İNCELEME

Muvâzene Fıkhı
YAZI BOYUTU :

Mustafa ÇELİK

Muvâzene fıkhı; kişileri, kurumları, kuruluşları, meydana gelen hadise ve olayları İslâm’ın müstakim kıstaslarıyla adalet zemininde insaf kıvamında ölçüp değerlendirmektir. Muvâzene fıkhı olmazsa aşırı yüceltmeci, aşırı yerici anlayışlar hayatı teslim alır. Yaşadığımız dünyada İslâm adına ama “İslâm’ın ölçülerini aşan” tasavvurlara, tavırlara ve kararlara tanık olmamızın ana sebebi, fıkhu’l muvâzene’nin bilinmemesidir. Asrımızda Cihad deyip cihadı Kur’ân ölçüsünün dışına çıkaran, “tevhid” deyip, bunu “tekfir” için kılıca dönüştüren, abidlik – zahidlik dendiğinde bunu, toplumdan tecrid haline getiren ve orijinal  Kur’an – Peygamber çizgisinin ötesinde bir İslâm görüntüsü ortaya çıkaran pek çok örnek var. Bunların hepsi fıkhu’l muvâzenin bilinmemesinin bir neticesidir. İnsanları tanırken, tanıtırken, takdir ederken, tebrik ederken, tenkid ederken kıstas-ı müstakime sahip değilseniz, kendi Müslümanlığınızı sakatlamak mecburiyetinde kalırsınız. Bunun için Müslümanların müstakim kıstasların cümlesinin özü ve özeti olan Fıkhu’l Muvâzene’yi kuşanmaya ihtiyaçları vardır.

 
 Muvâzene Fıkhı
 

MUVÂZENE adaletin, adalet de Tevhid’in bir neticesi ve tecellisidir. Muvâzene, iman toprağına ekilen bir ağaç ise, adalet de bu ağacın en tatlı meyvesidir. Adalet; denge/mizan /muvâzene manasıyla, tamamen Tevhid’in bir sonucudur. Ancak, Allah’ın varlığının ve birliğinin, hükmünün ve hâkimiyetinin sırrına erenler, adaleti hakkıyla ayağa kaldırabilirler. Zalimlere meyletmek, cehenneme açılmaktır. Zalim lafzı zıt manalıdır. Zira zulmeden kimse zahirde başkasına zulmediyor olsa da aslında kendi nefsine, kendi kendine zulmediyor. Adalet sağlanmazsa adâvet meydana gelir. Adâvet seviyesizliktir. Adalet ise seviyedir. Çünkü adâlet bir tadilâttır. Bozulmuş olanı ıslah eder. Eğri büğrü olanı düzelterek düzgün hâle getirir. Tavsiye ederek seviyeyi yükseltir.

Muvâzene fıkhı; kuvvetin hakkı teslim almaması için hukukun ve adaletin bekçiliğini yapmaktır. Rabbimiz buyuruyor: “Andolsun ki biz, rasûllerimizi, açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti (vahye uygun olarak) ayakta tutmaları için, onlarla beraber (hükümleri bildiren) Kitab’ı ve mîzânı (adalet ve ölçüyü de) indirdik. Bir de kendisinde çetin bir kuvvet ve insanlara birçok faydalar bulunan demiri indirdik (var edip ikram ettik) ki böylece Allah’ın, kendi (dini)ne ve Rasûlü’ne gıyaben/görmediği halde kimin (bundan faydalanıp) yardım edeceğini belli etsin. Şüphesiz Allah çok kuvvetlidir, daima galiptir.” (1) Bu âyet-i kerime’de bir tertib-i Rabbanî vardır. Önce Kitap, sonra Mizan, sonra Adalet ve daha sonra da Demir gelmiştir. Dikkat edilirse, öncelikli olan Kitaptır. Kitap, Kur’ân’dır. Kur’ân, Allah’ın indirdiği hayat yasalarının esası ve anasıdır. Kur’ân’dan alınmayan ve Kur’ân’a uygunluk arz etmeyen yasalar ve anayasalar batıl ve atıldırlar.  Bu âyet, İslâm’ın öngördüğü toplumsal hayatın nasıl ve hangi temeller üzerine oturacağını ve nasıl devam edeceğini açıklamaktadır. Demek ki, Rasûller öncelikle apaçık delillerle, güneş ışıkları gibi karanlıkları aydınlatan, kalplere ulaşan şualarla gelmektedir. Bu şualarla kalplerindeki karanlığı giderenler Kitab’a uyacak, Allah’ın emir ve yasaklarını yerine getirecek ve her işlerinde mizanın iki kefesinden birinin ağır basmamasına, ifrat ve tefrite kaçmamaya, ‘vasat’ olabilmeye, yani adl üzere hareket etmeğe çalışacaklardır; demek ki, bu da Kitab’a uymakla bir bakıma gerçekleşmektedir; Kitaba uyulup uyulmadığı da mizanla, ölçülmektedir. Allah Kitabı ve Mizanı insanlar Kıst’la/adaletle ayakta dursunlar diye göndermiştir. KlST, ‘insaf, merhamet ve adaletle verilen veya alınan, bölüştürülen nasip’tir. Mizanın iki kefesi denkleştirilip (adl yapılıp), sonra bölüştürülen nasiplerdir ki, çok kez adl ve adli de aşan bir insaf ve merhamet ifade eder. kısıta da, gerek mizan ve gerek adlde olduğu gibi ‘vasat’ olma, orta yolda gitme, her türlü aşırılıklardan sakınma söz konusudur. Nitekim ‘iktisad’ ‘kelimesi de kıst’tan gelir ki, ‘adalet ve hakkaniyetle davranmak, hiç bir aşırı yöne meyletmeden ortadan dosdoğru yürümek’ demektir.  İslâm’da toplum yapısının temelinde Kitap ve Mizan vardır; insanlar Kitaba uyar ve mizan çerçevesinde davranırlarsa kist yapmış olurlar ve ancak o zaman ayakta kalabilirler. Fakat her insan isteğiyle ve imanının gücüyle Kitab’a uyup, mizanın kefelerini dengede tutamaz. İşte bunun için demir de gereklidir. Demirde her ne kadar bir sertlik varsa da bu sertlik toplumda kıstı, adaleti sağlamak için kullanıldığında insanlara zarar değil, ancak yarar getirir. Bu bakımdan, Kitap, Mizan, Adalet ve Demir dörtlü bir ilişki içinde olmak zorundadırlar. Bu dört temel çerçevesinde öncelik Kitab’a aittir; sonra Mizan, sonra adalet, sonra Demir gelir. Kitap tek başına olduğu zaman sayfalarda kalmaktan öte bir anlam taşımaz, bu yüzden uygulanması için Demir’e muhtaçtır. Ama eğer Demir hemen Kitabın ardından gelirse, Kitab’ı yırtabilir ve keyfine göre davranabilir. Böyle durumlarda ise Kitap Demir’e uşaklık etmekten başka bir fonksiyon görmez, öyleyse, Kitapla Demir’in arasına Kitab’ı koruyucu ve Demir’i Kitaba göre davranmaya, itici bir engel konulmalıdır ki, bu da Mizan’dır. Mizan Demir’in karşısında Kitabı koruduğu gibi, Demir’in insanlar ve Kitap üzerinde keyfî bir egemenlik kurmasının da önüne geçer; aynı zamanda, Kitabı nasıl uygulayacağı konusunda Demir’e yol gösterir.

Kitap, insanın hiçbir zorlama olmadan, yani sadece imanı, ahlâkı ve vicdanı ile yapması gerekenleri yapmasını, yapmaması gerekenleri ise yapmamasını ifade eder. Yani önce imana sonra da ahlâka işaret eder.

Kur’ân bütün dengesizlikleri ortadan kaldıran bir denge kitabıdır. Kur’ân’ın insanı olmak, dengeli olmayı gerektirir. Kur’ân’ın bir ismi de Furkân’dır. Furkân’a muhatap olmak, faruk olmayı gerektirir. Allah’tan gelmiş olan Furkân ile fâruk olmak, fıkhu’l muvâzenenin tâ kendisidir.

Mizan, yani terazi ise ölçüdür, dengedir. Mîzanın hukûkî, sosyal ve siyasal dengeyi ta’yin eden adâlet ölçüsü, her şeyi gereği kadar ve sınırında tutmaktır. Bu da sınırların bilinmesini ve duygular karışmadan onların korunmasını gerektirir ki, bu da hukuktur. Çünkü her insan vicdanı ve bilgisi ile yani salt ahlâkla bu sınırları bilip gözetemeyebilir. Onun için hukuk vardır ve onun için adaletin simgesi terazidir/mizandır. Mizan, kitaptan alınmış olan şeriattır, hukuktur. Peygamberler, kitaplar gönderilmesinin, mizanın indirilişinin sebebi birey ve toplum hayatında adâletin uygulanmasıdır. Fert ve toplum hayatında bu kitap uygulanmalı ki, adâlet açığa çıksın. İnsanların bireysel, toplumsal hayatlarında, ekonomik dünyalarında, hukuklarında, eğitimlerinde ve hayatlarının her bir alanında adâletin açığa çıkması için bu kitabın uygulanması gerekmektedir. Yani bu kitap sadece insanların vicdanlarına hitap eden bir kitap değil, tüm toplum hayatını düzenleyecek bir kitaptır. Tüm bireysel ve toplumsal ilişkileri, tüm bireysel ve toplumsal hakları ve görevleri en âdil bir şekilde belirleyecek olan bu kitaptır. Tüm bireysel ve toplumsal problemlerin çözümü bu kitaptadır. Bulunduğunuz her bir ortamda hangi problem, hangi hak gündeme gelirse gelsin. Kadın hakkı mı, erkek hakkı mı? İşçi hakkı mı, işveren hakkı mı? Öğretmen, öğrenci hakkı mı, ana-baba hakkı mı? Allah hakkı mı, kulların hakkı mı? Bunu ancak bu kitap çözecektir. Bunun dışında bunları çözeceğine inandığımız başka hiçbir kaynak yoktur.

İnsanlar her şeyin ölçüsünü bir üst varlıktan, her şeyi bilen bir yüce varlıktan almak zorundadırlar. Evlenmede, boşanmada ölçü Allah’tandır. Sevmede, küsmede, kazanmada, harcamada, ana-baba olmada, sosyal, siyasal, ekonomik, hukuksal yapılanma alanında ölçü, her alanda ölçü Allah’tandır. Denge Allah’tandır. Bu ölçüye, bu dengeye uymayan insanlar ölçüsüz ve dengesizdirler.

Bu kitapla birlikte ince bir adâlet terazisi de indirmiştir ki, o her şeyi ölçer, her konuda ölçüyü vaz’eder. Tüm hakları o belirler. Tüm amel ve hareketleri, tüm tavır ve davranışları o mizana vurur. Her şeyi o dengeye getirir. Kitap, kendisine arz edilen şeylerin doğruluğunu, bâtıllığını ölçüp biçip ortaya koyma makamındadır. Meselâ bu amel Allah’ın rızasına uygun bir ameldir, ama şu öyle değildir. Şu Allah’ın razı olduğu sistemdir, ama bu değildir. Şu kıyafet Allah’ın razı olup istediği kıyafettir, bu Allah’ın istediği kıyafet değildir. Allah’ın istediği kazanma harcama şöyledir, böyle değildir. Allah’ın istediği düğün, kazanç, terbiye, çocuk eğitimi, ibâdet, ulviyet, kutsiyet, zikir, takva modeli şöyle olmalıdır, böyle olmamalıdır deme yetkisine sahiptir bu kitap. Rabbimiz bu kitapla ince bir adalet terazisi indirmiştir. Her şeyin ölçüsünü bu kitap belirleyecektir. Yani tüm hayat bu kitaba arz edilecek, bu kitabın terazisine konulacak. Bu kitabın tasdik ettiği; tamamdır, doğrudur, münasiptir dediği doğru olacak, yanlıştır dedikleri de yanlış olacaktır. Veya bu mizan ile kastedilen şey, bu kitabın sosyal hayatta uygulanan ve terazi gibi her şeyi yerli yerine oturtan, her şeyi en güzel ve en doğru biçimde tartarak hak ve bâtılın, doğru ve yanlışın, zulüm ve adâletin farkını ortaya koyan, her şeyi ortaya çıkaran şerîat olduğu söylenmiştir. Yani bu kitabın pratiği anlamına gelen şerîat hayata hâkim oldu mu, her şey dengeye gelecek. Her şey, tüm hayat yerli yerine oturacak. Her inanç, her düşünce, her anlayış, her amel tartılarak sonucunun ve değerinin ne olduğu açıkça ortaya dökülecektir. Onun içindir ki kendi hayatlarının, kendi düşüncelerinin, kendi anlayışlarının, kendi yasalarının bâtıllığının, boşluğunun açığa çıkacağından korkanlar, Kur’an’ın ortaya koyduğu bu mizanın, yâni onun öngördüğü, onun ortaya koyduğu şerîatın uygulanmasına izin vermiyorlar. Bu mizanın, bu terazinin açığa konmasına tahammül edemiyorlar. Zira Allah’ın koyduğu ve milim şaşmayan bu terazide gerek kendileri, gerekse kendi yaptıkları sosyal kanunları tartıldığı zaman, onunla mukayese edildiği zaman kendilerinin de, yaptıkları kanunların da beş para etmediği açığa çıkacaktır. İşte bundan korkanlar bu terazinin ikâmesine izin vermiyorlar. Allah’ın sisteminin uygulanmasına imkân tanımıyorlar. Yeryüzünün en küçük bir bölgesinde, en ufak bir köyünde bile bunun uygulanmasına tahammülleri yoktur.

Üçüncü düzenleyici ise demirdir. Demir ülke içinde hukuki yaptırımları, dışa karşı ise gücü ve savunmayı, silahı ifade eder. Bu olmadan ne kendi içinizde nizamı sağlayabilirsiniz, ne de düşmanlara karşı varlığınızı koruyabilirsiniz. Dengeyi bozan ve adâleti saptıranlara demir gerekir. Onlar demirle yola getirilir. Çelik silahlar ve harp âletleri ondan yapılır. Ve insanlar için çok faydaları vardır. İğneden ipliğe hiçbir san’at yoktur ki onda demirin hizmet ve menfaati olmasın. Demir bütün sanayiin, hem belkemiği hem eli ve tırnağı gibidir. Mezarlar onunla kazılır, şehirler onunla yapılır. Yiyecek de onunla, giyecek de onunladır. Fahreddin-i Razî’nin (rh.a) dediği gibi; demirin insanlığa hizmeti, altından çok daha fazladır. Denilebilir ki, altın bulunmasaydı dünya için büyük bir eksiklik olmazdı. Lakin demir bulunmasaydı hemen hemen bütün dünya işleri bozulurdu.

Zamanımızda makinecilikle demir sanayiinin ulaştığı derece ise, hemen hemen her şeyi kuşatmıştır. Böylece hem gücü artırmış, hem faydaları çoğaltmıştır. Öyle ki devletler küçük bir kağıt parçasını altının yerine koymak suretiyle, altının kıymetini değilse de, tedâvülünü (elden ele dolaşımını) hayli durdurmuş ve hatta altın ölçeğinin kaldırılmasını bile gündeme getirmiş oldukları halde, demirin bir iğnesini eksiltmek şöyle dursun, demir ihtiyacının günden güne şiddetini artırdığını görmekten başka bir şey yapamamışlardır. İşte bütünüyle nizam-ı âlemi sağlayan, bu üç temel faktördür.

Allah Kavî’dir ve Azîz’dir, yani O istese bunu yapmaya kadirdir ve kimse ona karşı gelemez. Ama O kulunu bunu sağlamakla imtihan etmektedir. Dolayısıyla biz Kitapla, Mizanla, Adaletle ve Demirle imtihan olunmaktayız. Kitapla mizanın arasına demiri korsak adaleti kaybederiz. Zulüm ve zorbalık meydana gelir. Nitekim hilafetin ilgasından bu yana ümmet kitapla mizanın arasına demiri yerleştirdi. Bunun neticesinde de “herşey demir/devlet için” ilkesi ortaya çıktı. Oysa ki demir, kitabın, mizanın ve adaletin emrindedir. Bu nedenle diyoruz ki muvâzene fıkhı; kuvveti değil, hakkı üstün tutma bilgisidir. Zaman ve mekân ne olursa olsun hakkı kuvvetten üstün tutmak, muvâzene fıkhının bir gereğidir.

Muvâzene fıkhı; kitap, mizan, adalet ve demir ilişkisini Allah’ın muradına göre tanzim etme, tatbik etme ve takip etme hassasiyetidir.

Muvâzene fıkhı; hayatın bütününde müspet hareket etmektir. Yani ifrat ve tefritin her çeşidinden arındırılmış, dengeyi şiar edinmiş aksiyonların bütünüdür. Muvâzene fıkhında negatife uyarlı, yıkıcılığa ayarlı, reaksiyona kilitli hiçbir düşünce ve davranışa yer yoktur. Olumluluk elzemdir, ıslah ve tamir esastır, hududullah dâhilinde inkılapçı bir ruhun adımlarına ayak uydurmak olmazsa olmaz şarttır.

Hududullah dâhilinde müsademe-i efkâr, meşrû ve samîmi bir muvâzene-i adâlet unsurudur. 

Muvâzene fıkhı; bizim yaşadığımız gerçeklerle başkalarının yaşamış olduğu hâdiseleri aynı perspektiften ele alırken olayları basitleştirmekten veya abartarak korkunç bir biçime sokmaktan uzak durmaktır. Muvâzene fıkhına sahip olmayanlar habbeyi kubbe yaparlar. Allah’ın muradına göre Peygamberi Hz. Muhammed (sav)’in örnekliğinde ve önderliğinde İslâm’ı anlamak, yaşamak, başkasına ulaştırmak ve bir bütün halinde hayata hâkim kılmak için fıkhu’l muvâzene mukaddime hükmündedir. İslâm ulemasından Şah Veliyullah Dehlevi (rh.a.) der ki: “Vacibin mukaddimesi de vaciptir.”(2) 

Yaşadığımız dünyada İslâm adına ama “İslâm’ın ölçülerini aşan” tasavvurlara, tavırlara ve kararlara tanık olmamızın ana sebebi, fıkhu’l muvâzene’nin bilinmemesidir. Asrımızda Cihad deyip cihadı Kur’ân ölçüsünün dışına çıkaran, “tevhid” deyip, bunu “tekfir” için kılıca dönüştüren, abidlik – zahidlik dendiğinde bunu, toplumdan tecrid hâline getiren ve orijinal  Kur’an – Peygamber çizgisinin ötesinde bir İslâm görüntüsü ortaya çıkaran pek çok örnek var. Bunların hepsi fıkhu’l muvâzenenin bilinmemesinin bir neticesidir. İnsanları tanırken, tanıtırken, takdir ederken, tebrik ederken, tenkid ederken kıstas-ı müstakime sahip değilseniz, kendi Müslümanlığınızı sakatlamak mecburiyetinde kalırsınız. Bunun için Müslümanların müstakim kıstasların cümlesinin özü ve özeti olan Fıkhu’l Muvâzene’yi kuşanmaya ihtiyaçları vardır.

İslâm; hayata nizam ve intizam demektir. İslâm’la alâka, din disiplinine razı olmak suretiyle kendini bir ölçü içinde tanzim etme alâkasıdır. Muhakeme, duygu, davranış vs. bütün alanlarda bu tanzim gereklidir. Allahû Teâla’ya kulluk hâlinde bile ölçü getirilmiştir. Kur’ân buna ilişkin ikazlarla doludur. Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.) birçok olayda eğittiği Müslümanlara bu yönde de ikazlarda bulunmuştur.  Rabbimiz buyuruyor:

“Ey İnananlar! Allah için adaleti ayakta tutup gözeten şahidler olun. Bir topluluğa olan öfkeniz sizi adaletsizliğe sürüklemesin; adil olun; bu, Allah’a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah’tan sakının, doğrusu Allah işlediklerinizden Haberdar dır. “(3) 

Yeryüzünde Allah için adaleti ayakta tutan şahidler olmak, fıkhu’l muvâzene sahibi olmaktır. Bir anlamda fıkhu’l muvâzene, hayatı israf etmekten kaçınmaktır. Mesela Rabbimizin; “Yiyiniz içiniz ama israf etmeyiniz”(4) âyeti hayatımızı tanzim etse, belki de bunca sindirim sistemi hastalıklarıyla boğuşmaya veya diyet arayışlarına ihtiyaç olmayacaktır. Belki de ticaret sahasında iflaslar yaşanmayacaktır. Çünkü israf eden iflas eder!

Fıkhu’l muvâzene olmazsa helâl ve haram hususunda şeytanla birlikte sofraya oturmak mecburiyetinde kalırız. El betteki helâl gıda duyarlılığı önemlidir. Ama mesela Kur’an bizi orada da; “Allah’ın sizin için helâl kıldığı güzel şeyleri haram kılmayın” diye uyarıyor, “ve haddi aşmayın. Şüphesiz Allah, haddi aşanları sevmez.” diyor. (5) 

Fıkhu’l muvâzene; kulun Allah karşısında esas duruşunu bozmadan, dinini kendi re’yinden değil, Rabbinden almasıdır. Kişi fıkhu’l muvâzeneye sahip olmazsa Allah’a din öğretmeye kalkışır. Müslümanlar olarak şu âyetin zaman zaman herhangi birimizi muhatab alıp almadığı noktasında düşünmeliyiz:

“(Ey Muhammed!) De ki: Siz Allah’a dininizi mi öğretiyorsunuz? Oysa Allah, göklerdeki ve yerdeki her şeyi bilir. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.”(6) 

Dinde şari’ Allah ve Rasûlüdür. Allah ve Rasûlü’nün dışında helâl ve haram hududları belirlemeye kalkışanlar, Allah’a din öğretme teşebbüsünde bulunan tuğyankârlardır. “Kanaatımca, zannımca bu dijital çağda Allah Kur’ân’ı inzal etseydi bu hususta böyle değil de şöyle buyururdu” diyenler, Allah’a din öğretmeye kalkışan tağutlardır. Bunların Kur’ân okumaları, tefsir dersleri yapmaları bu gerçeği değiştirmez. Bunlar kendi zehablarınca, kendi zannlarınca dini kolaylaştırıyorlar. Oysa ki Allah’ın dini kolaydır, asıl Allah’ın dinini zorlaştırmaya kalkışanlar bu tağutlardır. Rasûlüllah Efendimiz, “Şüphesiz ki bu din kolaylıktır. Kim bu dini zorlaştırırsa din ona galip gelir”(7) diye buyururken, hiç şüphesiz, “dindarlık”ta bile ölçünün kaçabileceğini görüyor ve mü’minleri uyarıyor.

Şu hadis, Rasulullah Efendimiz (s.a.v.)’in, İslâm’ın hayatımıza taşınmasında nasıl ölçü hassasiyeti içinde bulunduğunu en güzel şekilde anlatmaktadır:

Enes bin Mâlik -radıyallâhu anh- şöyle anlatıyor:

Üç sahabî, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in evde gizlice yaptığı ibâdetleri öğrenmek üzere, Peygamber Efendimiz’in hanımlarının yanına gittiler. Efendimizin evde yaptığı ibâdetleri öğrenince bunu azımsadılar ve:

“-Biz, Allâh’ın Rasûlü gibi miyiz? Allah, O’nun olmuş ve olacak bütün günahlarını bağışlamıştır.” dediler.

İçlerinden biri:

“-Ben yaşadığım müddetçe, geceleri hiç uyumayacağım, hep namaz kılacağım.” dedi.

Bir diğeri:

“-Ben de hayatım boyunca gündüzleri oruç tutacağım!..” dedi.

Üçüncü sahabî ise:

“-Ben de kadınlardan uzak duracağım, hiç evlenmeyeceğim!..” dedi.

Bir müddet sonra Peygamber Efendimiz, onların yanına geldi ve kendilerine şunları söyledi:

“-Bu sözleri söyleyen sizler misiniz? Bakınız, Allâh’a yemin ederim ki, içinizde Allah’tan en çok korkan ve O’na en çok saygılı olan benim. Fakat ben bazı günler oruç tutar, bazen de tutmam. Gece hem namaz kılar, hem uyurum. Kadınlarla da evlenirim. Benim sünnetimden yüz çeviren, benden değildir.” (8) Benzeri bir hâdise, bir başka sahabi grup için de söz konusu olur, onlar da; “bundan böyle dünyadan el etek çekmeye, kendilerini hadım ettirmek suretiyle erkeklik duygularından kesilmeye, gündüzleri oruçlu, geceleri de yatakta yatmaksızın uyanık ve ibâdetle geçirmeye, et ve et ürünleri yememeye, kadınlara yakın olmamaya, güzel koku sürmemeye, yeryüzünde gezip dolaşmamaya” karar verirler.  Rasûlüllah (s.a.v.) o grubu da; “Ben bunlarla emrolunmuş değilim” diye uyarır. Sonra da sahabeyi toplayarak genel bir ikazda bulunur. Şu ölçüler; Allah Rasulü’nün bir İslâm toplumunun önüne koyduğu ölçülerdir:

“Birtakım kimselere ne oluyor ki, hanımlarla evlenmeyi, yeme içmeyi, güzel koku sürmeyi, uyumayı ve meşrû sayılan dünya zevklerini kendilerine haram kılıyorlar. Şüphesiz ki ben size keşiş ve ruhban olmanızı emretmiyorum. Benim dinimde et yemeyi terk etmek, kadınlardan uzaklaşmak bulunmadığı gibi, dünyadan el etek çekip manastırlara sığınmak da yoktur. Ümmetimin seyahatı oruç, ruhbanlıkları ise cihaddır. Allah’a ibâdet ediniz, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayınız, hac ve umre yapınız, namazlarınızı kılınız, zekâtınızı veriniz, ramazan orucunu tutunuz. Dosdoğru olunuz ki, başkaları da öyle olsun. Sizden önceki ümmetler, aşırılıkları yüzünden helâk oldular. Dini kendilerine zorlaştırdılar, Allah da onlara zorlaştırdı. Bugün kilise ve manastırlarda bulunanlar, onların artıklarıdır.”(9) Benzeri bir hâdise kadınlarla ilgili olarak yaşanıyor.

Âişe radıyallahu anhâ’nın bildirdiğine göre, bir kadınla birlikte otururlarken, yanlarına Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem  girdi ve:

- “Bu kadın kim?” diye sordu. Âişe validemiz:

- Bu filan hanımdır, dedikten sonra, onun çok namaz kıldığından bahsetti. Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem:

- “Bütün bunları sayıp dökmeyi bırak; gücünüzün yettiği nisbette ibâdet etmeniz size yeter. Allah’a yemin ederim ki, siz bıkıp usanmadıkça, Allah bıkıp usanmaz” buyurdu.(10) 

Abdullah İbni Mes’ûd  radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem  şöyle buyurdu:

“Söz ve davranışlarında ileri gidip haddi aşanlar helâk oldular.” Rasûl-i Ekrem bu sözü üç defa tekrarladı.(11) 

____________________

(1) Hadid Sûresi/25

(2) El İnsaf Fi beyani’l Ashabi’l İhtilaf/ Şah Veliyullah Dehlevî, Sh: 78, Beyrut/ 1977

(3) Maide Sûresi/ 8

(4) Araf Sûresi/ 31

(5) Maide Sûresi/ 87

(6) Hucurat Sûresi/ 16

(7) Sahih-i Buhârî, İmân: 29

(8) Sahih-i Buhârî, Nikâh, 1; Müslim, Nikâh, 5; Nesâî, Nikâh, 4

(9) Ali el-Kârî, el-Mirkat, I, 182-183

(10) Sahih-i Buhârî, Îmân: 32

(11) Sahih-i Müslim, İlim: 7

 

 





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle