HADİS

Cenaze Geçerken Ayağa Kalkma Meselesi ve Nâsih-Mensûh Hükümler
YAZI BOYUTU :

İbrahim DÖNERTAŞ

Bazı İslâm âlimleri Necm Sûresi’nde beyan edilen “O, kendi hevâsına göre konuşmaz. O’nun sözü kendisine gelen vahyden başka birşey değildir” (En Necm Sûresi:3-4) hükmü dikkate almış, mütevatir sünnetle bazı ayetlerin hükmünün tahsis ve nesh edildiğini belirtmişlerdir. Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) din hususundaki emirlerinin ve sünnetinin vahiy mahsulü olduğunu unutmamak gerekir. Belli şartlar dahilinde mütevatir sünnetin de, âyetlerin hükümlerini tahsis edeceğini beyan eden âlimler vardır. Bu izâhtan sonra “Cenaze geçerken ayağa kalmak meselesi” hakkında Peygamberimiz Efendimiz’den (sav) nakledilen hadisleri, bu hadislerin ‘nasih ve mensuh’unu ve bu hususta müçtehidlerin çıkarmış oldukları hükümleri nakletmeye çalışalım.Sahih-i Müslim’de “Cenaze için ayağa kalkma” babında Amir ve Cabir rivâyetleri nakledilmiş, daha sonra “Cenaze için ayağa kalkmanın neshi” babında Hz.Ali bin Ebi Talib (r.a) hadisi tahric edilerek, neshe hükmedilmiştir.

 

Cenaze Geçerken Ayağa Kalkma Meselesi

ve Nâsih-Mensûh Hükümler

A RAPÇA’DA ‘Ne-Se-He’ fiilinin masdarı olan nasih kelimesinin lugat manası; izâle etmek, gidermek , değiştirmek ve nakletmektir. Nesh kavramı, değişik şekillerde tarif edilmiştir. Ortak olarak şu tarif yapılabilir: “Nesh, şer’î bir delil ile sabit şer’î ve fer’î bir hükmün daha sonra gelen yeni şer’î bir delille kaldırılması, ilgâsı, tebdil ve tağyîr edilmesidir.” Bu şekilde kendinden önceki hükmü kaldıran delile “nâsih”, hükmü kaldırılan delile de “mensûh” denilir.

Bu hususta Kur’ân’ı Kerim’de birçok âyet vardır. Onlardan iki tanesi şunlardır; “Biz, daha hayırlısını veya bir benzerini getirmedikçe hiç bir âyeti neshetmez (hükmünü yürürlükten kaldırmaz) veya unutturmayız. Bilmez misin ki Allah, gerçekten herşeye güç yetirendir.” (Bakara, Sûresi:106) “Biz bir âyeti bir başka âyetle değiştirdiğimiz zaman, ki Allah ne indirdiğini en iyi bilendir; “sen ancak bir iftiracısın’ derler. Hayır onların çoğu bilmezler” (Nahl Sûresi:101) âyetleri “nesh”in varlığına açık bir şekilde işaret ederler. Nesh’i en başta reddeden Yahudilerdir ve aynı zamanda da Mekkeli müşriklerdir. Onlar; “Görmüyor musunuz? Muhammed ashâbına dün emrettiğini bugün değiştiriyor; bugün yapılmasını emrettiği bir şeyi yarın kaldırıyor!” diyerek, Müslümanların zihinlerine şüphe tohumları atmaya çalışmışlardır.

Hz. Peygamber’in ashâbı ve Tâbiîn içinde nesh aleyhinde konuşan, onu reddeden tek bir kimse dahi bulunmaz iken, daha sonraları Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat’ten ayrılan sapık fırkalara mensup kişiler nesh’i ya kabul etmemiş ya da onu “şeriatlar arası nesh” olarak değerlendirerek sahip oldukları misyona, yani şeytanın sapık yollarına Müslümanları davet etmişlerdir. Bu işi yaparken ise akli gerekçelere dayanarak selef’in ittifakla kabul ettiği hükümleri reddetmişlerdir.

Kur’ân-ı Kerim’de neshin câiz olmadığını ilk ileri süren kişi Mu’tezile fırkasının önde gelen sözcülerinden Ebû Müslim Muhammed İbn Bahr el-Isfahânî’dir. O zamana kadar bu konuda herhangi bir ihtilaf söz konusu olmamıştır. Fakat günümüzde de Kur’ân’ı tekrar keşfeden çakma müçtehidler türemiştir. Daha önce Kur’ân’dan ve Sünnet’ten hükümler çıkaran müçtehid ulemanın cumhurunun görüşlerinin aksine yeni yeni “çağdaş” fetvalar gündemimize sokulduğu gibi, dinimize de sokulmaya çalışılmaktadır. Ehl-i Sünnet âlimlerin tamamı nesh’i hem şeriat içi hem de şeriatlar arası olarak kabul etmiş ve bu hususta ihtilâf etmemiştir. İhtilâf, nesh’in şekli ve detayları konusunda olmuştur. Bazı âyetleri, bazı âlimler nesh olarak değil tahsis olarak veya üzerine ziyade olarak değerlendirmişlerdir. Bu kısmı çok geniş bir husustur. Fakat üzerinde ittifak olan nesh’in şeriat içi, yani Muhammed (sav)’in getirdiği naslar içinde vâkî olmasıdır. Bunun aksine görüş bildiren kişi Ehl-i Sünnet değildir.

Bazı İslâm âlimleri Necm Sûresi’nde beyan edilen; “O, kendi hevâsına göre konuşmaz. O’nun sözü kendisine gelen vahyden başka birşey değildir” (En Necm Sûresi: 3-4) hükmü dikkate almış, mütevatir sünnetle bazı ayetlerin tahsis edildiğini belirtmişlerdir. Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) din hususundaki emirlerinin ve sünnetinin vahiy mahsulü olduğunu unutmamak gerekir. Belli şartlar dahilinde mütevatir sünnetin de, âyetlerin hükümlerini tahsis edeceğini beyan eden âlimler vardır. İmam Mâlik, Ebu Hanife’nin öğrencileri ve cumhur-u mütekellimîn bu tür neshin câiz olduğu görüşündedirler. İki görüşünden birinde İmam Şâfiî ile İmam Ahmed, İbn Hanbel ve Zahirilerin çoğu da bu tür neshin câiz olmadığı görüşündedirler.”(1) Sünnetin Kur’ân’ı neshini câiz görenler buna; “Sizden birinize ölüm gelip çattığı zaman, eğer geride bir hayır (mal) bırakmışsa, anaya, babaya ve yakın akrabaya bilinen bir tarzda vasiyette bulunması size farz kılındı” (Bakara, 2/180) âyetinin, mütevatir olan “Varise vasıyyet yoktur”(2) hadisi ile nesh edildiğini ifâde etmişlerdir.

İslâm âlimleri, müçtehid ulema, Peygamber (sav) den gelen muhtelif hadisleri tetkik ederek, doğrusunu yanlışından, uydurmasını sahihinden tâbîri câiz ise “kılı, kırk yararak’ araştırmışlar ve daha sonra da sahih gördükleri hadisler hakkında da “nasih” ve “mensuh” durumlarını dikkate alarak ictihad etmişler ve fıkhi hükümleri istinbât yolu ile ortaya çıkarmışlardır. Kur’ân âyetlerinin sübuti kat’i olduğu hususunda ihtilaf yoktur, fakat hadisler ise böyle değildir. Hadislerin özellikle senet zinciri kısmının çok iyi tahlil edilmesi gerekir ki, din olarak inanılması veya amel edilmesi gereken husus akideyi bozacak bir unsur hâline gelmesin. Bu hususta Muhammed bin Sîrîn (rh.a.) Buhari’de geçen maktu bir hadiste; “Bu din gerçekten bir ilimdir, o hâlde dininizi kimden aldığınıza bakın” diyerek “ilmin, din olduğunu” ve dini ilimlerin de ehil olan kimselerden alınmasını tavsiye etmişlerdir.

Müslümanlar dini ilimleri elde etme hususunda ana kaynaklardan uzaklaşmışlardır. Her ne kadar Kur’ân elimizde bozulmadan bulunsa bile, onun âyetlerinde bulunan ince anlamlar ve bu anlamlardan anlaşılması gereken doğru tespitler hususunda Müslümanlar zaaf içindedirler. Peygamber Efendimiz (sav)’den gelen bir Hadis-i Şerifi Ebû Derdâ (ra) şöyle rivâyet ediyor; “Rasulullah (sav) ile birlikte bulunuyorduk. Gözleri semaya dikti ve şöyle buyurdu: “-İlim insanlardan aşırılıp kaybolacağı zaman ilim adına hiçbir şeye güçleri yetmeyecektir.” Bunun üzerine Ziyâd b. Lebîd el-Ensarî dedi ki: ”-Kur’ân’ı devamlı okuduğumuz hâlde ilim bizden nasıl aşırılıp yok edilecektir?“ -Allah’a yemin ederim ki Kur’ân’ı mutlaka okuyacağız. Kadınlarımıza ve çocuklarımıza da okutacağız. ” Bunun üzerine Rasulullah (sav) buyurdu ki: Ey Ziyâd annen senin hasretinle yansın, Ben de seni Medîne’nin fakihlerinden bilirdim.”(3) Bu hadiste anlatılan en dikkat çekici husus, Kur’ân elde olduğu hâlde ilmin alınması ve Kur’ân’ın zahir anlamından başka, diğer şeylerin kast edilmesidir. Yoksa herkes Kur’ân’ın zahirini anlar. Burada kast edilen fıkıh ve istinbât’tır. Yoksa hadisin zahiri bile Ziyâd bin Lebîd’in Peygamber Efendimiz’in sözünü anlamadığını ve Peygamber Efendimizin sözünü fıkhetme konusunda Rasulullah’ı hayal kırıklığına uğrattığını göstermektedir. ”Şüphesiz Kur’ânı biz indirdik, Onu koruyacak olan da biziz”(4) âyetinde Allah (c.c.) Kur’ân’ın aslının bozulmayacağını zaten beyan buyurmuştur. Bu hususta uyarı Kur’ân’ın ehliyetsiz kişiler tarafından kendi görüşlerine destek yapılarak sapık bir şekilde açıklanmasıdır. Peygamber Efendimiz (sav) den mütevatir olarak nakledilen bir hadisi şerifte; ”Kim Kur’ân’ı kendi reyi (şahsi görüşü) ile açıklarsa cehennemdeki yerini hazırlasın”(5) buyurmuşlardır. 

Kur’ân’ı Kerim için durum bu olunca, hadisler için daha da dikkatli bir araştırma ve tahlil gerekmektedir. Kur’ân’ın açıklayıcısı Peygamber olduğu için ve aynı zamanda hadislerin de dengeli bir şekilde anlaşılmasına ihtiyacımız olduğunu da âşikardır. Nassları doğru anlamak için sahabenin ve onları takip eden tâbîin ve etbai tâbîinin nasıl anladığını tesbit etmemiz gerekir. Aksi hâlde hataya düşer ve sapıklardan oluruz. Bazı sahabeler bile dini uygularken, ince detayları göz önünde bulunduramamışlar ve uyarılmışlardır. Bu hususta bir hadisi şerif nakledebiliriz. Cabir bin Abdullah (ra) diyor ki; “Muaz bin Cebel Peygamber (sav)’in arkasında namaz kılar sonra kendi kavmi olan Benû Seleme’ye gelir, o namazı onlara kıldırır ve namazda da Bakara Sûresi’ni okurdu. Cabir dedi ki; Bir defasında bir adam (cemaatten ayrıldı) kendi başına hafif (kısa) bir namaz kıldı. Bu adamın ayrıca namaz kıldığı haberi Muaz’a ulaşınca Muaz, ‘o bir münafıktır’ dedi. Muaz’ın bu sözü o adama ulaştığında hemen Peygamber (sav)’e gitti ve; ‘Ey Allah’ın rasûlu! Bizler elleriyle toprağı işleyen ve su çeken, develerimizle sulama yapan bir topluluğuz. Muaz dün bizlere namaz kıldırdı ve namazda Bakara Sûresi’ni okudu. Ben de namazımı hafif kılıp gittim. Bundan dolayı Muaz benim bir münafık olduğumu zannetmiş’ dedi. Bunun üzerine Peygamber (sav) üç kere şöyle buyurdu; ‘Ey Muaz! Sen insanları fitneye düşüren biri misin? Ve’ş-şemsi ve duhâhâ, Sebbihisme Rabbike’l a’lâ ve benzeri sureleri oku”demiştir.(6) Dikkat edelirse Hz. Muaz (ra) namazda kıraati uzun tutarak insanların sabır duygularını zorladı diye ve belki de aynı zamanda insanları yersiz olarak suçladı diye “insanları fitneye düşürüp-düşürmememe” konusunda uyarılmıştır. Şeriatın dengesiz biçimde uygulanması fitne tehlikesini de beraberinde getirir. Bu yüzden sahih olan, subuti kat’i olan deliller bile kontrollü ve yerinde kullanılmalıdır ki, Müslümanlar arasında fitne çıkmasın. Aksi hâlde bu durum büyük Müslüman kitlelerin birbirlerinin kurdu hâline getirebilir. Unutmayalım ki “Fitne katl’den daha beterdir.” (Bakara, 2/191) Bu izâhtan sonra “Cenaze geçerken ayağa kalmak meselesi” hakkında Peygamberimiz Efendimiz’den (sav) nakledilen hadislerin âlimler nezdinde nâsıl inceden inceye değerlendirildiğini, bu hadislerin nasih ve mensuh’unu, bu hususta müçtehidlerin çıkarmış oldukları hükümleri nakletmeye çalışalım ki, bu meselenin şahsında ve İslâm’ın buna benzer diğer hususlardaki nakillerinin de nasıl tahlil edildiğine kıyas ederek bu işin basit bir iş olmadığını idrak edelim. Dini konularda bilmeden söz söylememeli ve meseleyi ehliyetli kişiler olan müçtehid ulemaya havale etmeliyiz. Konu ile ilgili rivâyet edilen hadisler şöyledir:


“CENAZE GEÇERKEN AYAĞA KALKMAK”

HAKKINDA NAKİLLER

Ebu Said, Nebi (sav)’in şöyle dediğini rivâyet etmiştir; “Cenazeyi gördüğünüz zaman, onun için ayağa kalkınız.” (7) Bir başka hadiste Hz.Ali bin Ebi Talib (r.a) bu konu ile ilgili şöyle rivâyette bulunmuştur; “Rasûlullah bir kere hariç asla ayağa kalkmadı. Ne zaman ki, bundan nehyedildi (o kalkışı) son oldu.” Bir başka ifâde de; “Rasûlullah’ı görmüştüm, ayağa kalktı, biz de kalktık. Oturdu, biz de oturduk.”(8)

Hanbeli ûlemasından İbn Cevzi bu hadisleri rivâyet ettikten sonra; “Bu haber ayağa kalkmanın nesh edildiğine dair delildir” ifâdesini kullanmıştır. Kitabın açıklama bölümlerinde şu detayları görebiliriz; “Ebu Davud, cenaze görüldüğü vâkît ayağa kalkmak ile ilgili üç ayrı rivâyette bulunur. Bunlar: 

1) “Amr bin Rabia’dan, Rasûlullah şöyle buyurdu, ‘Bir cenaze gördüğünüz vâkît ayağa kalkın. Sizi geçip gidinceye kadar veya yere konuncaya kadar öyle durun.’ 

2) Ebu Said el Hudri’den, Rasûlullah şöyle buyurdu, ‘Bir cenazenin arkasından gittiğiniz zaman, cenaze yere konuncaya kadar oturmayın.’ 

3) Cabir bin Abdullah’tan, Rasûlullah şöyle buyurdu, ‘Ölüm korkunç bir hâdisedir. Bir cenaze gördüğünüz zaman hemen ayağa kalkın.’ Yine Ebu davud bu rivâyetleri yaptıktan sonra Ebu Davud, Ali bin Ebi Talib ve Ubade bin es-Samid tariki ile “Peygamber önceleri cenazeler için ayağa kalkmıştı. Daha sonraları oturdu.” “Siz cenazelere oturun. Yahudilere muhâlefet edin” hadislerini tahric etmiştir. Ebu Davud’un rivâyetlerinde neshi açıkça görmek mümkündür.(9)

Yine Hanbeli ûlamasından İbn el-Kayyım (rh.a.) şöyle demiştir; “Rasûlullah’ın ayağa kalkması, müstehab olduğunu, kalkmaması da câizliğini göstermek içindir. Bu görüş nesh iddiasından daha iyidir.” İbn Akil; “Bu iki hadisin arasını bulmak mümkündür. Şöyle ki, cenaze için ayağa kalkmak müstehab, oturmak ise câizdir. Burada nesh’ten bahsetmek doğru değildir.”

Sahih-i Müslim’de “Cenaze İçin Ayağa Kalkma” bâbında Amir ve Cabir rivâyetleri nakledilmiş, daha sonra “Cenaze İçin Ayağa Kalkmanın Neshi” babında Hz.Ali bin Ebi Talib (r.a) hadisi tahric edilerek, neshe hükmedilmiştir.

Muhaddis İbn Hibban, Sahih’inde, “Rasulullah ilk zamanlar bize, cenazeler için ayağa kalkmamızı emretmiştir. Daha sonra cenaze geçerken oturdu ve yanında bulunanlara oturmalarını emretti” Hadisini rivâyet etmiştir. Sünen-i İbn Mace de konuyu nesh ilişkisi içersinde nakletmiştir.(10) Hadisçilerin görüşlerinden sonra meseleye birde fâkihlerin, müçtehidlerin açısından özet olarak bakalım;

Şafiilere göre, El-Mecmu’da şunlar kayıtlıdır: Şafii uleması bu konuda ihtilaf etmiştir. Bu ihtilaflar;

1) İmam Şafii ve mezhebinin çoğunluğuna göre ayağa kalkma haberleri mensuh’tur. Hiçbir kimse ayağa kalkması için zorlanamaz,

2) Bir grup, kişi kalkmak ile, oturmak arasında muhayyerdir,

3) Bazıları da cenaze ile yürümedikçe, ayakta durmak mekruhtur, demişlerdir. İmam Şafii, İhtilafu’l Hadis’te şöyle der, “Buna göre en iyisi oturmaktır. Zira Rasûlullah’ın en son yaptığı budur” der.

Malikilere göre, Bâcî Münteka’da şu ifâdeler yer alır: “Bu konuda mezheb içi ihtilaf vardır. Malik ve bazıları ‘Oturma hadisleri’, ‘Kalkma hadisleri’ni neshetmiştir” demişlerdir. Böylece onlar kalkmayı tercih etmişlerdir. İbn el-Macişûn, bu konuda genişliğin olduğunu, ayağa kalkmanın nesh edilmeyip hükmünün kalıcı olduğunu ve ayağa kalkmakta ecir bulunduğunu rivâyet eder. İmam Mâlik ise, hadiste geçen ‘daha sonra oturmuştur’ ifâdesine uymanın daha doğru olacağını belirtmiştir. 

İmam Nevevi ve İbn Hazm, oturmaya dair Rasûlullah’ın bizzat emrinin nakledilmediğini, bu sebeple “oturma” hadislerinin, “kalkma” hadislerini neshedemeyeceğini ve son olarak ayağa kalkmanın müstehab olduğunu belirtmişlerdir. 

Ebu Hanife’ye göre cenaze için ayağa kalkılması hükmü nesh olunmuştur. İmam-ı Kasani ‘El Bedaiu’s-Sanaî’de’ şöyle demiştir: ‘Rasûlullah bir cenaze geçerken oturmuş ve ashâbına ‘bunlara muhâlefet edin’ diyerek oturmalarını söylemiştir. Bu sebeple ayağa kalkmak mekruhtur. Bunun muktezası kerahat-i tahrimiyye’dir(11) sözlerini ibn el-Cevzi bizlere kitabında nakleder. Âlimlerin konu hakkındaki görüşleri ve hadisleri vermeye çalıştık ki bu hadisler, kendileri hakkında bir kıymete haiz olarak değer bulmuş hadislerdir. Bir de bu konu hakkındaki zayıf ve uydurma hadisleri bulmaya çalışsaydık ömrümüzün bir kısmını bu iş için kullanmak zorunda kaldığımız gibi, yine de başarılı olamayacağımız kuvvetle muhtemeldir.


NESH KONUSUNDA MÜÇTEHİDLER ÜZERİNE 

ELEŞTİRİ YAPAN “SAHTE MÜÇTEHİDLER”

Sonuçta “nesh” bir gerçektir. Kur’ân’da ve sünnette sabittir. Bu hususa şüphe düşürmek isteyenler bilerek veya bilmeyerek İslâm’a zarar verenlerdir. Günümüzde de bu husus özellikle akademik çevreler tarafından sık sık gündeme getirilmektedir. Bu konu hakkında yazılan yazılarda bu durum göze çarpmaktadır. Örnek olarak değerli bir çalışma olan Şâmil İslâm Ansiklopedisi’nin “Nesh” isimli maddesini yazan Bedreddin Çetiner “nesh” konusunu güzel bir şekilde özetledikten sonra en son kısmına şahsi görüşü olan fakat bütün yazısına gölge düşüren şu paragrafı ilave ederek konuyu bitirir; “Nesh konusunda söylenecek en ihtiyatlı söz, herhâlde, neshin geçmiş şeriatlere tahsisi olmalıdır. Kur’ân-ı Kerim’de bir neshten bahsetmek ise aslında Kur’ân-ı Kerim’i daraltmak ve belki de ileriki yüzyıllarda uygulama şartları tahakkuk edecek birtakım hükümleri Kur’ân’dan çıkarmak neticesine müncer olacaktır ki, ne kadar âlim olursa olsun kimsenin buna hakkı yoktur.” Bu ifâde, selef-i salihinin ve müctehid imamların tesbitlerine uygun olmadığı için şiddetle reddediyoruz. Müçtehid âlimlerin tamamının kabul ettiği bir hususu yani “nesh’in sabit olmasını” nesh’in vâkî oluş şekli ve neshi anlama noktasındaki ihtilafları “şeriat içi nesh yoktur” “şeriatlar arası nesh vardır, şekline getirmek hiç kimsenin haddine değildir. Üstelik bu hükme varırken de müçtehid ulemanın tamamına; “Kur’ân-ı Kerim’i daraltmak ve birtakım hükümleri Kur’ân’dan çıkarmak” şeklinde suçlamak gerçekten çok insafsız bir anlayışın ifâdesidir. İşte “akıl” ile değil “mantık” ile hareket edenlerin varacağı sonuç budur. Bu husus günümüzde galat olmuş şekli ile “akılcılık (zekâ, mantık) ile dini yargılama ve yeni hükümler koyma, aynı zamanda da akla uymayanları reddetme şeklinde bir takım kimseler tarafından rağbet görmektedir. Muhammed Abduh’a, Reşit Rıza’ya, Fazlurrahman’a ve Mutezile mantığına beynini satanlar, Allah’ın verdiği kalb ve onun içinde var olan “akıl” ile bir kere daha “tedebbür” etmelidirler. Eğer ulu’l elbâb iseler.

Şöyle bir aynaya bakalım; Bildiğini bilenlerden mi? Bilmediğini bilenlerden miyiz? Eğer bilmediğini bilmeyenlerden isek göremeyiz. Çünkü gerçek körlük göz körlüğü değil, kalb körlüğüdür.

____________________

 (1) Şâmil İslâm Ansk. “nesh” maddesi. Bedrettin Çetinel

 (2) Buhârî, Vasâyâ, 6; Ebu Davud, Vasâyâ, 6; Buyu’, 88; Tirmîzi, Vasâyâ, 5

 (3 ) Tirmizi, İlim5, 2653

 (4) Hicr, 15/9

 (5) Buhari, (1/262) K. İlim Bab 39 Hadis. No. 47-48-49-50; Müslim, (1/16-25) Mukaddime bab. 2 Hadis. no. 1-2-3

 (6) Buhari, Edeb 74; Müslim, Salat178-180, no 465; Ebu Davud, Salât 124, no 790; Nesâi, İmame 39-41, İftidah 71; Ahmed bin Hanbel, III. 124, 299, 308, 369

 (7) İhtilafu’l-Hadis, 9/535; Buhari, el-Cenaiz 67; Müslim, el-Cenaiz 959; Müsned, el-Humeydi 142; Ebu Dâvud, el-Cenaiz3173; İbn el-Cevzi, Hadiste Nesh, Esra yay. İst. 1997, sh. 57

 (8) ”İhtilafu’l-Hadis, 9/535; Buhari, el-Cenaiz 68; Müslim, el-Cenaiz 692; Ebu Dâvud, el-Cenaiz3175; İbni Ebi Şeybe, Musannef 3/359; İbn el-Cevzi, Hadiste Nesh, Esra yay. İst. 1997, sh. 57

 (9) İbn el-Cevzi, Hadiste Nesh, Esra yay. İst. 1997, sh. 58

 (10) İbn el-Cevzi, Hadiste Nesh, Esra yay. İst. 1997, sh. 58-59

 (11) İbn el-Cevzi, Hadiste Nesh, Esra yay. İst. 1997, sh. 58-59-60





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle