HADİS

Ramazan-ı Şerif Ayı, Oruç İbâdeti, Gece Namazı ve Sadaka-i Fıtr
YAZI BOYUTU :

Yusuf KERİMOĞLU

Güneşin ve ayın hareketlerine göre tesbit edilen zaman dilimleri ile ibâdetlerin edası arasında zaruri bir münasebet vardır. Namaz, oruç, zekât ve hacc gibi ibâdetlerin edâsında, zamanın (vaktin) önemli bir yeri vardır. Hak ile batılı birbirinden ayıran ve hidâyet rehberi olan Kur’an-ı Kerim’in, Ramazan-ı Şerif ayında indirildiği muhkem nassla haber verilmiştir: “(O sayılı günler) Ramazan ayıdır ki, Kur’an o ayda indirilmiştir. O (Kur’an) insanlar için mahz-ı hidâyettir. İçinizden kim o aya erişirse, orucunu tutsun.” (El Bakara Sûresi: 185) Bazı kaynaklarda, diğer kitapların ve suhufların da bu ayda indirildiği ifade edilmiştir. Oruç ibâdeti ile takva arasındaki münasebet, et ile tırnağın münasebeti gibidir. Sahabeden Hz. Muaz b. Cebel (ra), takvanın keyfiyetini izah ederken ‘tahkiki iman ve salih amel’ üzerinde durmuş ve şu tesbitte bulunmuştur: “Muttaki vasfına haiz olan kimseler; açık ve gizli şirkten korunan, ibâdetlerini sadece Allah (cc) rızası için edâ eden ve cennete lâyık olan kimselerdir. Takva denilince, önce kalbe yerleşen tahkiki iman akla gelir. Peygamberimiz Efendimiz’in takva kalptedir buyurmasının hikmeti budur.

 

Ramazan-ı Şerif Ayı, Oruç İbâdeti, Gece Namazı ve Sadaka-i Fıtr

GÜNEŞİN ve ayın hareketlerine göre tesbit edilen zaman dilimleri ile ibâdetlerin edası arasında zaruri bir münasebet vardır. Namaz, oruç, zekât ve hacc gibi ibâdetlerin edâsında, zamanın (vaktin) önemli bir yeri vardır. Kur’an-ı Kerim’de gece ve gündüzün sürelerinin Allahû Teâla (cc) tarafından düzenlendiği ve bir yılın oniki ay olduğu haber verilmiştir. Zamanı Allah’ın (cc) rızasına uygun olarak değerlendiren bir mükellefin, imtihanı kazanması mümkündür. Hak ile batılı birbirinden ayıran ve hidâyet rehberi olan Kur’an-ı Kerim’in, Ramazan-ı Şerif ayında indirildiği muhkem nassla haber verdilmiştir: “(O sayılı günler) Ramazan ayıdır ki, Kur’an o ayda indirilmiştir. O (Kur’an) insanlar için mahz-ı hidâyettir. İçinizden kim o aya erişirse, orucunu tutsun.” (El Bakara Sûresi: 185) Bazı kaynaklarda, diğer kitapların ve suhufların da bu ayda indirildiği ifade edilmiştir.(1)

Kur’an-ı Kerim’in indirildiği Ramazan ayında; oruç ibâdeti farz kılındığına göre, bu ayın ilk gününün tesbit edilmesi zaruridir. Peygamberimiz Efendimiz (sav) Ramazan ayının ilk gününün tesbitiyle ilgili vasıtayı (vesâili) haber vermiştir: “Hilâli görmekle oruç tutun ve yine hilâli görmekle bayram edin. Eğer hava bulutlu olduğu için hilâli göremezseniz Şaban ayının günlerini otuza tamamlayın.”(2) Astronomi bilginleri; bir kameri ayın 29 gün, 12 saat, 44 dakika, 28 saniye olduğunu tesbit etmişlerdir. Kameri-Hicri ayların 29 veya 30 gün olması, hilâlin görülmesiyle ilgili bir hadisedir. 

Ramazan hilâlinin, dünyanın her yerinden aynı anda görülmesi mümkün değildir. Müctehid imamların “İhtilâf-ı Metâliye itibar edilir mi, edilmez mi?” sualine verdikleri cevap, bu imkânsızın zaruri bir neticesidir. Farzedelim ki Fas’ta veya Tunus’ta hilâlin görüldüğü, adil bir cemaat tarafından tesbit edilmiştir. Başka ülkelerde yaşayan müslümanların buna uymaları şart mıdır, değil midir? Hanefi fûkahası, Rasûl-i Ekrem (sav)’in: “Hilâli gördüğünüz vakit oruç tutun!.. Şevval hilâlini gördüğünüz vakit bayram edin” hadis-i şerifini esas almış ve ihtilâf-ı metali’ye itibar edilmeyeceğini müftabih kavil olarak benimsemiştir.(3)

İBÂDETLERİN TASNİFİ, İHLAS VE İHSAN

Hevâsına muhalefet eden ve ihlâsla Allah’a (cc) teslim olan mükellefin, şeriata uygun olan amellerine ibâdet denilir. Bazı kaynaklarda ibâdetler, değişik açılardan tasnif edilmiştir. Tasniflerde, hangi vasıtayla yerine getirildiğinin dikkate alındığını söylemek mümkündür. Bazı ibâdetler sadece sözle (kaville) edâ edilir. Meselâ; tevbe etmek, dua ve zikirle meşgul olmak, insanlara iyilikleri emretmek ve onları kötülüklerden alıkoymak, bilgisiz olan kimselere ilim öğretmek ve yolunu kaybetmiş olan kimselere yardımcı olmak gibi!.. Bir kısmı da fiili olarak yapılır. Bedeni ibâdet olan namaz, mâlî keyfiyete haiz olan zekat, hem mâlî hem de bedeni bir ibâdet olan hacc ve Allah yolunda mücadele gibi... Fakat oruç ibâdeti, mücerred olarak ne sözle, ne de fiille edâ edilen bir ibâdettir. Bu ibâdet, insanın Allah (cc) rızası için nefs-i emmaresinin arzularına uymaktan kaçınması ve onun kuracağı tuzaklardan korunmasıyla yerine getirilebilen bir ibâdettir. Ayrıca müslümanlara, sahip oldukları nimetlerin kıymetini öğrettiği ve fakirlerin hayat standartlarını hatırlattığı da malûmdur. Bu ibâdetin hikmetlerinden birisi de şudur: Açlığın ve susuzluğun keyfiyetini idrak edemeyen bir kimsenin, fakirlerin içinde bulundukları hali anlayabilmesi kolay değildir. Mükellef olan zengin ile fakirin; aynı zaman dilimi içerisinde ve aynı şartlar altında tuttukları oruç, onlara sosyal adaleti ve yardımlaşmayı hatırlatmaktadır.

Hz. Aişe (r.anha) validemizden rivayet edilen habere göre oruç ibâdeti, hicretin ikinci senesinde farz kılınmıştır.(4) Bu ibâdetin, kalbin ameliyle (fıkh-ı batınla) münasebetini, lügat ve ıstılâhi manalarını dikkate aldığımız zaman tesbit etmemiz mümkündür. Arapça olan “Savm” (oruç) kelimesinin lügat manası; imsak, her türlü münkerden (kötülükten) uzak durmak, yeyip-içmekten kendini tutmak ve hareketsiz kalmaktır. Muteber kaynaklarda, bu ibâdet şöyle tarif edilmiştir: “İkinci fecrden (fecr-i sadık) itibaren güneşin grubuna kadar; yemekten, içmekten, cinsi münasebetten ve orucu bozan diğer şeylerden, Allah’a (cc) ibâdet niyetiyle nefsi men etmeye savm denilir.”(5) 

Kalbin niyetiyle ilgili olan ihlâs ve ihsan; hem bütün ibâdetlerin, hem salih amellerin değişmeyen şartıdır. İslâm uleması “Allah’ın (cc) indirdiği hükümlere kalben teslim olmayı ve sadece O’nun rızası için ibâdet etmeyi ihlâs, ilâhi murakabe altında olduğunu hatırında tutmayı da ihsan kavramı ile izah etmişlerdir. Bu tarif, muhaddisler arasında “Cibril Hadisi” olarak isimlendirilen hadis-i şerifteki keyfiyete uygundur. Cebrail’in (as) “İhsan nedir?” sualine, Peygamberimiz Efendimiz (sav) şu cevabı vermiştir: “İhsan; Allahû Teâla’yı (cc) görüyormuşsun gibi, O’na ibâdet etmendir. Zira sen O’nu görmüyorsan da, O seni görüyor.”(6) İmam Seyyid Şerif Cürcani, ihsanı şöyle tarif etmiştir: “ İbâdet ederken veya herhangi bir ameli edâ ederken, ilâhi murakebeyi kalb gözüyle müşahede etmeye ihsan denilir.”(7) Fıkh-ı batınla ilgili olan ihlâs ve ihsan, bütün ibâdetlerin edâsı ve kabulü için değişmeyen iki unsurdur.

Kur’an-ı Kerim’de, oruç ibâdetinin; hem daha önce yaşayan ümmetlere de farz kılındığı beyan edilmiş, hem de bu ibâdetin mükellefin ‘muttaki’ vasfını elde etmesine vesile kılındığı haber verilmiştir. Bu hakikat muhkem nassla sabittir: “Ey iman edenler!. Sizden evvelkilere yazıldığı gibi, sizin üzerinize de oruç yazıldı. Umulur ki korunursunuz.” (El Bakara Sûresi: 183) Allah’a (cc) ihlâsla teslimiyeti ve ilâhi tekliflerin titizlikle yerine getirilmesini ifade eden takva terimi; itikadi, ameli ve ictimaî birçok keyfiyeti ortaya koyan bir terimdir. Kur’an-ı Kerim’de takva kelimesi, iştikaklarıyla beraber 238 ayette yer almıştır. Lugatta “sipere girmek, titizlikle korunmak, kalbi selim kılmak ve nefsi kötülüklerden alıkoymak” gibi manalara gelir.(8) 

Sahabeden Hz. Muaz b. Cebel (ra), takvanın keyfiyetini izah ederken ‘tahkiki iman ve salih amel’ üzerinde durmuş ve şu tesbitte bulunmuştur: “Muttaki vasfına haiz olan kimseler; açık ve gizli şirkten korunan, ibâdetlerini sadece Allah (cc) rızası için edâ eden ve cennete lâyık olan kimselerdir. Takva denilince, önce kalbe yerleşen tahkiki iman akla gelir. Peygamberimiz Efendimiz’in “takva kalptedir” buyurmasının hikmeti budur. Tahkiki imana ve selim bir kalbe sahip olmadan bu vasfı elde etmek mümkün değildir.’’(9) Takvanın ihlâs ve ihsanla münasebetini, ruh ile beden arasındaki münasebete benzetmek mümkündür. Hz. Âdem’den (as) itibaren bütün peygamberler insanları, Allah’a (cc) “ihlâsla ve ihsan haline riayet ederek” ibâdete davet etmişlerdir. Fıkh-ı batın’la (kalbin ameliyle) ilgili olan ihlâs ve ihsan, bütün ibâdetlerin değişmeyen şartıdır. Yine Hz. Muaz b. Cebel’den (ra) rivayet edilen hadis-i şerifte, mükellefin imtihanı kazanmasına vesile olacak ameller haber verilmiştir. Hadis-i şerif meâlen şöyledir: “Birgün “Ya Rasulallah, beni cennete koyacak ve cehennemden uzaklaştıracak bir ameli haber verir misin?” sualini sordum Bana “Çok zor bir sual sordun. Böyle olmakla beraber Allah’ın yardımına mazhar olan kimse için bu sualin cevabı kolaydır. Allah’a ihlâsla teslim olur, O’na hiç bir şekilde şirk koşmazsın. Namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, Ramazan orucunu tutar ve gücün yeterse haccedersin.” Efendimiz sonra buyurdu ki: “Sana hayır kapılarını göstereyim mi? Oruç fenalıklara karşı bir kalkan, sadaka; suyun ateşi söndürdüğü gibi günahları söndüren bir iyiliktir. Kişinin geceleyin kıldığı namaz da hayır çeşitlerindendir.” Daha sonra Peygamber Efendimiz: “Onların vücutları gece namaz kılmak için yataklarından uzaklaşır, korku ve ümidle Rablerine dua ederler, kendilerine verdiğimiz rızıklardan Allah yolunda harcarlar. Onların yaptıkları amellere mükâfat olarak geldikleri için gözler süruru olacak nimetlerden neler gizlenmiş olduğunu hiç bir kimse bilmez” mealindeki (Secde Sûresi: 16- 17) âyetleri okudu ve” Dinin esası ve direği nedir sana söyleyeyim mi?” dedi. “Evet Ya Rasûlallah” dedim. “Her şeyin başı imandır. Dinin direği namazdır, en yüce tarafı da cihaddır” buyurdu ve “ Bu dediklerinin hepsinin daha mühim olanını sana haber vereyim mi? dedi. Evet ya Rasûlallah, dedim. Mübarek dilini tuttu ve “Şunu muhafazaya gayret et” buyurdu.(10)

GECELERİN İBÂDETLE İHYASI 

Ramazan-ı Şerif ayı, sadece gündüzleri oruç ibâdetinin edâ edildiği veya zekâtın verildiği bir ay değildir. Aynı zamanda geceleri nafile ibâdetle ihya edilen bir zaman dilimidir. Rasûl-i Ekrem (sav) ashabına; şeytanın tuzaklarından korunmaları için, nafile olan gece namazlarını tavsiye ettiği malûmdur.(11) Hesap gününe hazırlanan her mükellefin, bu keyfiyete uygun amellerde bulunması gerekir. Gecelerin ibâdetle ihya edilmesinin, fiili sünnetle de sabit olduğu malûmdur. Hz. Aişe (r.anha) validemiz, Peygamberimiz’in gece ibâdetini şöyle ifade etmiştir: “Peygamberimiz (sav) mübarek ayakları şişinceye kadar, gece namazı kılardı. Bunun üzerine: “Ya Rasûlallah, geçmişte ve gelecekteki günahların mağfiret olduğu halde niçin böyle yapıyorsun?” dedim. Bana “Rabbime şükreden bir kul olmayayım mı?” cevabını verdi.(12)

Bazı muteber kaynaklarda; teheccüd namazının Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) şahsı için farz, diğer mü’minler için mendup hükmünde olduğu ifade edilmiştir. Gece ibâdetinin faziletiyle ilgili olarak Hz. Abdullah b. Cabir (ra), Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) şöyle buyurduğunu haber vermiştir: “Gecede duanın kabul olacağı bir saat vardır. Herhangi bir mü’min ona rastlar, dünya ve âhirete dair Allah’dan (cc) hayır dilerse, muhakkak dilediği yerine getirilir, (duası kabul edilir) Bu vakit, her gecenin içinde vardır.”(13) 

Gece ibâdeti olan teravih namazı; oruç ibâdetinin değil, vaktin sünnetidir. Dolayısıyla meşrû bir özürden (hastalık vs.) dolayı oruç tutamayan mükellefin, teravih namazını edâ etmesi gerekir.

MALİ İBÂDETLERİ İFADE EDEN KAVRAM: SADAKA

Arapça olan sadaka terimi; doğruluğu, ihlâsı ve samimiyeti ifade eden bir keyfiyete haizdir. Kur’an-ı Kerim’de sadaka kelimesi, farz olan zekâtı ifade için de kullanılmıştır. İmam Fahrüddin-i Razi “ Allahü Teâla (cc) zekâtı da sadaka olarak adlandırmıştır. O halde sadaka; ya malın tam olması ve devam etmesi için bir sebebtir, yada kulun imanında sadık ve mükemmel olduğunu istidlal etmeye vesiledir”(14) diyerek, bir inceliğe işaret etmiştir.

Hüküm açısından farz, vacip (sadaka-ı fıtr) veya nafile olan mâlî ibâdetlerin, sadaka terimiyle de ifade edildiği malûmdur.(15) Kur’ân-ı Kerim’de mü’minlere “Namazı kılın ve zekâtı verin” emri, muhtelif sûrelerde 32 defa tekrar edilmiştir. Günümüzde yaygın olan hurafelerden birisi de şudur: ‘Zekât ibâdeti, ferdin vicdanına terkedilen ve hiçbir müeyyidesi olmayan bir ibâdettir.’ Bu hurafe, modernizme iman eden ve din ile dünya işlerinin birbirinden ayrı olduğunu zanneden çevreler arasında yayılmıştır. Feteva-ı Hindiyye’de yer alan ve zahirü’r rivaye olan şu hüküm, bu kanaatin batıl olduğunun delilidir: “Zekât, muhkem bir farzdır. İnkâr eden mükellef kâfir olur. Vermeyen öldürülür. Serahsi’nin Muhıyt’inde de böyledir.”(16) 

Bu tesbitte yer alan “vermeyen öldürülür” hükmünün; İslâm fıkhına göre kurulan devletin, önemli vazifelerinden birisini gündeme getirdiğini söylemek mümkündür. Bir mükellef; zekâtın farziyyetini kabul etmekle beraber, mala olan düşkünlüğü sebebiyle edâ etmezse (farzı terkettiği için) büyük günah işlemiş olur. İmanı, namazı ve zekâtı birbirinden ayırmak kolay değildir. Peygamberimiz Efendimizin (sav); “Onlarla, ‘Lâ ilahe illallah, Muhammeden Resûlüllah’ deyip, namaz kılıp, zekât verinceye kadar cihâd etmekle memur kılındım”(17) buyurduğu malûmdur. Halife Hz. Ebû Bekir (ra)’in: “Vallahi her kim namazla zekâtı birbirinden ayırırsa, mutlaka onunla savaşırım. Çünkü zekât malın hakkıdır, Allah’a (cc) yemin ederim ki: Resûlâllah Sallalahü Aleyhi vesselem’e verdikleri bir oğlağı benden esirgerlerse, sırf bu sebebten dolayı muhakkak onların boynunu vururum”(18) diyerek, bu hususta takip edilmesi zaruri olan siyaseti izah etmiştir. Zekât ibâdetinin fevri olarak edâ edilmesi farzdır. Tehir edilmesi caiz değildir. Zekât ibâdetini zamanında edâ etmeyen mükellefin şahitliği kabul edilmez.”(19)

SADAKA-I FITR İBÂDETİ 

Zengin olan müslümanların; Ramazan Bayramı’ndan önce, üzerlerine vacip olan “Sadaka-ı Fıtr” ibâdetini edâ etmeleri gerekir. Sadaka-ı Fıtr terimi, “sadaka” ve “Fıtrat” kelimelerinden müteşekkildir. Bu terkip içindeki “fıtrat” veya “Fıtr” kelimeleri, âlimler tarafından farklı şekilde yorumlanmıştır. İbn-i Abidin; bu husustaki ihtilâfları zikrettikten sonra: “Nevevi’nin Tahrir adındaki eserinde, belirttiğine göre “Fıtra” sonradan uydurulan bir isimdir. Galiba yaratılış manasına gelen “Fıtrat’tan” alınmış olacaktır. Ebû Muhammed Ebheri’nin beyanına göre, manası “Hilkatin zekâtı” demektir. Sanki sadaka-ı Fıtr “bedenin zekâtıdır” denilmiştir. Kuhistani dahi bu keyfiyeti esas almış ve sadaka-ı fıtra “ baş sadakası veya bedenin zekâtı” denildiğini nakletmişlerdir. Hasılı fitre kelimesinin lügat manasını ifade ettiğinde şüphe yoktur. Manası “hilkat, yaratılış” demektir. Söz ancak mutlak kullanılıp da şer’i manası kasdedildiği hale mahsustur”(20) diyerek, meseleye açıklık getirmiştir. Sadaka-ı fıtr’ın vücûbiyetine delil olan hadis-i şerif; zamanı, ravisi ve metni üzerinde, hiç tartışma yapılmayan muhkem bir delildir. Zira Rasûl-i Ekrem (sav) Ramazan Bayramı’ndan bir gün önce okuduğu hutbede:” Sadaka olarak, buğdaydan yarım sa’ veya hurmadan bir sa’ veya arpadan bir sa’ nisbetinde fitrenizi edâ ediniz”(21) emrini vermiştir. Bu hadisin ravisi, Hz. Salebe İbn-i Sugayr (ra)’dır. Bunun dışında bir çok ravi kanalıyla gelen haberde, Peygamberimiz’in (sav); “Böyle bir günde siz onları (miskinleri) dilenmekten müstağni kılın” buyurduğu sabittir.

Sadaka-ı Fıtr; Ramazan Bayramı’nın ilk günü, fecr-i sadık’ın girmesiyle vacip olur. Bayram namazından önce verilmesi gerekir.(22) Dolayısıyla sadaka-ı fıtr; nâmi olsun veya olmasın nisap miktarı malı bulunan, hür ve müslüman olan her mükellefin üzerine vaciptir. Mükellefin iki vakitte (sahur ve iftar) yemek için ne masraf ediyorsa, ihtiyaç sahiplerine aynısını “Sadaka-ı Fıtr” olarak vermesi gerekir.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Ramazan-ı Şerif ayı, mübarek bir zaman dilimidir. Hak ile batılı birbirinden ayıran ve hidâyet rehberi olan Kur’an-ı Kerim’in bu ayda indirildiği mütevatir haberlerle sabittir. Imam-ı Kurtubi, şu tesbitte bulunmuştur: “Kur’an-ı Kerim’in Ramazan-ı Şerif ayı içerisinde indirildiği Allahû Teâla’nın (cc) “O Ramazan ayıdır ki, Kur’an onda indirilmiştir” (El Bakara Sûresi: 185) kavliyle sabittir. Kadr Sûresi’nde ise, Kur’an’ın Kadir Gecesi’nde inzal buyurulduğu haber verilmiştir. Bu nassları esas alan Ehl-i Sünnet âlimleri Kadir Gecesinin Ramazan-ı Şerif ayı içerisinde olduğunda ittifak etmişlerdir.“(23) Feteva-ı Hindiyye’de:” Kadir Gecesini aramak müstehaptır. İmam Ebû Hanife’ye göre; Kadir Gecesi Ramazan ayının içerisindedir. Fakat onun hangi gece olduğu bilinemez. Bazen ileri geçer, bazen geri kalır. İmameyn’e göre; Kadir Gecesi Ramazan ayının içerisindedir. Gizli olan muayyen bir gecedir. İleri geçmediği gibi, geri de kalmaz”(24) hükmü kayıtlıdır. Bir mükellefin sadece Ramazan ayının son on gecesini değil; bütün gecelerini (Kadir Gecesi olabilir zannıyla) değerlendirmesi, daha güzeldir. Buna selim akıl sahibi olan hiç kimsenin itiraz etmesi mümkün değildir.

____________________________________

(1) Geniş bilgi için bakınız/ Mecmuatû’t Tefasir- İst: 1979 C: 1 Sh: 260, Ayrıca İmam Fahrüddin-i Razi- Mefatihu’l Gayb- C:5 Sh: 84, Prof. Muhammed Hamidullah- İslam Peygamberi? C: 2 Sh:z853 (Ramazan ayının ilk gecesinde ‘Suhuf-u İbrahim’, Altıncı gecesinde ‘Tevrat’, Yirmiüçüncü gecesinde ‘İncil’ indirilmiştir.) 

(2) İbn-i Hümam-Fethû’l Kadir- Beyrut:1315 C: 2 Sh: 52.

(3) İbn-i Abidin- Reddü’l Muhtar Ale’d Dürri’l Muhtar-İst: 1983. C: 4 Sh: 274-276.

 (4) Mecmuatû’t Tefasir- İst: 1979 C: 1 Sh:257

(5) Şeyh Nizamüddin ve Heyet- A.g.e. C: 1 Sh: 194. Ayrıca İbn-i Abidin- A.g.e. C: 4 Sh: 228

(6) Sahih-i Müslim-İst: 1401 K.İman: 57, Ayrıca Sünen-i Ebû Davud-İst: 1401 K.Sünne: 16,

(7) Seyyid Şerif Cürcani- Et Ta’rifat- İst: ty Kaynak yay Sh: 12

(8) Ragıp El İsfehani- El Müfredat Fi Garibi’l Kur’an- İst: 1986 Sh: 530

(9) İmam Fahrüddin-i Razi- Mefatihû’l Gayb- İst: 1308-1311 C: 1 Sh: 243 vd, Ayrıca İbn-i Kesir- Tefsirû’l Kur’an’il Aziym- Beyrut: 1969 C:l Sh: 39.

(10) Sünen-i Tirmîzî- İst: 1401 K.iman: 5, Sünen-i İbn-i Mâce- İst: 1401 K.Fiten: 2/1314, b.12

(11) Sahih-i Buhari- İst: 1401 K. Bed’û’1-Halk: 4/91, Bab: 11

(12) Sahih-i Müslim-İst: 1401 K. Sıfatü’1-Mûnâfıkın: 4/2172

(13) Sahih-i Müslim-İst: 1401 K.Salâtü’l-Müsâfirîn: 1/521

(14) İmam Fahrüddin-i Razi- Mefatihû’l Gayb- Ankara: 1989 C:5 Sh: 524

(15) Ragıp El Isfahani- A.g.e. Sh: 408 vd,

(16) Şeyh Nizamüddin ve Heyet- Feteva-ı Hindiyye-Beyrut: 1400 C: 1 Sh: 170

(17) Bedrüddin-i Ayni-Umdetû’l Kari-İst: 1308 C: 4 Sh: 271

(18) Sahih-i Buhari-îst: 1401 C: 2 Sh: 109-110, Ayrıca Sünen-i Nesai- K. Zekât: 3, Sünen-i Ebû Davûd, Sünen-i Tirmizi.

(19) İmam-ı Kasani-El Bedaiû’s senai -Beyrut: 1974, C: 2, Sh: 17,

(20) İbn-i Abidin- A.g.e. C: 4 Sh: 201.

(21) Abdi’l Latifi’z Zebidi- Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi- Ank:1972 C: 5 Sh: 369. Ayrıca İmam-ı Serahsi- A.g.e. C: 3 Sh: 101, 

(22) Molla Hüsrev- A.g.e. C: 1 Sh: 195,

(23) İmam-ı Kurtubi- El Camii Li Ahkamû’l Kur’an- Kahire: 1967 C: 20 Sh: 136.

(24) Şeyh Nizamüddin ve Heyet- A.g.e. C: 1 Sh: 216.





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle