İNCELEME

Muvâzene Fıkhı (2)
YAZI BOYUTU :

Mustafa ÇELİK

Muvâzene fıkhı; kişileri, kurumları, kuruluşları, meydana gelen hadise ve olayları İslâm’ın müstakim kıstaslarıyla adalet zemininde insaf kıvamında ölçüp değerlendirmektir. Muvâzene fıkhı olmazsa aşırı yüceltmeci, aşırı yerici anlayışlar hayatı teslim alır. Yaşadığımız dünyada İslâm adına ama “İslâm’ın ölçülerini aşan” tasavvurlara, tavırlara ve kararlara tanık olmamızın ana sebebi, fıkhu’l muvâzene’nin bilinmemesidir. Asrımızda Cihad deyip cihadı Kur’ân ölçüsünün dışına çıkaran, “tevhid” deyip, bunu “tekfir” için kılıca dönüştüren, abidlik – zahidlik dendiğinde bunu, toplumdan tecrid haline getiren ve orijinal Kur’an – Peygamber çizgisinin ötesinde bir İslâm görüntüsü ortaya çıkaran pek çok örnek var. Bunların hepsi fıkhu’l muvâzenin bilinmemesinin bir neticesidir. İnsanları tanırken, tanıtırken, takdir ederken, tebrik ederken, tenkid ederken kıstas-ı müstakime sahip değilseniz, kendi Müslümanlığınızı sakatlamak mecburiyetinde kalırsınız. Bunun için Müslümanların müstakim kıstasların cümlesinin özü ve özeti olan Fıkhu’l Muvâzene’yi kuşanmaya ihtiyaçları vardır.

 
Muvâzene Fıkhı (2)
 

GEÇEN SAYIDAN DEVAM...

ENES  radıyallahu anh  şöyle dedi: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem  mescide girmişti. İki direk arasına uzatılmış bir ip gözüne ilişti:

– “Bu ip nedir?” diye sorunca, sahâbîler:

– Bu, Zeynep Binti Cahş’a ait bir iptir. Namazda ayakta durmaktan yorulunca ona tutunuyor, dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz:

- “Onu hemen çözünüz. Sizden biriniz canlı ve istekli olunca nâfile namaz kılsın, yorgunluk ve gevşeklik hissettiği zaman ise yatıp uyusun” buyurdu.(12) 

- Ebû Cühayfe Vehb İbni Abdullah   radıyallahu anh  şöyle dedi:

Nebî sallallahu aleyhi ve sellem, Selmân ile Ebü’d-Derdâ’yı kardeş yapmıştı. Bu sebeple Selmân, Ebü’d-Derdâ’yı ziyaret ederdi. Bir ziyaret esnasında onun hanımı Ümmü’d-Derdâ’yı oldukça eskimiş elbiseler içinde gördü. Ona:

- Bu halin ne? diye sorunca, kadın:

- Kardeşin Ebü’d-Derdâ dünya malı ve zevklerine önem vermez, dedi. O esnada Ebü’d-Derdâ eve geldi ve hazırlattığı yemeği Selmân’a ikram edip:

- Buyurun, yemeğinizi yiyin, ben oruçluyum, dedi. Selmân:

- Sen yemedikçe ben de yemem, diye karşılık verdi. Bunun üzerine Ebü’d-Derdâ sofraya oturup yemek yedi. Gece olunca Ebü’d-Derdâ teheccüd namazı kılmaya hazırlandı. Selmân ona:

- Uyu dedi. Ebü’d-Derdâ uyudu, bir müddet sonra tekrar kalkmaya davrandı. Selmân yine:

- Uyu, diyerek onu kaldırmadı. Gecenin sonlarına doğru Selmân:

- Şimdi kalk, dedi ve her ikisi birlikte namaz kıldılar. Sonra Selmân, Ebü’d-Derdâ’ya şöyle dedi:

- Senin üzerinde Rabbinin hakkı vardır, nefsinin hakkı vardır, ailenin hakkı vardır. Hak sahiplerinin her birine haklarını ver.

Sonra Ebü’d-Derdâ, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’ e gidip olup biteni anlattı. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem:

- “Selmân doğru söylemiş” buyurdu.(13) 

Muvâzene/denge ölçüsünü koyan Allah (cc), “ölçüye itina”yı da bir Kur’ân hükmü olarak insanlığa bildiriyor. Dinin bazı ölçülerini aşma yetkisini kendilerinde görenler, dinin tümünü aşmış olanlardır.

Muvâzene fıkhı; dinde ölçüye itina göstermektir. Gül yaprağı kadar zarif olmaktır. “Ölçüye itina” Müslümanı hayat içinde tanzim edici, ıslah edici, iyileştirici, ihya edici bir karakter haline getirir. Molla Cami diye bilinen ünlü İslâm âlimi Mevlânâ Câmî (1414- 1492) ile ilgili bir menkıbe bu konuda çok çarpıcı bir “Müslüman kişiliği”ni önümüze koyuyor. Şöyle ki: 

Onun yaşadığı dönemde tanınmış âlimler, şairler, yazarlar ve bilginler “Suskunlar Meclisi” adını verdikleri bir heyet oluşturmuşlar. Meclisin üye sayısı ise otuz kişiyle sınırlı tutulmuş. Mevlânâ Câmî de bu heyete girmek istiyor. Ancak suskunlar meclisinin üye sayısının sınırlı olması onun, bu girmesine imkân vermiyor.

Bir gün suskunlar meclisinin üyelerinden birinin öldüğünü duyuyor Mevlânâ Câmî. Bunun üzerine üyeleri toplantı halindeyken toplantı yapılan binaya geliyor. Binanın önünde bir kapıcı bekliyor. Ona hiçbir şey demeden isteğini bir kağıda yazıp içeriye gönderiyor. Meclis üyeleri Mevlânâ Câmî’yi yakından tanıyorlar, fakat vefat eden üyelerinin yerine birkaç gün önce başka birini almışlar. Ama Mevlânâ Câmî gibi birini de kapıdan çevirmek, “seni üye yapamıyoruz” demek oldukça zor. Kendi aralarında epeyce düşünüyorlar. Ardından da bir bardağı ağzına kadar su ile doldurup kapıcıyla Mevlânâ Câmî’ye gönderiyorlar. Bununla meclisin üye sayısının tam olduğunu, yeni bir kişiye yer olmadığını anlatmak istiyorlar. Kendisine, ağzına kadar su ile dolu bir bardak gönderilen Mevlânâ Câmî, meclis üyelerinin ne demek istediğini anlıyor. O da hemen yanındaki gülden bir yaprak koparıp yavaşça bardağın üstüne koyuyor.. Haliyle gül yaprağı bardağı taşırmıyor. Meclis üyeleri ağzına kadar su dolu olan bardağın üzerine bir gül yaprağı konarak kendilerine geri gönderildiğini görünce durumu hemen anlıyorlar. Sayıyı Mevlana Cami için otuzun üzerine çıkarmaya karar veriyorlar. Mevlânâ Câmî meclise gelince başkan onun adını da listeye yazıyor. Üye sayısını belirten otuz sayısının önüne bir sıfır yazarak Mevlânâ Câmî’ye veriyor. Başkan bununla Mevlânâ Câmî’nin katılmasıyla meclisin değerinin on kat arttığını anlatmaya çalışıyor. Listeyi eline alan Mevlânâ Câmî, kendisinin gelmesiyle meclisin değerinin on kat artmış olduğu düşüncesine katılamadığını göstermek için otuz sayısına eklenen sıfırı silip otuzun soluna yazıyor. Verdiği bu cevapla meclisin üye sayısını artırmadığı gibi, kendi değerinin, bu meclisin yanında solda sıfır olduğunu anlatmak istiyor. Son verdiği cevapla, gösterdiği saygı ve alçak gönüllülük ile Mevlânâ Câmî, suskunlar meclisinin en değerli üyelerinden biri olduğunu ortaya koyuyor.

Dikkat edilirse önemli olan bir yerlere katılmamız değil, katıldığımız yere değer kazandırmamızdır. Böylece bulunduğu ortama fazla gelmeyen, sıklet olmayan, her ortamı güzelleştiren, oraya değer katan Müslümanlar, fıkhu’l muvâzeneyi içselleştirmiş olanlardır. Günümüzde bazı Müslümanlar davaya yük olmuş, bazıları da davanın yükünü yüklenmiştir. Şâyet fıkhu’l muvâzene bilinseydi; Müslümanlar davalarına yük olmak yerine müştereken davanın yükünü yüklenirlerdi.

Allah’ın dininden kaynaklanan değerler bilinmezse, bilinen değerlere de riâyet edilmezse dertler bitmez. Yüreklerimizi dağlayan kişisel – toplumsal nefret ikliminden uzaklaşmamızın çaresi, muvâzene fıkhını yeniden kuşanmaktır. Allah’ın âyetlerini, Peygamberin hadislerini varis-i enbiya olan müçtehid imamların ictihadları riyasetinde “ruhi disiplin” olarak hayatımıza taşıyabilsek, fıkhu’l muvâzene’ye kavuşacağız.

Muvâzene fıkhını önemsemeyen Müslümanlar, münkir ve müşrik medyanın algı operasyonlarına kurban giderler.

Din adına, Müslümanları temsilen “şeriatın ölçülerini” nazara almadan söylenen her “muvâzenesiz ve muhakemesiz söz” dine ve ehl-i dine zarar verir. Kutsamak ya da yok saymak... Göklere çıkarmak ya da yerin altına geçirmek... Tazim etmek ya da tahkir etmek... Fetişleştirmek ya da zibilleştirmek... Süpürüp almak ya da süpürüp atmak, fıkhu’l muvâzene’den mahrumiyetin bir nişanesidir.

Muvâzene fıkhı; kişileri, kurumları, kuruluşları, meydana gelen hadise ve olayları İslâm’ın müstakim kıstaslarıyla adalet zemininde insaf kıvamında ölçüp değerlendirmektir. Muvâzene fıkhı olmazsa aşırı yüceltmeci, aşırı yerici anlayışlar hayatı teslim alır. Şunu bilelim ki; aşırı yüceltmeci, kutsayıcı anlayışlar ne kadar yanlış ve sakat ise, aşırı yerici ve tahkir edici yaklaşımlar da bir o kadar gerçeklikten uzaktır. İfrat tefrit kadar, tefritte ifrat kadar zararlıdır. Dinde esas olan vasat olmaktır. Müslümanlar arasında “Allah yolunda bir dirhemi tasadduk etmek, bir hacca mukabildir, denktir” gibi sözler, muvâzenesizliğin neticeleridir. Bu gibi mübalâğalı sözler şeriatın ölçülerini aştığı ve taştığı için zihinlerde ve akıllarda ifsada ve toplumda fesada sebep olabilmektedir.  Mesela ayakta bevletmek mekruhtur. Duruma göre de mekruh değil, caizdir. Zina ise “ekberu’l-kebâir” bir günahtır. Ayakta bevletmekten insanları sakındıracağım diye bevlin mekruh olan günahını zinaya kıyas etmek her zaman mümkün olmayan ayakta bevletmekten insanları sakındırmak yerine toplumda zinanın günahını küçülterek önemsiz bir günah derecesine indirir. Bu da şeriatın muvazenesini bozar. Zinayı mekruh derecesine indirir. Bu da dünyada pek çok fesadı netice verir. Bu ölçüsüz mübalâğa sonuçta zihinlerde ihtilâle sebebiyet verir. Terğib ve terhibde, yani insanları sevaplı olan ibâdetlere teşvik ve günahlardan sakındırmada şeriatın ölçülerini korumak ve dışına çıkmamak gerekir. Şeriat ise mizan olarak “Farz, vacip, sünnet, mekruh, mubah ve haram” ölçülerini koymuştur. Bu ölçüleri teşvik ve sakındırma için aşmak şeriatın muvazenesini bozmak anlamını taşır. Yüce Allah’ın koyduğu ölçüyü beğenmemektir. Hâlbuki Allah her şeyin en güzelini yapmış ve yaratmıştır. “Kâinatta daha mükemmeli olmadığı” gibi şeraitte de daha mükemmeli yoktur. 

Kısaca mübalâğa ile şeriatın muvazenesine uyulmadığı takdirde, mubah ile sünneti, mekruh ile haramı, farz ile vacibi karıştırmak şeriatın muvâzenesini bozmakla ölçüsü kaçırılmış olur. Şeriatın bu ölçülerine uymayan ve ölçüyü kaçıran din bilgini olarak kendilerini ilân edenleri “Ulema-i Sû” (Zarar veren bilginler) olarak nitelemektedir. Nitekim Said Nursî (rh.a) şöyle diyor: “Âhir zamanın fena adamları bir kısım ulemâü’s-sûdur ki, hırs sebebiyle bâtınlarını haramla doldurmak için bid’alara yardım ve fetva verenlerdir.”(14) “Ulema-i Sû”nun tarifini ise İslâm muhakkikleri suyun önünü tıkayan taşa benzetirler. Yani Şeriatın ölçülerine uymayan bilginler, kendileri dinden faydalanmadıkları gibi, başkalarının faydalanmalarına da engel olmaktadırlar.  Ulema-is’su, ilim sahibi olmakla birlikte bu ilmini Allah için ve O’nun yolunda değil de dünyalık menfaatlar, makam, mevki için öğrenen ve yine dünyalık için kullanan ve insanları sırat-ı müstakimden saptıran kimselerdir. Bundan dolayı haramlara ve bid’atlara fetva veren ve taraftar olan âlimlerin hepsi buna dâhildir. Bu tarz insanlar her zaman olmuştur ve olacaktır. Tarihte meşhur Belam ibni Baura gibi Hindistanda bir zaman hüküm süren Ekber Şahın âlim bozuntuları gibi şahıslar bunlara birer örnektir.

Netice olarak abid de olsak, âlim de olsak, şeriatin sahibinden daha şeriatçı olamayacağımızı idrak etmemiz, şeriat sahibinin tespit ve tayin buyurduğu hududlarda sabit kalmamız, bizi fıkhu’l muvâzene sahibi kılar. Eğrilikten, aşırılıktan, omurgasızlıktan kurtulmanın çaresi, vahiyden kaynaklanan müstakim kıstaslara sarılmaktır. Rabbimiz uyarıyor: “Mizanda/Ölçüde haddi aşmayın. Tartıyı adaletle yapın, teraziyi eksik tutmayın.”(15) 

“Ölçtüğünüz zaman tam ölçünüz ve kıstas-ı müstakim ile tartınız. Bu daha hayırlı, sonuç bakımından daha güzeldir.” (16) 

Kıstasü’l müstakim, İslâm’a hizmet iddiasında olanların miracıdır.  Müslüman olarak terazimiz “kıstas-ı müstakim” ile tartmıyorsa, dinde tartıya gelecek hayırlı bir tarafımız kalmamış demektir. Müslüman olarak ağırlığın kalbindeki iman, kafandaki ilim ve bu her ikisinin meydana getirdiği amel kadardır!

Biz Müslümanlar Fıkhu’l muvâzeneyi ihmal ve ihlal ettiğimiz günden bu yana dindarlara değil, dini dar olanlara yenik düştük. Din beşeri değil ilahidir. Din; beşerî sistemlerde olduğu gibi insanların oluşturduğu bir standart değildir. Aslı Levh-i Mahfuz’da olan değerler üstü ulvî bir değerler bütünüdür. Âdem aleyhisselamdan son insana kadar bütün insanlar o dine doğru koşacaklardır. Yani din, zirvedir; her insan makamına, seviyesine göre bu zirveye koşacaktır. İnsanların makamlarını, seviyelerini, liyakatlarını ve ehliyetlerini göz önünde bulundurarak muamelede bulunmak, fıkhu’l muvazenenin bir gereğidir. Fıkhu’l muvâzene’ye riayet etmek, Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat’ten olmanın alâmetidir. Muvâzene fıkhına riayet etmeyi gereksiz görenler, Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat çizgisinde kalamazlar. Çünkü tarih boyunca Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat yolundan ayrılan fırkaların mensupları; önce geçmişte yaşayan müctehid imamları tahkir, daha sonra da kendi tezlerine inanmayan herkesi tekfir etmişlerdir. Hesap gününe hazırlanan Müslümanların; bütün sözlerinde ve fiillerinde Allah’ın (c.c.) rızasını dikkate almaları, bilmedikleri konularda sükût etmeleri, ifrad ve tefrit hastalıklarından korunmaları zaruridir. Fıkhu’l muvâzene’ye riayet etmek bunu gerektirir. Gerek kendi sözlerimizi ve fiillerimizi ve gerekse başkalarının sözlerini ve fiillerini şeriat terazisinde tartabilmemiz için öncelikli olarak şeriatullah’ın esaslarını bilmemiz zaruri ve zorunludur. Bundan ötürüdür ki; İslâm’da bir ameli işlemeden önce o amelle ilgili şer’i ilmi tahsil etmek farz-ı ayn ilimlerden kabul edilmiştir. Zira imansız ve ilimsiz söylenen sözün ve işlenen amelin şeriat terazisinde hiçbir değeri yoktur.

Allah’ın bizden muradı -takatimizle sınırlı olmak kaydı, şartıyla- iyi bir kulluktur. Bu kullukta hedefimiz belki de Cebrail aleyhisselamdır. Bir melek olarak onu yakalamak, ondan daha iyi Allah’ın kulu olmak bizden beklenmektedir ama bireysel imkânlarımız, kabiliyetlerimiz ve yaşadığımız ortamın aşabileceğimiz imkânları kadar. Ne insan olarak benim elimi kaldırıp gökyüzüne temas ettirmem istenmektedir. Yükselmem isteniyor ama ‘gökyüzünde güneşi tut’ denmiyor. İnsan olarak yapabileceğim kadar. Ne de dağdaki insandan şehir hayatı isteniyor, şehirdeki insandan da dağdaki hayat isteniyor. Ne firavunun düzeni içerisinde yüzde yüz İslâm hayatı isteniyor ne de Medine’de Ömer bin Hattab’ın döneminde Firavun dönemindeki Müslümanların vermek zorunda kaldıkları tavize izin veriliyor. Bu ortalama, yani insanın, hayatın, dinin ve yaşadığımız şartların ortalamasını bulmaya denge diyebiliriz. Buna denge diyoruz. Bu denge üzerinden din yaşanır ve Allah’ın rızası elde edilir. Vasat bir ümmetin mensupları ifrat ve tefrit ile Allah’ın rızasını kazanmaya kalkışmazlar. Şayet kalkışırlarsa vasat ümmetten olma vasıflarını kaybederler.

Dinen olmanız gereken yerde değilseniz muvâzeneyi kaybetmişsiniz demektir. İnsan, bu dengeyi bozduğu zaman mesela; kendisini dağda yaşadığı halde şehirdeki gibi yaşamaya kalkarsa, şehirde yaşadığı halde dağdaki gibi yaşamaya kalkarsa, milyonların bulunduğu bir şehirde yaşadığı halde tek başınaymış gibi yaşamaya kalkarsa denge bozulur. Mesela; Bir Müslüman camide, evde teheccüd kılar gibi namaz kılamaz. Saflar sıkışacak, yanındaki mü’mini rahatsız edemez, etmemeli. O seni rahatsız etmemeli, ama sıkışık namaz kılmak zorundayız. Sadece namaz örneğinden bile bunu anlayabilir, böyle bir sonuç çıkarabiliriz. Bir insan evde istediğini yiyip içebilir ama camiye giderken sarımsak yemeyi yasaklıyor Peygamber aleyhisselam Efendimiz. Neden? Cami şehir şartlarını yansıtıyor, teheccüd de dağda tek başına bir tür hayatı yansıtıyor. Bu sebeple denge, Müslümanın, Allah tarafından konduğu ortama göre tavizsiz yaşamasıdır. O ortamın müsaade ettiği kadar, gerektirdiği, zorunlu tuttuğu kadar esneklik getirilebilir ama daha fazlası dinden taviz olur, dini bir kenara atmak olur gibi bir ölçüye denge diyebiliriz.

Müslümanlar dengeyi Allah’ın Kitabı’na, Peygamber’in Sünnet’ine göre kuracaktır. Vaazlarda, camilerde herkes bunu söylüyor zaten. Kur’ân’a göre yaşayacağız, Sünnet’e göre yaşayacağız. Mesela ne diyor? “Aranızda tartışma olunca bunu Kur’ân’a havale edin, Sünnet’e havale edin.” diyor. Bu mübarek bir yaklaşım, doğrudur, hakikattir ama bu hakikatin pratikte uygulaması nasıldır? Bir defa Kur’ân’ın okumasını bilmeyen milyarlarca mü’mini nasıl Kur’ân’a yönlendireceksin? İkincisi Kur’ân İstanbul’daki bir olayı, Bağdat’taki bir olayı yorumlama kitabı değil ki, temel prensiplerin kitabıdır. Bu Peygamber aleyhisselam Efendimiz’in bize nasihatidir. İman ettiğimiz Kur’ân, “Tartıştığınız zaman Allah’a havale edin, Peygamber’e havale edin bu tartışmayı.” der. “Allah’a havale edin” ibaresinden Kur’ân’ı, Peygamber’den de Sünnet’i, hadis-i şerifleri anlıyoruz.. Pekâlâ nasıl havale edeceğiz? Şimdi ikinci noktaya, pratiğe geliyoruz. Bunun pratiği nedir? İki şeydir. Bir; Ümmeti Muhammed’den olan Allah korkusuyla yaşayan, haram helal bilen insanların oluşturduğu bir şûra olur. Kur’ân’ı Kerim’de Şûra Suresi de var. Bu şûra mü’minlerin bireysel karar vermemelerini sağlar. Bireysel karar değil de, mü’minler şura ile karar verince yanlış yapmış olsalar dahi Allah’ın affını umarlar. Buna mukabil, bireysel karar verip bir iş yapan mü’min dengeli yaptığını zannetse bile yanlış iş yaptıysa hesap gününde bunun vebalini çeker. Neden? Çünkü Allah’ın eli cemaat üzerindedir. Ümmet adına bir karar verilecekse bu ancak şura ile mümkündür. Şura da, ikinci noktanın B fıkrası İslâm ümmetinin âlimlerinin uyguladığı şeyin adıdır. Yani şura büyük bir meydanda toplanıp stadyumda toplanıp parmaklar kaldırmak değildir. Âlimlerin organize ettiği bir sorumluluktur. Şimdi burada herkes şöyle bir soru sorabilir. Âlimler bir araya gelmiyorsa biz ne yapalım? Tabii dengeyi kurma bakımından âlimler bir araya gelmiyorlar. Kimse bir araya gelmiyor. Bu, bir felaket-i azimedir. Şunu bilelim ki; dünyada en büyük dengesizlik, Kur’ân ehli insanların bir araya gelemeyişidir. İstişarede bulunmamalarıdır. Şura meclislerini oluşturmamalarıdır. Dengesizlik adına önce bu meselenin giderilmesi lazımdır. Müslümanların hilafet meselesi var. Kudüs meselesi var. Fukaralık meselesi var. Siyasi zulümler var. Yahudilerin siyonizmin oluşturduğu zulümler var. Müslümanların kendi aralarında çektikleri işkenceler var. Bütün bunları sayarak çoğaltmaya gerek yok. Ama bunlar var. Fakat bunlardan en büyüğü, yaşadığına inanmayan bir hasta gibi âlimlerin fonksiyonu olmayan bir toplum var ortada. Âlimlerini etkili ve yetkili kılmayan Müslümanların kıyametleri kopmuştur. Onlar cahili kadroların riyaseti altında inlemeye mahkûmdurlar.

Âlimler ile ümmetin durumu mıknatıs ile demir parçacıkları gibidir. Aralarında bir çeçim gücü, etki ve yetki otoritesi vardır. Şayet âlimlerin ümmet üzerinde bir etkileri ve yetkileri kalmamışsa orta yerde bir sahtelik vardır. Çünkü mıknatıs ile demir parçacıkları arasında bir çekim yoksa ikisinden biri sahtedir. Müslümanlar zeki çocuklarını hep şeriat ilimleri dışında yerlerde değerlendiriyorlar. Müslümanlar âlimleri hep sadakaya muhtaç kitle olarak görüyorlar. Müslümanlar, âlimleri devlet memuru olsa bile ikinci sınıf görüyorlar. Ondan sonra da denge nasıl sağlayacağız diye soru sorarlarsa bu sorunun yeri yok hayatta. Dolayısıyla Kur’ân ve Sünnet temel mihengimizdir. Ondan sonra Kur’ân ve Sünnet’in pratiği de şuradır. Ümmeti Muhammed’in münevver kesiminin ulema ve diğer kesiminin bir araya gelmesidir.

Müslümanlar için İslâm’ı her hangi belli bir bölgeyle sınırlı tanımamak, dünya dini olarak bilmek en büyük görevdir. Çocuklarımıza amentü şartları kadar cihad şartlarını da öğretmek, onlara Kur’ân okuturken siyahı, beyazı, derisi, ırkı olmayan bir dinin Kur’ân’ı olduğunu öğretmek gerekir. Ecdat dediğimiz zaman Sultan Fatih’i, Alparslan’ı, Melikşah’ı, Selahaddin Eyyübi’yi,  Ebu Hanife’yi, Halid bin Velid’i ecdat olarak tanıtmalıyız. Yani yöresel ve kabuğuna çekilmiş Müslümanlığın dışına çıkıp dünya Müslüman’ı olmak, dostu düşmanı bilmek vela ve bera akidesine sahip olmak. Dünyada en önemli sloganımız bu: Biz ve onlar. “Mü’minler olarak biz varız ve mü’min olmayan kâfirler var” şuuruna hepimiz sahip olduğumuz zaman çok uzun mesafe kat ettik ve görevimizi de Allah’ın izniyle takatimiz kadar yaptık demektir.

İslâm’da gereklidir her iş için bir karar ve zemin. Ama Müslümanlara ait ortada muvâzeneli ve muhakemeli ne bir karar var ve ne de bir zemin. Bundan ötürüdür ki hilafeti ilga edenler Müslümanların esaretlerinden emin!

Fıkhu’l muvâzene; fuzuli değil zaruridir. Maslahatlar ile mefsedetlerin birbirine karıştığı bu asırda Müslümanların içtimai, iktisadi, siyasi olarak hayatın bütün alanlarında şiddetle muvâzene fıkhına ihtiyaçları varıdır. Ferd, aile, cemiyet ve devlet seviyesinde bozulan, dağılan, eğri büğrü hale gelen durumların düzeltilmesi fıkhu’l muvâzene olmadan gerçekleşemez. Siyaset-i şeriyye, muvâzene fıkhı üzere ikame olunur. Çözülmez gibi görünen birçok problemimizin çözüm çaresi fıkhu’l muvâzenede mevcuttur.(17)Günümüzde şeytanı taşlamaktan, putlara küfür etmekten vakit bulmayıp Allah’ı anmayanlar, zikir etmeyenler ile Allah’ı anmak, zikir etmek maksadıyla meydanı şeytana ve zürriyetine bırakıp mağaralara sığınanlar, fıkhu’l muvâzeneyi kaybetmenin bedelini ödeyenlerdir. Fıkhu’l muvâzeneyi kaybettiğimiz günden bu yana “Kitap Kurbanları”, “Tesbih Kurbanları,” “Nutuk Kurbanları” ve “Silah Kurbanları” ile boğuşmaktayız. İslâmî hayatta kitabın da, tesbihin de, nutukun da, silahın da yeri vardır. Ama bunların delisi olanların yeri yoktur. Şunu bilelim Peygamber (sav) ve ashabının yaşadığı günler, kafa, yürek ve bileğin muvâzeneli/dengeli bir biçimde kullanıldığı günlerdir. Fıkhu’l muvâzene o günden bize miras kalmıştır.

Muvâzene fıkhının meşruiyeti kitap, sünnet, icma-i ümmet ve akl-i selim ile sabittir. Mesela Rabbimiz Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Onların, Allah’ı bırakıp tapındıklarına sövmeyin, sonra onlar da haddi aşarak, bilgisizce Allah’a söverler. Böylece her ümmete yaptıklarını süslü gösterdik. Sonra dönüşleri ancak Rablerinedir. O, yapmakta olduklarını kendilerine bildirecektir.”(18) 

Dikkat edilirse bu âyet-i kerime ile Allahû Teâla, müşriklerin ilahlarına/putlarına sövmeyi haram kılmıştır. Çünkü onların ilahlarına/putlarına sövüldüğü zaman gözetilen maslahattan daha büyük bir mefsedet meydana gelmektedir. Müşriklerin ilahlarına/putlarına sövmekte bir maslahat vardır. Ancak bu maslahat tercih edildiği zaman Allah’a sövmeleri gibi büyük bir mefsedeti meydana getirmektedir. Dolayısıyla Allahû Teâla’nın müşriklerin ilahlarına/putlarına sövmeyi Müslümanlara yasaklaması öyle bir maslahattır ki; müşriklerin Allah’a sövme mefsedetlerini ortadan kaldırmaktadır.(19) 

İşte bu durum da delalet etmektedir ki; bir maslahat ile bir mefsedet taarruz ettikleri zaman şayet mefsedet maslahattan daha büyükse mefsedetin def edilmesi için maslahat terkedilir.(20) 

Fıkhu’l muvâzene; maslahatların taarruzu ve mefsedetlerin taarruzu esnasında dinen bilinmesi gereken ölçülerin bütünüdür. İki maslahattan hangisinin öncelikli ve gerekli olduğunu, iki mefsedetten hangisinin daha tehlikeli ve zararlı olduğunu tespit etmek için Fıkhu’l muvâzene bir mi’yardır.(21) 

İki maslahat taarruz ettiğinde hangisinin öncelikli olduğunu, tercih edilmesi gerektiğini tespit etmek için muvâzene şarttır. Hakeza hangi maslahatın evla, hangisinin terkedilmesi gerektiğini tespit etmek için de muvâzene şarttır. (22) Fıkhu’l muvâzene; hangi zamanda, hangi mekânda hangi maslahatın öncelikli ve gerekli olduğunu şer’i nasslar ışığında tespit etme çalışmasıdır.

Fıkhu’l muvâzenat Fıkhu’l evliyattan daha özeldir. Çünkü küçüğünü terk etmeden büyüğünü işleme imkânı olmayan iki maslahattan tercih edilmesi gereken onunla bilinir. Hakeza birini terk etmeden iki büyük mefsedetten kurtulmak onunla bilinir.(23) 

Muvâzene fıkhı, ümmeti dengede tutma kılavuzudur. Mutedil olmak, dengeli olmak, aşırılıklardan uzak vasat/orta bir hal üzere bulunmak, hayırlı ümmetten olmanın vasfıdır. Asrımızda beşeriyete örnek ve önder olması gereken ümmet dengesini kaybetmiş saatin sarkacı gibi bir uçtan öbür uca savruluyor. Başımıza gelenlerin çoğu işin merkezini, ortasını göremememiz ve bilemememizden kaynaklanıyor. Ya bardağın sadece dolu tarafını görüyoruz ya da sadece boş tarafını görüyoruz. Bunun için de tavırlarımızda ve kararlarımızda dengesizlikler yaşıyoruz.

İslâm denge dinidir; kendi müntesiplerinden her halükârda mutedil olmalarını ister. Dengeli olmak, tutarlı olmak hususunda İslâm’ın alternatifi yoktur. İslâm’ı kendisinden önceki iki dinle mukayese ettiğimizde... Yahudilik saf dünyevîleşmiştir. Ahiret için bir duâ bile bulmak çok zordur. Hristiyanlık da uhrevîleşmiştir. Ama İslâm, dünyayı ahirete, ahireti de dünyaya bağlamıştır. Ne dünya için ahiretten vazgeçilir, ne de ahiret için dünyadan vazgeçilir. İslâm, dünya ile ahiret arasında denge kurmamızı bizden ister. Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi de ahiret için çalışmamızı emreder.

Muvâzene fıkhı olmazsa Müslüman her an madde ile mana arasında dengesizleşebilir. Nitekim günümüzde madde ile mana arasındaki dengeyi kaybedip maddiliğe gömülmüş insan öldürücü silah hükmündedir. Savaşın büyüğünü dışında, dışarıda yapıyor. Doğduğu evreni yabancı görüyor kendine; yenilmesi gereken bir düşman... Ve kendinden olmayan herkesi bir rakip, bir tehlike, bir düşman... Yenmek, öldürmek üzere “başkası”na gidiyor. Sadece manevilik veya sadece maddilik, hakikatin bir tarafıyla yetinmek anlamına geldiği için dengesizliktir. Bu dengesizlikten kurtulmak için halk içinde Hak ile olmakla mümkündür. Çünkü halk içinde Hak ile olmak, dengede kalmaktır. 

Ehl-i küfre özenmeden hududullah dâhilinde hükmüllah üzere yaşamak, fıkhu’l muvazeneye riayetin alâmetidir. Peygamberimizin şahsında şekillendiği gibi bizim de şahsımızda şekillenmesi gereken Müslümanlık, ayaklarımız şişinceye kadar ibadet etmek, helak oluncaya kadar insanlarla ilgilenmek. Peygamber ve sahabesi böyle bir Müslümanlık yaşadılar. Birilerinin imanını kurtarmak için imansız ölüp gitmeye razı olanlar, muvâzene fıkhını kaybetmiş dengesizlerdir. Onların İslâm dininde nasipleri yoktur. Said Nursî (Rh.a.) der ki: “Lübbü bilmeyen kışır ile meşgul olur. Hakikatı tanımayan hayalâta sapar. Sırat-ı Müstakimi göremeyen ifrat ve nefrite düşer. Muvâzenesiz, mizansız olan çok aldanır ve aldatır.” (24) Şunu bilelim ki; yoğunluğu kadar programı olan bir dine sahibiz. Başkası hesabına kendimizi, ailemizi ihmal etmemiz caiz olmadığı gibi, kendimiz hesabına hidayet evinin adresini kaybetmiş Âdem peygamberin çocuklarını ihmal etmemiz de caiz değildir.

Müslümanlar denge bulunca dengesizlik zeval bulur. Müslümanlardaki denge dünyaya denktir. Dengesizlikte ısrar edenin dinde cezası kötektir. Âlimler dengesizliğe kurban gidenlere Kader inancını hatırlatmışlardır. “Gelir elbet zuhura ne ise hükm-i kader... Hak’a tefviz-i umur et ne elem çek ne keder!” Kadere iman, dinde denge sahibi olmanın remzidir. Kaderi inkâr etmek ise, imansız kalmış dengesizlerin işidir.

Müslüman olarak konuştuğunuz zaman dilinizi korumanız, yalnız kaldığınız zaman kalbinizi korumanız, dışarıya çıktığınız zaman gözünüzü korumanız, dengeli olduğunuzun alâmetidir. Kimseden daha iyi olmadığınızı anlayacak kadar mütevazı, herkesten farklı olduğunuzu kavrayacak kadar bilge olduğunuz an fıkhu’l muvâzene’yi kuşanmışsınız demektir.

İslâm ümmeti dünyanın dengesidir. İslâm ümmeti biterse dünya da biter. İslâm ümmetinin dengede kalması lazımdır ki dünyada dengede kalsın. Muvâzene fıkhının temel umdesi olan adaletin Hz. Ömer (R.a.) tarafından mülkün temeli sayılması bundandır.

Dinin tasavvuru ve tavırı biçimlendirmeden evvel ruhu besleyen duygu kaynağı/sağanağı olduğu bilinirse dengesizliğin yerini denge alır.

Allah sevgisi hariç bütün sevgilerde ifrata düşme tehlikesi mevcuttur. Allah Rasûlü (sav)’in: “Sevdiğini ölçülü sev, belki bir gün düşmanın olabilir. Kızdığına da ölçülü kız, belki bir gün dostun olabilir” ikazı önemlidir.(25) Sevmede ve buğzetmede denge sahibi olmazsak, müşriklerin karakterlerini paylaşmak mecburiyetinde kalırız. Bir kavme olan kinimiz bizi adaletsizliğe sevk etmiyorsa denge sahibiyiz demektir. Dinimiz İslâm bizi her türlü dengesizlikten kurtaran ve şartlar ne olursa olsun bizi dengede tutan alternatifsiz bir dindir. Dolayısıyla İslâm’ın insanı olmak ve İslâm’a hizmet etmek için muvâzene ve muhakeme sahibi olmayı gerektir.

Allah yolunda engelleri aşmak, dengeli bir Müslümanlık yaşamakla mümkündür. Allah yolunda imkân, mekân ve zaman dengesini hesaplamadan hizmete atılanlar, hezimetler denizinde boğulmaya mahkûmdurlar. İmkânların önceliklere göre tanzim edilmesi, fıkhu’l muvazenenin bir gereğidir.

Fıkhu’l muvâzene; kimin hangi tavrı hak ettiğine değil, kendisine hangi tavrın yakıştığına bakarak davranmaktır.

Fıkhu’l muvâzene; Allah indinde bilmeye değer bilginin, yaşamaya değer yaşamın peşinde olan her mü’minin hizmet kılavuzudur. Başkasının parlamasından rahatsızlık duyanlar, kendi ışıklarına güvenmeyenlerdir. Onlarda dengesizlik olur ama asla denge olmaz.

İslâm’da her sözün bir edebi ve adabı, her işin de şer’i bir kural ve kaidesi vardır. Fıkhu’l muvâzene; sözün edebinden ve adabından, işin de şer’i kural ve kaidesinden velev ki miskali zerre kadar da olsa asla ve kat’a taviz vermeme hassasiyetidir. Başka bir ifadeyle kıyamet şartlarını da yaşasa şahid ümmetin vasat zemininde dinine şahidlik etmesidir.

_____________________

(12) Sahih-i Buhârî, Teheccüd: 18

(13) Sahih-i Buhârî, Savm: 51, Edeb: 86

(14) Lem’alar (Said Nursî) Sh: 340

(15) Rahman Sûresi/ 8-9

(16) İsra Sûresi/ 35

(17) Fıkhu’l Muvâzenat Fi Şeriati’l İslâm/Dr. Abdülmecid Muhammed es-sevsevetü, Sh: 24, Beyrut/ 2004

(18) En’am Sûresi/108

 (19) Nazariyetü’l Maslahatı Fi Fıkhi’l İslâmi/ Hasan Hüseyin Hamed, Sh: 221, Kahire/1981

(20) -Fıkhu’l Muvâzenat/ Dr. Abdülmecid Muhammed es-sevsevetü, Sh: 18, Beyrut/ 2004

(21) Fıkhu’l Muvâzenat/ Dr. Abdülmecid Muhammed es-sevsevetü, Sh: 13, Beyrut/ 2004

(22) Kavaidu’l Ahkâm Fi Masalihi’l Enam/İbn-i Abdi Selam, Sh: 88, Beyrut/ 1980

(23) -Evleviyyatü’l Hareketü’l İslâmiyye/Yusuf Kardavi, Sh:35, Kahire/ 1996

(24) –Muhâkemat (Said Nursî) Sh: 43, İst/ 1990

(25) - Sünen-i Tirmizi, Birr ve’s Sıla: 60

 

 





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle