İNCELEME

İslâmî Hayatın Mihveri Şer’i Hüküm
YAZI BOYUTU :

Mustafa ÇELİK

Müslüman şeriatsız, şeriat ise hükümsüz olmaz. Şeriat merkezli bir hayat yaşamak, şer’i hüküm ile mukayyed olmayı zorunlu kılar. Şer’i hükmün bilinmediği ve önemsenmediği bir yerde İslâmî hayat olmaz. Rabbimiz uyarıyor:  “Sonra seni emr (din, hayat) konusunda bir şeriat sahibi kıldık, ona uy. Bilmeyenlerin hevâlarına/heveslerine uyma.” (El Câsiye Sûresi: 18) Dikkat edilirse Allahû Teâla (cc) gönderdiği şeriat hususunda Peygamberimiz Efendimiz’i (sav) dahi muhayyer bırakmamıştır. Bu âyet-i kerime, Hz. Peygamber için de şeriate uyma zorunluluğunu getirmiştir. Şeriat, insanların ortaya koyduğu bir nizam değil, Allah’ın ortaya koyduğu bir nizamdır. Şeriat Allah’ın koyduğu, inanılmasını ve yaşanmasını emrettiği itikadî, içtimaî, iktisadî, hukukî ve ahlâkî kanunların bütünüdür.

 
İslâmî Hayatın Mihveri Şer’i Hüküm
 

MÜSLÜMAN şeriatsız, şeriat hükümsüz olmaz. Şeriat merkezli bir hayat yaşamak, şer’i hüküm ile mukayyed olmayı zorunlu kılar. Şer’i hükmün bilinmediği ve önemsenmediği bir yerde İslâmî hayat olmaz. Rabbimiz uyarıyor: “Sonra seni emr (din, hayat) konusunda bir şeriat sahibi kıldık, ona uy. Bilmeyenlerin hevâlarına/heveslerine uyma.”(1) 

Dikkat edilirse, Allahû Teâla gönderdiği şeriat hususunda Hz. Peygamber (sav)’i dahi muhayyer bırakmamıştır. Bu âyet-i kerime, Hz. Peygamber için de şeriate uyma zorunluluğunu getirmiştir. Hz. Muhammed (sav)’in ümmeti de bütün zamanlarda ve mekânlarda Allah’ın indirdiği şeriate tabi olmakla mükelleftir. Allah’ın şeriatine karşı müstağni davranan, Allah’ın şeriatini hayatın sevkü idaresi için gereksiz ve yetersiz gören kişi ve kimseler, bu çağın, bu zamanın firavuncuklarıdır.

Şeriat, insanların ortaya koyduğu bir nizam değil, Allah’ın ortaya koyduğu bir nizamdır. Şeriat Allah’ın koyduğu, inanılmasını ve yaşanmasını emrettiği itikadî, içtimaî, iktisadî, hukukî ve ahlâkî kanunların bütünüdür. Yani şeriat İslâm’dır. Kur’ân’dan ve hadislerden çıkan hayat nizamıdır. Ezelden gelmiş, ebede gidecektir. Şeriat Allah Rasûlü’nün insanlığa getirdiği rahmet, adalet, merhamet, şefkat, huzur ve saadettir. Dünyayı ve insanı yaratan Rabbü’l-Âlemîn’in her zamanın ihtiyacına cevap verecek genişlik ve zenginlikte değişmez İlâhî kanunlarıdır. Şeriat mü’minler için kurtuluş reçetesidir. Onu ilk tatbik eden Allah Râsûlü, insanlık tarihine misli olmayan bir asr-ı saadet yaşatmıştır. Râşit halifelerin o güzel idareleri, Hz. Ömer’in (ra) o parlak adalet örnekleri şeriatın eseridir. Emevîler ve Abbasîler şeriatın kanunlarına riayet ettikleri nisbette ayakta durabilmişlerdir. Selçuklular ve Osmanlılar Şeriat-ı İslâmiye’ye uydukları kadar hâkimiyyet sürebilmişlerdir. Avrupa’ya yönelip şeriattan ellerini gevşetince koca Osmanlı Devleti temelden sarsılmaya yüz tutmuş ve düşmanların istediği gibi yıkılmıştır. Zira İslâm düşmanları ulu çınarı devirmek için onun kökü ve temeli olan İslâm şeriatından ayırmaya, uzaklaştırmaya, içten ve dıştan asırlarca çalıştılar ve maalesef muvaffak oldular. Bugün Müslümanlar kendilerini Avrupa’nın kokuşmuş düzmece kanunlarına karşı sorumlu hissettikleri kadar maalesef Şeriatullah’a karşı sorumlu hissetmemektedirler. Şeriatin, şeriatten alınmış hükümlerin yerini heva ve heves mahsulü beşeri kanunlar almıştır. Oysaki iman sahiblerini bağlıyan tek nizam şeriatullahtır. 

Şeriatullah’tan alınmış şer’i hüküm karşısında her Müslüman’ın boynu kıldan incedir. Şer’i hükmü gereksiz ve yetersiz görenlerin imanları olmadığı gibi, herhangi bir İslâmi hayatları da olmaz. Şer-i Hüküm; Şeriata ait ameli prensip, hakkında ayet, hadis veya icma bulunan veya temelde bu delillere dayanan ve İslâm’ın pratik yönünü oluşturan prensiplerdir. Allah ve Rasulünün emir, yasak, muhayyer bırakma veya bir kimsenin fiiline ilişkin iki şeyi birbirine bağlama özelliklerini taşıyan prensiplere “şer’i hüküm” denir. Şer’i hükümler teklifi ve vaz’i hükümler olmak üzere ikiye ayrılırlar.

Teklifi Hüküm:

Şer’i hükümleri koyan Allah ve Rasulü’nün mükellef olan Müslüman’dan bir fiili yapmasını veya yapmamasını istemesi, yahut onu yapıp yapmama arasında serbest bırakmasıdır. Şari’in, fiilin yapılmasını istemesi kesin ve bağlayıcı tarzda ise buna “farz”, kesin ve bağlayıcı tarzda değilse buna “mendub” denir. Diğer yandan Hanefi’lere göre, delil kesin olmakla birlikte hükme delaleti zanni olursa hüküm “vacib” derecesinde kalır. Kurban kesmek, vitir namazı gibi. 

Şari’in fiilin yapılmamasını istemesi kesin ve bağlayıcı tarzda ise buna “haram”, kesin ve bağlayıcı tarzda değilse buna da “mekruh” denir. Şari’in, mükellefi fiilin yapılıp yapılmaması arasında serbest bıraktığı fiile ise “mübah” denir. Buna göre, teklif hükümler farz, vacip, sünnet, müstehap, mübah, haram, mekruh ve müfsid (ibâdeti veya akdi bozan) hüküm olmak üzere çeşitli kısımlara ayrılmıştır. Bu duruma göre teklif hüküm bir işin yapılmasını veya yapılmamasını istemeyi yahut da iki seçenek arasında serbest bırakılmayı kapsamaktadır. Namaz kılmak, zekât vermek ve hacca gitmek yapılması istenen hükme örnek verilebilir. İçki ve kumar yasağı, yapılmaması istenilene örnek teşkil eder. Yiyip içme ve meşru olarak gezinme de yükümlünün serbest bırakıldığı hususlardandır.

Vaz’i Hüküm:

Allah ve Rasulün’ün bir şeyi başka bir şey için sebep, şart veya mani kılmasıdır. Teklif hükümler asıl temel hüküm olup, vaz’i hükümler bunların uygulanması sırasında ortaya çıkar. Mesela Allahû Teâla “Namaz kılınız, zekât veriniz” (2) buyurarak bunu mü’minlere farz kılmıştır. İşte bunların ifasının istenmesi “teklifi” bir hükümdür. Ancak namazın farz olması için aranan bir takım şartlar yanında, vaktinin girmesi de gereklidir. İşte namaz vaktinin girmesi, onun farz oluşuna bir “sebep” teşkil eder. Zekâtta nisap miktarı malın üzerinden bir yıl geçmesi de zekatın farz olmasının sebebidir. Yine, Ramazan orucunun farz olması için, bu ayın girmesi, yani Ramazan hilalinin görülmesi, orucun farz kılınışına sebep teşkil eder. Hadiste; “Hilali görünce orucu tutun, yine onu görünce oruca son verin” denilmiştir.(3) Şart’a örnek olarak, namaz için abdesti, mirasçılık için muris öldüğü tarihte varisin hayatta olmasını, namazın geçerli olması için kıbleye dönülmesini ve nikâhın sahih olması için de şahitlerin bulunmasını zikredebiliriz. Mani için de “öldürme” ve “dinden dönme”yi örnek verebiliriz. Bir kimse Kur’an’da belirlenen hısımlarına mirasçı olabilir. Fakat bu hısımlardan birisini öldürdüğü takdirde, öldürdüğü bu kişiye mirasçı olamaz. Böylece normalde uygulanması gereken bir hüküm, ortaya çıkan “öldürme” engeli dolayısıyla uygulanmamaktadır. Hadiste, “Öldüren için miras hakkı yoktur” buyurulur.(4) Yine dinden dönen kimse de Müslüman olan hısmına mirasçı olamaz. Burada normal şartlarda mirasçı olması mümkün iken, ortaya çıkan “dinden dönme” engeli yüzünden miras alamamaktadır. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Müslüman gayri müslime mirasçı olamaz”.(5) “Ayrı dinden olanlar birbirine mirasçı olamaz.”(6) Teklifi hüküm ile vaz’i hüküm bazan bir tek nass’ta birleşebilir. Mesela, “Hırsızlık yapan erkekle, hırsızlık yapan kadının yaptıklarına karşılık Allah’tan bir ceza olarak ellerini kesin”(7) ayetinde hem hırsızlık suçunun cezası olan ve teklifi nitelikte bulunan el kesme hükmü, hem de hırsızlık fiilinin bu cezanın sebebi kılınması yani vaz’i hüküm yer almıştır. Yine; “İhramdan çıkınca avlanabilirsiniz”(8) âyetinde, hem ihramdan çıktıktan sonra avlanmanın mübahlığı (teklifi hüküm), hem de ihramdan çıkmanın avlanmanın mübah sayılmasına sebep kılındığı birlikte yer almıştır. Şu âyetlerde ise sadece teklifi hüküm yer almış, sebep, şart veya mani zikredilmemiştir: “Namazı kılınız zekatı veriniz.”(9) “Ey iman edenler, akitleri yerine getiriniz.”(10) Şu hadiste ise yalnız vaz’i hüküm olan sebebin yer aldığı görülür: “Allah temizlik olmaksızın namazı kabul etmez.”(11) 

Allah’a ve âhiret gününe iman etmiş her mü’min Allahû Teâlâ’nın emir ve yasaklarına muhataptır. Ancak teklifi gerektiren hususlar ise farklıdır. Her inanmış Müslüman, hac farizasını yerine getirmekle muhataptır. Ancak her inanmış Müslüman hacca gitmekle mükellef değildir. Zira her bir hükmün kendine has vasıfları vardır. Haccın da şartı yolculuğun gerektirdiği derecede mala sahip olmaktır. Risalet ile muhatap olan her bir insan iman etmekle muhataptır. Ancak iman etmeyen kâfirler hükümlerin büyük çoğunluğu ile mükellef değildir. Her bir Müslüman cihad ile muhataptır. Ancak cihad ile mükellefiyet belirli şartları ve keyfiyeti olan bir farizadır. Eli silah tutabilmek bir şart olduğu gibi, bir imamın arkasında cihad için saf tutmak gibi imamın varlığını gerekli kılan bir vakıası ve mala, cana ve ırza saldırı olması durumuna bağlı bir keyfiyeti de vardır. Hal böyle olunca bu şartlar mükellef olmak için temel koşuldur. Tersi durumda mükellefiyet de oluşmaz. Dolayısıyla vahiyle muhatap olmak ayrı bir husus, mükellef olmak ise ayrıdır. Öyleyse âlemlerin Rabbinden gelen emir ve yasaklara bakış her Müslüman bireyde net ve billur olmalıdır. Tâ ki amellerinde çelişkiye, sıkıntıya ve ümitsizliğe düşmesin. Şer’i olan yani ‘şeriat sahibinin çerçevesini çizdiği’ her bir hüküm Müslüman için temel kaynaktır. Tüm amellerini şer’i hükümlere göre yapar. O halde şer’i hüküm hakkında şu hususların bilinmesi çok önemlidir. Şer’i hükmün kaynakları nelerdir? Müslümanlar şer’i hükme hangi zaviyeden yaklaşmaktadır? Delil olarak itibar edilen kaynaklar gerçekte delil midir? Belki de tüm bu sorulardan öte bir sorun olarak görülmesi gereken husus şu ki; amellerimizde şer’i delillere ne kadar müracaat ediyoruz? Bilinmesi gereken en önemli husus şudur. Şer’i hükümler, ancak şer’i delillerden çıkartılır. Şer’i delil ise şeriat sahibinin biz kullarına nasıl hitap ettiğinin bilinmesine bağlıdır. Şeriat sahibi olan Allahû Teâlâ bize metluv ve gayri metluv vahiy yoluyla hitap etmiştir. Bu şüphe götürmeyen bir gerçektir. Zira metluv vahiy olan lafız ve manaca Allah’tan olduğu kesin olan Kur’an bize gayr-i metluv vahyin de delil olduğunu çok açık olarak ifade buyurmuştur. Gayr-i metluv vahiyden kastımız sünnettir. İcma-ı ümmet ve kıyas-ı fukahaya başvurmakta Kur’ân ve Sünnetin bir muktezasıdır, gereğidir.

Müslümanlar; şeriatsız, şer’i hükümsüz ve şeairsiz olamazlar. Kendi şeairlerine sahip çıkmayan Müslümanlar, şeriatullah’a ve şeriatullah’tan kaynaklanan şer’i hükümlere de sahip çıkamazlar. Şunu bilelim ki; şeairin yaşatılması farz-ı kifayedir. Şeair umumun hakkı türünden cemiyete ait bir kulluk vazifesidir. Birisinin yapmasıyla o cemiyetin tamamı istifade ettiği gibi, terkedilmesiyle de herkes mesul duruma düşer. Bu ehemmiyetten dolayıdır ki, farz ibâdetlerde olduğu gibi şeairde gizlemek yerine açıktan yapmak daha faziletlidir. Bunlara riya girmez ve herkese ilan edilir. Çünkü şeairin gösterilmesi, mü’minlere manevi kuvvet verir, inkârcıların moralini bozar. Şeairin ilanı, İslâm’ın manen tebliğidir; İman ve Kur’an’ın gerçekliğini insanlara duyurmak, göstermektir.(12) Onlar üzerinde asr-ı saadetten şimdiye kadarki bütün Müslümanların hakkı vardır. Müslümanları şeairden koparmaya çalışanların da cinayetleri o nisbette büyüktür.(13) Müslümanları şeairu’l İslâm (İslâmi şiarlar) dan koparmak, onları İslâm dininden koparmaktır. Dininden kopanın dindarlık iddiası, lafü güzaftır.

Allah’ın indirdiği şeriatten, şer’i hükümlerden taviz verenlerin İslâmi hayatları olmaz. İslâmi hayatin mihveri, hükmü şer’idir. Hükmü şer’i; kitap, sünnet, icma-i ümmet ve kıyas-ı fukaha’dan alınır. Dolayısıyla hükmü şer’iye sadakatsızlık, kitaba, sünnete, icma-i ümmete ve kıyas-ı fukaha’ya sadakatsızlıktır. Dinin kaynaklarına karşı sadakatsızlık ise, İslâmi hayatın sakatlanmasıdır. Şer’i şerif’ten alınmayan ve şer’i şerife uygunluk arzetmeyen hiçbir hüküm şer’i hüküm sayılmaz. Şer’i şerifin dışlandığı, şer’i şerife uygunluğun gereksiz kabul edildiği bir yerde şer olur, şer’i hüküm olmaz. Bu, böyle biline!...

____________________

(1) Câsiye Sûresi/ 18)

(2) - el-Bakara Sûresi/43

(3) Sahih-i Buhari, Savm, 11; Sahih-i Muslim, Sıyam, 4, 18

(4) Sünen-i İbn Mace, Diyat, 14

(5) Sahih-i Buhari, Feraiz, 26; Sahih-i Müslim, Feraiz: 1

(6) Sünen-i Tirmizi, Feraiz, 16; İbn Hanbel, II, 187, 190

(7 Maide Sûresi/ 38

(8) Maide Sûresi/ 2

(9) Bakara Sûresi/ 43

(10) Maide Sûresi/ 1

(11) Sünen-i Nesai, Zekât, 48; Sünen-i İbn Mace, Taharet, 2

(12) Said Nursî, Lem’alar, 11. Lem’a, Sh: 105; Şualar, Sh: 270

(13) Mektubat (Said Nursî) Sh: 385, 386





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle