İKTİBAS

Kutlu Doğum’un Arka Plânı
YAZI BOYUTU :

Geçtiğimiz ay bazı günlük gazetelerde ‘kutlu doğum haftası kutlamalarının bid’at olup-olmadığı’ meselesi, değişik açılardan tartışmaya açıldı. Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez ‘ bu tartışmaların fitne ve fesada sebeb olacağını’ ileri sürdü ve ‘kutlu doğum kutlamalarının bid’at olamıyacağı’ fetvasını verdi. Halen FETÖ Örgütü’ne mensup olduğu gerekçesiyle tutuklu bulunan Mümtaz’er Türköne, ‘Kutlu Doğum Haftası’ uygulamasını kendilerinin başlattığını ileri sürdü. İktibas ettiğimiz makaleyi kaleme alan Prof. Dr. Bedri Gencer kardeşimiz, Miladi takvime göre sabitlenen Kutlu Doğum Haftası’nı tahlil eden güzel bir makale kaleme aldı ve şu tesbitte bulundu: “Mesele FETÖ’nün Kutlu Doğum’u yönlendirmesi değil, onun deistik din-peygamber tasavvurunun bu sayede topluma mâledilmesidir. Özellikle son 14 yıldaki Kutlu Doğum programlarında akademik ve popüler konuşmaların dayandığı ana tema, müminler için Peygamber’in sünnetinin bağlayıcı olmadığıdır. ‘Din samimiyettir’ diyen bir peygamberle rahatlıkla dinler-arası diyalog kurabilirsiniz, ama Yahudilerinkinden ayrı bir tırnak kesme sünnetini gösteren bir peygamberle kuramazsınız!”

 

Kutlu Doğum’un Arka Plânı

STAR Gazetesi/ Açık Görüş/ 30.04.2017
Prof. Dr. Bedri Gencer / Yıldız Teknik Üniversitesi
 
 
 
KUTLU Doğum Haftası âdeti, 1989’da TDV Yayın Kurulu Başkanı Süleyman Hayri Bolay’ın teklifiyle başlamıştı. Geleneksel olarak câmilerde Hicrî takvime göre kutlanan Mevlid Kandili’nden ayrı olarak kitlelere peygamber sevgisini yayma samimî gayesiyle başlatılan Kutlu Doğum Haftası, 1989-1993 yılları arasında Hicrî takvime göre kutlandı. Ancak F. G.’in Erzurum’dan arkadaşı M. Nuri Yılmaz 1992’de Diyanet İşleri Başkanı olduktan sonra 1994’te 12 Rebiülevvel’deki Mevlid-i Nebî, Kutlu Doğum Haftası olarak 14-20 Nisan’a sabitlendi. Güya Efendimizin doğum tarihi Milâdî 20 Nisan 571’e denk geliyormuş! Hâlbuki o zaman Araplar Milâdî değil, Kamerî takvim kullanırlardı. Asıl sebep, Gülen’in Nisan’ın son haftasında doğmasıydı! Bir ilin müftü yardımcısı fetöşist, “Peygamberler evlenerek, hocaefendi ise ibâdetle şehvetini giderirdi” diye sergerdeyi peygamberlerin de üstüne çıkarmıştı. Dolayısıyla sapıklıkta sınır tanımayan böyle bir zihniyetten Kutlu Doğum Haftasının onun doğum tarihine sabitlenmesi dâhil her şey beklenir.
İslâm dünyasında Mevlid merasimi, Hicrî 604 yılında, Selahaddin Eyyûbî’nin eniştesi ve Erbil Atabeği Melik Muzafferüddin Gökbörü tarafından başlatılmıştı. Mesela İbni Teymiyye, ‘İktizâu’s-Sırâtı’l-Müstakîm’ adlı eserinde Mevlid uygulamasını bid’at olarak gördüğü hâlde Peygambere muhabbet ve tazim için Mevlidi ihya edenlere bu muhabbet ve içtihatlarından dolayı Allah’ın sevap vereceğini belirtir. İbni Hacer Askalânî, ‘El-Hâvî fi’l-Fetâvâ’ adlı eserinde, “Böyle bir günde Mevlid gecesinde Allah’a şükr etmek tam yerindedir. Fakat Mevlid merasiminin Peygamberimizin doğum gününe denk getirilmesine dikkat edilmelidir” der.
Milâdî takvime sabitlendiği 1994’ten sonra Kutlu Doğum kutlamaları, Mevlid’in ruhuna tamamen aykırı bir hâl aldı.
Birincisi, “Muhakkak Allah ve melekleri, peygambere salâtta bulunurlar. Ey iman edenler! Ona salâtta, teslimiyetle selâmda bulunun” (Ahzâb, 56) âyetindeki gibi, Türkçede “namaz” denen salât, Allah’a kulluk, Rasûlüne ümmetlik vazifemizi birleştiren, dinin direği sayılan kavramdır; temel şartı ise taharettir. Dolayısıyla bırakın abdesti, insanların tuvalete gittikleri necis ayakkabılarla girdikleri salonlarda yapılan Kutlu Doğum faaliyetlerinin bir bereketi olamaz. Hüseyin Vassâf (2006: 175), Mevlid Şerhi Gülzâr-ı Aşk’da şöyle der: “Ümmet-i Muhammediyye sünnet-i seniyye ile ‘amel ederlerse Hak Te’âlâ gökden rahmet indirip ve yerden bereket ihrâc edip, müstağrak-ı safâ-yı sürûr olurlar ve şerr-i a’dâdan emîndirler. Eğer sünneti terk ederlerse rahmetten bereketten mahrum olup a’dâlarına mağlûb olurlar.”
İkincisi, bu kutlamaların bir de nâmahrem kadın ve erkeklerin karışık oturduğu salonlarda yapılması, günahı, bereketsizliği daha da arttırır.
Üçüncüsü, 2007’de nâmahrem kadın ve erkeklerin karışık çektiği salavat klibi, artık işin zıvanadan çıktığını gösteriyordu.
Dördüncüsü, 2017 Kutlu Doğum Haftasında İnegöl Belediyesi Tasavvuf Müziği Kadınlar Korosu’nun konseri, işin tamamen Hıristiyan âdetine dönüştüğünü gösteriyordu. “Abant Konsili Müftüleri” (!) diyalog peşinde koşarken biz 2012’de bu sakatlığa dikkat çekmiştik: “O yüzden maalesef bugün salonlarda yapılan Kutlu Doğum etkinliklerindeki konuşmalarla peygamber sevgisi, bir tür Batı’da hagiography denen “azizlerin hayat öyküsü”ne çevrilmiş durumdadır” (http://www.dunyabizim.com/etkinlik/9716/sunnete-uyan-bir-tarafimiz-kaldi-mi).
Deistik Bir Peygamber Portresi
Beşinci ve ana illet, Kutlu Doğum’da FETÖ’nün deistik din anlayışına uygun bir peygamber portresinin tasviridir. Batı’da sekülerleşmenin özü deizmdir; FETÖ de deistik İslâm projesinin taşeronudur. İslâm’da “ilhad” denen “deizm,” geniş mânâda dinde otoritenin (Rab-Peygamber-Âlim) inkârıdır; özü, dinde peygamberin otoritesinin sarsılması, hadis ve sünnetin inkârıdır. Hadis ve sünnet inkâr edildiğinde Sırât-ı Müstakîm olmaktan çıkan din, Hıristiyanlık gibi bir külte dönüşecektir.
Kur’ân’ın ilk müfessiri kendisidir: “Muhakkak sen Sırât-ı Müstakîm’e hidayet edersin” (Şûrâ, 52). “Şüphesiz bu benim Sırât-ı Müstakîmimdir. O hâlde ona uyun; başka yollara tâbi’ olmayın. Sonra sizi Onun yolundan ayırır. İşte size bunları emr etti” (En’âm, 153). Birinci âyet, Rasûlullâh ‘aleyhi’s-selâmın Sırât-ı Müstakîm’e irşâd ettiğini, ikinci âyet ise onun yolu Sünnetin Sırât-ı Müstakîm olduğunu, müminlerin ona tâbi’ olması gerektiğini beyan eder. Burada Sırât-ı Müstakîm’e emr edilen ittibânın başka âyetlerde doğrudan “bana” diye peygambere emr edilmesi Sırât-ı Müstakîm’in Tarikat-ı Muhammediyye, Sünnet-i Seniyye olduğunu açıkça gösterir (Âl-i İmran, 31). Peygamberlerinin açtığı yolu Sırât-ı Müstakîm’i tutan müminler, Fâtiha’da “Bizi onun yolu Sırât-ı Müstakîm’de muvaffak eyle” diye dua ederler.
Son yıllarda mektepliler (ilahiyatçılar) ve alaylıların (acem ajanları) işbirliğiyle ilhad eğilimi, topluma dalga dalga yayılmaktadır. Y. N. Öztürk’ün yaptığı gibi açıkça itiraf edilmeyen bu deizm eğilimini bazıları belli ilahiyatçılarla sınırlı görmektedir. Ancak mesele, bunların ilahiyat camiası tarafından zımnî kabul mânâsına gelen bir suskunlukla karşılanması ve böylece Ankara’dan diğer ilahiyat fakülteleri ve İmam-Hatip Liselerine yayılarak toplumu sarmasıdır. Günümüzde ilhadın yaygınlık derecesi, “Peygamberin Kur’ân’dan başka mucizesi, düsturu ve onun mezhebi yoktu” sloganlarına bakarak ölçülebilir. İlhadın akademik kaynağına bir örnek:
“Şayet bu rivayetler sahih ise, Hz. Peygamber, çevresindeki bazı inanışlardan etkilenmiş ve bir ihtimal olarak bunu zikr edebilmiştir. Nitekim onun, deve sütü içmediği hâlde koyun sütünü içmesiyle farenin Yahudilere benzemesi, dolayısıyla, İsrâîl Oğulları’ndan kaybolan topluluğun fareye çevrildiğini de ya bir beşer olarak kendi zan ve tahmininden, ya da çevre kültüründen kaynaklanmıştır.”
Bunu söyleyen bir Yahudi oryantalist değil, ilahiyat ve diyanette görevli bir hadis profesörü! Hadis inkârını hadis tenkidi kılıfıyla sunan bu çevre, peygamberin çevresinden etkilendiği, sahabenin hadis uydurduğu, aralarında tartıştıkları şeyleri hadis diye rivayet ettikleri hezeyanında bulunur. Aynı çevreden biri “erike” hadisini, biri ferd-i mutlak diye “vilayet-i nisa” hadisini inkâr eder. Hâlbuki Şâfiî’nin dinin üçte biri saydığı “Ameller niyetlere göredir” hadisi de sadece Hz. Ömer’in rivayetiyle geldiği için ferd-i mutlaktır. Freni patlamış kamyon misali hızını alamayan inkâr dalgası hadisten Kur’ân’a yönelir, biri Kur’ân kıssalarını Mekke müşrikleri gibi “esâtîru’l-evvelîn” (öncekilerin masalları), biri, Musa-Hızır kıssasını çağdışı bulur. “Ankara Okulu” denen bu grup, adeta deizmde birbirleriyle yarışırlar; züccaciye dükkânına giren fil misali, dinde devirmedik çam, inkâr etmedik nas, akide, kaide bırakmazlar.
Şekilsiz Öz Olmaz
Kutlu Doğum, bu yöndeki akademik faaliyetleri hâlka tercüme ve telkin vesilesi kılınmıştır. Mesele, FETÖ’nün Kutlu Doğum’u fiilen yönlendirmesi değil, onun deistik din- Peygamber tasavvurunun bu sayede topluma mâl edilmesidir. Özellikle son on dört yıldaki Kutlu Doğum programlarındaki akademik ve popüler konuşmaların dayandığı ana tema, müminler için Peygamberin sünnetinin bağlayıcı olmadığıdır. Bu deistik söyleme göre mesele, Peygamberin “nasıl” yaşadığı değil, “ne” kasd ve tavsiye ettiğidir; müminler, onun fiillerine değil, ahlakî gayelerine, sünnetin şekline değil, özüne bakmalıdır, ona uymak, onu aynen taklit etmek değildir vs. “Rahmet peygamberi insanlığa sevgi ve barış mesajı getirmiştir, Peygamberimiz açlıktan karnına taş bağlardı, karıncayı bile incitmez, yetimin başını okşardı vs.” Kısaca bu hoş ama boş sözlerle aktarılan, müminin hayatına hiçbir yansıması olmayan, içi boş bir peygamber sevgisi, ümmetine özünde “ağacı sev, yeşili koru” mesajı vermek için gönderilmiş bir peygamber imajı!
Hz. Peygamber’in çevresinden etkilendiğini söyleyen zatın sözleri, bu hususta fikir vermeye yeter: “Önemli olan iman, önemli olan ibâdet, önemli olan ahlak, önemli olan kişilik… Bunları ihmal ediyor, sünneti sakalda, sarıkta, misvakta arıyorsak, asıl sünneti anlamıyoruz demektir. Asıl sünnet dürüstlüktür, samimiyettir, ahlaki olgunluktur, doğruluktur. Bütün bunları gerçekleştiriyorsanız sünneti o zaman yapmış olursunuz (…) Sünnet, Hz. Peygamberin medeniyet projesidir! ” Bu sözler, deistik peygamber tasavvurunun en sade ifadesidir. “Din samimiyettir” diyen bir peygamberle rahatlıkla dinler-arası diyalog kurabilirsiniz, ama Yahudilerinkinden ayrı bir tırnak kesme sünnetini gösteren bir peygamberle kuramazsınız! O zaman “Rabbim bana edeb verdi, en güzel edebi verdi” hadisinin belirttiği ilahî edebe mazhar bir Peygambere iman etmeye ne gerek var, “Din samimiyettir” diyen Konfüçyüs de bizi pekâlâ irşâd edebilir! O da Çin’de büyük “bir medeniyet projesi” geliştirmemiş midir?!
Dinin özü ahlaktır; mesele, bu gayenin “nasıl” gerçekleştirileceğidir. Peygamberler, “ne”de birleşirler, “nasıl”da ayrılırlar. Sünnetin genel adı “tarikat”, İngilizce “way” gibi “yol ve tarz” olarak iki mânâya gelir: Saadet “yol”u tarîk, bu yolda yürüme “tarz”ı sîret. “O, hanginizin amelce daha güzel olduğunu sınamak için ölümü ve hayatı yarattı” (Mülk, 2) âyetince, insanın tüm hayatını kuşatan bütün “amel”lerin sünnete göre “güzel” (fıtrî) olması esastır. “İnsanın neresi ağrırsa canı oradadır” sözünce, nasıl fiilen organlarımızı küçük-büyük, önemli-önemsiz diye ayıramazsak amellerimizi de ayıramayız; hepsi önemlidir. Peygamber gibi uyumayan, yemeyen, onun gibi namaz kılamaz.
O yüzden Peygamberimiz, Yahudilerinkinden ayrı bir tırnak kesme tarzını ümmetine sünnet kılmıştır. Yani amelin “ne”si ile “nasıl”ı, özüyle şekli birbirinden ayrılamaz; ne nasıl’da, din (hadis) sünnette, ilim amelde, öz şekilde, hüküm edebde, doğru güzelde içkindir. Amel güzelliğinin bütünlüğü, dinin direği namazda net görülebilir. Lafzen “dua” mânâsına gelen “salât”ın özü “niyaz”, şekli “namaz”dır; bunlar etle tırnak gibi birbirinden ayrılmaz. “Amellerin şekli değil, özü önemlidir” dendiğinde heretik fırkalar gibi rahatlıkla “Bizde namaz yok, niyaz var, Tesettüre ne gerek var, önemli olan iffet hissi” de denebilir!
Amelin özünün şeklinden, değerinin edebinden ayrıldığı modern değer ahlakıyla insanlık derin bir ahlakî kaosa sürüklendiği içindir ki Alasdair MacIntyre, insanlığın selameti için geleneksel edeb ahlakına dönüşü savunmaktadır. Goldziher, Schacht gibi oryantalistlerden sünnet inkârını öğrenen bu ilahiyatçılar, biraz da MacIntyre gibi hikmet peşindeki filozofları okuyarak keşf-i kadime, hakikate yönelseler! Bunlar, ansiklopedik malumatın ötesinde ilim ile marifet, fiil ile amel, hadis ile sünnet, hüküm ile edeb, örf ile âdet arasındaki farkı kavradıklarında meseleyi de kavrayacaklardır.
Uçurumdan Peygamber Yoluna
Dinin gayesi, müminin Habîbi sayesinde Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmasıdır. Birinin ahlakını kazanmak, tamamen “onun gibi” olmaktır. “Onun gibi” olmak, “And olsun ki sizin için, sizden Allah’a ve Âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çokça ananlar için Rasûlullâh’da güzel bir üsve vardır” (Ahzâb, 21) âyetince, O’nu üsve=model almayı gerektirir. Bu ilahiyatçılar, sadece “üsve” kelimesinin Arapça sözlüklerdeki mânâsına baksalar sünnet anlayışlarının batıllığını anlarlar: Demek ki üsve=teessî, Peygamberi her bakımdan model almaktır; onun benzemeyen, uymayan “onun gibi” olamaz. Bugün bir genç bile, sevdiği bir şarkıcı veya futbolcuya her yönüyle benzemeye çalışır, saç ve sakal tipini ona benzetmeye, onun gibi görünme, giyinme ve davranmaya çalışır. Büyüklerin dediği gibi:
Sûretin Sîretine Şâhiddir/
Başka Şâhid Aramak Zâiddir.
İslâm âlimleri, bir müminin hayatında uyabileceği sünnetlerin sayısını bile 4000 olarak çıkarmışlardır. Nitekim İbnü’l-‘Arabî “Biri dışında Nebî aleyhi’s-selâmın bütün sünnetlerine riayet ettim. Efendimiz, kızı Fatıma’yı evlendirdikten sonra onun evinde tekellüfsüz gecelerdi. Bense kızım olmadığından bunu yapamadım” der (İsmail Hakkı Bursevî Rûhu’l-Beyân, 1389: III/258). Nevevî, Efendimizin nasıl karpuz yediğini bilmediği için hayatı boyunca karpuz yememiş, Hacıveyiszâde Mustafa (Kurucu) Efendi de O’nun sıcak suyla abdest aldığına dair bir rivayet bulamadığı için hayatı boyunca sıcak suyla abdest almamıştır (Mustafa Özdamar, Hacı Veyiszâde. İstanbul: Kırk Kandil 1993: 452). Efendimiz, “Ümmetinin fesadı sırasında bir sünnetini bile diriltene yüz şehid ecri” müjdeler. Süleyman Çelebî de Mevlid’inde Peygamberin ağzından ümmetine tavsiyede bulunur: ‘Cehd ide bir sünnetüm terk itmeye/ Toğrı yolı koyup eğri gitmeye’ 
Kirlenmiş bir çağın kirli zihni, dini, iman ve hikmetin zirvesine çıkmış bu büyüklerden daha iyi anladığını nasıl iddia edebilir? Müminlere düşen, bu ideal örneklere bakarak bütün bu sünnetlere uyamasa bile en azından sırt çevirmemesi, içinde bir gün uyma özlemi taşımasıdır. İlgili âyetlerin ve “Her bid’at dalâlet, her dalâlet ateştedir” Hadis-i Şerifi’nin belirttiği gibi, Peygamber Yolu Sırât-ı Müstakîm’i tutmak hidayet, tersine sünnetlere sırt çevirmek, dalâletin, nasipsizliğin göstergesidir. İslâm âlimleri, sakal, sarık, misvak gibi mütevatir müekked sünnetleri inkâr edenin dinden çıkacağını beyan ederler. “İnandıkları gibi yaşamayanlar yaşadıkları gibi inanırlar” düsturunca, sünnetleri inkâr eden başkalarını da ettirmeye çalışır; deizme sürüklendiğinin farkında olmadan sünnete uyanları selefîlikle suçlar. Bazıları, sünnete çağıran birini aynı anda “selefî, hurûfî, bâtınî” olmakla suçlayacak kadar cehâlet denizinin dip sularında yüzer. “Türk Sünnîliği” gibi siyonist projelere âlet olanların samimî Ehl-i Sünneti “selefî proje” olmakla ithamı “Kişi karşısındakini kendi gibi bilir” sözüyle açıklanabilir.
Din, peygamberin açtığı yol=Sünnet=Sırât-ı Müstakîm’dir; bu, ümmetin beka ve saadetinin yegâne yoludur. İslâm tarihinde bunun bayraktarlığını yapmış milletimiz, peygamberin ve dinin altının oyulmasına göz yumamaz. Devletin bütün kurumlarından deistik zihniyeti temizlemeden FETÖ’cü kadroları temizlemek, ürediği bataklığı kurutmadan boşuna sivrisinekleri öldürmeye benzer. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın son Kutlu Doğum konuşmasındaki “Ehl-i Sünnet ve Sünnet-i seniyye” vurgusu, milletimizin yüreğine su serpen bir manifesto olmuştur: “Onun hayatı, sadece ümmeti için değil, kendisinden sonra gelen tüm insanlık için de en güzel rehberdir. Rasul-i Ekrem’in ahlakı, tavsiyeleri ve sünnet-i seniyyesi, Müslümanlar için dünya ve âhiret saadetinin pusulasıdır… Yapmamız gereken tek şey Kur’an’a, Sünnet-i Seniyyeye, Ehli sünnet geleneğine sahip olduğumuz müktesebata ve bunların ışığında birliğimize, beraberliğimize, kardeşliğimize yeniden sarılmaktır.”
 

 

 





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle