HADİS

Âile Mahremiyetinin Korunması, Haremlik-Selâmlık Tatbikâtı
YAZI BOYUTU :

Yusuf KERİMOĞLU

Âile mahremiyetinin ve sırlarının korunması ile zarûri maslahat hükmünde olan ‘Nesil Emniyeti’nin sağlanması arasındaki münasebet, et ile tırnağın münasebeti gibidir. Hesap gününe hazırlanan her Müslümanın, bütün uzuvlarını (ağız, göz, ayak vs) haramdan korumaları zaruridir. Haremlik ve selamlık uygulamasının muhatabı hem erkekler, hem kadınlardır. Hz.Ümmü Seleme (ra) validemiz, hane-i saadette yaşanan bir hadiseyi rivâyet etmiş ve şöyle demiştir: ‘Hicap/örtü âyet-i kerimesi geldikten sonra ben ve Meymune, Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) yanında otururken, gözleri görmeyen (ama) Hz. İbn-i Ümmü Mektum (ra) yanımıza çıkageldi. Bunun üzerine Rasûlullah (sav) bize; ‘Perde arkasına çekilin’ emrini verdi. Bunun üzerine ‘Ey Allah’ın Rasûlü! O âmâ değil mi? Bizi ne görür, ne tanır’ dedik. Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem (sav): ‘Siz de âmâ mısınız? Onu görmüyor musunuz?’ buyurdu. Hikmeti ve illeti akılla kavranabilen haremlik-selâmlık uygulaması, gözlerin haramdan korunması için alınan bir tedbirdir. 

 

Âile Mahremiyetinin Korunması,

Haremlik-Selâmlık Tatbikâtı

ÂİLE mahremiyetinin ve sırlarının korunması ile zarûri maslahat hükmünde olan ‘Nesil Emniyeti’nin sağlanması arasındaki münasebet, et ile tırnağın münasebeti gibidir. Mukaddes emânet hükmünde olan hükümlerin tamamının, insanların maslahatı için konulduğunu unutmamak gerekir. Bu maslahatın, “ya faydalı olanı elde etmeyi (celb-i menfaat) veya zararlı olanı ortadan kaldırmayı” (def-i mazarrat) beraberinde getirdiği malûmdur. Kur’ân-ı Kerim’de maslahatı ifade için “hasenât” (iyilikler) terimi kullanılmıştır.(1) İslâm âlimleri maslahatı; hem lügat mânasını, hem sonradan kazandığı keyfiyeti dikkate alarak tarif etmişlerdir. Ûlema arasında benimsenen ve birbirini tamamlayan iki ayrı tarifi şu şekilde ifede etmek mümkündür. Birincisi: Faydalı olanın temin edilmesine ve zararın ortadan kaldırılmasına maslahat denilir.(2) İkincisi: İslâm’ın temel hedeflerini gerçekleştirebilmek için gerekli olan her şey maslahat hükmündedir. İmam-ı Gazali (rh.a); “Bizim maslahattan kasdımız, şeriatın maksadıyla (temel hedefiyle) sınırlıdır. İnsanların can, mal, nesil, akıl ve din emniyetlerinin muhafaza edilmesi farzdır. Bu beş şeyin korunmasına yönelik her şey maslahattır. Bu beş şeyin zayi olmasına sebeb olan şeyler mefsedet hükmündedir. Bunun (mefsedetin) ortadan kaldırılması da maslahattır”(3) demiştir.

İslâm fıkhında; illeti akılla kavranabilen hükümler bulunduğu gibi, teabbûdi olan hükümler de vardır. Bazı usûl âlimleri; illeti akılla kavranan ahkâmla ilgili olarak “Hüküm illetiyle beraber vardır veya yoktur” kaidesini benimsemişlerdir.(4) Yani hüküm belirli bir maslahatın elde edilmesi veya zararın ortadan kaldırılması için konulmuşsa, önemli olan şekli değil, neticesidir. İslâm âlimleri, fıkıh ilminin hedefini “insanoğlunun dünya ve âhiret saadetlerine vesile olmakla” açıklamış ve bunu maslahatın temîni olarak ifâde etmişlerdir.(5) Bu temel hedefte, bütün âlimlerin ittifak ettiği sabittir.(6) Hanbelî ulemasından İbn Kayyım El Cevziyye; “İslâm’ın esası hikmete mebnidir. İnsanların dünya ve âhiret maslahatlarının temin edilmesi şarttır. İslâm’ın tamamı adalettir, hikmettir, rahmettir ve maslahattır. Adaletten zulme, maslahattan mefsedete ve hikmetten abese çıkan hiç bir şey İslâm’dan değildir. İslâm, Allah’ın kulları arasındaki adaleti, yaratıklarına rahmeti ve Rasûlü’nün doğruluğunun en güzel ve doğru olan delilidir’(7) diyerek, bir inceliğe işaret etmiştir. Usûl ûlemasından İmam-ı Şâtıbî’nin tesbiti şudur: “Dînî hükümlerin konulmuş olması, insanların hem dünya, hem âhiret maslahatlarının teminiyle ilgilidir.”(8) Bu genel izahtan sonra ‘Âile mahremiyetinin keyfeyeti ve hükmü’ meselesine geçebiliriz. 

İslâm fıkhında, âile mahremiyetinin korunması farz olan salih bir ameldir. İslâm âlimleri, bunun sağlanabilmesi için, ‘haremlik ve selamlık” uygulamasını en ince ayrıntılarına kadar izah etmişlerdir. Haremlik ve selamlık uygulaması, İslâmi âile ile cahili ideolojilerin dayattığı âile anlayışını birbirinden ayıran ‘alâmet-i farika’ hükmündedir. Haremlik; İslâm cemiyetinin bir vasfı olarak, âile içerisinde kadına nikâhı düşenlerin girmelerinin yasak olduğu ve sadece kocasının ve nikâhı düşmeyenlerin girebildiği evlerin özel bölümünü ifade eder. Selamlık ise, İslâmi âile içerisinde erkeklere açık olan evin özel kısmına verilen isimdir. Önce bu kelimelerin ve kavramların mahiyetlerini kısaca izah edelim. Haremlik, harem kelimesine eklenen bir takı ile evin kadınlara tahsis edilen bölümüdür. Harem, Arapça olan bir kelimedir. Haram, hürmet, mahrem, muhterem ve ihtiram kelimeleri ile aynı masdardan gelir. Harem’in manâsı; kişinin özenle koruduğu ve uğrunda savaştığı, şehadeti göze aldığı mukaddes şeydir. Hesap gününe hazırlanan bir müslümanın haremi; âilesi, kadınları ve himaye ettiği şeyi ifade eder.(9) Mahrem kelimesinin, bizzat Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) hadislerinde yer aldığını hatırlatmakta fayda vardır. Nitekim Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: ‘Kadın yanında mahremi olmadıkça üç gecelik yola gitmesin.’(10) Bu hadis-i şerifte geçen mahrem; nikâhı ebediyyen haram olan kimseleri ifade etmektedir. Bazı rivâyetlerde bu kelimenin yanında ‘zû-rahim’ terimi de kullanılmıştır. Zûrahim-i mahrem, bir mükellefe nikahı ebediyen haram olan akraba ve taallukatı ifade eder. (11) 

Haremlik ve selamlık uygulaması; insanlardan bir zümrenin şahsi tercihlerine (keyfine) göre şekillenen uygulama değil, muhkem nasslara ve bu nassların ‘mefhûm-u muvafâkatına’ dayanan şer’i bir mecburiyettir. Haremlik-selamlık tatbikatı, kitap, sünnet ve icma-ı ümmet gibi muhkem delillerle sabittir. İslâm âlimleri, nesil emniyetinin muhafazasına müstesnâ bir değer vermiş, zina cürmüne ve bu cürmün ortaya çıkmasına vesile olan her türlü davranışın ‘mefsedet’ hükmünde olduğunda ittifak etmiştir. Günümüzde ‘kalplerinin temizliğini’ ileri süren ve haremlik-selamlık uygulamasını gereksiz görenler, Peygamberimiz Efendimiz’e (sav) karşı fiili bir muhâlefet içinde olduklarını unutmamaları gerekir. Hanefi fukahası; nikâhlanmaları neseb, süt emme ve diğer sebeplerden dolayı ebediyyen haram olan kimselerin birarada oturmalarının bir mahzuru olmadığı hususunda ittifak etmiştir. Nikâhlanmaları ‘muvakkat’(geçici) olarak haram olanlara gelince: Bunların bir arada oturmaları caiz değildir. Haremlik-selâmlığa riâyet etmeleri farzdır. Mesela: Bir mümin erkek baldızı ile bir mümin kadın da kocasının kardeşleri (kayınları) ile bir arada oturamaz. Çünkü bunlar arasında nikâhın haramlığı ‘muvakkat’ (geçici) bir niteliğe hâizdir. Sıhriyyet (evlenmek suretiyle meydana gelen akrabalık) meselesi de oldukça önemlidir. Ancak bu bahane edilerek, birbirlerine nikâhı düşen kız ve erkeklerin (amca ve dayı çocukları) bir arada bulunmasına fetva verilemez. Buna fetva verenler, çağdaş-modern âile anlayışı ile zihinleri darmadağın olmuş, ne söylediklerinin farkında olmayan cahillerdir. Misafirlik ve uzak akrabadan olan büyüklerin ellerinin öpülmesi gibi halleri bahane eden, bu gerekçe ile helal- haram hududlarını tahrip edenler, nesil emniyetinin zaruri maslahat hükmünde olduğunu dikkate almak zorundadırlar. Bu arada ‘insanların rızalarını kazanmak ve onların hoşuna gitmek niyeti’ ile yola çıkanların, İslâm ulemasının tabiri ile ‘Beşeriyete İbadet Mezhebine’ dâhil olmaları kaçınılmaz hâle gelebilir. 

Seküler-lâik dünya görüşünün etkisinde kalan bazı kimselerin; ”Efendim erkekler dışarı çıktıkları zaman kadın görmüyorlar mı veya kadınlar ihtiyaç için sokağa çıktıkları zaman erkekleri görmüyorlar mı?”gibi demogojiler ile âile mahremiyetini hafife aldıklarına şahit oluyoruz. İnsanlara iyilikleri emretmenin ve onları kötülüklerden alıkoymanın farz olduğuna inanan Müslümanların, bu münkeri ortadan kaldırmak için dillerini bir vasıta olarak kullanmaları şarttır. Aydınlanma felsefesinin (modernizmin) ortaya çıkardığı modern-âile anlayışı, sihirli hurafelere dayanan bir anlayıştır ve bu gayr-i meşrû anlayışın Müslümanlara vereceği zararı hafife almamak gerekir. Tabiûn neslinin önde gelen âlimlerinden, fütüvvet ehlinin imamı Hasan-ı Basri (ra) şu tesbitte bulunmuştur: “Erkekler ile kadınların, aynı odada beraberce (karma bir şekilde) oturmaları bid’attır.”(12) Son yıllarda bazı muhterik mübtediler; ‘haremlik-selamlık uygulaması kitap ve Sünnet’ten bir delile dayanmaz. Kötülüğü önlemek gerekçesiyle fukaha tarafından tanzim edilmiş kurallardır’ diyerek, âile mahremiyetinin muhafazasını hafife almaktadırlar. Bu muhterik-mübtediler, İslâm Dini’nin temel hedeflerinden ve zaruri maslahat olarak belirlediği beş emniyetten habersizdirler. Müçtehid imamları keyiflerine göre kural tanzim etmekle suçlayan tiplerin Müslümanlara verdikleri zararı kelimelerle ifade etmek kolay değildir. Haremlik ve selamlık uygulamasını tahkir edenler, korunması zaruri olan âile mahremiyetini ve nesil emniyetini hafife alan fasıklardır. Zira haremlik ve selamlık uygulamasının temel hedefi, insanların iffetini, ırzını ve namusunu koruyarak, nesil emniyetinin muhafazasını sağlamaktır.(7)

Haremlik ve selamlık tatbikatının kaynağı; örf ve âdet değil, Kitap ve Sünnet’te yer alan nasslardır. Mü’min kadınlara edebi, haremliği ve hicâbı emreden âyet-i Kerime, meâlen şöyledir: “Ey iman edenler! Bir yemek için size izin verilmiş olması hali müstesna, Peygamber’in evlerine girmeyin. (Yemeğe çağırılıp da girdiğiniz vakit de) yemek kabını gözetlemeyin. Dâvet edildiğiniz vakit girin. Yemeği yediğinizde hemen dağılın. (Yemekten sonra) sohbete dalmayın. Çünkü bu hareketiniz Peygamber’i üzüyor, fakat o (size bunu söylemekten) hâyâ ediyordu, ama Allah, hakkı söylemekten çekinmez. Peygamberin Hanımların- dan birşey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin. Bu hem sizin kalbleriniz, hem de onların kalpleri için daha temiz bir davranıştır. Sizin Allah’ın Rasûlü’nü üzmeniz ve kendisinden sonra onun hanımlarını nikâhlamanız asla caiz olamaz. Çünkü bu, Allah katında büyük bir günahtır.” (El Ahzab Sûresi: 53) Bu âyet-i kerime aynı zamanda hicâbı emreden bir âyet-i kerimedir. Kim ne derse desin haremlik; bu hicab âyetinin ibaresinden ‘selamlık’ ise aynı âyetin iktizasının zaruri bir neticesidir. Dolayısıyla haremlik, hicâbı emreden âyetin pratik uygulamasının neticesinde gelişen ve şekillenen bir uygulamadır. Son devrin müfessirlerinden Muhammed Hamdi Yazır, şu tesbitte bulunmuştur: “Artık onlardan bir şey isteyeceğiniz zaman perde arkasından (hicab) isteyin. Bir şey soracağınız zaman da görülmelerine mani bir perde, bir siper arkasından sorun. Bundan böyle harem farz kılınmıştır ki, o zamana kadar Araplarda âdet değildir.”(13) Hicabı emreden âyeti-i kerimenin tefsirinde İmam-ı Cessas (ra) şöyle demiştir: “Bu hüküm (hicab/perde arkasından isteme) her ne kadar özellikle Peygamberimiz (sav) ve onun zevceleri hakkında inzal olmuşsa da, teklif onlara da başkalarına da şâmildir. Çünkü biz, Allah’ın sadece O’na has kıldıkları dışında Rasûlullah’a (sav) uymak ve onu en güzel misal edinmekle memuruz.”(14) Konyalı Mehmed Vehbi Efendi, ‘sebebin hususi olmasının, hükmün umumi olmasına mani olamıyacağı’ kaidesini dikkate almış ve şu tesbbitte bulunmuştur: ‘Gerçi bu (hicâbı emreden) âyet-i kerime; Ezvâc-ı Rasûlullah (Peygamberimiz’in hanımları) hakkında nazil olmuşsa da umum mü’minlerin hakkında hükm-ü ilâhi böyledir ve sâir nisvan/kadınlar için ayrı bir hüküm yoktur.”(15) Bu âyetin, mef-hum-u muvafakına göre; bütün mümin kadınlar ve erkekler, hicab âyetinin gereğini yerine getirmekle mükelleftirler. Yani haremlik ve selamlık uygulaması, hicab âyetinin zaruri bir neticesidir. Hicab da, bütün müminleri ilgilendiren şer’i bir vazifedir. İhtiyaç esnasında istenecek herhangi bir şeyin hicab perde arkasından istenmesini emreden Âyet-i Kerime’ye rağmen, ihtiyaç olmadığı halde kadınların yabancı erkeklerle bir arada oturmaları, karma bir hayat sürdürmeye kalkışmaları doğrudan doğruya bu ilâhi emre karşı bir muhâlefettir. Halvet meydana gelmeksizin cilbabıyla erkeklerin bulundukları meclis ve mekânlara kadınların gelme durumu ile, erkekler ile kadınların bir mecliste iç içe oturmaları ve karşılıklı sohbete dalmaları tamamen birbirinden farklıdır. Hicap âyetinin inzâlinden önce, mü’min kadınların müsafirlerine hizmet ettiğini söylemekte fayda vardır. Hz. Sehl b. Sa’d (ra) bu durumu ifade eden bir rivâyette bulunmuştur. Rivâyet meâlen şudur: “Ebu Üseyd Es-Saidi, zifafından önce verdiği velimeye (düğün yemeğine) Peygamberimiz’i (sav) davet etti. Karısı o gün hizmetlerinde bulundu ve o gelindi.’ Bu rivâyeti değerlendirirken, bir inceliği dikkate almak gerekir. Ebû Üseyd es-Saidi’nin (ra) gelininin ismi Selâme Binti Vehb’dir. Peygamber (sav) Efendimiz’e hizmeti esnasında şerbet sunmuştur. Ancak Selâme Binti Vehb’in (r.anha) Peygamberimiz Efendimiz’e (sav) şerbet sunması, tesettür farz kılınmazdan öncedir.(16) Fitneden emin olunduğu için bu hizmette bulunmuştur.

Kadın ve erkeklerin birlikte (ihtilât halinde) oturmaları ve sohbet etmeleri, fitne ve fesadın zuhur etmesini kolaylaştıran bir imkândır. Erkekler ile kadınların karma oturmaları, hain gözlerin serbest faaliyet göstermelerini sağlar. Dolayısıyla haremlik ve selamlık uygulaması, hain gözlerin faaliyet noktasına indirilen ilâhi bir darbedir. Mü’minlerin hayat programı olan Kur’ân-ı Kerim’de meâlen, gaybi keyfiyete hâiz olan unsura yer verilmiştir: ‘Allah, gözlerin gizlice harama bakışını da bilir, gönüllerin sakladığını da.” (El Mü’min Sûresi: 19) Bu Âyet-i Kerime’nin tefsirinde İbn-i Abbas (ra) şu tesbitte bulunmuştur: Hain gözlü o kimsedir ki, bir mecliste otururken yanından güzel bir kadın geçse veya misafir bulunduğu bir evde bir kadın görse yanındakilere sezdirmeden kadına sinsi sinsi bakar. Yanındakiler de kendisine bakınca hemen gözünü ayırır. Fakat Allah bilir ki, o hain gözlü kimse kadının mahremiyet dairesine girmeye gücü yetse, harama girecektir.”(17) Dolayısıyla müslüman erkekler; karısı ve nikâhı kendisine ebediyyen haram olan yakınları (akrabaları) ile bir arada oturabilirler. Bunun dışında yakın akraba da olsa (amca kızı, dayı kızı vs. .) haremlik ve selamlığa riâyet etmek zorundadır. Sahabe-i Kiram’dan bir zat Peygamberimiz Efendimiz’e (sav): “Kocanın akrabası (kayınbiraderi vs. ) hakkında ne dersiniz?” sualini tevcih etmiştir. Rasûlullah (sav)’İşte bunlar (hamv) ölümdür’(18) cevabını vermiştir. Bu münasebetle müslüman bir kadın; kocasının akrabaları (kardeşi, yeğenleri, amca ve dayı çocukları vs) ile ilişkilerini, şer’i hududlara göre düzenlemek zorundadır. Şunu ifade edelim ki, şeytanın telkinine kapılan hain gözler, zinanın habercisi ve öncüsüdür. İmam-ı Serahsi (rh.a) ‘Peygamber’in (sav) meclisinde bir gün ‘Erkek ve kadınların birbirinde bulacakları en iyi şeyin ne olduğuna dair konuşma geçti. Hz.Ali evine dönünce bunu hanımı Hz. Fatıma’ya (r.anha) açtı. Hz. Fatıma ‘Erkeklerin kadınlardan bulacağı en iyi şey onları görmemeleri, kadınların onlardan bulacağı en iyi şey gözlerinden uzak durmalarıdır’ dedi. Hz. Ali (r.a) Peygamber’e (sav) bu sohbeti aynen nakledince Peygamber (sav)’Ee! O da benden bir parçadır’ buyurdu. Bu hadis göstermektedir ki, yabancı kadınların hiçbir yerine bakmak mübah değildir. Ayrıca bakma haramlığı fitne korkusundandır’(19) diyerek, kötü niyetli bakışların vesile olabileceği tehlikeyi ifade etmiştir. Bu tehlikeden korunma tedbirini haber veren Peygamberimiz Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur: ‘Hanımından ve cariyenden başkasına gözünü yum (bakma).’(20) Haremlik ve selamlık uygulamasının muhatabı hem erkekler, hem kadınlardır. Hz.Ümmü Seleme (ra) validemiz, hane-i saadette yaşanan bir hadiseyi rivâyet etmiştir: ‘Hicap/örtü âyet-i kerimesi geldikten sonra ben ve Meymune, Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) yanında otururken, gözleri görmeyen (âmâ) Hz. İbn-i Ümmü Mektum (ra) yanımıza çıkageldi. Bunun üzerine Rasûlullah (sav) bize: ‘Perde arkasına çekilin’ emrini verdi. Bunun üzerine ‘Ey Allah’ın Rasûlü! O âmâ değil mi? Bizi ne görür, ne tanır’ dedik. Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem (sav): ‘Siz de âmâ mısınız? Onu görmüyor musunuz?’ buyurdu. (21) Hikmeti ve illeti akılla kavranabilen haremlik-selâmlık uygulaması, gözlerin haramdan korunması için alınan bir tedbirdir. İslâm âlimleri her şeyden önce, iki cinsin (kadın-erkek) birbirine bakmak suretiyle “İlân-ı aşk” etmelerini önlemenin formülünü izah etmişlerdir. Bu meseleyi tahlil eden İmam Ebu’l Abbas Kurtubi (rh.a) şu tesbitte bulunmuştur: “Geri zekâlılar bizim ‘Kadının sesi avrettir’ derken onun konuşmasını kastettiğimizi zannetmesinler. Böyle anlamak doğru değildir. Biz ihtiyaç olduğunda erkeğin dahi kadınla konuşmasını, kadının da ona karşılık vermesini caiz olarak görüyoruz. Yalnız kadınların ‘yüksek sesle konuşmalarını, edâlı ve cilveli olarak konuşmalarını, türkü ve şarkı gibi şeyleri söylemelerini caiz görmüyoruz. Çünkü böyle yapmalarında erkekleri kendilerine meylettirme ve şehvetlerini tahrik etme söz konusu olabilir.’ Son yıllarda İslâm âlimlerini anlamaya değil, onları yargılamaya karar veren geri zekâlıların, bu uygulamanın hikmetini kavramaları kolay değildir. İslâm âlimleri, kadının vücudundan ve sesinden faydalanan, şehvet duygularını istismar eden ve bu yolla bütün insanları sömüren kadın düşmanlarına karşı mücadele verilmesini teklif etmişlerdir.

Âile Reisinin Sırlarının Korunmasının Önemi 

İslâm âlimleri âilenin mahremiyetinin ve sırlarının muhafaza edilmesinin vacip olduğunda ittifak etmiştir. Muhkem âyet ile âile sırlarının muhafazasınde kadınların ‘belirleyeci unsur’ olduğu haber verilmiştir. Bu keyfiyeti ifade eden âyette; “Onlar (saliha kadınlar) gözle görünmeyeni koruyanlardır...” (En Nisâ Sûresi:34) denilmiştir. Gözle görünmeyenden maksad, kocasının namusu, şerefi ve sırlarıdır. Bu aynı zamanda kendi sırrı, haysiyeti ve şerefidir. Yine bir başka Ayet-i Kerime’de: ‘Hani peygamber zevcelerinden birine, gizli bir söz söylemişti (sır vermişti). Bunun üzerine o (zevce) bunu haber verip de, Allah da O’na (Rasûlüne) bu durumu açıklayınca! Peygamber ancak bunun bir kısmını bildirmiş, bir kısmından da vazgeçmişti. Artık bunu kendisine söyleyince o (zevce) ‘ Bunu sana kim haber verdi’ dedi. Peygamber de: ‘Bana her şeyi bilen, her şeyden haberdar olan (Allah) haber verdi’ dedi” (Et Tahrim Sûresi:3) hükmü beyan buyurulmuştur. Müfessirler bu Ayet-i Kerime’de bahsi geçen zevcenin Hz. Hafsa (r.anha) olduğunu ve kendisine emanet edilen sözü Hz. Aişe’ye (r.anha) ‘açıklamakta, herhangi bir mahzur olmadığını düşünerek’ söylediğini ve sırrı ifşâ ettiğini haber vermiştir. Eğer âilenin ferdleri arasında dahi emanet olan sözün izinsiz olarak ifşâ edilmesi yasaklanmışsa, âile dışında bulunan insanlara sırların ifşâ edilmesi haydi haydi caiz olmaz. Bilindiği gibi hem Hz. Aişe (r.anha) hem Hz. Hafsa (r.anha), Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) mübarek zevceleri ve mü’minlerin anneleridir. Rasûlullah (sav) ile Hz. Hafsa (r.anha) arasında kalması icab eden sadece bir sözden ibarettir.(22) Dikkat edilirse bu Ayet-i Kerime’de; kadınların kocalarının kendilerine emânet ettikleri sırları (velev ki bir söz bile olsa) muhafaza etmelerinin zaruri olduğu beyan edilmiştir.

Netice olarak şunu söyleyebiliriz: Âile mahremiyetinin ve sırlarının korunması ile zarûri maslahat hükmünde olan ‘Nesil Emniyeti’nin sağlanması arasındaki münasebet, et ile tırnağın münasebeti gibidir. Hesap gününe hazırlanan her Müslümanın, bütün uzuvlarını (ağız, göz, ayak vs) haramdan korumaları zaruridir. Âile mahremiyetinin korunması için konulan va’z edilen haremlik-selâmlık uygulaması; İslâm âile nizamında erkeğe erkek, kadına da kadın muamelesi yapılmasını beraberinde getiren bir uygulamadır. İslâm coğrafyasında maalesef keyfi yorumlarla haremlik ve selamlık uygulamasına karşı çıkanlar, emperyalist kâfirlerin dayattığı “modern âile tipi” karşısında aşağılık duygusuna kapılan zayıf karakterli insanlardır. Aydınlanma felsefesini (modernizm) takdis eden insanların; aklı hem gerekli, hem yeterli gördükleri malûmdur. Müslüman ise, kitap ve sünnet ile sabit olan hükümlere pazarlıksız teslim olur ve aklın ilâhi tekliflerin hikmetlerini kavramak için vasıta olduğunu teslim eder. Gözlerini harama bakmaktan koruyan, iffetlerini, ırzlarını ve namûslarını muhafaza eden mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara ne mutlu! Onlar hem bu dünyada, hem âhirette, korktuklarından emin ve umduklarına nâil olacaklardır.

___________________________

(1) İzzuddin İbn-i Abdisselâm- Kavâidu’l-Ahkâm fî Mesâlihi’l- Enâm-Beyrut 1990 Sh: 6 vd.

(2) İbn Kudâme- Ravdatu’n-Nâzır- Riyad: 1997 C: 3 Sh: 866, Ayrıca M. Sa’îd Ramazan El Buti- Davâbıtû’l Maslaha fi’ş-Şerîati’l- İslâmîyye - Şam:1997 Sh: 22

(3) İmam-ı Gazâlî-El Mustasfâ min İlmi’l Usûl- Beyrut: 1937 C: 1 Sh: 286-287

(4) İmam-ı Serahsi- Temhidûl Füsûl fi ilmû’l Usûl- Beyrut: 1393 C: 2 Sh: 180

(5) İmam-ı Şâtıbî- El Muvafakat- Beyrut: 1991 C:2 Sh: 4, Ayrıca Seyfuddin Alı b. Ebû Ali El Âmidî- El İhkâm fî Usûli’l-Ahkâm Kahire: ty C:3 Sh: 69.

(6) İmam Fahrûddin-i Râzi- El Mahsul- Beyrut: 1992 C:5 Sh: 288, Ayrıca İbn Kudâme- A.g.e. C:3 Sh: 849, İbnü’l-Hümam-A.g.e. C: 3 Sh: 303

(7) İbn Kayyım el Cevziyye-İ’lâmû’l-Muvakkıîn- Beyrut 1991 C:3 Sh: 11

(8) İmam-ı Şâtıbî- A.g.e. C: 2 Sh: 4

(9) Geniş bilgi için-Bkn/İbn-i Manzur-Lisanû’1 Arab- Beyrut: 1955 C: 12 Sh: 120 vd. 

(10) Ahmed Davudoğlu-Sahih-i Müslim Terceme ve Şerhi- ist. 1980 C: 7, Sh: 81.

(11) Ahmed Davudoğlu-A.g.e, C: 7 Sh: 81, 

(12) Aliyyü’1-Kari- El Esrarû’l Merfuâ-Beyrut:1986 Sh: 97.

(13) Muhammed Hamdi Yazır-Hak Dini Kur’ân Dili- İst. 1971 C: 6, Sh: 3921.

(14) İmam-ı Cessas-El Ahkamu’l Kur’ân-Beyrut:1335 C: 3 Sh: 370.

(15) Mehmet Vehbi Efendi-Hülasatû’l Beyan fi Tefsiri’l Kur’ân-İst:1968 C: 11 Sh: 4463 

(16) Ahmed Davudoğlu-A.g.e. C: 9 Sh: 302, 

(17) Bedreddin-i Ayni-Umdetû’l Kari Şerhû Sahih-i Buhari-İst:1311 C: 22 Sh: 231.

(18) Sahih-i Buhari-İst:1401 C: 6 Sh: 159.

(19) İmam-ı Serahsi-El Mebsut-Kahire:1324 baskısından ofset-Beyrut:ty C:10 Sh:152

(20) İmam-ı Merginani-El Hidaye Şerhû Bidâyetü’l Mübtedi-Kahire:1965 C:4 Sh:24

(21) Sünen-i Ebu Davud-İst:1401 C: 4 Sh: 63-64.

(22) İbn-i Kesir-Tefsirû’l Kur’ani’l Aziym-Beyrut:1969 C:4 Sh:387,Ayrıca Mecmuatu’t Tefasir-İst:1979 C:6 Sh:299





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle