İNCELEME

İslâm Coğrafyası, Bedelinin Canla Ödendiği Coğrafyanın Adıdır
YAZI BOYUTU :

Mustafa ÇELİK

İslâm coğrafyası, bedelinin canla ödendiği coğrafyanın adıdır. İslâm coğrafyası sadece bir toprak parçası değildir. İslâm coğrafyası, dünya mazlumlarının ümit ışığı, ümmetin geleceğidir. İslâm coğrafyasını teşkil eden toprağın tapusunu, şehitlerin kanı mühürlemiştir. İslâm coğrafyasını istilâ etmeye çalışan harbi ve mürtedlere karşı mücadele ederken şehit düşen her yürek bir Fetih Mührü gibidir. Müslüman olduklarını iddia etmekle beraber “tarihsiz,” “kültürsüz” ve “vatansız” kalmayı marifet zannedenler, İslâm coğrafyasına ihanet edenlerdir. Dünyada bir buçuk milyar Müslüman var. Dünya nüfusunun yaklaşık dörtte biri eder. İstese, dünya nüfusunu tükürüğü ile boğacak bir sayıdır bu.

 
İslâm Coğrafyası, Bedelinin Canla Ödendiği Coğrafyanın Adıdır
 

İSLÂM coğrafyası, bedelinin canla ödendiği coğrafyanın adıdır. İslâm coğrafyası sadece bir toprak parçası değildir. İslâm coğrafyası, dünya mazlumlarının ümit ışığı, ümmetin geleceğidir. İslâm coğrafyasını teşkil eden toprağın tapusunu, şehitlerin kanı mühürlemiştir. İslâm coğrafyasını istilâ etmeye çalışan harbi ve mürtedlere karşı mücadele ederken şehit düşen her yürek bir Fetih Mührü gibi, asırları aşıp gelen bir fetih imanı gibi öpmüştür bu toprakları. Bu toprağın kimliğini değiştirmek mümkün değildir. Bir gün, o Karahanlı hükümdarının dillerinden dökülen şehadet kelimesi, bütün bir tarihle yüklü olarak gelecek ve kendi hakkını haykıracaktır. Arkasında asırları imanları ile bezeyen gaziler, şehitler, âlimler, fazıllar, kubbeler, minarelerle. 

“İslâm coğrafyasının toprakları İslâm’ındır!” Bu sözün adresi ikidir. Biri, toprağın ve milletin kimliğini değiştirmek isteyene... Diğeri ise Müslüman’ın bizzat kendisine. Kendini azınlık görme kardeşim. Kendini azınlıktan daha aşağı hiç görme. Bu toprak senin imanına tapuludur. Yeter ki tapu davasında gerekli bilgileri kuşanasın. Ondan sonra her şey normal seyrine girecektir. Bu topraklara başkaları adına tapu çıkarmak isteyenlerin karşısına çıkıp yüksek sesle “Bu topraklar İslâm’ındır” diye haykırmak, cihad cümlesindendir.

“İslâm coğrafyası İslâm’ındır” sözü, hamasî bir duygu kabarmasının seslendirilişi değil. Bir temenni hiç değil. Bu söz dosdoğru, tastamam bir hakikatin ifadesidir. Bu alem, İslâm coğrafyasının yüreğine kazınmıştır, işte hakikat budur. Bu hakikati neden seslendirmek ihtiyacı duyduk? İki sebeple:

Birincisi: Bir süredir kimileri, bu toprağın İslâm’la yoğrulmuş mayasına ve imanını yok farz ederek gündemler üretiyor da onun için. Bu toprağın maddî-manevî güçlerini, kendi imanına karşı kullanmak istiyor da onun için. Dağdan gelip bağdakileri kovmak isteyenler var da onun için. Ev sahibini suçlu çıkarmak isteyen yavuz hırsızlar türediği için... Sanki İslâm, bu ülkenin bin yıllık yürek dokusu değilmiş de, bu toplumun karakterini ören inanç yumağı değilmiş de, gecekondu bir inanç yığını imiş gibi.. Dayamışlar buldozeri vur ha vur. Dışardan alkışçıları, içerden goygoycuları... Vur ha vur. İşte buna razı değiliz. Bu toprağı İslâm için mübarek kanlarıyla sulayanlar razı değil. Bu ülkede, İslâm’a karşı savaş açanlaradır ilk sözümüz: Bu işi Fransızı, İngilizi, Amerikalısı, Rusu başaramadı. Onların keymanları hiç başaramayacak. Bu sözün bir parçası, temelde İslâm düşmanı olmayıp da, onların dümen suyuna girenlere. “Efendiler, intibah ediniz!” Kendi toprağına karşı sömürge savaşını başlatanlara, kendi toplumunu yabancılaşma prangasına vurmaya kalkışanlara, kendi toprağının imanını çalmak isteyenlere aldanmayınız. İslâm, bu toprağın kimliği, kişiliğidir. Bu sökülüp atılırsa, onun üzerinde yaşayanlara, hiç kimse, beş paralık kıymet biçmez. “Biz bu topraklar üzerinden İslâm’ı söküp atarsak. Batı bizi beğenir, Amerika sırtımızı sıvazlar” diye düşünenler, büyük bir ruh pörsümüşlüğünün içindedirler. Millî mücadele günlerinde bunlar mandacılığın başını çekiyorlardı. Şimdi İslâm düşmanlığının. Onları kendi ufûnetleri ile baş başa bırakınız.

İkincisi: Bir süredir kimi Müslümanlar, mandacı terörü karşısında, bu toprakların imanı konusunda tereddüde düşürülmüş bir halet-i ruhiye içindeler. Sanki Amerika’ya, o karmakarışık toplum içine ilk giren bir Müslüman gibi hissediyorlar kendilerini. Sanki koskoca bir nüfusun kıytırık bir parçasıyız. Her şeye sıfırdan başlamışız... Sanki kimileri, İslâm’a her türlü baskıyı reva görürken meşru bir zemindeler de, Müslümanlar yeni haklar isteyen bir azınlık... İşte bunu da kabul edemiyoruz. Hayır, biz bu toprakların azınlık unsuru değiliz. “Bu topraklar İslâm coğrafyasının bir parçasıdır, İslâm coğrafyası da İslâm’ındır.” Bunu kimse değiştiremez. Azınlığın bir hakkı talebi farklıdır, ülkenin temel insan unsurunun farklıdır, İslâm bu ülkenin, temel insan unsurunun inanç dokusudur. Onun için İslâm hak isterken, en meşru haklarını istemektedir. Onun için bu topraklar üzerinde yaşayan insanlara, canımızın bir parçası gibi bakmak zorundayız. Yaralanmış olanlara da, diri ve canlı olanlarına da... Onun için tebliğimizin niteliğini ve davranışlarımızı belirlerken, bu ülkenin gerçek sahiplerinin olgunluğu, kendinden eminliği içinde bulunmalıyız. Öfkeden arınmış kaybedilmiş burçların, yeniden fethini görmek kararlılığı içinde, gayretlerle donanmalıyız. Her şehit, İslâm’ın ebedî bir bekçisidir. Bu topraklarda dirilenimizi yok etseler, şehitlerimizi yok edemezler. Hz. Ebû Eyyub El-Ensârî (r.a.), bir cihad önderidir. O şöyle vasiyet ediyordu: “Şayet şehadete erersem, beni düşman toprağında en uzak yere gömünüz!” Bu vasiyetiyle Müslümanlara daha çok cihad etmelerini öğretiyordu. İşte orada, düştüğü toprağı İslâm hesabına ebediyen bekliyor. Onu kim söküp atabilir oradan? “Bu topraklar İslâm’ındır.” Bunu bir iman, heyecan, kararlılık halinde yüreğimize kazımalıyız. Her yürekte bir alem şavkı parlamalıdır.  İslâm ümmeti onun bu fıkhından istifade ederek müstevli, harbi ve mürtedlerin istilâlarını kırdı. İmam Ebu Hanife (rh.a.); “beni gasp edilmemiş bir İslâm toprağına gömün” vasiyetinde bulundu.

Müslümanların bütün zamanlarda müşterek vatan-ı aslileri Dar’ûl İslâm’dır. Darû’l İslâm’ı işgal ve istilâ etmeye kalkışan harbi ve mürtedlere karşı sessiz, tepkisiz, cihadsız, kıtalsız kalmak, zilleti, esareti hak etmiş zalimlerden olmaktır. Harbi ve mürtedlerin işgal ve istilâlarını kırmak, Müslümanların azad kabul etmez görevleridir. Rabbimiz haber veriyor: “Mûsâ’dan sonra İsrailoğullarının ileri gelenlerini görmedin mi (ne yaptılar)? Hani, peygamberlerinden birine, ‘Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda savaşalım” demişlerdi. O, ’Ya üzerinize savaş farz kılındığı hâlde, savaşmayacak olursanız?’ demişti. Onlar, “Yurdumuzdan çıkarılmış, çocuklarımızdan uzaklaştırılmış olduğumuz hâlde Allah yolunda niye savaşmayalım’ diye cevap vermişlerdi. Ama onlara savaş farz kılınınca içlerinden pek azı hariç, yüz çevirdiler. Allah, zalimleri hakkıyla bilendir.”(1) Memleketleri, şehirleri harbi ve mürtedler tarafında işgal ve istilâ edilmiş Müslümanlar hep birlikte ‘Yurdumuzdan çıkarılmış, çocuklarımızdan uzaklaştırılmış olduğumuz hâlde Allah yolunda niye savaşmayalım?” sualini birbirlerine sormalıdırlar. Biz Müslümanlara yeryüzü mecsid kılınmıştır. Yeryüzünü bir tek Allah’a secde edilen bir mescide dönüştürmek için çaba ve gayret göstermemiz ibâdet cümlesindendir.Yeryüzü Mescidi   Tüm yaratıklar secde halinde olduğu için, bütün kâinat bir mesciddir. Teşhîrî secde için varlıklara evrenin mescid olduğu gibi, ihtiyârî secde sahibi mü’min insan için de yeryüzünün tamamı mesciddir. “Benim için yeryüzü temiz ve mescid kılındı. Kime namaz vakti gelirse, bulunduğu yerde namazını kılar.”(2) Allah, gerçekten iman edip sâlih amellerde bulunan mü’minleri, şirkten uzak kalmaları şartıyla yeryüzünde iktidar sahibi yapacağını vaad etmiştir (24/Nûr, 55). Bu vasıftaki mü’minler, yeryüzünün vârisleridir. Allah, onlardan yeryüzünü mescid edinerek kendilerine verilen miraslarına sahip çıkmalarını istemektedir (28/Kasas, 5-6). O yüzden mü’minler yeryüzü mescidindeki her çeşit şirk ve küfür ögelerine tavır almalı, bütün yeryüzünden fitneyi kaldırmak için her çeşit yolla savaş vermeli (2/Bakara, 193; 8/Enfâl, 39), Allah’ın hâkimiyetinin tüm yeryüzü mescidinde geçerli olması için tüm imkânlarıyla gayret etmelidir. Mü’minler, hem çevrelerindeki “mescid” adındaki mâbedlerine sahip çıkmalı ve hem de tüm yeryüzü mescidine “mescid” özellikleri kazandırarak sahip çıkmalı, mescidlerdeki putları devirmelidir. Birer pislik (9/Tevbe, 28) olan müşrikler yeryüzü mescidini işgal ettiklerinden, tüm putlar ve putçulardan, tâğut ve zâlimlerden mescidlerimizi kurtarmadan köleliğimiz devam edecektir. En kutsal yerlerini müşriklere teslim eden kimselerin kafalarının ve gönüllerinin de hür olduğu, evlerinde ve işyerlerinde, sokaklarında ve caddelerinde özgürce İslâm’ı yaşayabilecekleri düşünülemez. Hayatın ibâdet hâline gelebilmesi için, ortamın mescid hâlinde olması lâzımdır. 

Müslüman olduklarını iddia etmekle beraber “tarihsiz”, “kültürsüz” ve “vatansız” kalmayı marifet zannedenler, İslâm coğrafyasına ihanet edenlerdir. Dünyada bir buçuk milyar Müslüman var. Dünya nüfusunun yaklaşık dörtte biri eder. İstese, dünya nüfusunu tükürüğü ile boğacak bir sayıdır bu. Ama bu Müslümanlar tek ümmet, tek hilafet şuurundan mahrum bırakıldıkları için topraklarının Allah ve Peygamber düşmanları tarafından istilâ edilmesine seyirci kalabiliyorlar. Müslümanın, Müslümanların yaşadıkları toprakları sevmesi, o toprakların üzerinde yaşayan yakınlarını, mensup olduğu milleti sevmesi değil, onlara haksızlıklarında ortak ve yardımcı olması kavmiyetçiliktir. Ebû Davud’un rivayet ettiği bir hadis-i şerifte de Hz. Peygamber bu kavmiyetçiliği şöyle bir benzetme ile gözler önüne sermiştir: “Zulüm ve haksızlıkta kavmine yardıma kalkışan kişi, kuyuya düşmüş deveyi kuyruğundan tutup çıkarmaya çalışan gibidir.” (Faydasız bir işle meşgul olmaktadır. Çünkü nasıl kuyruğundan tutmakla deve kuyudan çıkarılamazsa, haksızlıkta kavmine yardımcı olmaya çalışmak da hiçbir fayda sağlamaz.)(3) Burada bir kez daha hatırlatılması gerekli olan husus şudur: İslâm; tabii, fıtri ve haktan yana bir din ve sistemdir. Kişinin hiçbir müdahalesi olmadan mensup olduğu soy sop, millet ve ırkını sevmesi, onları kendisine yakın hissetmesi, daha doğrusu kendisini onlarla aynı sayması pek tabii bir duygudur. Çünkü o, o çevre içinde kendisinin farkına varmıştır. Ancak bu çevrenin, iman değerlerinin üzerine geçerek haksızlıkları hoş gördürecek düzeyde kişiye etkili olması, işte bu gayri tabiidir. Hakkaniyete aykırıdır. İslâm’ın hak idealine temelinden ters düşmektir. Câhiliyye insanının, yani hak duygusu kaybolmuş insanların dediği gibi “Ben ve soyum-sopum, kavmim, kabilem her zaman haklıdır ve ne olursa olsun ben kavmimden yanayım” anlayışı kavmiyetçiliktir, tefrikadır ve yasaktır. İslâm işte işin bu boyutuna karşıdır. 

Kur’ân-ı Kerim’de düşmanı görünce ölüm, öldürme korkusuyla yurtlarını terkedenler kınanmış, onlardan ibâret almamız bizden istenmiştir. Rabbimiz uyarıyor: “Binlerce kişi oldukları hâlde, ölüm korkusuyla yurtlarını terk edenleri görmedin mi? Allah, onlara “ölün” dedi, sonra da onları diriltti. Şüphesiz Allah, insanlara karşı lütuf ve ikram sahibidir. Ama insanların çoğu şükretmezler. Allah yolunda savaşın ve bilin ki, şüphesiz Allah hakkıyla işitendir ve hakkıyla bilendir.”(4) Ölüm veya öldürülme korkusuyla yurtlarını, vatanlarını düşmanlarına terk edenlerden ibret almış olmanın alâmeti, Allah yolunda malıyla, canıyla savaşmaktır. Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla savaşmayı göze almayanlar, İslâm coğrafyasının bir tek İslâm’a kalmasına bekçilik edemezler.

____________________

(1) Bakara Sûresi/ 146

(2) Sahih-i Müslim, Mesâcid 3, Hadis no: 521; Sahih-i Buhârî, Salât 56, Hadis no: 84

(3) Davud, Edeb 112; es-Sehârenfûrî, Bezlu’l-mechiid, XX, 58-59 Mezalim 4, İkrah 7; Tirmizi, Fiten 68

(4) Bakara Sûresi/ 243-244





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle