KİTAP

Aklı Karışıklar İçin Klavuz
YAZI BOYUTU :

Mehmed Zahid AYDAR

Bu sayımızda düşünür E.F. Schumacher’in kaleme aldığı ‘Aklı Karışıklar İçin Kılavuz’ isimli eserini tanıtmaya gayret edeceğiz. Geçmişin dışlanması, yeninin kutsanması anlamında kullanılan modernizmi sorgulayan Schumacher, yaşadığı dönemde istisna oluşturan az sayıdaki düşünürlerden birisidir. Batı’nın öz güvenini kaybettiği bir dönemde yaşamış ve yaşanan kafa karışıklıklarına dikkat çekmiştir. Kapitalizmin felsefî tabiatını sorgulayan çizgi-dışı bir iktisatçıdır. ‘İktisadî problem diye bir şey yoktur ve hiçbir zaman da olmamıştır. Manevî bir problem var yalnızca!’ diyen bir iktisatçıdır. Üstelik, spekülatif düşünen, sadece kuramsal sorunlarla uğraşan bir düşünür de değildir. Eleştirisine ‘entelektüel’ ve metafizik bir temel ararken Doğunun hemen hemen bütün dinî geleneklerinden faydalanmaya çalışmıştır Schumacher. Yahudilik, Hıristiyanlık, İslâm, Hind öğretileri ve diğerleri...

 
 

Aklı Karışıklar İçin Klavuz

 
 










Kitabın Adı: Aklı Karışıklar İçin Klavuz

Yazarı: E.F. Schumacher

Basım Yeri ve Tarihi: İst 2016

Yayınevi: Küre Yayınları

Sayfası:169

Kapak Türü: Karton

 

 

MODERNLİK terimi, on yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda Batı Avrupa’da filizlenmeye başlayan, esas görünümlerine Kuzey Amerika’da rastlanılan ve o zamandan bu yana Batı dışı dünyaya yayılan ya da dayatılan bir toplum biçimine karşılık gelmektedir. Eskinin dışlanması, yeninin kutsanmasıdır modernlik ve esas itibariyle on dokuzuncu yüzyıl ile birlikte gündelik hayatları tanzim etmeye girişen buyurgan bir sistem hâlini almıştır. Köklü bir dönüşümü bünyesinde barındıran bu sistem, kendisinin dışında olanı gelenek olarak kurgular ve ona karşı üstünlük varsayımında bulunur. O, bu yönüyle daha önceki toplumsal örgütlenme biçimlerinden farklılaşan bir özellik gösterir.”(1)

“İlerleme kuramcılarının tümü, Batı’nın kentsel ve endüstriyel toplumuna adeta evrimin son basamağı olarak yaklaşmışlardır. Pitirim Sorokin’in de ifade ettiği gibi ilerleme kuramlarında, bütün tarihî süreç ‘mağara-adamından üstün-insana’, ‘barbarlıktan uygarlığa’, ‘budalalıktan bilgeliğe ve dehaya’, ‘hayvanlıktan yarı-tanrılığa’, savaş ve varoluş mücadelesinden, barış, uyum ve karşılıklı yardımlaşmaya vb. giden yol boyunca, bazı sapmalar ve ufak tefek dönüp dolaşmalarla bir çeşit ilerlemeci (müterakki) ilerleyiş olarak görülmektedir. Bu kuramlar, bir yandan Batılı toplumların ileri durumunun tarihsel gerekçelerini oluşturmaya çalışırken, diğer yandan Batı dışı toplumların mevcut geriliklerini de açıklamak istemektedir. Sosyal bilimlerden doğa bilimlerine dek bilgi üretimini yönlendirenler, ileri olmanın yasalarını katı formülasyonlara başvurarak ortaya koymakta ve ilerlemenin en son aşaması ve temsili olarak da Batı’yı göstermektedirler. Tarih, evrimci bir mantıkla işletilen, güçler savaşının yapıldığı ve mevcut duruma en fazla uyum sağlayanın yaşama şansını elinde bulundurabildiği bir süreç olarak okunmakta ve elbette bu sürecin galibi olarak yine Batı selamlanmaktadır. On dokuzuncu yüzyıl boyunca, idealist toplum düşüncesinin kısmi itirazları dışında, bu zihinsel durum ve özgüven hissi, toplumsal ve toplumlararası alana dair üretilecek düşüncelerde canlı bir biçimde temsil olunmuştur. Ancak yirminci yüzyılın bunalım yılları ile birlikte bu iyimser, ilerlemeci, ırk temelli ve evrimci düşünsel çerçeveler ciddi eleştirilerle karşı karşıya kaldılar.”(2)

Eserini tanıtmaya çalıştığımız E. F. Schumacher(3) Batı’nın öz güvenini kaybettiği böyle bir dönemde yaşamış ve gerek bizde gerek tüm dünyada yaşanan kafa karışıklığını incelemektedir. Anadolu insanı yaklaşık iki asırdır bu kafa karışıklığı içinde gelgitler arasında, kaybettiği kimliğini aramaktadır.

Bu kez kulak kesildiğimiz ses, Batı’nın içinden yükselen bir çığlık bir feryattır..

İbn Meymûn’dan René Guénon’a Bireyci İnkârın Reddi

“Schumacher, yaşadığı dönemde istisna oluşturan az sayıdaki örnekten biri. Kapitalizmin felsefî tabiatını sorgulayan çizgi-dışı bir iktisatçı. ‘İktisadî problem diye bir şey yoktur ve hiçbir zaman da olmamıştır. Manevî bir problem var yalnızca!’ diyen bir iktisatçı. Üstelik, spekülatif düşünen, sadece kuramsal sorunlarla uğraşan bir insan da değil. Aksine, dünyanın birçok ülkesinde (Hindistan, Burma...) orta-teknolojiye dayanan projeler geliştirip uygulayan, başta kendi ülkedaşları olmak üzere bütün dünyayı insanî bir iktisadî faaliyete ‘hayırlı bir çalışmaya’ davet eden bir ahirzaman münadisi.

Eleştirisine ‘entelektüel’ ve metafizik bir temel ararken Doğunun hemen hemen bütün dinî geleneklerinden faydalanmaya çalışıyor Schumacher. Yahudilik, Hıristiyanlık, İslâm, Hind öğretileri ve diğerleri... ‘Aklı karışıklar İçin Kılavuz’ başlığı XII. yüzyıl İspanyasının ünlü Yahudi bilgini Maimonides’in (İbn Meymûn) eserinden alınmış.

Moses Maimonides (1135-1204), Yahudi düşüncesinin her veçhesine hükmeden otantik bir dehâ, bir ha-Rav (Üstad). Literatürde çoğu kez ‘Öbür Musa’ olarak anılıyor, eseri ise ‘Mishneh Torah’ (İkinci Tevrat). Maimonides’in Kılavuz’u, felsefî yönden eğitilen dindar Yahudi’ye Tevrat’ın daha derin mânâlarını anlaması için bir anahtar sunuyor.” (S.10)

Küçük Güzeldir’e Karşı ,Büyük Kârlıdır

“Kartezyen akıl yürütme sonuçta insanı ‘anlamak için bilim’den ‘manipüle etmek için bilim’e götürmüştür. Bilginin amacı gerçekliğin yapısıyla örtüşmek değil, maddi dünyada etkin biçimde faaliyet göstermektir artık. Böylece ‘çoğulcu’bir dünyaya ulaşılmıştır, tanrılarla dopdolu bir dünyaya: servet, bilgi için bilgi, hareket hızı, piyasa büyüklüğü, değişim hızı, eğitim ‘miktarı’, hastane sayısı ve daha nice ‘kutsal inek.” (S.10)

“Whitehead yirminci yüzyılın başlarında ‘etkisiyle çevresini tahrip eden fızikî bir nesne intihar ediyordur’ diyordu. Batı dünyası bu gerçeği geç de olsa fark etti ama kulakları hakikate hâlâ tıkalı. Çünkü kâinat üzerindeki maddi egemenliğinden, insanlar üzerindeki siyasî, iktisadî, kültürel iktidarından vazgeçmeye niyeti yok. Schumacher’in şakirtleri ‘Küçük Güzeldir’ e zeyl olarak ‘Küçük Mümkündür’ü yazdılar. Ama Batı (şimdi de Doğu) burjuvazisi ‘Büyük Kârlıdır’ da diretiyor. Ve gemi, içindeki yolcuların çoğunun ‘keşke toprak olsaydık...’ diyecekleri kaçınılmaz akıbete doğru yol almaya devam ediyor.”

“Gemidekiler için yapabildiğim hayırlı işlerden biri, ‘Aklı Karışıklar İçin Kılavuz’u Türkçeleştirmek oldu. Yararlı olmasını diliyorum.” (S.11)

Mustafa Özel / Ağustos 1990 – Kasım 2015

Birinci Bölüm:

Felsefî Haritalar Üzerine

“Birkaç yıl önce bir Leningrad gezisi sırasında, nerede olduğumu bulmak için bir haritaya başvurmuş, ama işin içinden çıkamamıştım. Birkaç tane kocaman kilise görüyordum, ancak haritada bunlardan eser yoktu. Sonunda bir rehber imdadıma yetişti: ‘Biz haritalarımızda kiliseleri göstermeyiz.’ Söylediğinin aksine, çok açık olarak belirtilmiş birini işaret ettim. ‘Bu bir müzedir’ dedi, bizim ‘yaşayan (ibâdete açık) kilise’ dediklerimizden değil. Sadece ‘yaşayan kiliseleri’ göstermiyoruz biz.’

O an bana öyle geldi ki, gözlerimin önünde açıkça seçebildiğim birçok şeyi göstermeyen haritaların bana sunulduğu ilk durum değildi bu. Bütün okul ve üniversite süresince, bana hayat ve bilgi haritaları sunuldu: Üzerinde, en çok önem verdiğim ve hayatıma yön vermede mümkün en büyük etki gibi gördüğüm şeylerden hiçbir iz taşımayan haritalar. Şaşkınlığımın yıllardır eksilmeden sürdüğünü hatırladım; yardım için hiç bir rehber de gelmedi. İdrâkimin sıhhatinden şüphe etmeyi bırakıp, haritaların doğruluğundan şüphe etmeye başlayıncaya kadar sürdü bu.” (S.15)

“Ne yapmalıyım?’ veya ‘Kurtulmak için ne yapmak gerekir?’ gibi sorular garip sorulardır, çünkü sadece araçlarla değil amaçlarla da ilgilidirler. ‘Ne istediğini kesin olarak söyle bana, ona nasıl erişeceğini sana söyleyeyim’ gibi hiçbir teknik cevap yeterli değildir. Bütün mesele şudur: Ben ne istediğimi bilmiyorum. Belki bütün istediğim mutlu olmaktır. Ama ‘Mutlu olmak için neye ihtiyacım olduğunu söyle, o zaman sana ne yapman gerektiğini söyleyebilirim’ cevabı, bu mükerrer cevap, yetmiyor, çünkü ben mutlu olmak için neye ihtiyaç duyduğumu bilmiyorum. Belki biri diyebilir ki: ‘Mutluluk için hikmete ihtiyacın var.’ İyi ama hikmet nedir? ‘Mutluluk için, seni hür kılacak hakikate ihtiyacın var.’ Peki, bizi hür kılacak hakikat nedir? Onu nerede bulabileceğimi bana kim söyleyecek? Ona gitmek için kim bana rehberlik edecek veya en azından ilerlemek zorunda olduğum yönü kim gösterecek?

Bu kitapta dünyaya bakacak ve onu bir bütün olarak görmeye çalışacağız.” (S.20)

İkinci Bölüm:

Varlık Düzeyleri

“Bizim görevimiz dünyaya bakmak ve onu bütün olarak görmektir.

Atalarımızın her zaman görmüş olduklarını görürüz: doğal olarak dört bölüme ayrılır gibi görünen büyük bir ‘Varlık Silsilesi’; (eskiden adlandırıldığı gibi dört krallık) maden, bitki, hayvan ve insan. Bu, gerçekte bir asır öncesine kadar, eşyanın genel düzeni, kâinatın oluşturucu örgüsü hakkında belki de en yaygın olarak bilinen görüştü.

Canlı bir bitki ile ölü ve dolayısıyla en aşağı Varlık Düzeyi olan cansız maddeye inmiş bir bitki arasındaki hayret verici ve gizemli farkı anlamakta herhangi bir güçlük çekmeyiz. Nedir bu kaybedilen güç?

‘Hayat’ diyoruz ona. Bilim adamları bize diyorlar ki bir ‘hayat gücü’nden söz etmemeliyiz, çünkü böyle bir gücün mevcudiyetine bugüne kadar rastlanılmamıştır; ama gene de fark ortadadır. Orada bulunan, dikkat edilecek ve üzerinde çalışılacak fakat izah edilemeyecek bir şeyi ifade için ‘x’ diyebiliriz. Eğer maden (mineral) düzeyine ‘m’ diyeceksek, bitki düzeyini m + x olarak adlandırabiliriz.

Bütünüyle yeni ve ilave bir şeydir ‘x’ ve onun mahiyetini ne kadar derinden tefekkür edersek, burada ‘ontolojik süreksizlik’ veya daha basit olarak, Varlık Düzeyinde bir ‘sıçrama’ olarak adlandırılabilecek durumla yüz yüze olduğumuz o kadar berrak olarak ortaya çıkar.

Bitkiden hayvana doğru benzer bir sıçrama, tipik tam gelişmiş hayvanı, tipik tam gelişmiş bitkinin imkân alanının tamamen dışında kalan şeyleri yapmaya muktedir kılan bir benzer güçler ilavesi görüyoruz. Bu güçler, gene, güvenli ve tam anlamıyla isimsizdir. Onlara ’y’ harfi aracılığıyla işaret edebiliriz. En emin yol olacaktır bu, çünkü onlara iliştirebileceğimiz herhangi bir etiket insanları bunun sadece bir ipucu değil de yeterli bir tasvir olduğu düşüncesine götürebilir. Ancak, kelimeler olmadan konuşamayız, onun için ben de bu gizemli güçlere ‘şuur’ etiketini takacağım. “ (S.30)

“Hayvan düzeyinden insan düzeyine ilerlerken ortada gene ilave güçler olduğunu kim cidden inkâr edebilir? Onların kesin olarak ne oldukları modern zamanlarda bir tartışma konusu oldu; ama insanın, en gelişmiş hayvanın bile imkân alanının bütünüyle dışında kalan sayısız şeyleri yapabildiği ve yapıyor olduğu tartışılamaz ve hiçbir zaman da inkâr edilmemiştir. İnsan, bitki gibi hayat güçlerine, hayvan gibi şuur güçlerine ve sarih olarak daha fazla bir şeye sahiptir: gizemli ‘z’ gücü. Nedir o? Nasıl tanımlanabilir? Ne diye adlandırılabilir? Bu ‘z’ gücü şüphesiz büyük ölçüde şu gerçekle bağlantılıdır: İnsan sadece düşünebilen değil, fakat aynı zamanda düşünmesinin farkında olandır. Şuur ve idrâk sanki kendi üstlerine geri çekilmişlerdir. Ortada sadece şuurlu bir varlık değil, fakat şuurunun şuurunda olabilen bir varlık vardır; yalnızca bir düşünür değil, fakat bizzat kendi düşüncesini gözleme ve tetkik etme yeteneğine sahip bir düşünür. ‘Ben’ demeye muktedir olan ve şuuru kendi amaçları doğrultusunda yönlendirebilen bir şey var; bir usta veya denetçi, şuurun kendisinden daha yüksek bir düzeyde olan bir güç. Bu ‘z’ gücü, bu kendi üzerine geri çekilen şuur, maksatlı olarak bilginin öğrenilmesi, incelenmesi, araştırılması, formüle edilmesi ve biriktirilmesinde sınırsız imkânlara kapı açar. Ona ne ad vereceğiz? Etiketlere ihtiyaç olduğundan, ona ‘kendinin-farkında-olma’ diyorum.”(S.31)

“Modern dünyanın vahşileşmesine hiçbir şey, bilim adına insanın ‘çıplak maymun’ gibi yanlış ve alçaltıcı tanımlamalarından daha fazla yardımcı olamaz. İnsan böyle bir yaratıktan, diğer ‘çıplak maymunlar’dan veya hatta kendisinden ne bekleyebilir? İnsanlar hayvanlardan ‘hayvan makinalar’ olarak söz edince, bir süre sonra buna göre davranmaya başlarlar; insanları çıplak maymun olarak düşününce de, vahşiliğin serbestçe içeri girmesi için bütün kapılar açılmış olur.” (S.35)

Üçüncü Bölüm:

İlerlemeler

“İç hayatı olan herhangi bir varlık yalnızca bir nesne olamaz. Kedinin fareye yaptığı gibi, diğer varlıklara nesne muamelesi yapabilen bir öznedir o. İnsan düzeyinde, ‘Ben’ diyebilen bir özne vardır, bir kişi; edilgenlikten etkinliğe, nesneden özneye diğer bir belirgin değişiklik. Bir insana, sanki o bir nesneymiş gibi davranmak, suç demesek bile, bir sapıtmadır. Bir kişi ne kadar çökmüş ve şartların esiri olmuşsa olsun, kendini kabul ettirme ve şartların üstüne yükselme imkânı her zaman mevcuttur. İnsan, çevresi ve dolayısıyla hayatı üzerinde denetim kurarak, çevresindeki eşyayı kendi amaçları için kullanabilir. Her yerde tanıması ve saygı göstermesi gereken pratik sınırlamalar olsa da, insanın imkânlarına tanımlanabilir bir sınır yoktur.” (S.42)

Dördüncü Bölüm:

Yeterlilik I

“İnsanı, çevresindeki dünya hakkında herhangi bir şey bilmeye muktedir kılan nedir? ‘Bilmek, nesneye uygun organı gerektirir’ diyordu Plotinus (ö. MÖ 270). Bilenin yapısında uygun bir ‘alet’ bulunmadıkça hiçbir şey bilinemez. Bilenin kavrayışı bilinecek şey için yeterli olmalıdır.” (S.53)

“Bir insanın kendi düşüncelerinin ön-kabullerinin farkında olmasından daha zor bir şey yoktur. Sayesinde gördüğümüz göz dışında her şey doğrudan görülebilir. Her düşünce doğrudan incelenebilir, incelemeyi onun vasıtasıyla yaptığımız düşünce hariç. Özel bir çabaya, bir kendinin-farkında-olma çabasına ihtiyaç vardır -kendi üstüne geri çekilen düşüncenin hemen hemen imkânsız eylemi; hemen hemen, ama bütünüyle de imkânsız değil. Hakikatte, beşeri insan yapan ve aynı zamanda onu insanlığını aşmaya muktedir kılan güçtür bu. İncil’in tabiriyle insanın ‘iç kısımlarında’ (derûnunda) bulunmaktadır o. Daha önce açıklandığı gibi, iç ‘yükseğe’, dış ise ‘aşağıya’ tekabül etmektedir. Duyular, insanın en dışsal araçlarıdır; ‘bakarlar, görmezler; duyarlar işitmezler’ gibi bir durum olduğunda, hata duyularda değil, iç kısımlardadır. ‘Zira bu insanların kalpleri mühürlüdür;’ “kalpleriyle idrâk edemezler”(S.59)

Beşinci Bölüm:

Yeterlilik II

“Birçok insanlar kendinin-farkında-olma güçlerinin o kadar az farkındadırlar ki, diğer insanlarda bu gücü göremez ve dolayısıyla onları ‘yüksek hayvanlar’ olarak telakki ederler.

‘Dışındaki dünyayı bilmesi için insanın sahip olduğu aletler nelerdir?’ sorusu, o halde, gayet kaçınılmaz olarak şu şekilde cevaplandırılır: Sahip olduğu her şey, canlı bedeni, aklı ve kendinin-farkında-olan Ruhu. Descartes’tan beri, varoluşumuzu bile sadece merkezi kafamızda bulunan düşünme vasıtasıyla bildiğimize inanmaya eğilimliyiz; düşünüyorum ve böylece varolduğumu biliyorum. Ama her zanaatçı, bilme gücünün sadece kafasındaki düşünceden değil, aynı zamanda bedenindeki akıldan oluştuğunu bilir. Parmak uçları, düşüncesinin hakkında hiçbir şey bilmediği şeyleri bilmektedir, tıpkı Pascal’ın (1623-62) ‘kalbin hakkında’ bildikleri gibi. Hatta insanın birçok kavrayış aletinin bulunduğunu söylemek bile yanıltıcı olabilir, çünkü gerçekte tüm insan bir tek alettir. Eğer insan kendini, sahip olmaya değer ‘veriler’in sadece beş duyunun sağladıkları olduğuna ve onlarla uğraşmak için beyin adı verilen ‘bir bilgi işlem birimi’nin bulunduğuna inandırırsa, bilgisini kendisi için bu aletlerin yeterli olduğu Varlık Düzeyiyle, yani esas olarak cansız madde düzeyiyle sınırlamış olur.” (S.66)

“Batı insanının alakasının ‘en yüce şeylerden elde edilecek en küçük bilgiden’ (Thomas Aquinas) daha aşağı şeylerin matematiksel olarak kesin bilgisine kayışı, ‘anlamak için bilim’den ‘yönetmek için bilim’e -’Dünyada, bilgisi bu şeylerden daha fazla arzulanabilir veya daha faydalı hiçbir şey mevcut değildir’ (Christian Huygens, 1629-95) geçişi göstermektedir. Öncekinin amacı kişinin aydınlanması ve ‘kurtuluşu’ idi; sonrakinin amacı iktidardır: ‘Bilginin bizzat kendisi güçtür’ diyordu, Francis Bacon (1561-1626); Descartes insanlara ‘tabiatın efendileri ve sahipleri’ olacaklarını vaad ediyordu. Daha sonraki gelişme evresinde, ‘yönetmek için bilim’ hemen hemen kaçınılmaz olarak tabiatın manipülasyonundan insanın manipülasyonuna geçmeye meyleder.” (S.69)

Altıncı Bölüm:

Dört Bilgi Alanı -Birinci Alan

“Büyük Varlık Zincirinde yukarı doğru yükseldikçe, birincisine karşı ikincisi görece çok daha önem kazanır. İç deneyimler mevcuttur şüphesiz, ama olağan duyularımızla gözlenemezler.

Bu iki çiftten ‘Ben’ ve ‘Dünya’, ‘Dış Görünüş’ ve ‘İç Deneyim’ şu şekilde ifade edebileceğimiz dört ‘kombinezon’ elde ederiz:

(l) Ben-iç (derûn)

(2) Dünya (sen) -iç

(3) Ben-dış (zahir)

(4) Dünya (sen)-dış

Bunlar, her birisi her birimiz için büyük ölçüde ilginç ve önemli olan dört bilgi alanıdırlar. Bizi bu bilgi alanlarına götüren dört soru şöyle vazedilebilir:

(1) İç dünyamda gerçekte neler olmaktadır?

(2) Diğer varlıkların iç dünyalarında neler olmaktadır?

(3) Diğer varlıkların gözünde ben neye benziyorum?

(4) Çevremdeki dünyada gerçekte ne gözlüyorum?” (S.78)

“Daha önceki herhangi bir çağdan çok daha fazla psikoloji teorileri ve literatürü üretse bile modern dünya bütün bunlar hakkında çok az şey bilmektedir. Ouspensky’nin dediği gibi, ‘Psikolojiye bazen yeni bir bilim denmektedir. Gayet yanlış bir görüştür bu. Psikoloji belki de en eski bilimdir ve maalesef, en aslî özellikleri bakımından unutulmuş bir bilimdir. Bu ‘en aslî özellikler’ kendilerini öncelikle dinî öğretiler halinde ortaya koyarlar ve onların gözden kaybolması son birkaç yüzyıl içinde dinlerin gerilemesine bağlanmaktadır.

İnsanları ‘selamet’, ‘aydınlanma’ veya ‘kurtuluş” dağının zirvesine erişebilecek, yeryüzündeki ‘hacılar’ ve ‘yolcular’ olarak gören geleneksel psikoloji olarak normal duruma getirilecek hasta insanlarla değil süpernormal olmaya ehil ve hatta mukadder olarak öyle olmaya yönelik normal insanlarla ilgilenmekteydi.” (S.82)

“İçe doğru yolculuğun’ sadece kahramanlara özgü olduğu düşünülmemelidir. Bir iç taahhüt gerektirir o; ve bilinmeze karşı her taahhütte biraz kahramanca bir şey vardır, ama herkesin yapabilirliği içindeki bir kahramanlıktır bu. Açıktır ki bu ‘ilk bilgi alanı’nın incelenmesi bütün (kâmil) insanı gerektirmektedir, çünkü ancak kâmil insan bu iş için yeterli olabilir.” (S.82)

“Bu iç duaya aynı zamanda ‘kalbin duası’ da denir; Batı’da hiç bilinmiyor değilse de, asıl olarak Yunan ve Rus Ortodoks Kiliselerinde kemale erdirilmiştir. Özü, ‘Rabbin huzurunda, akıl kalpte olarak durmak’tır. Bu durum aşağıdaki biçimde izah edilmiştir:

Ortodoks insan öğretisinde ‘kalp’ terimi özel bir öneme sahiptir. Bugün Batı’daki insanlar kalpten söz ederken, ekseriya duygu ve sevgileri kasdetmektedirler. Ama Kitab-ı Mukaddeste, Ortodoks Kilisesinin en zahid metinlerinde olduğu gibi, kalbin çok daha derin bir anlamı vardır. Fizikî veya ruhî, insan varlığının temel organıdır o; hayatın merkezi, bütün faaliyet ve emellerimizin belirleyici ilkesidir. Bu haliyle kalp sevgi ve duygularımızı da ihtiva eder, ama bunların yanısıra birçok başka şeyi de: hatta ‘kişi’ dediğimiz şeyi oluşturan her şeyi kuşatır o.” (S.89)

Yedinci Bölüm:

Dört Bilgi Alanı -İkinci Alan

“Diğer insanlardan başlayalım. İçlerinde olan biten hakkında nasıl bilgi ediniriz? Bir görünmeyen insanlar dünyasında yaşıyoruz; birçoğu, iç hayatları hakkında herhangi bir şey bilmemizi istememektedir bile; ‘karışma, beni yalnız bırak, kendi işine bak’ demektedirler. Hatta birisi bir ara bir başkasına ‘ruhunu açmak’ istediğinde, bunun olağanüstü zor olduğunu görür, kendini nasıl ifade edeceğini bilemez ve en azından yanıltma niyeti taşımadan asla doğru olmayan birçok şey söylemeye meyleder; çaresizlik içinde kelimesiz iletişim kurmayı dener. Jestler işaretler, bedensel temas, bağırma, ağlama, hatta şiddet ile.” (S.97)

“Eğer günlük hayatımızda bize en yakın insanlarla gerçek bir ‘akılların buluşması’nı başaramıyorsak, varoluşumuz bir ıstırap ve felakete dönüşür. Onu başarmak için, ‘sen’ olmanın nasıl bir şey olduğunun bilgisini kazanmaya muktedir olmalıyım ve ‘sen’ de ben olmanın nasıl bir şey olduğunun bilgisini kazanmaya muktedir olmalısın. Her ikimiz de, benim ikinci bilgi alanı dediğim alanda bilgi sahibi olmalıyız. Doğal olarak birçoğumuza ancak çok az bilgi geldiğini ve daha iyi bilgi kazanımının çaba gerektirdiğini bildiğimizden, kendimize şu soruyu sormak zorundayız: Daha iyi bilgi elde etmek için, kendileriyle yaşadığım insanların içlerinde olanlar hakkında daha fazla kavrayışa sahip olmak için ne yapabilirim?

Şimdi, şayan-ı dikkat gerçek şudur ki, bütün geleneksel öğretiler bu soruya bir ve aynı cevabı vermekteler: ‘Diğer varlıkları, ancak kendini tanıdığın ölçüde anlayabilirsin.’ Tabiatıyla, iyi gözlem ve iyi dinleme de gereklidir; ama mesele şudur ki, bu şekilde elde edilen veriler doğru olarak yorumlanıp anlaşılmadıkça mükemmel gözlem ve mükemmel dinleme bile bizi hiçbir yere götürmez; ve doğru anlama kabiliyetimin ön şartı kendi öz-bilgim, kendi öz iç deneyimimdir. Başka bir deyişle ve önceki terminolojimizi kullanarak, kalem kalem, parça parça ‘yeterlilik’ mevcut olmalıdır. Bedensel ağrıyı (acıyı) şuurlu olarak hiçbir zaman tecrübe etmemiş bir kişi diğerleri tarafından çekilen ağrı hakkında muhtemelen hiçbir şey bilemeyecektir.” (S.100)

Sekizinci Bölüm:

Dört Bilgi Alanı -Üçüncü Alan

“Herkes, neye benzediği, nasıl göründüğü ve başkalarının üzerinde nasıl bir izlenim bıraktığı konusunda çok tabiî bir meraka sahiptir. Ama belki de rahmet kabilinden, hikâyenin (ahirette tanıyıp ta tahammül edemediği, tiksindiği kişinin aslında kendisi, kendi aynası olduğunu öğrenen adam) o ‘çok özel aynaları’ yeryüzünde mevcut değildir. Onların vereceği sarsıntılar bizim altından kalkabileceğimizden daha çok olabilir. Kendimizin gerçekten çok kusurlu olduğunu anlamak her zaman acı verir ve kendimizi bu ifşadan korumak için birçok mekanizmaya sahibiz. Bu bakımdan, tabiî merakımız bizi üçüncü alanda çok uzaklara götürmez ve pek kolayca kendi hatalarımızı değil başkalarınınkileri araştırmaya çevriliriz.” (S.115)

Dokuzuncu Bölüm:

Dört Bilgi Alanı -Dördüncü Alan

“Dördüncü alandaki çeşitli bilimlerin fiiliyatta ne yaptıklarına dikkatle bakarsak, onları kabaca iki gruba ayırabileceğimizi görürüz: Öncelikle, fiilen görülebilen veya başka türlü tecrübe edilebilen şeyleri tasvir edenler ve öncelikle belirli sistemlerin nasıl çalıştığını ve öngörülebilir sonuçlar elde etmek için nasıl ayarlanabileceğini öğreten bilimler. Botanik’i birinciye, kimya’yı ise ikinciye örnek olarak verebiliriz. Bu iki grup arasındaki fark çoğu kez esgeçilmekte, bu tavrın sonucu olarak çoğu bilim felsefelerinin sadece öğretici bilimleri anlattığı, tasviri (betimleyici) olanlarına ise mevcut değil muamelesi yaptığı görülmektedir. Çoğu kez ileri sürüldüğü gibi, ‘tasvirî’ ve öğretici bilimler arasındaki farkın sanki sadece bir bilimin gelişmesindeki olgunluk derecelerine yahut merhalelerine delâlet ettiği düşünülmemelidir.” (S.122)

“Tasviri ve öğretici bilimler arasındaki fark, daha önceki bir bölümde tartıştığımız ‘anlama bilimleri’ ile ‘yönetme bilimleri’ arasındaki farka benzer, ama onunla özdeş değildir. Sadık bir tasvir (betimleme) şu soruya cevap verir: ‘Gerçekte karşıma çıkan nedir?’ Etkin bir öğretme ise gayet farklı bir soruya cevap verir: ‘Belirli bir sonucu elde etmek için ne yapmalıyım?’ Ne tasviri ne de öğretici bilimlerin tabiatın sunduğu biçimiyle olguların bir araya getirilmesi olmadığını söylemeye gerek yok; her iki durumda da olgular ‘saflaştırılmakta’ yahut ‘idealize’ edilmektedirler; kavramlar inşa edilmekte ve teoremler ileri sürülmektedir. Ne var ki, sadık bir tasvire ‘önemli olan hiçbir şeyi dışarıda bırakmama hususunda dikkatli olmalıyım’ endişesi hâkimken, bir öğretme mutlaka gerekli olmayan bütün faktörleri şiddetle dışladığı ölçüde etkin olur.

Tasviri bilimin esas olarak küllî hakikat ile ilgilendiği -veya ilgilenmesi gerektiği-, öğretici bilimin ise esas olarak hakikatin yönetme ( manipulation) için faydalı olan parçaları veya veçheleriyle ilgilendiği söylenebilir. Her iki durumda da ‘esas olarak’ diyorum, çünkü bu mutlak bir fark meselesi değildir ve olamaz.” (S.123)

Onuncu Bölüm:

İki Tip Problem

“Bu dünyada yaşamak ne demektir? Yaşamak, çoğunluğu zor olan her türlü durumla başa çıkmak, mücadele etmek ve altta kalmamak demektir. Zor durumlar problemler doğurur ve denebilir ki yaşamak, her şeyden önce, problemlerle uğraşmak demektir.

Çözülmeyen problemler bir çeşit varoluşsal acının doğmasına meylederler. Bunun her zaman böyle olup olmadığı pekâlâ sorgulanabilir, ama modern dünyada böyle olduğu muhakkaktır ve acıya karşı modern savaşın bir bölümü Kartezyen yaklaşımdır: Sadece vazıh, belirli ve herhangi bir makul şüphenin ötesindeki kesin fikirlerle meşgul ol; dolayısıyla; geometri, matematik, hesap, ölçümleme ve kesin gözleme güven.’ Problemleri çözmek için bunun biricik yol olduğu söyleniyor bize; ilerlemenin biricik yolu; eğer bütün duygu ve diğer akıldışılıkları terkedersek, o zaman bütün problemler çözülebilir ve çözülür, Niceliğin Egemenliği çağında yaşıyoruz, tevafuken, çağımızın birkaç önemli metafızikçisinden biri olan René Guénon’un zor ve mühim bir kitabının başlığıdır bu. Nicele dönüştürme ve fayda-maliyet analizinin, hepsine değilse de, problemlerimizin çoğuna cevap olduğu söylenmektedir; her ne kadar biz, insanlar gibi karmaşık varlıklarla veya toplumlar gibi karmaşık sistemlerle uğraşıyorsak da, yeterli veriler kısa bir zaman içinde toplanıp tahlil edilebilir. Medeniyetimizin problem çözmede üstüne yoktur ve bugün dünyada bütün önceki nesillerinkinin toplamından fazla bilim adamı ve benzeri insanlar mevcuttur ve onlar vakitlerini kâinatın harikaları üzerinde düşünmekle veya kendi hakkında bilgiye ulaşmaya çalışmakla (boş yere) harcamıyorlar: onlar problem çözüyorlar. (Bazılarının bu noktada biraz endişelenip şöyle sorduklarını tahayyül edebiliyorum: Eğer böyleyse, problemlerimiz hiç tükenmiyor mu? Onları tatmin etmek kolay. Şu anda daha önceki herhangi bir neslin öğünebileceğinden daha çok ve daha büyük problemlerimiz, hatta hayatta kalma problemlerimiz var.) (S.142)

“Çözülmüş problemlere bakalım önce. Bir tasarım problemini alalım, iki tekerlekli, insan gücüyle çalışan bir taşıma aracını nasıl yapabiliriz? Çeşitli çözümler sunulur, bunlar tedricen ve giderek artan bir hızla biribirine yaklaşır, ta ki sonunda ‘cevap’ olan bir tasarım ortaya çıkıncaya kadar, bir bisiklet, zamanında hayret verici ölçüde muhkem bir cevap. Neden bu cevap o kadar muhkem? Çünkü kâinatın yasaları, cansız tabiat düzeyindeki yasalar ile uyum içinde.

Tabiatı böyle olan problemlere ‘yakınsayan problemler’ demeyi öneriyorum. Onları ne kadar akıllıca incelerseniz, cevaplar kim olursanız olun, o kadar fazla birbirine yaklaşacaktır. Onları ‘çözülmüş yakınsayan problemler’ ve ‘henüz çözülmemiş yakınsayan problemler’ diye sınıflayabiliriz. ‘Henüz’ kelimesi önemlidir, çünkü ilke olarak bir gün çözülmemeleri için hiçbir sebep yoktur.

Her şey zaman alır, onları çözmek için de henüz yeterli zaman geçmemiştir. Gerekli olan, daha çok zaman, araştırma ve geliştirme için daha fazla para ve belki, daha çok yetenek. (S.143)

“Örneğin, hayat karşımıza çok büyük bir problem çıkarmaktadır. İki tekerlekli taşımanın teknik problemi değil, çocuklarımızı nasıl eğiteceğimize dair beşerî problem. Ondan kaçamayız; onunla yüz yüze gelmek ve aynı ölçüde akıllı birçok insana bize tavsiyelerde bulunmalarını rica etmek zorundayız. Bazıları, çok berrak bir sezgiye dayanarak bize şunu söylerler: Eğitim, mevcut kültürün bir sonraki nesle aktarılması işlemidir. Bilgi ve tecrübesi olanlar (veya öyle varsayılanlar) öğretir, bilgi ve tecrübesi henüz eksik olanlar ise öğrenirler. Gayet açıktır bu ve orta yerde bir otorite ve disiplin durumunun olması gerektiğini ima eder.

Hiçbir şey bundan daha basit, doğru, mantıklı ve açık olamaz. Mesele mevcut bilginin bilenlerden öğrenenlere aktarılması olduğundan, sunulanı almak için öğrenenler arasında disiplin olmalıdır. Diğer bir deyişle, eğitim öğretmenlerin otoritesinin, öğrencilerin ise disiplin ve itaatlerinin tesisini gerektirir.

Şimdi, probleme en büyük dikkatle yaklaşan danışmanlarımızdan diğer bir grup şöyle buyuruyor: ‘Eğitim, aşağı yukarı, bir kolaylığın temininden başka bir şey değildir. Eğitimci, içinde genç bir bitkinin güçlü kökler büyütüp ondan sonra ihtiyaç duyduğu gıdaları emdiği iyi, sağlıklı, verimli toprağın elde edilmesiyle uğraşan iyi bir bahçıvan gibidir. Genç bitki, herhangi bir insanın kavrayabileceğinden çok daha ince olan kendi varlık yasalarına uygun olarak gelişir ve tam ihtiyaç duyduğu gıdaları seçmede mümkün olan en geniş özgürlüğe sahip olduğu zaman en iyi biçimde boy atar.’ Eğitim, diğer bir deyişle, disiplin ve itaatin değil, özgürlüğün tesisini gerektirir, mümkün olan en geniş özgürlük.

Eğer birinci gruptaki danışmanlarımız haklı iseler, disiplin ve itaat ‘iyi bir şeydir’ ve eğer bir şey ‘iyi bir şey’ ise, fazlasının çok daha iyi bir şey olacağı kâmil bir mantıkla ileri sürülebilir; bu mantık biçimi tam disiplin ve itaatin mükemmel bir şey oluğu sonucuna götürür bizi... Ve okul yerine bir hapishane çıkar karşımıza.

Diğer yandan, ikinci grup danışmanlarımız eğitimde özgürlüğün ‘iyi bir şey olduğunu ileri sürüyorlar. Öyleyse eğer, daha fazla özgürlük çok daha iyi bir şey olur ve tam özgürlük mükemmel bir eğitim çıkarır ortaya. Okul ıssız bir çöle, hatta bir tımarhaneye dönüşür.

Özgürlük ve disiplin/itaat: İşte size mükemmel bir karşıtlar çifti. Hiçbir uzlaşma mümkün değildir. Herhangi bir gerçek durumda, ya biridir ya diğeri. Ya ‘İstediğin gibi yap’, ya Sana söylediğim gibi yap.’

Burada, benim ‘ıraksayan problem’ diye adlandırdığım çok tipik ve çok temel bir problem vardır ve sıradan, ‘düz-çizgili’ mantığa boyun eğmez; hayatın mantıktan daha büyük olduğunu gösterir.

‘En iyi eğitim metodu nedir?’ sorusu kısaca tam anlamıyla ‘ıraksayan bir problem’ çıkarır karşımıza. Cevaplar birbirinden uzaklaşmaya, farklı olmaya meyleder; ne kadar mantıkî ve tutarlı iseler, farklılaşma o kadar büyük olur.” (S.144)

“Bir problemi çözmenin onu öldürmek olduğunu söyledim. Yakınsayan bir problemi ‘öldürmekte’ hiçbir sakınca yoktur, çünkü o zaten hayat, şuur ve kendinin-farkında-olma dışlandıktan sonra geriye kalanla ilgilidir. Fakat ıraksayan problemler öldürülebilir mi yahut öldürülmeli mi? ‘Nihaî çözüm’ sözünün bizim neslin kulaklarında hâlâ korkunç biçimde çınladığını duyuyorum.” (S.147)

“Özgürlük ve düzen, büyüme ve zeval gibi karşıt çiftler dünyaya gerilim verirler, insanın duyarlılığını bileyen ve kendinin-farkında-olmasını arttıran bir gerilim. İnsanın yaptığı her şeye nüfuz eden bu karşıt çiftlerin farkında olmaksızın hiçbir gerçek kavrayış mümkün değildir.” (S.148)

__________________

1- Fahrettin Altun, Modernleşme Kuramı, Küre Yayınları, İst 2011, S.11

2- Fahrettin Altun, Modernleşme Kuramı, Küre Yayınları, İst 2011, S.40

3- E. F. Schumacher, Almanya’da doğdu. 1930’da Oxford New College’da ekonomi eğitimine başladı. 22 yasına geldiğinde Columbia Üniversitesi’nde aynı sahada ders veriyordu. Uygulama olmaksızın teorilerle uğraşmayı tatmin edici bulmadığı için iş hayatına girdi; çiftçilik ve gazetecilik yaptı. Savaş yıllarında bir aralık Oxford’da akademik hayata geri döndü. 1946-50 arası Almanya’daki British Control Commission’da; 1950-70 arası da National Coal Board’ta ekonomik danışmanlıklarda bulundu. Intermediate Technology Development Group Ltd.’i kurdu ve yönetti. 1977’de vefat etti. Dr. Schumacher daha sonra yazacağı kitaplardaki görüşlerini oluştururken ana hatlarıyla zikredilen bu yoğun tecrübenin büyük katkısı olmustur. Yazılarında hâkim olan yönlendirici fikir, Batı’nın ekonomi ve teknoloji uygulamalarının insan ve tabiatı çevreleyen tabiî ve ilâhî sınırları ihlâl ettiği yolundadır. Türkçe’de de tercümesi yayınlanan Small is Beautiful [Kücük Güzeldir, çev. Osman Deniztekin, e yayınları]. isimli kitabı çok ilgi uyandırmış olan yazarı sonraki kitabı Good Work [Hayırlı Ekonomi, çev. Murat Çiftkaya, İz Yayıncılık] adlı küçük risaledir.





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle