İNCELEME

Şer’i Şerîf’in Maksadlarına Hizmet Etmek
YAZI BOYUTU :

Mustafa ÇELİK

Makasıdü’ş şerîâ elbette son asrın İslâm âlimlerinin farkına vardığı  yeni bir usûl değildir. Esasen 14. Asırda Endülüs’te yaşayan eş-Şâtibî ismiyle meşhur olan İbrahim b. Musa b. Muhammed, kaleme aldığı dört ciltlik el-Muvâfakât isimli kitabının bir cildini makâsıdü’ş şerîaya ayırmıştır. Eş-Şâtibî burada şer’i hükümlerin konulmasındaki maksat ve amaçları bir bir ele alarak İslâm Hukukçuları için paha biçilmez bir kaynak oluşturmuştur. Ancak, ne yazık ki eseri yüzyıllarca nisyana terk olunmuştur. Keza 18. Yüzyılda Hindistan’da  yaşayan Şah Veliyyullâh Dihlevî, yazdığı Hüccetullahi’l Bâliğâ isimli eserinde, “hikmetsiz hüküm olmaz” düsturundan hareketle ibadetleri makâsıd esaslarına göre ele alıp söz konusu eşsiz eserini vücuda getirmiştir. Son yüz yılı aşkın bir süredir hukuk sahasında yaptığımız tek şey Batı’dan hukuk ithal etmektir. Hukuk ithali, teknik ithaline benzemez. Bilindiği gibi her hukuki kural esasen toplumdaki yaşayan ve yeniden doğan değerler ile adalet ilkesi baz alınarak oluşturulur. Sosyal olgu ve etik değer bunu gerektirir.

 
Şer’i Şerîf’in Maksadlarına Hizmet Etmek
 

ŞERİATULLAH, ALLAH’IN (cc) indirdiği hükümler bütün âlemler için rahmet, insanlar için hüccettir. Beşerîyet için saadet-i dareyn (dünya ve âhiret saadeti) nin bir fihristesidir. Şerîatullah baştan sona saadettir. Çünkü şerîatta esas olan adalet ve maslahattır. Adalet ve maslahat olmazsa saadet de olmaz. İnsanlığa saadet-i dareyni va’deden şerîatin hangi hükmünü incelerseniz inceleyin neticede adaleti ve mashalatı görürsünüz. Şunu bilelim ki; Allah’ın şerîati, anlamsız ve maksadsız değildir. Bundan ötürüdür ulema “Makâsıdü’ş Şerîa” yi gündeme getirmiştir. Makâsıd sözcüğü lügatte “Maksıd”, kelimesinin çoğuludur. Maksıd ise, mekân İsmi olarak hedeflenen yer demektir. (1) Şerîa, sözcüğü ise, lügatte, suyun doğup çıktığı yer, kaynak anlamına gelir. (2) Terim olarak şerîat sözcüğü “Allah Teâlanın kullarına din olarak belirlediği kural ve hükümlerin bütününü” (3) ifade eder. Tahir b. Aşûr (ö. 1973), usûlcülerin makâsıdü’ş-şerîa’yi; “Şerîat sahibinin hükümleri vaz” ederken, gözettiği ve hedeflediği, hikmet, hedef, gerekçe ve mânâlardır” şeklinde tarif ettiklerinden bahsederken (4) Allâl el-Fâsî (ö. 1974) ise, “Makâsıdü’ş-şerîa’dan kastedilen, şâri’in hükümleri koyarken amaçladığı gaye ve sırlardır” (5) diye bir tanım yapar. Bu yapılan tanımlardan da anlaşılacağı üzere, makâsıdü’ş-şerîa’dan kasıt, “Şerîat ve şerîatten kaynaklanan hükümlerin rûh ve mantığıdır” denilebilir. (6) 

Şerîatin maksadları yeni değildir. Şerîat gönderildiği günden bu yana maksatlarıyla birlikte vardır. Makasıdü’ş şerîa elbette son asrın İslâm âlimlerinin farkına vardığı bir metod değildir. Esasen 14. Asırda Endülüs’te yaşayan eş-Şâtibî ismiyle meşhur olan İbrahim b. Musa b. Muhammed, kaleme aldığı dört ciltlik el-Muvâfakât isimli kitabının bir cildini makâsıdü’ş şerîaya ayırmıştır. Eş-Şâtibî burada şer’i hükümlerin konulmasındaki maksat ve amaçları bir bir ele alarak İslâm Hukukçuları için paha biçilmez bir kaynak oluşturmuştur. Ancak, ne yazık ki eseri yüzyıllarca nisyana terk olunmuştur. Keza 18. Yüzyılda Hindistan’da  yaşayan Şah Veliyyullah Dihlevi, yazdığı Hüccetullahi’l Bâliğâ isimli eserinde, “hikmetsiz hüküm olmaz” düsturundan hareketle ibadetleri makâsıd esaslarına göre ele alıp söz konusu eşsiz eserini vücuda getirmiştir. Son yüz yılı aşkın bir süredir hukuk sahasında yaptığımız tek şey Batı’dan hukuk ithal etmektir. Hukuk ithali, teknik ithaline benzemez. Bilindiği gibi her hukuki kural esasen toplumdaki yaşayan ve yeniden doğan değerler ile adalet ilkesi baz alınarak oluşturulur. Sosyal olgu ve etik değer bunu gerektirir. Avrupa eksenli hukuk ve yargı reformu, tabiî olarak Avrupa’nın değer ve adalet anlayışının ithali sonucunu doğurmaktadır. Avrupa’ya karşı yenilmişlik duygusu toplumsal zihnimize, “ne ki Avrupa’ya aittir o zaman doğrudur” algısını yerleştirmiştir. Bu algı sebebi ile Avrupa’dan gelen bütün değerler filtresiz olarak Ülkemize geçirilmekte, bu da bizi körü körüne taklitçi konumuna indirgemektedir. Said Nursî (rh.a.) der ki: “Şerîat-ı garrâ teessüs ettiğinden, ahkâmda Avrupa’ya dilencilik etmek, din-i İslâma büyük bir cinayettir. Ve şimale müteveccihen namaz kılmak gibidir. “(7) 

Allahû Teâla, hiçbir zaman beşerîyeti şerîatsız bırakmamıştır. Yani, beşerîyeti şerîatsız yaşama hakkına ve selahiyetine sahip kılmamıştır. Aksine her ümmet için uyulması zorunlu olan bir şerîat kılmıştır. Rabbimiz buyuruyor: “Sizden her biriniz için bir şerîat ve minhac/ takip edilecek bir yol koyduk. Eğer Allah dileseydi, elbette sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat verdiği şeylerde sizi imtihan etmek için ümmetlere ayırdı. Öyle ise iyiliklerde yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O zaman anlaşmazlığa düşmüş olduğunuz şeyleri size bildirecektir. ” (8)

Şerîatsız hükümler, hükümetler, devletler, eşkiyalığa ve haydutluğa neden olur. Saadet-i dareynimiz için gerekli kural ve kaidelerin tümü Şerîatullah’ta mevcuttur. Dinî hükümlerle muhatap olan kişinin görevi her zaman ta’lîl değil, taabbüddür. Yani sebebini araştırmak değil, kulluk gereği itaat etmektir; zira bazı şeyleri, hikmetini anlamadan da yerine getirmek icap eder. Sırf ibadet maksadıyla yapılan taabbudî konuların çoğu kere akılla değerlendirilmesine imkân ve lüzum olmadığından, bu konuları içeren hadislerin aklî kriterlerle incelenmesi bir zorunluluk oluşturmaz. Sözgelimi Hz. Peygamberin, teheccüd namazını neden gecenin belirli bir saatinde ve belli rekâtlar hâlinde kıldığını anlatan rivayetlerin akıl süzgecinden geçirilmesi gerekmez. (9) Bu durum tıpkı askerin, komutanının emrini yerine getirmesi gibidir. Ancak bu gibi durumlarda bile maksadı anlamak önemsiz değildir. Kural içeren sözlerde kural koyucunun (Şâriin) maksadını iyi anlamak şüphesiz mühimdir. Öyle ki, “Makâsidu’ş-Şerîa”, söz konusu kurallarının her zemin ve zamanda uyarlanabilir olmasını mümkün kılacak en temel ilkelerden biridir, demek dahi yanlış olmaz. Hikmete dayanan bir bilgide ise, mutlaka sebep sonuç ilişkisi mevcuttur. Bir sözün veya metnin maksadını, ya da hikmetini anlamak için, öncelikle “neden”, “niçin” ve“nasıl” sorularının o söze veya metne sorulması gerekmektedir. . Ardından bu soruların cevabını bulabilmek için, ilim ve akıl devreye sokulmalı, sorunun cevabı isabetli olarak kavranmaya çalışılmalıdır. Diğer taraftan İslâm’ın kural koyarken gözetmiş olduğu maslahatları, önem ve derece bakımından genel olarak üçe ayırmak mümkündür: 

1) Zarûriyyât: Bunlar korunması zorunlu olan maslahatlardır ve beş başlık altında toplanır: 

a. Dinin korunması 

b. Canın korunması. 

c. Aklın korunması 

d. Neslin korunması 

e. Malın korunması 

2) Hâciyât: Bunlar, güçlüğün kaldırılması ve bir kısım fert ve kamu yararlarının sağlanması gibi ihtiyaçlarla ilgili maslahatlardır. 

3) Tahsiniyyât: Bunlar da güzel ahlâklı olmak, yardım severlik, müsrif ve cimri olmamak gibi iyi meziyetlerle ilgili maslahatlardır. Bunlara “kemâliyyât” adı da verilir. (10) 

Şer’i nassların maksadlarını kavramak çok önemlidir. Bu hususta görev birinci derece fakihlere düşmektedir. Nitekim “Allah kime hayır murad ederse, onu dinde fakih/anlayışlı kılar” (11) hadisi de anlama ve kavramanın Allah’ın bir nimeti olduğunu vurgulamaktadır. Nebevi sünnetin en güzel ve doğru bir şekilde anlaşılması için yapılması gerekenlerden birisi de hadislerin, üzerine bina edildikleri özel sebeplere ve belirli bir illete (gerekçe) bağlı olup olmadığının araştırılmasıdır. Bu ise bazan hadiste açıkça ifade edilirken, bazan da hadisteki ifadeden çıkartılır; ya da hadiste anlatılan olayın akışından anlaşılır. Hadisleri inceleyen bir araştırmacı, onlardan kiminin, muteber bir maslahatı gerçekleştirmek veya zararlı şeyleri gidermek, ya da o zaman mevcut olan bir probleme çözüm bulmak için, belirli bir zamanın şartlarının gözetildiğini ve onlar üzerine bina edildiğini görür. (12) Bu bağlamda  fıkıh usûlü ilminde bir lâfzın/metnin mânâya delaleti açısından dört ayrı delalet üzerinde durulmuştur: 

a. İbaretün-nass 

b. İşaretü’n-nass 

c. Delâletü’n-nass 

d. İktizâü’n-nass (13) 

Bu tasnif, Şafiî (ö. 204/819) sonrası dönemden bize intikal eden ilk eserlerden biri olma özelliğini taşıyan Şâşî (ö. 344/955)’nin usûlünde böyle olduğu gibi, sonraki usûl eserlerinde de aynen muhafaza edilmiştir. Bu arada, nass denilen metni oluşturan en ufak öğenin dahi mânaya etkisi üzerinde durulmuş, harflerin ve edatların anlamları belirlenmiştir. Lâfızların mânaya delaleti bakımından; lügavî, örfî ve şer’î oluşları birbirinden ayrılmıştır, Yine lâfızların mânaya delaleti yönüyle “mutabakat”, “tazammun” ve “iltizam” şeklinde tasnifler de geliştirilmiştir. Yani dinin, şerîatin hükümleri maksadsız, anlamsız değildirler. Hangi cihetten bakılırsa bakılssın hikmetler, maksadlar ve maslahatlar görülecektir.

Şariat sahibi tarafından şerîatin konulmasının sebebi; her türlü mefsedetin temelden def edilmesi ve her türlü maslahatın hayata hâkim kılınmasıdır. Şunu bilelim ki; “Şerîatin en büyük maksadı, fesadın defi’ ve salahın da celbidir. Dinde davetin iptidası, itikadın ıslahıdır. İtikadın salahı da fikirlerin salahını beraberinde getirir. Onun sayesinde âlemde hak fikre ulaşılır.  Ancak bundan sonra nefsin tezkiyesi, arındırılması gelir. İç âlemi düzelen insan muharrik bir güce ulaşmıştır. O güç kendisini salih amel işlemeye sevk eder.” (14)

Şerîat, salahın celbini, mefsedetin de defini taleb eder. Bu, şerîatte büyük bir külli  kaidedir. (15) Şerîatullahta hiçbir zaman bu kaideden vazgeçilmez. Bundan ötürüdür ki; tarihi süreç içerisinde Müslümanlar tarafından mü’mince bir niyetle oluşturulan bütün kurum ve kuruluşların en büyük hassasiyetleri şer’i şerîfin maksadlarını korumak olmuştur. Şerîatullah’ın maksadlarından uzaklaşan, onlara hizmet etmeyen kurum ve kuruluşlar da derhal lağvedilmişlerdir.

Şerîatullah’a ve onun yüce maksadlarına hizmet etmeyen kurum ve kuruluşların Müslümanların nezdinde hiçbir değerleri yoktur. Şer’an merdüd sayılan kurum ve kuruluşlara sahip çıkmak, onlara itibar etmek, Müslümanların Allah’ın indindeki itibarlarını bitirir.

Yeryüzünde adaletin ve emniyetin sağlanması, şer’i şerîfin vazgeçilmezidir. Şer’i şerîfin değişmez ve değiştirilemez maksadları; din emniyeti, akıl emniyeti, can emniyeti, nesil emniyeti ve mal emniyetidir. Merkezlerinde Şer’i Şerîf’in bu maksadlarını gerçekleştirme kararı, azmi ve gayreti olmayan kurum ve kuruluşların başlarında kim bulunursa bulsun, gayr-i meşrûdurlar. İslâm’da bütün kurumlar ve kuruluşlar, Şer’i Şerîf’in maksadlarına hizmet etmek için vardırlar. Şer’i Şerîf’in maksadlarına hizmet etmeyen kuruluşların İslâm ile her hangi bir alakaları yoktur. İslâm dinine mensup olmak, bütün zamanlarda ve mekânlarda İslâm dinini değerleriler sisteminin merkezi edinmektir. İslâm’ın değeriyle mukayyed kalmayanların İslâm’da değerleri olmaz.

___________________

(1) Şener, Abdülkadir, Kıyas İstihsan Istıslah, Sh: 142, Ankara/1974

(2) el-Buhâri, Ebû Abdillah Muhammed b. İsmail, el-Câmü’s-Sahîh, i-VIII, İstanbul 1981, Fardıu’l-Humus 7; el-î’tisâm: 10; Müslim b. Haccâc, Ebû’I-Hüseyn el-Kuşeyrî, el-Camius’s-Sahih, 1-VI, İstanbul/1981, İmâre: 175. 

(3) Yusuf el-Kardâvî, Sünneti Anlamada Yöntem, (Çev. Bünyamin Erol) Kayseri 1998, Sh: 201

(4) Zekiyüddîn Şaban, İslâm Hukukunun Esasları (trc. İbrahim Kâtı Dönmez), Ankara 1906, s. 392. 106 

(5) El- Makâsıdü’ş Şerîati ve eseruha Fi Fıkhi’l İslâmi/ Muhammed Abdülâtî Muhammed Ali, Sh: 119,  Kahire/ 2002

(6) Makâsıdü’ş Şerîati’l İslamiyye (Muhammed Tahir İbn-i Aşur) Sh: 63-64, Tunus/ 1946





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle