazanmaya başladığı, travestilerin boy gösterdiği, her açıdan mahrem alanlara, rahimlere, doğuma, cinsiyete müdahale edildiği, kısaca cinsel sapma olarak görülen ilişkilerin normalleştiği, taşıyıcı annelerin kiralandığı, sadece babası olan ve annesini tanımayan ya da sadece annesiyle yaşayan ve babasının kim olduğunu bilmeyen çocukların bulunduğu, sperm bankalarına ilginin olduğu, kürtajın kolaylaştığı, cinselliğin eşle sınırlandırılmadığı bir dönemde bunlarla barışık olmayan aile kurumunu kendi tabii değerleri doğrultusunda yeniden değerli hâle getirilebilmenin oldukça zor olduğunu özellikle vurgulamamız gerekir.” (S.209) 

Kitabın Giriş bölümünde Modernlik ve Sorunları ele alınmış.

Birinci Bölüm’de Günümüz Müslüman Ailesi: Dinin Alaninin Daraltilmasinin Aile Üzerindeki Etkileri incelenmiş.

İkinci Bölüm’de ise Rahmet, Sekînet ve Meveddet kavramları çerçevesinde Günümüz Müslüman Ailesi: Dinin Alanının Daraltılmasının Aile Üzerindeki Etkileri incelenmiş.Meveddeti Geliştiren Tutumlar: Hayırhah Olmak, Beklentileri Karşılamak, Sevdiğine Sevgiyi İfade Etmek, Gönül Alıcı Ve Güzel Söz Söylemek, Yumuşak Tavır Takınmak, Jest ve İltifatlarda Bulunmak, Muhabbet / Sohbet Etmek ve Dertleşebilmek, Diğergamlık, Hediyeleşmek, İyilik ve Güzelliği Takdir Etmek, Cinsel Mutluluk, İçten / Samimi Olmak, Sevilen Özellikleri Öne Çıkarmak, Toptancılıktan Kaçınmak, Aile İçin Harcamaktan Kaçınmamak, Kibirden Uzak ve Mütevazı Olmak konu başlıkları altında ele alınmış.

Üçüncü Bölüm’de Uyuşmazlıklar, Nüşûz ve Şikâk, Uyuşmazlıkların Çözümünde Kur’an-ı Kerîm’in Önerileri ve Modern Zihnin İsyanı ve Kur’an ve Sünnette Çatışmayı Önlemede ve Uyuşmazlıkların Çözümünde Etkili Tutumlar konu başlıkları altında Aile İçi Uyuşmazlıkların Çözümü ve Değişen Algı konusu ele alınmış. 

Bu bölümde Kur’an ve Sünnette Çatışmayı Önlemede ve Uyuşmazlıkların Çözümünde Etkili Tutumlar ayrı ayrı incelenmiş: 

-Aile İçi Uyuşmazlıkları Aile İçinde Halletmek

-Sabırlı Olmak / Öfkeyi Kontrol Etmek

-Ön Yargıdan Arınmak, İyi Niyetli ve Yapıcı Olmak

-Alınganlık Göstermemek 

-Hata veya Kötülüğü İyilikle Onarmak 

-Aile Büyüklerini Eleştirmekten Kaçınmak 

-İğneli Ve İmalı Sözlerden Kaçınmak

-Geçimli Olmak, Çatışmacı Tutumlardan Uzak Durmak 

-Affedebilmek

-Dürüst ve Şeffaf / Açık Olmak

- Dışarıdakı Sorunu Eve Taşımamak

-Eski Defterleri Karıştırmamak

- İyiliği Başa Kakmaktan Sakınmak

-İletişim Kanallarını Açık Tutmak

-Hassas Noktaları Kaşımaktan Kaçınmak

-Onur Kırıcı Davranışlardan Kaçınmak 

-Empati Kurmak ya da İğneyi Kendine Çuvaldızı Başkasına Batırmak

-Özür Dileyebilmek ve Özrü Kabul Edebilmek

-İlişkilerin Kilitlendiği ya da Çıkmaza Girdiği Durumlarda Bulunulan Ortamdan Uzaklaşmak 

-Maksadı Aşan Sözlere Takılmamak





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle