İNCELEME

Muhkem Farz Olan Tesettürün Hikmeti ve Maksadı
YAZI BOYUTU :

Mustafa ÇELİK

Peygamberimiz Efendimiz (sav) döneminden itibaren, mü'min kadınların kıyafeti (Tesettür-cilbab) konusunda hiçbir ihtilâf olmamıştır. Allahû Zülcelâl, namaz, oruç gibi ibadetleri farz kıldığı gibi, örtünmeyi de farz kılmış; Peygamberimiz Efendimiz de örtünmenin şekil ve sınırlarını belirlemiştir. Unutmayalım ki tesettürün farziyeti şu muhkem âyet ile heber verilmiştir: “Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle de cilbablarını üzerlerine sımsıkı örtsünler. Bu onların tanınmalarına, tanınıp da eziyet edilmemelerine en elverişli olandır. Bununla beraber Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” (En Nur Sêresi:31) Bu Âyet-i Kerime'nin zahiri, hicabın mükellef olan müslüman, hür ve baliğ olan bütün kadınlara farz olduğunu ifede etmektedir. Dolayısıyla kâfir olan kadınlara hicabın farz olduğu söylenemez. Çünkü onlar İslâm’ın fer’i hükümleri ile mükellef tutulmamışlardır. Üstelik bize onları kendi başlarına bırakmamız emredilmiştir. Buna mukabil mü'min kadınlar için hicab (tesettür) muhkem bir fazdır. Bu fiilde, Allahû Teâla'nın (cc) emrine teslimiyet ön plândadır.

 
Muhkem Farz Olan Tesettürün Hikmeti ve Maksadı
 

ALLAH’ın şeriatinin çerçevesini belirlediği tesettür Allah’ın emridir. Tesettür-ü şer’inin mana ve maksadına riayet ederek ihya etmek, Allah’ın muradına uygun davranışta bulunmaktır. İslâm dini kadınların meşru daire içinde nikâhlı eşleri için süslenmelerinde bir beis görmez hatta aile saadeti için bunu teşvik eder. Fakat nikâhsız, yabancı erkeklere karşı süslenmenin hayâ ve iffete muvafık düşmeyeceği aşikârdır. Allahû Teâla indirdiği ayetlerle, kadınlara dışarıya çıkarken tesettürlü olmalarını açık ve kesin bir surette farz kılmıştır. Tesettürün farziyetinden şüphe edilmez. Allahû Zülcelâl, namaz, oruç gibi ibadetleri farz kıldığı gibi, örtünmeyi de farz kılmış; Peygamberimiz de çeşitli hadis-i şerifleriyle örtünmenin şekil ve sınırlarını belirlemiştir. Bu durumda örtülmesi gereken yerlerin açılması veya gereği gibi örtülmemesi haramdır. Tesettürün farziyetine dair delil Kur’ân-ı Kerim’in şu âyetidir: “Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle de cilbablarıyla (dış elbiseleriyle) üzerlerini sımsıkı örtsünler. Bu onların tanınmalarına, tanınıp da eziyet edilmemelerine en elverişli olandır. Bununla beraber Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.”(1) 

Bu ayet, mü’min hanımların dışarıya çıkarken üstlerine bir üst kıyafeti alması gereğine işaret etmektedir. Ayetteki “celabîb” sözcüğü “cilbab”’ın çoğulu olup sözlükte; geniş elbise, başörtüsü gibi anlamlara gelir. Kadını baştan aşağı örten çarşaf, örtü gibi giysiler de cilbab kapsamına girer.

Kur'ani bir terim olan cilbab, kadını tepeden tırnağa örten giysidir. Kadınların ev dışında veya yabancı erkeklerin yanına çıkarken normal ev içi giysilerinin üstüne bir dış elbise daha giymeleri gerekir. Ayrıca bu ayetten anlıyoruz ki örtünmenin bir maksadı, hanımların daha itibarlı olmasıdır. Örtülerinden dolayı Müslüman hanımlar olduklarının bilinmesi ve kimsenin onları bakışlarıyla veya sataşmalarla rahatsız etmemesidir. Said Nursî (rh.a.) der ki:

“Kur’an merhameten, kadınların hürmetini muhafaza için, hayâ perdesini takmasını emreder. Ta hevesat-ı rezilenin ayağı altında o şefkat madenleri zillet çekmesinler. Âlet-i hevesat, ehemmiyetsiz bir meta’ hükmüne geçmesinler. Medeniyet ise, kadınları yuvalarından çıkarıp, perdelerini yırtıp, beşeri de baştan çıkarmıştır. Hâlbuki aile hayatı, kadın-erkek mabeyninde mütekabil hürmet ve muhabbetle devam eder. Hâlbuki açık-saçıklık, samimi hürmet ve muhabbeti izale edip ailevi hayatı zehirlemiştir.

Hususan suretperestlik, ahlâkı fena halde sarstığı ve sukut-u ruha sebebiyet verdiği şununla anlaşılır: Nasılki merhume ve rahmete muhtaç bir güzel kadın cenazesine nazar-ı şehvet ve hevesle bakmak, ne kadar ahlâkı tahrib eder. Öyle de: Ölmüş kadınların suretlerine veyahut sağ kadınların küçük cenazeleri hükmünde olan suretlerine hevesperverane bakmak, derinden derine hissiyat-ı ulviye-i insaniyeyi sarsar, tahrib eder.” (2) 

Âyeti kerimenin zahiri, hicabın mükellef olan müslüman, hür ve baliğ bütün kadınlara farz olduğuna delalet eder. Çünkü Allahû Teâla, «Ey peygamber, zevcelerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına dış elbiselerinden üstlerine giymelerini söyle» buyurmuştur, öyleyse kâfir kadınlara hicab farz değildir. Çünkü onlar İslâm’ın fer’i hükümleriyle mükellef değildirler. Üstelik bize onları kendi başlarına bırakmamız emredilmiştir. Hicab (örtünme) bir İbadettir. Çünkü bunda Allah (cc)’ın emrine imtisal vardır. Allah’ın emrini yerine getirmenin başı, Allah’a imandır.

Tesettürü şer’i inkârı, küfre ve kâfirliğe kapı açar. Örtünmek müslüman bir kadına namaz ve oruç gibi farzdır. Bu yüzden müslüman bir kadın örtüyü inkâren terk ederse mürted olur, İslâmdan çıkar. Fakat inkâr etmeden sırf bozuk bir cemiyete uyarak terkederse mürted değil, asi olur. Bu hareketiyle Kur’anın âyetlerine muhalefet etmiş olur. Zira Allahu taala, “Evvelki cahlliyet (devri kadınlarının kırıla döküle, süslerini göstere göstere) yürüyüşü gibi yürümeyin”(3) buyurmuştur.

Şu var ki, her ne kadar örtünmekle mükellef olmasa da gayri Müslim bir kadının cemiyeti bozacak bir şekilde ortalıkta dolaşmasına izin verilemez. Şimdi gördüğümüz gibi öyle içtimaî edebler vardır ki, onlara uymak herkes için farzdır. Cemiyeti fenalıklardan korumak bakımından bu içtimaî edeblerde müslümanlar ile gayri müslimler eşittirler. Bu içtimaî edebler İslâm’ın şer’i siyasetidir ki, bunları uygulamak müslüman hâkimin vazifesidir.

Cariyelere gelince, bu hususta müfessirin ulemadan allame Ebu Hayyan’ın görüşü şudur: Ona göre âyetteki örtünme emri hem müslüman cariyeleri, hem de hür müslüman kadınları içine alan umumi bir emirdir. Ebu Hayyan’ın bu görüşü, namusların korunmasını hedef alan şeriatin ruhuna en uygun olan görüştür. Müslümanların vazifesi, daha sonra örtünmede zorluk çekmemeleri için on yaşına giren kız çocuklarını örtünmeye alıştırmak olmalıdır. Bu örtünme teklif emri değil, fakat terbiye bakımından gereklidir. 

Allahû Teâla mü’min kadınlara, iffet ve haysiyetlerinin korunması için yabancı erkekler karşısında uzun bir örtü ile elbiselerinin üzerinden örtünmelerini emretmiştir. Tesettür-ü şer’i ertelenmeyi kabul etmez. Abdürrezzak ve bir cemaatin rivayetine göre mü’minlerin annesi Ümmü Seleme (r.anha) şöyle demiştir: “Bu âyetin nüzulünden sonra ensarî kadınları siyah çarşaflara büründüler. Sanki hepsinin başına birer karga konmuştu.” (4)  

Kur’an-ı Kerim'de kadınların tesettürü için “cilbab”ın dışında bir de “humur”yani başörtüsü ifadesi kullanılmaktadır. Rabbimiz buyuruyor: “Mü’min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. (Yüz ve el gibi) görünen kısımlar müstesna, zînet (yer)lerini göstermesinler. Başörtülerini ta yakalarının üzerine kadar salsınlar. Zinetlerini, kocalarından, yahut babalarından, yahut kocalarının babalarından, yahut oğullarından, yahut üvey oğullarından, yahut erkek kardeşlerinden, yahut erkek kardeşlerinin oğullarından, yahut kız kardeşlerinin oğullarından, yahut müslüman kadınlardan, yahut sahip oldukları kölelerden, yahut erkekliği kalmamış hizmetçilerden, yahut da henüz kadınların mahrem yerlerine vakıf olmayan erkek çocuklardan başkalarına göstermesinler. Gizledikleri zinetler bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey mü’minler, hep birlikte tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz!”(5)

Ayetteki “humur“ sözcüğünün tekili “hımar” olup, sözlükte; kadının kendisi ile başını örttüğü şey demektir. Saîd bin Cübeyr radıyallahu anh, başörtüsünün kadının boyun ve göğüs kısımlarını örtecek ve bunlardan hiçbir şey göstermeyecek nitelikte olması gerektiğini söylemiştir. Cahiliyye çağında hanımlar başlarına ancak güneşten korunmak veya süslenmek için ince bir örtü alırlar, ama bunun uçlarını geriye atarlar, kulak, yaka gibi ziynet yerlerini örtmezlerdi. Ziynet takındıkları kulakları, boyunları perçemleri görünür halde çarşı pazarlarda dolaşırlar, erkekler de onlara bakardı. Hatta bazı kadınlar kendilerini erkeklerden sakınmazlardı. Dünyalık elde etmek için iffetlerini sakınmazlardı. Bu sebepten kız çocukları aileler için bir utanç haline gelmeye başlamıştı. Bazı aileler kızları büyüyüp de bu durumlara düşmesinler diye küçük yaşta diri diri toprağa gömer olmuşlardı.İşte bu ayet-i kerime ile kadınlara, başörtülerini ziynetleri örtecek şekilde bürümeleri için ikaz geldi.

“Mü’min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, namuslarını da korusunlar, zînetlerini açmasınlar, bunlardan görünen kısmı müstesnadır. Başörtülerini de yakalarının üzerini kapatacak şekilde iyice örtsünler.”

Ayette kadınlara “gözlerini haramdan sakınmak” emredilmiştir. Çünkü iffeti korumak gözleri korumakla başlar. Göz kalbin casusudur. Göz bir şeyi görmese kalp arzu etmez. Kalpte harama karşı bir arzu olmazsa kişinin hem dinî hem de dünyevî huzuru selamette olur.

Tesettür-ü şer’i bir şahsı manevi gibi konuşur. Evet, kişi, dili aracılığıyla konuştuğu gibi, elbisesi aracılığıyla da konuşur. “Bana, benim dişiliğime bakma, ben Allah’tan korkan bir Müslüman’ım.Toplumun ve/veya kendimin ihtiyacından dolayı bulunduğum sosyal hayatta şu anda ben bir dişi olarak değil, kişi olarak varım. Sahip olduğumu düşündüğüm her şey gibi, kendi vücudum da bana emanettir, Allah’ın emaneti. Onu nasıl kullanmam, nasıl örtmem gerektiğini de sahibi bilir. Yanlış kıyafetim ve hatalı davranışım yüzünden de başka erkekleri günaha dâvet ederek mülkün sahibine ihanet edemem. Kıyafet tercihimle ilan ediyorum ki, yabancı erkeklerin bana bakmasını istemiyorum” şeklinde kibarca mesaj vermesi gereken başörtüsü, bu gün göz alıcı renk ve desenleri, diğer tamamlayıcı giysi ve tavırlarıyla adeta cıyak cıyak bağırıyor ve diyor ki: “Hey erkekler, ben buradayım, baksanıza. Sizin dikkatinizi ve ilginizi çekip kendime baktırmak için ben ne paralar sarf ettim, kaç mağaza gezdim, ne uğraşlar verdim. Nasıl, yakışmış mı başörtüm, uyum sağlamış değil mi diğer giysilerimle. Karar veremedin ise lütfen tekrar bak, bir daha, bir daha bak! Ha, nasıl olmuşum, güzel miyim, bu giysilerimle daha güzelleşmiş miyim? Cevabını şimdilik gözlerinle ver emi?”  diyor adeta.. Örtünmenin asıl amacı, başkasının bakışlarından korunmak ve ırzı, meşru olmayan cinsel isteklerden sakınmaktır. Erkeklerin gözlerini sakınması, kadınların iffetini korumak içindir. Bir şey maksadından soyutlanarak algılanırsa işte böyle sulandırılır, yozlaştırılır. Tesettür, kadının kimliğini öne çıkaran bir onurdur.

Tesettür-ü şer’i; Müslüman hanımın, toplumda dişiliğiyle değil, kişiliğiyle yer edinmesini sağlayan, kadının sömürülmesine ve eziyet edilmesine karşı koruyucu bir kalkandır. 

Pasifleştirilmiş kadın da, pervasızlaştırılmış kadın da sorundur. Kadın aktif olacak ama afif kalacak… Dişiliğini değil kişiliğini konuşturacak. Feodalizmin ve feminizmin kıskacından kurtulup özgün duruşunu, kimliğinden kopmadan varoluşunu sürdürecek. Ne evden kopacak ne de hepten eve kapanacak. İçeri-dışarı dengesini doğru kuracak... ”İçeri”yi “dışarı”ya feda etmeyecek... “Dışarı”nın çekim gücü karşısında “içeri”den elini eteğini çekmeyecek… Bir ayağı ile dışarıda olsa bile içeri ayağı sabit ve sağlam olacak. Evsizlikle evcilleşme arasında evli olmanın hukukunu ve onurunu en güzel şekilde taşımasını bilecek… İçerinin ve dışarının fıkhını, hukukunu, hududunu, ahlâkını, adabını bilmeden ne içeride ne de dışarıda yol alamayız... Kadın ne kadar aktif olursa olsun anne olduğunu unutmadan, eş olduğunu hatırlayarak hayata ağırlığını koyacak... “Daha az anne”, “daha az eş” tuzaklarına düşmeden yürümesini bilecek… Dışarının tekin olmadığını bilerek tedbirli çıkmamız lazım… Takvayı kuşanarak, vakarı donanarak adımlarımızı büyütmemiz gerekiyor... Kentli Müslüman kadının sorumluluğu katlanarak büyüyor... Dışarının büyüsüne kapılmadan, tam aksine bu büyüyü bozacak vahyin diriltici soluğu ile nesilleri yeniden inşa etmenin iradesini kuşanmak zorundayız… Artık ayartan kadınların miadı doldu, sıra anlatan kadınlarda. Kadınlarımız elbette eğitimli olacak, ama eğilimleri mutlaka İslâmi, yani meşru olacak. Mezar tek kişiliktir... O halde ne erkeğin “erkekcilik” ne de kadının “kadıncılık” yapmasının bir mantığı yoktur… Kadın-erkek arasında egemenlik savaşları vermek yerine, "vahyin egemen olduğu bir toplumu nasıl inşa edebiliriz" derdine düşmemiz gerekir.

“Mü’min erkeklerle mü’min kadınlar da birbirlerinin velileridir. Onlar iyiliği emreder, kötülükten alıkorlar...”(6) 

 “Erkek olsun, kadın olsun -hep birbirinizdensiniz- içinizden amel eden hiçbir kimsenin yaptığını boşa çıkarmayacağım...” (7)

Tesettür, şer’i şerifin emridir ve şer’i şerifle mukayyed olmalıdır. Arap dilinde tesettür, “örtünmek, kendini saklayıp korumak, başkaları ile kendisi arasına perde koymak” demektir. Bu kelimeyle aynı kökten gelen olan setr ise mecazen hayâ anlamına gelir. Ayrıca setr, “hetk” kelimesiyle birlikte kullanıldığında, hayâ perdesinin yırtılmasını belirtir ve hayâ duygusunu yitirmiş insan “mehtûkü’s-setr” (hayâ perdesi yırtılmış) diye nitelendirilir. Kısacası, tesettür belli uzuvları elbiseyle örtmekten çok daha geniş ve derinlikli bir anlam alanına sahip olup her şeyden önce ar, hayâ ve iffetle ilişkilidir. 

Bu açıdan bakıldığında, genelde İslâm coğrafyasında özlede ise ülkemizde tesettür adına ortaya konulan defilenin tesettür değil, teberrüc (teşhir ya da “Beni fark et” davetiyesi) işlevine sahip olduğu söylenebilir. Bazıları tarafından tesettür defilesi hakkında kullanılan “yozlaşma” tespiti isabetlidir ve fakat büyük resim açısından bakıldığında tespit kesinlikle eksiktir. Zira muhafazakâr çevrelerdeki yozlaşma çok geniş bir alana sahiptir. Yozlaşmanın temel dinamiği, dünyaya bakış ve hayatı kavrayışta odaklanmaktadır.  “Feragat kipinden istek kipine, yani “İstemem namertten bir yudum çare”den, “Ben de isterem” evresine geçilmiş olmasıyla ilgilidir. 

Tesettür Kur’an'la, Sünnet'le, icmâ-i ümmetle sabittir. Tesettür, Musevilik'te ve Hıristiyanlık'ta da vardır. Tesettür İslâm kadının iffetini, haysiyetini, şerefini korur, onu yüceltir, hürmetli kılar. Selim akla sahip her mü’mine kadın ve kız Allah’ın tesettür emrini seve seve kabul etmeli ve gereğini yerine getirmelidir. Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat ûleması, tesettürün farz-ı ‘ayn oduğu noktasında ittifak etmiştir. Çıplaklık vahşettir, bedeviliktir. İslâm ahlâkı ve hikmeti, kadınların seks köleliği yapmasını, şehvetli bakışlara mâruz kalmasını doğru görmez ve buna izin vermez. İki türlü tesettür vardır: Kur’ana, Sünnete, Şeriata, fıkha, hikmete, ahlâka uygun tesettür. İkincisi: Şeytanî sahte tesettürdür. Bunda, bazı kadınlar başlarına renkli bir bez parçası örterler ama alaca bulaca, rengarenk, allı pullu rüküş kıyafetleriyle haram ve kötü bakışları açık kadınlardan daha fazla üzerlerine çekerler. Din âlimleri, faqihler, ülü’l-emr, şeyhler, dindar ana babalar; kadınları kızları uyarmalı, onları şeytanî tesettürden, Kur’anî, şer’î tesettüre çağırmalıdırlar. 

Tesettürü şer’inin Allah’ın emrettiği bir farz olduğuna inanan kişi “tesettür” ile “moda”, “podyum”, “manken” kavramlarını bırakın yanyana getirmeyi bunları yanyana bile düşünemez. Çünkü  “Tesettür,” “örtünme,” “kapanma” gibi kavramlar, “teşhir”in her türlüsünü reddetmek anlamına geliyor; “moda”, “podyum”, “manken” kavramları ise “teşhir”den besleniyor. 

“Örtünme,” “ar-hayâ”-“iffet,” “edeb” gibi, “utanma” duygusundan beslenirken, “moda” hepsine boş verir, salt paradan beslenir. Birinin temeli mânevi, diğerlerinin maddidir. “iman” ve “küfür” gibi zıtlaşırlar! Buna rağmen, kapitalizmin narına yanmış pek çok “Müslüman” konfeksiyoncu, bu zıt kavramları uzlaştırıp para kazanmaya çalışıyor...

Tesettür farzdır: Bu itibarla her tesettürlü kadın başında “âyet” taşıyor demektir. Başında “âyet” taşıyan, başından sonrasını “moda”ya teslim ederse, toplumun başına belâ olur. Bu durumda baş bildiğimiz kıbleye, vücut ise başka bir kıbleye yönelmiş olur... Ya başında “âyet” taşımayacaksın ya da hakkını vereceksin! Tesettür modası, örtünün kalkmasıdır. Örtü gidince, mahremiyet biter. Mahremiyet bitince de insan ruhsuz bir robota döner.

Kapitalizm; modayla, medyayla, reklamla kadının dişiliğini sömürür ve kişiliğini öldürür. Tesettür, kadının dişiliğini değil, kişiliğini ortaya koyan örtünmenin adıdır. Tesettür, kadına da erkeğe de kişilik kazandırır. Müslüman kadın olarak âyet taşıyorsun başında ve sor kendine: Bu âyeti yaşıyor musun, satıyor musun diye!Hâsılı kelâm, bu gidiş, gidiş değil, başaşağı gidiştir: Başörtüsü mücadelesini kazandık ama tesettürü kaybettik.

Bedenlerimizi, düne kadar Rabbimizin emaneti olarak görürken, bugün mülkümüz olarak görüyoruz. Estetik ameliyatları oluyor, gözlerimize renkli lensler takıyor, vücudumuzu kremlerle, parfümlerle efsunluyoruz. Beyaz kundakla dünyaya gelip beyaz kefenle göçeceğimizi bile bile rengârenk kıyafetlerle dikkat çekmeye çalışıyoruz. Her şeye sahip olmak istiyoruz, fakat hiçbir şeye ait olmak istemiyoruz. Evrensel ve kudsî değerler yerine duygularımızla, hatta güdülerimizle hareket ediyoruz. Kısıtlamaları kaldıramıyoruz. Öte yandan karşı tarafta bize hâkim olmaya çalışan, bize mülkü muamelesi yapan bir güruh var. 

Kadında cemâl, erkekte celâl vardır. Her güzel güzelliğini göstermek ister. Celâl sahibi erkek, sahip olma güdüsüyle cemâle âşıktır. Her güzelliği elde etmek ister. Günümüzde kadınlar erkekteki celâlin, erkekler kadındaki cemâlin esiri. Birbirinin hâkimi sansalar da aslında mahkûmudurlar. Tesettüre riayet etmemek, karşı cinsle ilişkilerde lakaytlık gibi sebeplerle birbirlerine güdüsel olarak yaklaşırken, duygusal olarak uzaklaşıyorlar. Eskiden erkekler eşlerinin mezar taşlarına isim bile yazdırmazken, şimdilerde sosyal medyada eşlerinin fotoğraflarını paylaşıyorlar. Eşe sadakat, yani bağlılık azalıyor, ama bağımlılık artıyor. Eşi üzerinden kendine fiyat (değer diyemem) takdir ediyor.

Başörtüsü mücadelesini kazandık; ama tesettür mücadelesini kaybettik. Şimdi, adını İslâmi değerlerden alan pek çok giyim merkezleri, para için, modanın da etkisinde kalarak tesettürü kuşa çevirdiler.

Giyindikçe çıplak kaldık. Giyinmiş çıplaklara döndük. Bir de tesettürü sadece kadınlara farzmış gibi hep kadınlardan bekledik. Erkekler olarak eşimizi, kızımızı tesettüre büründürmeye çalıştık, kendimiz başka, başka dünyalar da… Şeytanın emrinde.

Tesettürü hep şekilde aradık. Oysa tesettür, hem erkekler için hem de kadınlar için farzdır. 

Bugün sokaklar, caddeler, kaldırımlar, meydanlar, iş yerleri, eğlence merkezleri, kafeler, pastaneler modern giyimli, şık, makyajlı, sıkma başlı, başörtülü ama taytlı, kot pantolonlu, vücut hatlarını açıkça göstermese de çok net olarak belli eden giysiler içinde dolaşan, isterik bakışlarla sağını solunu gözetleyen genç kızlarla dolup taşmaktadır.

Başlarını bir şekilde örtüp,  şeffaf kumaşlar, dar elbiseler, “başım örtük ama sen yüzüme bak” dercesine tuvale dönmüş o yüzler ve gözler.  Davranışlardaki hafiflikler, zorunlu olmayan birliktelikler, olmayacak yerlerde bulunmalar, hatta “aşka gelip” oynamalar, parklarda bahçelerde sarmaş dolaş oturmalar ve gezmeler, baca gibi sigara dumanını üfleyerek yakışıksız görüntüler… Bunlar göz önüne alındığında karşımıza kısmen örtülü çıplakların çıktığını kahrolarak ve ibretle görüyoruz.

’Tesettür, kadını daha cazip hale getirmek için değil, onu mahremi dışındakilere cazip olmaktan korumak içindir.’’ 

Çağdaş dünya, kadını pazara sürdü, sömürdü. Anneyi öldürdü, toplumu mezara gömdü. Hayâsını kaybeden hayatından olur, hicabını tüketen kadın da şeytanın avucunda durur!

Tesettür-ü şer’inin amacı, tesettür kadar önemlidir. Müslüman kadınların üzerlerine giydikleri tesettür kıyafetleri, yabancıların kıyafetlerinden daha cazip, daha kamaştırıcıysa; neyi örtüp neyi açtığımızı, neyi alıp neyi kaybettiğimizi muhasebe etmemiz gerekiyor demektir. Tesettür kadını daha cazip hale getirmek için değil onu mahremi dışındakilere cazip olmaktan korumak içindir. 

Müslüman kadının giyiminde esas mesele, tesettürü sağlamasıdır. Eli ve yüzü dışında bütün vücudunu örtmesi, açık kalmamasıdır. Giyilen bir elbisenin tesettüre uygun olması için de altını göstermeyecek şekilde kalın ve avret yerlerini örtecek kadar uzun olmalıdır. Bunun için altını gösterecek şekilde ince ve şeffaf olan bir elbise ile örtünme gerçekleşmiş olmaz. Bu meseleye esas teşkil eden hadis-i şeriflerin meali şöyledir:

 Hz. Aişe (r.anha)'nin rivayetine göre, kız kardeşi Hz. Esma bir gün Peygamberimiz (asm)'in huzuruna gitti. Üzerinde altını gösterecek şekilde ince bir elbise bulunuyordu. Rasulullah (asm.) onu görünce yüzünü çevirdi ve şöyle buyurdu:

 “Ya Esma, bir kadın büluğ çağına erince -yüzünü ve ellerini göstererek- bunlardan başka bir tarafının görünmesi sahih olmaz.” (8)

 Sahih-i Müslim'de Ebu Hüreyre (r.a) tarafından bir rivayette Peygamberimiz (asm), giyindiği halde açık olan, yani ince ve şeffaf elbise ile dolaşan kadınların Cehennemlik olduklarını, Cennetin kokusunu bile alamayacaklarını bildirirler. (9)

 Alkame bin Ebi Alkame annesinin şöyle dediğini rivayet eder:

 “Abdurrahman’ın kızı Hafsa’nın başında, saçını gösterecek şekilde ince bir başörtüsü olduğu halde Hz. Aişe’nin huzuruna girdi. Hz. Aişe (r.anha) başından örtüsünü alarak ikiye katladı, kalınlaştırdı.”(10)

 Hz. Ömer (r.a.) ise, cam gibi şeffaf olmasa da, giyindiği zaman altını iyice belli eden elbisenin kadınlara giydirilmemesi hususunda mü’minlere ikazda bulunmuştur. (11)

 İmam Serahsi bu nakilden sonra, kadının giydiği elbise çok ince de olsa yine aynı hükmü taşır, şeklinde bir açıklama getirir. Daha sonra da, «Giyindiği halde açık» olan mealindeki hadisi kaydeder ve şöyle der:

 “Bu çeşit bir elbise şebeke (ağ) gibidir, örtünmeyi temin etmez. Bunun için yabancı erkeklerin bu şekilde giyinmiş bir kadına bakması helal olmaz.”(12)

Elbisenin şeffaf olmasındaki ölçü, tenin rengini belli etmesidir. Dışarıdan bakıldığı zaman elbisenin altından insanın teni görünüyorsa, elbise ince de olsa, kalın da olsa böyle bir elbise ile örtünme gerçekleşmiş olmaz. Bu mesele Halebi-i Sağir’de şöyle belirtilir: “Elbise altını, tenin rengini belli edecek şekilde ince olursa, bununla avret yeri örtülmüş olmaz. Fakat kalın olsa da, uzva yapışsa ve uzvun şeklini alsa (uzvun şekli görünür hale gelse), bu durumda örtünme hâsıl olduğu için men edilmemesi gerekir, namaz caiz olur.”(13) Bazan kişinin elbisesi kendi bedeninden daha caziptir. Hatta çoğu zaman böyledir. Cazip renklerde, parlak, zarif, işlemeli, süslü bir takım kıyafetler vardır ki bunlar kişiyi daha da cazip hale getirir. Eğer bir kişinin dış örtü diye üzerine aldığı pardesü, eşarp, ferace, çarşaf veya benzeri kıyafet; bu şekilde parlak, zarif, süslü ve alımlı ise burada bir çelişki vardır.  Tesettürde asıl maksat ciddi, saygı uyandıran bir kişilik kazanmaktır. Kadının saygınlığı ise kötü niyetli bakışların ümit bulamayacağı ağır başlı bir tavır sergilemekte gizlidir. Eğer kadının dış elbise diye giydiği kıyafet ağır başlı değil, süslü ve cezbedici ise bizzat kendisi örtülmesi gereken bir ziynet haline gelir.  Hz. Aişe annemiz, sahabe hanımlarının Allah’ın emirlerine itaat etmedeki ciddiyet ve samimiyetlerini şöyle metheder: “Allah’a yemin olsun ki, Allah’ın kitabını daha çok tasdik eden ve bu kitaba daha kuvvetle inanan Ensar kadınlarından daha faziletlisini görmedim. Nitekim Nur süresindeki: “Başörtülerini yakalarının üstüne koysunlar...” ayeti inince, onların erkekleri bu ayetleri okuyarak eve döndüler. Bu erkekler eşlerine, kız, kız kardeş ve hısımlarına bunları okudular. Bu kadınlardan her biri etek kumaşlarından, Allah’ın kitabını tasdik ve ona iman ederek başörtüsü hazırladılar. Ertesi sabah, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in arkasında başörtüleriyle sabah namazına durdular. Sanki onların başları üstünde kargalar vardı.” (14) 

Hesap gününe hazırlanan bir müslüman, şer'i tesettürün farziyetini inkâr etmez. İman hassasiyeti sahibi olan da tesettürü şer’inin maksadından, amacından uzaklaşmaz. Tesettür emri insanların kalbinde iman tohumu yerleştirildikten sonra geldiği için, günümüzde de insanların kalbine öncelikle iman tohumunu yerleştirip daha sonra tesettür emrini nabızlarına göre şerbet verircesine anlatmak lazımdır ki, inanan veya inanmayanlara karşı cephe alınmış olmasın. Tesettür Allah yolunda cihaddır. Kadınların kendi çaplarında, bütün asırlarda ifa ettikleri en büyük cihad uygulamalarından biridir. Onların tesettürleri sadece onları temsil etmiyor. Bütün Müslümanların, yeryüzünde İslâm adına yapmak istedikleri şeylerin özünü ihtiva eden bir eylem onların tesettüre bürünmeleri ile tezahür eder. Erkek mücahitlerin, kadınların tesettürleri uğruna cihad etmeleri neyi ifade ederse, Müslüman kadınların da tesettüre sahip olmaları o ifadenin içini doldurma olarak yerini alır. Bu nedenle, Müslüman kadınların başlarının açılması veya tesettürden uzaklaşmaları bir sorun olarak düşündürdüğü gibi, başörtüsünün farzı eda etmekten çok zevkleri tatmin etmeye dönüşmesi de düşündürür. Müslüman kadını toplumda cazibe merkezi haline getiren, şehvetli bakışlara malzeme yapan hiçbir örtünme şekli tesettür-ü şer’iyyeden sayılmaz. Tesettür-ü şer’iyyenin maksadı, kadını toplumda şehvetperestlerin hain bakışlarından korumaktır. Müslüman kadını şehvetperestlerin hain bakışlarına peşkeş çeken örtünmeler, maksadını, amacını kaybettikleri için tesettür-ü şer’iyye’den sayılmazlar.

____________________

(1) Ahzab Sûresi/59

(2) Sözler (Said Nursî) Sh:  410 3- Ahzab Sûresi/ 33

(4) Ahkâmu’l Kur’ân (Cessas) C: 3, Sh: 372

(5) Nur Sûresi/ 31

(6) Tevbe Sûresi/ 71

(7) Âl-i İmran Sûresi/ 195

(8) Sünen-i Ebu Davud, Libas:31.

(9) Sahih-i Müslim, Libas.-125.

(10) İmam-ı Malik, Muvatta’, Libas:4

(11) Beyhaki. Sünen, 2:235

(12) İmam-ı Serahsi, el-Mebsut, C: 10, Sh:155

(13) Halebî-i Sağır, Sh: 141; Menânü’l-Celü, 1/136

(14) Sahih-i Buhari, Tefsir-u Sure-i Nur/12





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle