KİTAP

Meşrûtiyetten Cumhuriyete Makaleler
YAZI BOYUTU :

Mehmed Zahid AYDAR

Cumhuriyet döneminin en etkili âlim ve müfessirlerinden birisi olan Elmalılı M. Hamdi Yazır’ın yazdıkları arasında (tefsirinden sonra) önemli çalışmaları; başta Sebilürreşad ve Beyânülhak olmak üzere, dönemin çeşitli dergilerinde yayımlanan makaleleridir. İkinci Meşrûtiyet’in ilânından hemen sonra yayımlanmaya başlayan ve Hak Dini Kur’an Dili’nin yazıldığı yıllara kadar uzun zaman diliminde kaleme alınan bu makaleler de; dönemin siyasî havası yansıtıldığı gibi, bu havayı İslâmî esaslara göre tahlil etmeye de çalışılmıştır. Ayrıca Ramazan hilâlinin ispatı, donanmaya yardımın zekât yerine geçip geçmeyeceği, Mecelle’ye yöneltilen tenkitlere cevaplar gibi fıkhî meseleleri izaha gayret etmiştir. İslâm’ın temel hedeflerini ortaya koyan ve modernizmin getirdiği şüpheleri gidermeye çalışan makaleleri kaleme almıştır. Felsefî denemeleri ve değişik dillerden tercüme ettiği metinler de önemlidir. Muhakkak ki bir âlim ve bir düşünür olarak Elmalılı’yı daha iyi tanımayabilmek için ‘Meşrûtiyetten Cumhuriyete Makaleler’ isimli bu eserin okunmasında fayda vardır.

 
 

Meşrûtiyetten Cumhuriyete Makaleler

 
 










Kitabın Adı: Meşrûtiyetten Cumhuriyete Makaleler

Yazarı: Elmalılı M. Hamdi Yazır 

Hazırlayanlar: A. Cüneyd Köksal – Murat Kaya

Basım Yeri ve Tarihi: İstanbul, 2011

Yayınevi: Klasik

Sayfası: 427

Kapak Türü: Karton

İLÂHÎ! Hamdini sözüme sertâc ettim, zikrini kalbime mi’râc ettim, kitabını kendime minhâc ettim. Ben yoktum var ettin, varlığından haberdâr ettin, aşkınla gönlümü bî-karar ettin. İnâyetine sığındım, kapına geldim, hidâyetine sığındım, lütfuna geldim. Kulluk edemedim afvına geldim. Şaşırtma beni, doğruyu söylet; neş’eni duyur, hakikati öğret. Sen duyurmazsan ben duyamam, Sen söyletmezsen ben söyleyemem, Sen sevdirmezsen ben sevdiremem. Sevdir bize hep sevdiklerini, yerdir bize hep yerdiklerini, yâr et bize erdirdiklerini. Sevdin habibini kâinata sevdirdin; sevdin de hil’at-i risâleti giydirdin. Makâm-ı İbrahim’den Makâm-ı Mahmud’a erdirdin. Server-i asfiyâ kıldın, Hâtem-i enbiyâ kıldın. Muhammed Mustafâ kıldın. Salât ü selâm, tahiyyât ü ikrâm, her türlü ihtiram O’na, O’nun âl ü eshâb ü etbâ’ına yâ Rab! 

Elmalılı M. Hamdi Yazır

Cumhuriyet döneminin en etkili âlim ve müfessirlerinden birisi olan Elmalılı M. Hamdi Yazır’ın yazdıkları arasında tefsirinden sonraki en önemli çalışmaları, başta Sebilürreşad ve Beyânülhak olmak üzere dönemin çeşitli dergilerinde yayımlanan makaleleridir. 2. Meşrûtiyet’in hemen akabinde, 1908 yılında yayımlanmaya başlayan ve Hak Dini Kur’an Dili’nin yazıldığı yıllara kadar uzun bir zaman dilimine yayılan bu makaleler arasında, dönemin siyasî havasını yansıttığı kadar bu havayı İslâmî esaslar lehine etkilemeye çalışan yazıların yanı sıra; Ramazan hilâlinin ispatı, donanmaya yardımın zekât yerine geçip geçmeyeceği, Mecelle’ye yöneltilen tenkitlere cevaplar gibi fıkhî meseleler, bir bütün olarak İslâm dinini tanıtan ve modern eleştirilere karşı onu savunan yazılar, felsefî denemeler, Doğu ve Batı’dan çevrilen parçalar da yer almaktadır. Bu toplu yazılar, hiç şüphesiz, bir âlim ve bir düşünür olarak Elmalılı’nın daha iyi tanınmasına vesile olacaktır.

Takdim

Elinizdeki çalışma, daha çok tefsiriyle tanınan Elmalılı Muhammed Hamdi Efendi’nin geniş ilgilerini ve düşüncesinin farklı veçhelerini ortaya koyuyor. A. Cüneyd Köksal ve Murat Kaya’nın 2. Meşrûtiyet sonrası döneme ait dergileri tarayarak hazırladıkları emek mahsulü bu çalışma, sadece dinî düşünce alanındaki tartışmalara değil, hukuki ve siyasî tarihimize de ışık tutuyor. İslâm-Batı ilişkisi, dinin modern hayattaki yeri, ilhâd, din ve siyaset ilişkisi gibi dönemin tartışılan başlıklarının yansıra, İslâmî ilimler ve hukukla ilgili makaleleri Elmalılı’nın âlimlik vasfını daha fazla belirginleştiriyor. 

Dilinin günümüz okuru için bir miktar ağır olmasından yılmaksızın dikkatle okunduğunda, birçok sorunu ve tespiti bugün dahi görülmeyen bir berraklık ve ihâtayla dile getiren Elmalılı’nın düşüncelerinin birçok yeni düşünceye ilham kaynağı olacağı âşikârdır.” 

Tuncay BAŞOĞLU

l. Elmalılı M. Hamdi Yazır’ın Hayatı, Eserleri, Şahsiyeti 

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır 1878’de Antalya’nın Elmalı kazasında doğdu. Babası Hoca Numan Efendi, küçük yaşında Burdur’un Gölhisar kazasının Yazır köyünden ayrılarak Elmalı’ya geldi, tahsilini orada tamamladı ve Şer’iye Mahkemesi başkâtibi oldu. Annesi Elmalı ulemâsından Esad Efendi’nin kızı Fatma Hanım’dır. Dedeleri Mehmed, Bekir, Hasan ve Bedreddin Efendiler ilmiye sınıfına mensuptu.

İlk tahsilini Elmalı’da yapan ve rüşdiyeyi de burada bitiren Hamdi Efendi, hâfızlığını yapmış, Arapça okumuş ve İslâmî ilimlerde ön bilgileri edinmiş olarak dayısı Hoca Mustafa Sarılar’la birlikte İstanbul’a geldi (1895). Kayserili Mahmud Hamdi Efendi’nin Bâyezid Camii’ndeki derslerine devam etmeye başladı (Hocasının da adı Hamdi olduğu için daha sonraları kendisine Küçük Hamdi lâkabı verilecektir). İstanbul’daki diğer meşhur hocaların da derslerine devam ederek icazet aldı. 1905’te ruûs imtihanını kazandı. Mekteb-i Nüvvâb’a girdi ve buradan birincilikle mezun olarak kadı icâzetnamesi aldı. 1905-1908 yılları arasında Bâyezid Camii’nde dersler verdi. Bu vazifedeyken Meşihat (Şeyhülİslâmlık) Dâiresi Mektûbî kalemine tayin edildi (1906). Bir taraftan da Mekteb-i Nüvvâb’da ve Mekteb-i Mülkiye’de ahkâm-ı evkaf, Medresetü’l-Vâizîn’de fıkıh ve Medrese-i Süleymaniye’de mantık dersleri verdi, Meclis-i Maârif âzâlığı yaptı. İki yıl Huzur Dersleri’ne muhatap olarak katıldı. 1908’de dersiam oldu. Bu yıllarda dışarıdan felsefe, edebiyat, riyaziye tahsil etti, Sâmi ve Bakkal Arif Efendilerden hat dersleri aldı (Sâmi Efendi’den ta’lik ve celî sülüs, Arif Efendi’den sülüs ve nesih yazılarından icazet aldı), kendi kendine çalışarak Fransızca öğrendi. 

Devrinin hemen hemen bütün ilim adamı ve aydınları gibi, çeşitli sebeplerle Abdülhamid idaresine muhalif olan Elmalılı, hararetle meşrutiyeti savundu ve bu görüşü temsil eden İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin ilim şubesinde görev aldı. Avrupai bir meşrutiyet tarzı yerine şeriata ve memleketin geleneklerine uygun bir meşrutiyet modeli geliştirmek için çalışmalar yaptı. 2. Meşrûtiyet’in ilanından sonra kurulan Meclis-i Mebusan’a Antalya mebusu olarak girdi. 2. Abdülhamid’in hal’i için gereken hal’ fetvasını yazdı. 4 Ağustos 1918’de Dârü’l-Hikmeti’l İslâmiye âzalığına, 2 Nisan 1919’da da reisliğine tayin edildi. Damad Ferid Paşa’nın birinci ve ikinci kabinelerinde Evkaf Nazırlığı yaptı. Bu görevde iken ikinci rütbeden Osmanlı nişanı ile ödüllendirildi. 15 Eylül 1919’da Hey’et-i A’yân (Senato) âzalığına getirildi. Cumhuriyet’in ilanı sırasında Mütehassisîn Medresesi’nde ‘mantık’ müderrisi idi. 

Damad Ferid Paşa kabinelerindeki görevi dolayısıyla, Millî Mücadele aleyhinde bu kabinelerin verdiği kararlardan sorumlu tutuldu, Fatih’teki evinden alınarak Ankara’da kırk gün tutuklu kaldı. Gıyabında idama mahkûm edildi. Fakat Ankara İstiklal Mahkemesi’nde görülen mahkemede beraat etti. İstanbul’a dönerek inzivaya çekildi ve camiye gitmek dışında vefatına kadar evinden dışarı çıkmadı. Daha önce memuriyet yaptığı kurumların lağvedilmiş olması sebebiyle gelir yolları kesilip maddî sıkıntı çektiği bu inziva döneminin ilk yıllarında, daha önce başlamış olduğu Metâlib ve Mezâhib adlı tercümesini tamamladı. Prens Abbas Halim Paşa’nın teşvikiyle büyük çaplı bir hukuk kâmusu hazırlamaya koyuldu, ardından bu çalışmasını yarım bırakarak, TBMM’ce kararlaştırılan ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nca kendisine teklif edilen Kur’an tefsirini kaleme aldı.

Şabaniye tarikatına intisabı olan Elmalılı, 27 Mayıs 1942’de vefat etti. Sahra-yı Cedid Mezarlığı’nda babasının kabrine defnedildi.

Basılmış Eserleri 

1. Ahkâm-ı Evkaf (Ders notları, 2 kısım, 1911) 

2. İrşâdü’l-Ahlâf fî Ahkâmi’l-Evkâf (Mülkiye Mektebi’nde verdiği ders notları, 1914) 

Elmalılı, Mekteb-i Mülkiye’de haftada bir saat ahkâm-ı evkâf dersleri okutmuştur. Kendi ifadesiyle ders okutma sırasında, fıkhın vakıflarla ilgili bölümlerinden çıkardığı notlara biraz ‘mesâil-i kanuniye’, biraz da şahsî mütalaalarını ilave etmek suretiyle her öğretim yılı için ayrı bir kitap hazırlamıştır. Elmalılı’nın vakıflar hukukuna dair bu eserleri, aynı konuda yazılmış olan eserler arasında meseleyi yalnız hukukî boyutuyla değil, çok daha geniş bir toplum felsefesi perspektifinden ele alması cihetinden temayüz etmektedir. 

Elinizdeki kitapta yer alan ‘Ulûm-i İslâmiyenin Ruhu ve Mizâc-ı Tasnifi’ başlıklı makale, Sebîlürreşad’da neşredilmeden önce İrşâdü’l-Ahlâk’ın baş tarafında yayınlanmıştır. Bu iki kitap bir değerlendirme ile birlikte tıpkıbasım ve sadeleştirme olarak Nazif Öztürk tarafından yayınlanmıştır: Elmalılı M. Hamdi Yazır Gözüyle Vakıflar (Ankara, 1995) 

3. Tahlîlî Tarih-i Felsefe: Metâlib ve Mezâhib -Ma-ba’de’t-tabia ve Felsefe-i İlâhiye (1926) 

Fransız felsefe tarihçileri Paul Janet ve Gabriel Séailles’in beraber hazırladıkları Histoire de la Philosophie isimli felsefe tarihinin ilahiyat ve metafizik kısımlarının tercümesidir. Elmalılı çevirisinin başına elinizdeki kitapta da yer alan 40 sayfalık bir Dibace eklemiş ve tercüme ettiği kısımlara birçok notlar ilave ederek çeşitli fikir ve filozoflar hakkındaki mülahazalarını ortaya koymuştur. Darülfünun Edebiyat Fakültesi’nde felsefe müderrisi olan Mehmed Emin Erişirgil, fakülte mecmuasında Metâlib ve Mezâhib ile diğer bir eser hakkında ‘İki Eser-i Felsefî Münasebetiyle’ isimli bir makale yayınlamış, burada Dibace hakkında şu satırları kaydetmiştir: ‘Kitaptan çok Dibace kıymetlidir. Bu Dibace ayrı intişar etse yine kıymetinden kaybetmezdi. Çünkü baştanbaşa okuyunca felsefî mesâili kavrayan bir zekânın tesiri altında bulunduğunuzu hemen farkediyorsunuz. (. . .) Bu mukaddime felsefi bir kudreti haiz bir kalemin eseridir.’ 

Eser, sadeleştirilmiş olarak 1978’de basılmıştır. 

4. Hak Dini Kur’an Dili - Yeni Mealli Türkçe Tefsir 

Elmalılı’ya asıl şöhretini kazandıran, onu yirminci yüzyılın müfessiri saydıran büyük eseridir. Yeni Cumhuriyet idaresi, temel İslâmî kültürün millete kendi diliyle öğretilmesi gerektiği düşüncesinden hareketle TBMM’de bir Kur’an tercümesi ve tefsiri ile Sahih-i Buhârî muhtasarı Tecrîd-i Sarîh tercümesi hazırlatılmasına karar vermiş, bu işler için Diyanet İşleri Riyaseti’ne bir tahsisat ayrılmıştı. Diyanet İşleri reisi Rıfat Börekçi ve yardımcısı Ahmed Hamdi Akseki’nin ısrarları ile tercümenin Mehmed Akif’e, tefsirin Elmalılı’ya, Tecrîd-i Sarîh tercümesinin de Bâbânzade Ahmed Naim Efendi’ye yaptırılması kararlaştırıldı. Bir süre sonra Mısır’a giden Mehmed Akif, ayrıntıları iyi bilinen bir süreçte tercüme işinden vazgeçti ve Diyanet yetkilileri Hamdi Efendi’ye tercüme işini de üstlenmesini teklif ettiler. Elmalılı Hamdi Efendi, Kur’an’ın hakettiği doğruluk ve güzellikte tercüme edilebileceğine inanmadığını söyleyerek görevi kabul etmek istemediyse de, görüşmelerden sonra âyetlerin altına, tefsire geçmeden önce bir meal ilave edilmesi konusunda anlaşma sağlandı. 

Tefsir, Diyanet İşleri bütçesinden ayrılan tahsisatla sözleşmede belirlenen esaslar dâhilinde on iki yıllık (1926-1938) bir çalışma ile tamamlanmış, 1935-39 yılları arasında İstanbul Ebuzziya Matbaası’nda dokuz cilt ve 10000 takım olarak basılmış, 2000 takımı müellife verilirken geri kalanları ücretsiz dağıtılmıştır. 

Tefsirin ilk baskısından sonra ofset olarak ikinci (1960) ve üçüncü (1971) baskıları yapılmıştır. Üçüncü baskısı esas alınarak Suat Yıldırım başkanlığında bir heyet tarafından hazırlanan bir fihrist, esere 10. cilt olarak ilave edilmiştir (İstanbul 1982). Sonraki yıllarda tefsirin muhtelif sadeleştirmeleri yapılmıştır. 

Hak Dini Kur’an Dili, tarih boyunca İslâm düşüncesi içerisinde ele alınmış, tartışılmış bütün büyük meselelere bir şekilde temas eder. İlgili âyetlerin yorumu münasebetiyle pek çok itikâdî, amelî, ilmi ve felsefi meseleyi ele alır, bu meselelere klasik âlim ve çağdaş mütefekkir özelliklerini kendinde birleştiren bir şahsiyetin bütüncül bakış açısıyla, çağdaş metodolojiyi de kullanarak, geniş ölçüde orijinal düşünce ve çözümler ortaya koyar ve bu bakımdan da eser, eski ve yeni tefsirler arasında seçkin bir yere sahiptir. Hak Dini Kur’an Dili’ni bugün de ayırıcı kılan temel özelliği, nakli ve aklî bütün bilgi ve hükümlerin -İslâmi ilimlerin müteahhirîn döneminde yerleşmiş bulunan- asli ve metafizik ilkelerle olan bağlarını ortaya koymaya özen gösteren, ilimler ve bilgiler arasındaki hiyerarşiye ihtimam eden, bütün bilgi alanlarının arasındaki irtibatı kuran belki de son tefsir oluşudur. 

5. Tamamlanmamış İslâm Hukuku Kamusu 

Elmalılı’nın tefsire başlamadan önce üzerinde çalışmakta olduğu ve fakat tamamlayamadığı bu eser, çalışmanın elyazmaları esas alınmak ve eksik kalan maddeler Sıtkı Gülle tarafından tamamlanmak suretiyle (fakat ne yazık ki hangi maddelerin Elmalılı ’ya, hangilerinin hazırlayana ait olduğu belirtilmeksizin ve Elmalılı’nın yazdığı maddeler de genişletilmek suretiyle) hazırlanmış ve 1997 yılında beş cilt olarak basılmıştır. [Alfabetik İslâm Hukuku ve Fıkıh Istılahları Kamusu, İstanbul (Eser Neşriyat), 1997). 

Basılmamış Eserleri 

1. Usûl-i Fıkh’a dâir bir eseri. 

2. Mantık-ı İstintâcî ve İstikrâî (İngiliz filozoflarından Alexander Bain’in bu isimdeki kitabı Gabriel Compayre tarafından 1875 ’te Fransızcaya çevrilmiş, Hamdi Efendi de bunu Türkçeye çevirerek Süleymaniye Medresesi’nde okutmuştur). 

3. Bir kısmı eksik olan bir divan. 

4. Hüccetullaği’l-Bâliğa Tercümesi. Tefsiri tamamladıktan sonra yine Diyanet İşleri Başkanlığı namına bu meşhur eseri tercümeye başlamışsa da, bu çalışmasında fazla ilerleyemeden vefat etmiştir. 

II. İlmî Şahsiyeti ve Günlük Hayatı 

Elmalılı’nın esas ihtisas alanı fıkıhtır. İlk eserleri de ağırlıklı olarak fıkıhla alakalıdır. Ancak İslâmî ilimlere yönelik bütüncül bir bakış sahibi olan Elmalılı’nın okumalarının daha ilk tahsil yıllarından itibaren çok geniş bir alanı kuşattığı anlaşılmaktadır. İslâm düşüncesine ve İslâmi ilimlere yönelik bu küllî bakışı kronolojik bakımdan önce makalelerinde kendisini belli eder ve onun bu özelliği sebebiyledir ki, daha önce Kur’an ilimleri ve tefsirle ilgili hususi bir çalışması bulunmamasına rağmen tefsir görevi ona verilmiş, o da bu işi hakkıyla yapmıştır. 

Elmalılı mektep ve medreselerdeki tahsil hayatını tamamladıktan sonra, seneler boyunca muhtelif İslâmi ilimler ve bilhassa da on beş sene boyunca fıkıh tedrisiyle meşgul olmuş, bu sıralarda Batı hukuk düşüncesinin temel esaslarını kavramak ve İslâm şeriatının insani ve ictimâî kıymeti ile Batı hukukunun ilmî mukayesesine dair bir fikir edinebilmek için Fransızca öğrenmiştir. Fransızca hukuk kitaplarını mütalaa etmeye başlayan Elmalılı’nın araştırmaları, anayasa hukukundan genel felsefeye kayar. Eğitim hayatındaki aralıksız üç-dört sene süren felsefe ve kelâm öğrenimi sayesinde felsefî sistem ve problemlere yönelik artan aşinalığı, onun Fransızca öğrendikten sonra felsefî çalışmalarını kolaylaştıran bir etken olmuştur. Fransızca kitaplar okuduğu halde İngilizlerin bilimleri sınıflandırma şekli daha çok hoşuna giden Elmalılı, felsefî çalışmalarına önce mantıktan başlar. İngiliz filozoflarından Alexander Bain’in İstintâcî ve İstikrâî Mantık (Logic: Deductive and Inductive) adlı kitabını tercüme edip Süleymaniye Medresesi’nde okutur. Bu çalışmaları esnasında mantık ve ilimlerle ilgili yeni fikirlerin İslâm’daki mantık ve ilim anlayışıyla münasebetini araştırırken felsefe tarihinin önemi kendisini gösterir. Bu alanda yazılmış çeşitli eserleri gözden geçiren Elmalılı’nın felsefi çalışmalarının muhassalası, Metâlib ve Mezâhib tercümesi ile bunun başına yazdığı Dibace’de ve Hak Dini Kur’an Dili’nin muhtelif yerlerinde kendini ortaya koymaktadır. Elmalılı, yaşadığı devirde emsalleri arasında bir âlim-mütefekkir olarak temayüz etmiştir. 

Elmalılı Hamdi Efendi gençliğinden beri az uyur, az yer (fakat tatlıya hayır demez), çok ve değişik konularda okurdu. Aile bağlarına önem veren, güzel huylu, kemâl ehli bir insandı. Hamdi Efendi geceleri çalışır, sabaha doğru uyur, güne öğleye doğru, büyük bir fincan kahve ile başlar. Satrancı çok sever, fildişinden yapılmış satranç takımıyla misafirleriyle ve kızıyla satranç oynar. Satranç oyunları geceleyin başlar, sabahlara kadar sürer. Yoğun tefsir çalışmalarının verdiği yorgunluğu satrançla dinlendirir. Spor olarak güreşi sever, güreşle ilgili haberleri takip eder. 

III. Hattatlığı ve Şairliği 

Devrin iki büyük hattatı olan Sâmi ve Bakkal Arif Efendilerden icazet alan Elmalılı, hat sanatında oldukça mahirdi. Kendisiyle aynı hocalardan yazı meşkeden Hattat Necmeddin Okyay’ın şöyle söylediği nakledilir: ‘Hamdi Efendi, daha ziyade ilim ile iştigal etmekle beraber ekseri vaktini yazıya hasretseydi dünyada kimsenin [hiçbir hattatın] nâmı kalmazdı.’ İbnülemin, bu sözü naklettikten sonra pek mübalağalı bulduğunu kaydeder, ancak hat sanatı üzerine yetkinlikle söz söyleyebilecek mahdut üstadlardan biri olan Uğur Derman, İbnülemin’e katılmaz.

IV. Tasavvufî Yönü 

Elmalılı çok yönlü bir insandır: âlim, şâir, hattat ve sûfî. Anlaşılan, kendini ifade ediş tarzı bakımından bu kimliklerden hiçbirini âlim sıfatının yerine geçirmemiş, âlimliği hiçbir şeye değişmemiştir. 

Elmalılı’nın tasavvufî yönü de kendisinin fazlaca izhar ettiği ve ismiyle birlikte hatıra gelmesini sağladığı bir husus değildir. Hamdi Efendi’nin Şabani şeyhi Kâmil Efendi’ye müntesip olduğu ve onun nezaretinde seyrü sülûkünü tamamladığı hakkında Cemaleddin Server Revnakoğlu şöyle demektedir: 

‘İlmiyyenin baş tâcı, zamanın Fahr-i Râzî’si olan Küçük Hamdi Efendi merhum, talebeliğinde, Ayasofya medresesinde kaldığı zamanlar, Küçük Ayasofya Medresesi’nde oturan son devir Şa’bânî şeyhlerinin pek meşhurlarından ve Kuşadalı’nın kolundan gelen, Yakub Han halifesi Ayvacıklı Şeyh Hacı Mehmed Kâmil Efendi’nin hizmetinde bulunmuş, iltifatına ve hayır dualarına nail olmuştur... Kendisinden Şa’bânî usulü üzere seyr ü sülûk gördüğünü, feyzinden neş’elendiğini, kemâline, irfanına hayret ettiğini fakire defalarca söylemişlerdi.’

V. Elmalılı’nın Makalelerine Dair Bazı Gözlemler 

Elmalılı Hamdi Efendi ilk makalesini 2. Meşrûtiyet’in ilanından kısa bir süre sonra, 5 Ekim 1908 (9 Ramazan 1326) tarihinde Beyânü’l-Hak mecmuasında yayınlar. İlk yayınını Ramazan ayında yapmayı bir teberrük vesilesi olarak düşünmüş olması muhtemeldir. Yayın açısından verimli ve yoğun geçen 1909 ve 1910 yıllarından sonra makale neşrine uzunca bir ara veren Elmalılı, 1912 yılı sonunda tek bir makale yayınladıktan sonra 1. Dünya Savaşı sonuna kadar herhangi bir yayın yapmaz. 1919 yılı boyunca 12 makaleden oluşan ‘Hazret-i Muhammed Aleyhisselam’ın Dini İslâm’ adlı küçük bir kitap hacmindeki çalışmasını Sebilürreşad’ da neşrettikten sonra, 1923’e kadar suskun kalır. 1923-1925 yıllarında yine çok yoğun bir telif mesaisi içerisinde gördüğümüz Elmalılı, Metâlib ve Mezâhib tercümesini yayınladıktan sonra, 1926’dan 1938’e kadar Hak Dini Kur’an Dili adlı büyük tefsirinin telifiyle meşgul olur ve vefatına kadar başka bir yayın yapmaz. Kitaba aldığımız son yazı, 1940 tarihli Akseki’ye gönderdiği mektuptur. 

Elmalılı’nın Meşrûtiyet’i takip eden yıllarda yazdığı makaleler siyasî içerikli iken, 1. Dünya Savaşı’nı takip eden yıllarda ve bilhassa Cumhuriyet’in ilk yıllarında yayınladığı yazılarının fıkhî ve felsefi nitelikli olduğu görülür. İlk yazıları bir yandan ‘devr-i sâbık’ın sona ermesinden duyduğu büyük coşkuyu aksettirirken, bir yandan da yeni devrin tutması gereken istikameti tayinde şer’î ve fikrî noktalardan katkıda bulunmayı kendisi için bir vazife bilir. 

Elmalılı’nın makalelerinin bir bölümünün tek bir yazıdan ibaret, diğer kısmının ise yazı dizisi şeklinde müteaddit makalelerden oluştuğu görülecektir. Bu dizilerin bir kısmı bilemediğimiz sebeplerden dolayı yarım kalmıştır: ‘31 Mart’, ‘Mecelle-i Ahkâm-i Adliyyemize Revâ Görülen Muâhezeyi Müdâfaa’, (Fransızcadan tercüme ettiği) ‘İslâmiyetle Medeniyet-i Cedide Birleşebilir mi’ makale dizileri yarım kalmıştır. 12 yazılık ‘Hazret-i Muhammed Aleyhisselam’ın Dini İslâm’, 10 yazılık ‘İlhad Ne Büyük Cehalettir!’ ve 6 yazılık ‘Müslümanlık Mâni’-i Terakkî Değil, Zâmin-i Terakkîdir’ dizileri ise hacim ve fikir yoğunluğu bakımından dikkat çeken makale serileridir. 

Elmalılı Hamdi Efendi, makalelerini Beyânü’l-Hak, Sebilürreşad, Ceride-i İlmiye, Tesîsât, İkdam ve Tasvir-i Efkâr mecmualarında yayınlamıştır.” S. (13-33)

Prof. Dr. İsmail Kara, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ı yaşadığı dönemleri de dikkate alarak değerlendirir:

Üç Devir, Üç Hamdi Efendi

“Elmalılı Hamdi Efendi ve çağdaşı birçok âlim, aydın farklı özelliklere ve arayışlara sahip üç ayrı dönemi yaşamış olmak bakımından istisnai denebilecek bir örneklik ortaya koyarlar. Çocuklukları, tahsilleri ve ilk görevleri Sultan Abdülhamit zamanında, siyasî mücadeleleri ve ilk ürünlerini vermeleri, belki tanınır bir isim olarak ortaya çıkışları II. Meşrûtiyet devrinde, yetişkinlik çağları ve büyük eserlerini vermeleri ise Cumhuriyet devrinde oldu. 

Üç Hamdi Efendi

Birinci Hamdi Efendi’ye bakacak olursak; 1878 doğumlu. Yetişme çağlarını Sultan Abdülhamid dönemlerinde Elmalı’da, bir taşra kasabasında ve sonra İstanbul’da, ilmin merkezinde tamamlayan, yine bu dönemde hocalık, müderrislik görevine başlayan bir kişi. Hem iyi ve başarılı bir medrese eğitimi alıyor hem de Mekteb-i Nüvvâb’ı bitiriyor. Çünkü o yıllarda medreselilerin mektep, mekteplilerin medrese eğitimi alması konusunda sebeplerini bildiğimiz yaygın bir temayül ve siyasî-sosyal teşvik var. 

Bu birinci dönemi derinliğine anlayabilmek için aslında ikinci Hamdi Efendi’nin ortaya çıktığı II. Meşrûtiyet yıllarına intikal etmemiz lazım; elimizde her ne kadar kendi kaleminden çıkmış yeterli malzeme yok ise de II. Meşrûtiyet dönemindeki faaliyetlerinden ve fikirlerinden yola çıkarak birinci dönemini bir miktar daha aydınlatmamız mümkündür. 

1. Birinci dönemiyle ilgili söyleyebileceğimiz hususlardan biri, -aslında kendi meslektaşları, ilmiye sınıfının birçok mensubu, hususen İstanbul’daki ulemanın ekseriyeti, aydınların, gazetecilerin nerede ise tamamı ve siyasetle uğraşanların büyük çoğunluğunun olduğu gibi Hamdi Efendi’nin de II. Abdühamit rejiminden memnun olmayanlar arasında yer aldığı, yenilikçi fikirlere, jöntürk ruhuna hayli açık olduğudur. Bunun birçok sebebi var; muhtemelen yakın ve mesleki sebeplerden birinin Sultan’ın medreseleri kendi haline terk etmiş ve mekteplere, modern eğitim kurumlarına yönelmiş olmasıdır. Zaten II. Meşrûtiyet ilân edildikten sonra başlayan yazı hayatında ve faaliyetlerinde bu muhalefet tarafının, ‘istibdat’ aleyhtarlığının açık ve bazen sert unsurlarını ve tezahürlerini görüyoruz. Vazifesi olmadığı halde hal fetvasının müsveddesini yazma görevini açıkça üstlenmesi de bu çerçevede mütalaa edilmelidir.

Cumhuriyet döneminde, özellikle tek partili yılların sonlarından itibaren muhafazakâr mütedeyyin kesimin tarih anlayışı büyük ölçüde Cumhuriyet ideolojisinin tarih anlayışının karşısında kurulup geliştiği için ve bunun uzantısı olarak bir tür Osmanlı sevdası veya hayranlığı üzerinden ifade edilmesi sebebiyle; diyelim ki İslâmcı olarak bildiğimiz ilmiye yahut tarikat mensubu zevatın nasıl olup da Sultan Abdühamit karşıtı ve İttihat ve Terakki sempatizanı, mensubu olduğu meselesi zor anlaşılır bir mesele olarak ortada kalmaktadır. 

Elmalılı Hamdi Efendi’nin II. Meşrûtiyet dönemine ve Cumhuriyet dönemine yaklaşımı ve bu dönemlerde yaptığı faaliyetler ve serdettiği fikirler bu birinci dönemdeki kanaatlerinden bağımsız olarak düşünülemez ve anlaşılamaz. 

Elmalılı Hamdi Efendi denildiği zaman meslekten olanlar bile sadece veya büyük ölçüde tefsirini, müfessirliğini hatırlıyoruz. Hâlbuki tefsir onun son ilgi alanı, tefsiri onun son eseridir; bu yüzden sadece bir tarafını, bazı taraflarını yansıtır; tabir caizse bir Elmalılı Hamdi Efendi’yi bize gösterir, bütününü yansıt(a)maz, göster(e)mez. Çünkü tefsiri başka bir dönemin, başka ihtiyaçların, başka zaruretlerin ürünüdür diyebiliriz. 

2. İkinci Hamdi Efendi’ye intikal edecek olursak 1908-1922 (hatta 1926) yılları arasında yaşayan Hamdi Efendi’den bahsetmemiz gerecek. Bu yıllar aslında Hamdi Efendi’nin ilim ve fikir adamı olarak, aynı zamanda aktif bir siyasî figür olarak ortaya çıktığı bir döneme işaret eder. 

Hamdi Efendi’yi bu ikinci dönemde memleketinden, Antalya mebusu olarak Osmanlı Meclis-i Mebusanı’na katılmış görüyoruz. Mebusluğu yani genç bir müderris ve hukukçunun İttihat ve Terakki hareketine yakın bir isim olarak mecliste parlamenter olarak yer alması bu dönemde bakmamız gereken unsurlardan sadece bir tanesidir. Aynı zamanda istidatlı, hazırlıklı ve kuvvetli bir yazarla, Türk matbuat hayatına dâhil olan, ne yazdığına bakılan bir müellifle, bir müderris ve Mekteb-i Hukuk hocasıyla karşı karşıya gelmeye başlıyoruz. 

Bir hoca, yazar ve mebus olarak Elmalılı’ya matbuattaki ve meclisteki faaliyetleri üzerinden baktığımız zaman gördüğümüz hususları birkaç başlık altında özetlemeye çalışalım. 

a) Birincisi, biraz önce zikrettiğimiz gibi Sultan Abdühamit ve idaresi karşıtlığına paralel olarak İttihat ve Terakki’nin içinde hususen İttihat ve Terakki’nin ilmiye gurubunun içinde önemli bir mevkide olmasıdır. (Elbette İttihat ve Terakki hareketinin bugün yaygın olan söyleme denk düşen tarafları var. Komitacılık, devleti kurtarmak adına her şeyi mübah görme alışkanlığı, gayrı müslim unsurlarla ittifakları, dış irtibatları vb. Fakat İttihat ve Terakki hareketinin büyük bir koalisyon olduğunu ve ilmiye sınıfı ve tarikatların da büyük ölçüde bu koalisyonda yer aldıklarını unutmamak lazım. İttihatçı ilmiye gurubu, aslında II. Abdühamid döneminde gizli olarak Mısır’da teşekkül etmiş sonra yaygınlaşmış bir guruptur. Mısır’da teşekkül etmesi kesinlikle tesadüfî değil. Bunun en önemli sebepleri arasında Mısır’ın Osmanlı Devleti’nden bağımsızlaşma istikametine çoktan girmiş olması, kuvvetli bir İngiliz etkisinde bulunması ve hiç şüphesiz Abdülhamid’in takibinden nisbeten uzak bir yer olması sayılabilir. Muhaliflerin Avrupa’nın değişik yerlerinde kümelenerek muhalefet yaptıkları bilinir. Bu doğru olmakla beraber eksiktir.) II. Meşrûtiyet’in ilanından sonra bu ilmiye gurubu İttihat ve Terakki hareketi içerisinde kuvvetli bir gurup olarak harekete geçiyor ve çalışmaya başlıyor. İlmiye gurubunun yaptığı en önemli faaliyet meşrutiyet rejimini hilafet ve saltanat sisteminin karşısında/yanında/paralelinde İslâmî kaynaklarını inşa ederek ve yorumlayarak kurmaktır. 

Bu sayede modern bir yönetim tarzı olan meşrutiyet ulemanın yazıları ve sözleriyle Yeni Osmanlılar hareketinden daha ileride bir muhtevada İslâmî ve yerli bir kisveye büründürülmüştür. Meşrûtiyet idaresinin meşveret-şûra kavramı merkezli olarak Kur’an ve sünnetin, Asr-ı Saadet’in vaz ettiği, aradığı ve istediği rejim olduğunu ispat etme ve ona kuvvetli bir meşruiyet sağlama istikametinde bu gurubun çok ciddi çalışmaları vardır. 

b) İkincisi, bu dönemde Elmalılı Hamdi Efendi modern (hatta yer yer modernist) İslâm yorumcularından biri olarak görülür. Sadece Cumhuriyet devrinde yazdığı tefsiri merkeze alınırsa Elmalılı Hamdi Efendi’nin bu tarafı yeteri kadar görülemez. Çünkü tefsiri başka şartlarda, koruma ve korunma haletiruhiyesi ile yazıldığı için Elmalılı Hamdi Efendi II. Meşrûtiyet döneminde savunduğu pek çok fikri burada hiç söz konusu etmemiştir. 

Hatta çok yüksek sesli olmasa da açıkça yahut ima ile işaret yoluyla zıt fikirler serdetmiştir. O bakımdan, tefsiri merkezli bir Elmalılı okuması bize Hamdi Efendi’nin tamamını vermez. 

c) II. Meşrûtiyet yılları için altını çizmemiz gereken üçüncü husus aktif siyasî kişiliğidir. Bilindiği üzere İbn Haldun’dan itibaren ve onu takiben ulemanın siyasette pek başarılı olmadığı söylenir. Bu tespitin çok sade bir sebebi ve gerekçesi var; ilim alanı büyük ölçüde soyut meselelerle uğraşır, kavramlarla düşünür, onlarla çalışır. Siyaset ise tam tersine pratik meselelerle ilgilidir, pragmatik davranır. Elmalılı Hamdi Efendi tanıyabildiğimiz kadarıyla mizacı çok uygun olmamasına rağmen II. Meşrûtiyet yıllarında çok aktif ve aktivist bir siyasetçi olarak karşımıza çıkar. Faal bir siyasetçi olarak ortaya çıkmasıyla fikirlerinin seviyesi ve istikameti arasında doğru bir ilişki vardır. Buna dikkat etmek lazım. İttihat ve Terakki hareketinden sonra Hürriyet ve İtilaf çevresi içerisinde yer alması bu durumun bir devamıdır. 

Elmalılı Hamdi Efendi’nin bu hareketle ilişkisi Osmanlı Devleti’nin son yıllarında kendisinin hem İtilafçı basın yayın organlarında yazar olarak gözükmesini mümkün ve gerekli kılacak hem de Mütareke sonrasının en problemli yıllarında Hamdi Efendi’yi bakanlık koltuğuna oturtacaktır. İstiklâl Mahkemelerine düşmesi bu sürecin bir uzantısıdır. 

3. Üçüncü Hamdi Efendi’ye intikal edersek bu devrin tarihi muhtemelen 1922 veya 1926 yılında başlayacak ve 1942 yılında vuku bulan vefatına kadar devam edecektir. Bu dönem diğer iki dönem gibi, belki onlardan daha fazla enteresan hatta paradoksal unsurlar ihtiva eden bir dönemdir. 

Elmalılı Hamdi Efendi’nin idamla yargılandığı İstiklâl Mahkemesi’nde yaptığı savunmayı bildiğimiz kadarıyla bu güne kadar kimse görmedi. Onun yargılandığı dava dosyası da henüz açık değil. Dolayısıyla Hamdi Efendi’nin tam olarak nelerle suçlandığı ve nasıl bir müdafaa yaptığını ve niçin beraat ettiğini net olarak bilmiyoruz. Bildiğimiz Damat Ferit Paşa kabinelerinde Evkaf Nazırı olarak yer aldığı için İstiklâl Mahkemesi’ne idam talebiyle sevk edildiğidir. Fakat Elmalılı Hamdi Efendi’nin beraatından sonraki hayatı meşrutiyet dönemindeki ile kıyas edilemeyecek tarzda farklılaşmıştır. Ömrünün sonuna kadar devam eden bir inziva hayatı yahut göz hapsi dönemidir bu.

İstiklâl Mahkemesi’nde Cumhuriyet idaresi tarafından idam talebiyle yargılandığı yıllarda onun isminden bağımsız olarak Meclis’in aldığı bir karar karşımıza yeni bir devir ve yeni bir tarih-talih çıkarıyor. Meclis sadedar bir din anlayışı arayışı ve kaynaklara dönüş hareketini andırır şekilde bir meal ve hadis mecmuası hazırlatma ve yayınlama kararı alıyor ve bütçeye bununla ilgili bir kalem ilave ediyor. Diyanet İşleri Başkanlığı’na tevdi edilen bu görev o yıllarda Müşavere Heyeti azası olan Ahmet Hamdi Akseki sayesinde Meclis’in düşünce ve maksadının çok ötesine taşırılarak büyük bir projeye dönüştürülüyor. 

Ankara ile problemleri çok açık olan üç ismin (Tefsir Hazırlanması/Elmalılı Hamdi Yazır, Mealin hazırlanması /Mehmet Akif Bey, Tecrid-i Sarih’in tercüme ve şerhi/Babanzade Ahmet Naim Bey) Cumhuriyet dönemindeki en önemli dinî projeleri yapabilecek hale gelmesi/getirilmesi ve bu görevleri hem Ankara’nın hem de bu zevatın kabul etmesi ve nihâyet 20’li, 30’lu yıllarda bu süreçlerin idare edilmesi ve üst düzeyde gerçekleştirilmesi, her manasıyla büyük eserlerin ortaya çıkması fevkalâde zor meseleler ve sıradan açıklamalarla geçiştirilemeyecek ciddi paradokslar taşıyan bir durumdur. 

Hamdi Efendi artık başka bir dönemin ve öncelikleri değişmiş, kendi yeri ve statüsü farklılaşmış bir dünyanın insanı olarak bu tefsirin başına oturuyor ve yazmaya başlıyor. II. Meşrûtiyet dönemi içerisinde yazan, konuşan, dersler veren, meslekî ve siyasî üst görevler üstlenen, din, siyaset, fikir sahalarında görüşler açıklayan Elmalı Hamdi Efendi’den hayli farklı bir âlim portresi ile karşı karşıyayız artık. Hem inzivada ve göz hapsinde hem aktif ve siyasî merkezin kendisine verdiği dinî-ilmî bir görevi yürütüyor. 

Bu yüzden Elmalılı Hamdi Efendi’nin birinci ve ikinci dönemlerinde edindiği tecrübeleri devreye sokarak, zaman zaman ilk iki dönemle tezat teşkil edecek şekilde tavırlar takındığını, açılma ve yeni yorumlardan ziyade muhafazayı öne çıkararak fikirler beyan ettiğini göreceğiz. Aslında burada Elmalılı Hamdi Efendi’nin siyasî mücadeleyi bütünüyle terk etmediğini tekrar söylememiz lazım. Yeni siyasî mücadele II. Meşrûtiyet devrinde olduğu gibi bağıran, yüksek sesle ve açık ifadelerle yapılan bir mücadele olmaktan çıkacak, daha ilmî kurallara uygun, daha derin ve sessiz fakat muhtemelen daha kalıcı bir mücadele şekline bürünecektir.

Ulemanın statüsüyle ilgili vasıflardan birisi de geçmişin ilmî, fikrî birikimi, yorum ve tercihleri bütün ağırlığıyla, bütün problemleriyle, bütün üstün vasıflarıyla ulema üzerinden geleceğe taşınır. Yani ulema bunu her şeyden önce aktarır. Bu aktarma en alt fonksiyondur. 

Modernleşme döneminde ulemanın bu fonksiyonu da değişmiş, yerinden olmuştur. Çünkü geçmişteki miras farklı siyasî ve entelektüel sebeplerle büyük ölçüde kenara itilmeye başlanmış, hem düşünce olarak hem de fiilen itibarsız ve önemsiz hale gelmiş/getirilmiştir. 

Elmalılı Hamdi Yazır’ın hayatı, ilmî ve fikrî çabaları açısından bu meseleye bakarsanız II. Meşrûtiyet döneminde geçmişi, ilmî birikimi ve külliyatı, bunun usul ve âdabını ihmal etmeye yönelen kuvvetli bir damar görürsünüz. Cumhuriyet devrine, Tefsir’ine intikal ettiğiniz zaman ise büyük ölçüde farklı bir tabloyla karşılaşırsınız. Tefsirinde geçmişteki müdevvenat ve usul akıl almaz bir şekilde, hatta proje itibariyle beklenmeyecek tarzda yükselişe geçer. Âdeta yeni dil ve ifade biçimleri de devreye sokularak geçmişteki birikimin vasıflı bir şekilde korunması, yeni hiyerarşilerle aktarılması öne çıkar. Ayrıca bu yükseliş ve koruma fikri yeni yorumlar yapmasını, cesaretle bazı konuların ve meselelerin üzerine gitmesini, açılmayı engellemez. 

Bir bakıma II. Meşrûtiyet devrinde zayıflayan, bozulan hiyerarşiler, usul ve âdap daha kritik ve zor bir dönemde bu yolla tekrar canlanır. Modern düşünce (ilahiyat alanı dâhil) hiyerarşi ve otorite karşıtı olsa da ilimde hiyerarşi çok önemlidir; bilgiler, eserler, yorumlar, kişiler, devirler eşit düzeyde değildir, bir hiyerarşi içinde varlık alanına çıkar ve meşruiyet kazanır. Bu hiyerarşilerin tefsirde tekrar canlandığını görürsünüz. Tefsirin fevkalade dikkatle örülmüş bir hiyerarşisi vardır. Tefsire bu açıdan da bakılmalıdır.” (Prof. Dr. İsmail Kara, Üç Devir, Üç Hamdi Efendi, Diyanet İlmî Dergi, Cilt: 51, Sayı: 3, Temmuz-Ağustos-Eylül 2015, S.11-28)





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle