HADİS

Dünya Sevgisi ve Müslümanlara Yapılan Zulümler
YAZI BOYUTU :

İbrahim DÖNERTAŞ

Sahabeden Hazreti Sevban (r.a) Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) istikbalde yaşanacak olan bir tehlikeyi haber verdiğini ve şöyle dediğini rivayet etmiştir: ‘‘Bir zaman gelecek kâfir olan kavimler sizin üzerinize tabağın başına üşüşen hayvanlar gibi üşüşecekler.’ Orada bulunanlardan biri şöyle dedi: ‘Bu durum bizim azlığımızdan dolayı mı olacak?’ Peygamberimiz: ‘Hayır bilakis siz çok olacaksınız. Fakat sizin çokluğunuz suyun üzerindeki çerçöp gibi olacaktır.” Allah düşmanlarınızın kalbinden sizin korkunuzu sökecek de sizin kalbinize vehn atacak. Orada bulunanlardan birirsi; ‘Vehn nedir ey Allah’ın Rasûlu?’ dedi. Rasulullah (s.a.v.); ‘Vehn, Dünyayı sevmek ve ölümden hoşlanmamaktır’ buyurdu. Hadisi şerifte işaret edilen halin zuhur ettiğini söyleyebiliriz.

 

Dünya Sevgisi

ve Müslümanlara Yapılan Zulümler

SAHABEDEN Hazreti Sevban (r.a) Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) istikbalde yaşanacak olan bir tehlikeyi haber verdiğini ve şöyle dediğini rivayet etmiştir. ‘‘Bir zaman gelecek kâfir olan kavimler sizin üzerinize tabağın başına üşüşen hayvanlar gibi üşüşecekler.’ Orada bulunanlardan biri şöyle dedi: ‘Bu durum bizim azlığımızdan dolayı mı olacak?’ Peygamberimiz: ‘Hayır bilakis siz çok olacaksınız. Fakat sizin çokluğunuz suyun üzerindeki çerçöp gibi olacaktır.” Allah düşmanlarınızın kalbinden sizin korkunuzu sökecek de sizin kalbinize vehn atacak. Orada bulunanlardan birirsi; ‘Vehn nedir ey Allah’ın Rasulu?’ dedi. Rasulullah (s.a.v.); ‘Vehn, Dünyayı sevmek ve ölümden hoşlanmamaktır’ buyurdu.(1) 

Hadisi şerifte işaret edilen durumun günümüzde bütün yönleri ile oluştuğunu görebiliriz. Bakıldığı zaman Müslümanların bugün dünya üzerinde sayıca çok büyük bir topluluk oldukları halde, en çok da zulme maruz kalan, canları ve malları telef edilen, kadınlarına tecavüz edilen, aşağılanan ve haksızlığa uğratılan toplum olduğunu görebiliriz. Suriye, Irak, Afganistan, Keşmir, Gazze, Arakan, Moro, Kafkasya, Doğu Türkistan, Mısır, Tunus, Cezayir vb. halkı Müslüman olan ülkelerdeki zulümler özellikle içinde bulunduğumuz günlerde zirve yapmıştır. “Şu anda tağutların işgali altında bulunan İslâm topraklarındaki mustazaf Müslümanlar nasıl oluyor da bu zulme seyirci kalabiliyor? Yeterli tepkiyi göstermiyor? Ya da fıkha uygun mücadele usulleri ile hareket etmeyerek, mücadele fıkhını kendi hayat tarzına endekslemeye çalışıyor?” sorularına verilecek cevaplardan bazıları da yukarıda naklini yaptığımız hadisi şerifte verilmektedir. Biz bu hadiste işaret edilen ve Müslümanların acziyetine sebep olan sebeplerden sadece bir tanesi üzerinde durmak istiyoruz “Dünyayı sevmek”.

DÜNYA SEVGİSİ 

Bu Hususta; “De ki: Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaretiniz ve hoşunuza giden meskenler, sizlere Allah’tan, Rasûlü’nden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ise, artık Allah’ın azabı gelinceye kadar bekleyedurun. Allah, fasıklar güruhunu hidayete kavuşturmaz”(Tevbe, 9/24) buyuran rabbimiz(c.c.) Allah yolunda mücadelenin önüne geçen bütün sebepler ve insanı Allah’a ibadet etmekten alıkoyan her bir şey hususunda kullarını uyarmaktadır. Yaşam piramitinin en üstüne ibadet şuurunu koymayan insan, sebepleri hedef haline getirir, araçları amaç yaparsa o zaman hem dünyada hem de ahirette kaybedenlerden olacaktır. Yaşam mücadelemizin, imtihan alanımızın en ortasında Allah’a kulluk vardır. Her şey bunun içindir. Ölçmeden biçenler, düşünmeden hareket edenler aktif bir durumda da gözükseler ulaşacakları hedef, ortaya çıkaracakları eser hususunda hüsrana uğrayanlardan olacaklardır. Sandalye imal etmesi gereken bir marangoz elindeki malzemeleri kullanarak kendisinden beklenen sandalyeyi imal etmek yerine malzemelerini temiz tutmaya, bakım yapmaya özen gösterir de kendisinden beklenen sandalyeyi yapmaz ise siparişi veren müşteri tarafından suçlanır. Sabahtan akşama kadar keserini bileyen, rendesini süsleyen, metresini yağlayan, makinalarını temizleyerek onları büyük bir vecd ile aşk ile seyreden, fakat bir türlü imalat yapmayan marangoz ne kadar bilgi sahibi de olsa, müşteri tarafından azarlanacaktır.

ALLAH İNSANLARIN SERMAYELERİNE 

MÜŞTERİDİR

Allah (c.c.), mü’minlerin canlarına ve mallarına müşteridir. Bir ayeti kerimede Allah (c.c.); “Allah müminlerin canlarını ve mallarını cennet karşılığı satın almıştır”(Tevbe, 9/111) buyurmuş, ayetin sonunda da ”Yapmış olduğunuz bu alış verişten dolayı sevinin” buyurarak dünyanın bir alış veriş yeri olduğunu beyan etmektedir. “Dünya hayatı karşılığında ahireti satın alanlar Allah yolunda savaşsın” (Nisa, 4/74) ayeti de dünyanın ahireti satın almakta bir vasıta olduğunu, aynı para gibi bir değer olduğunu beyan etmektedir. Öncelikle dünya hayatının bir pazar yeri, bir ticarethane olduğunu düşünmek ve kabul etmek zorundayız. Pazar yerindeki bir satıcı da devamlı alışveriş ile mal satmak ile meşgul olur. Bunun yanında asli ihtiyaçları olan yemek içmek, hacet gidermek ve diğer ihtiyaçları ile meşgul olur. Asıl amacı ticaret, diğer faaliyetleri de asıl amacını yerine getirmek için gerekli olan hususlardır. Pazar tezgâhında uyuyan veya tezgâhını bırakarak eğlenmeye, gezmeye gidenler kâr edemedikleri gibi, tezgâhtaki malı çürüterek sermayeden de olurlar. Diğer yandan “Dünya hayatı karşılığında ahireti satın alanlar” ayetine göre dünya ahireti satın almada bir para, bir araçtır. Bir insan devamlı para ile meşgul olup o parayı kendi işine yarayacak bir yerde kullanmaz ise o para hiçbir işe yaramadığı gibi bir de sahibine yük olur. Onu korumak için gayret sarf etmesi gerekir. Parası azalırsa üzülür, hayat ona zehir olur. Çünkü o paraya kul olmuştur. Para ona hizmet edeceği yerde o paraya hizmetçi olur. Ona kâr olarak kalan, o paraları seyretmek ve zevkle saymaktır. Sayar, sayar bir günde hepsini bırakarak mezarı boylar. “(Mal, mülk ve servette) Çoklukla övünmek, sizi ‘tutkuyla oyalayıp, kendinizden geçirdi. Öyle ki (bu,) mezara gidişinize (ölümünüze) kadar sürdü” (Tekasur, 102/1-2) buyuran rabbimiz, insanların dünyada evlat çokluğu, para çokluğu, şan, şöhret, taraftar çokluğu, kavim çokluğu, bağ bahçe çokluğu, dairelerin, davarların çokluğu gibi dünyaya ait ne kadar çokluk varsa öğündüğü, bu işlerle oyalanırken de ahireti unuttuğunu beyan etmektedir. Tâ ki ölüm onu yakalayıncaya kadar. Hatta kişi kabre konuluncaya kadar mal ve evlat, eşraf çokluğu devam ediyor. Fakat kişi kabre konulunca cenazesi çok kalabalık da olsa, kefeni en kaliteli kumaştan da olsa ona bir faydası olmayacak. Kefeni ile değil, imanı ve amelleri ile muamele görecek. Allah (c.c.) ve onun görevli melekleri o kişiye mezarının mermer kalitesi ve kefeninin en iyi kalite kumaştan olmasına göre değil, kalbinin iman kalitesine göre muamele edecektir. Bu hususta bir ayeti kerime’de Allah (c.c.); “Hâlâ bilmiyor mu? Mezardakiler dışa çıkarıldığında. Kalplerdeki ortaya konduğunda” (Adiyat, 100/9-11) buyurarak mahşer günü mezarlarından çıkan insanların kalblerinde ne varsa onunla karşılanacağı beyan etmiştir. Başka bir husus ile değil. Dünyada spor yaparak kas geliştirenler, estetik olarak burun küçültenler orada bu görüntüleri ile bilakis azarlanacaklardır. Bu ayetlerden önce dünyada iki sınıf insana işaret edilmektedir; 1) Allah yolunda mücadele edenler, 2) Mal peşinde koşarak nankörlük yapanlar. İşte o ayetler;

 ”Andolsun, soluya soluya koşanlara. (Koşarken) kıvılcım saçanlara. Sabah vakti baskın yapanlara. Tozu dumana katanlara. Topluluğun ortasına dalanlara. İnsan, Rabbine karşı gerçekten nankördür. Kendisi de buna şahittir. Şüphesiz onun mal sevgisi de çok şiddetlidir.”(Adiyat, 100/1-8) Ayetlerde Sabah vakti sırtındaki mücahidi taşıyarak Allah’ın kendisi için uygun gördüğü görevi yerine getiren atlardan, onların ayaklarından çıkan kıvılcımlardan bahsetmekte ve hatta o kıvılcımlara yemin edilmekte. O kıvılcımlar ki bir mücadelenin, bir gayretin simgesi olarak gösterilmiş. Sabah vakti uykunun en tatlı olduğu bir zamanda tembel tembel uyumak yerine, Allah’ın dini hâkim olsun diye çalışan, bu hususta ortalığı toza bulamak pahasına gayret gösteren, kalabalık olmalarına aldırmadan kâfirlerin içine dalan, sadece Allah’tan korkan mücahidler ve mükellef olmadığı, cennet ve cehennemi olmadığı halde görevini yapan atlardan bahsedilmektedir. Onların Allah’ın dini hâkim olsun diye ayaklarının çıkardığı kıvılcımlara yemin edilerek dikkat çekilmektedir. Bir de kendisine her türlü nimet verildiği halde nankör olan insan’dan bahsedilmekte. Akılsız olan, hayvan dediğimiz at mı, yoksa yaratılışında eşrefi mahlûkat olan fakat yaratıcısına nankör olan insan mı daha değerli? Üstelik bu insanın en büyük zaaflarından biri mal sevgisi, dünyalık elde etmek ve dünyaya gereğinden fazla değer vererek gerçek amacını unutmak, dünya ile meşgul olarak Allah için gerekli olan mücadeleyi terk etmek, dünyasını imar ederek ahiretini mahvetmek olursa... İşte bu insan o zaman mahvettiği bir mekâna gitmek ister mi? Ölümü sever mi? Dünyayı seven insan ondan ayrılmak ister mi? Elbette istemez. Bu hususta şu olay güzel bir mesaj niteliğindedir. Emevi halifelerinden Abdulmelik bin Mervan’ın iktidarı yıllarında sahabeden Ebu Hazim’e sormuş olduğu şu soru ve almış olduğu cevap günümüz Müslümanlarının haline de ışık tutmaktadır. Abdulmelik bin Mervan soruyor; “Ey Ebu Hazim, biz ölümü neden sevmiyoruz?” Sahabeden Ebu Hazim ona şu cevabı veriyor; “Çünkü sizler dünyanızı imar ettiniz, ahiretinizi ise harab ettiniz. İmar ettiğiniz yerden harab ettiğiniz yere gitmek istemiyorsunuz.” Dünyayı seven onun için gayret sarf eder, ekinini dünyaya eker, ahiret hayatını gerçek hayat görenler de ahiret ekinini ister ve dünya ekinine fazla önem vermez. “Kim ahiret ekinini isterse, onun ekinini artırırız. Kim dünya ekinini isterse ona da ondan veririz. Onun ahirette bir nasibi yoktur” (Şura, 42/20) buyuran rabbimiz ebedi olan ahiret azığımıza dikkat çekmekte ve dünya hayatına gereğinden fazla önem vermememiz gerektiğini, yoksa bu durumun ahiret ekinine zarar getireceğini bildirmiş. Buna benzer başka bir ayeti kerimede Allah (c.c.) şöyle buyurmuşlardır; “Ey Ademoğulları, size ayıp yerlerinizi örtecek ve süs olacak bir elbise indirdik. Takva elbisesi ise daha hayırlıdır.”(Araf, 7/26) Elbiseler ve eşyalar ihtiyacımız içindir, dünyada hayatımızı idame ettirmek içindir. Asıl bizi utançtan koruyacak olan takva elbisesidir. Mahşer günü insanlar için utanç endişesi fiziksel olarak değil, kalbi açıdan günahlar ve nankörlük sebebinden olacaktır. Ö gün kınanacak olanlar haramlardan kaçmayan, dünyaya aldanan insanlar olacaktır.

Dünyaya önem verenler ise, gereği kadar önem vermeli, fazlasından kaçınmalıdır. Dünyaya bağlanıp ahireti unutanlar, ahiretlerini kaybettikleri gibi dünyalarını da kaybederler. Onlar ahirette hüsran içinde olacağı gibi dünyada da mutlu olamayacaklardır. Onları dünyada zor bir geçim beklemektedir. Bu zorluk maddi açıdan olmasa bile manevi açıdan, ruhsal yönden kaçınılmaz olan bir zorluktur. Bu hususta Allah (c.c.); “Kim de benim zikrimden yüz çevirirse, onun için dar(sıkıntılı) bir geçim vardır” (Taha, 20/124) buyurarak Kur’ân’dan ve ibadetlerden uzak kalan insanların gerek fert bazında, gerekse aile ve devlet bazında sıkıntılarla dolu bir hayat süreceğini beyan etmiştir. Psikolojik bunalımlar, aile kavgaları ve boşanmalar, devlet yönetimindeki bozukluk ve kaos hep Allah’tan yüz çeviren ve dünyaya dalan insanlar içindir. Bu hususu farklı bir şekilde anlatan şu hadisi kudsi gerçekten dünyaya değer verip, ibadetlerini ve yapması gereken görevlerini terk eden insanlar için bir kılavuz niteliğindedir. Allah (c.c.) buyurmuştur ki; “Ey Ademoğlu! Siz bana ibadet edin ki gönlünüzü zenginlikle doldurayım, ihtiyaçlarınızı gidereyim. Siz böyle yapmazsanız hem meşguliyetinizi arttırır, hem de ihtiyaç kapınızı kapatmam.”(2) İbâdet etmeyen, dünyaya dalan insanların hem işleri çok olur, onlar devamlı meşguldürler, dünya için koştururlar; hem de onların ihtiyaçları hiç bitmez, bir türlü doymazlar, onların karınlarını ancak toprak doyurur. Yani ölünceye, şehvetleri kesilip karınlarına mezarın toprağı doluncaya kadar hep açtırlar. Oysa dengeli davranan, dünyanın nimetlerinden, lezzetlerinden helalinden faydalanan, ahireti unutmayan insanlar için gerçek nimetler Allah katındadır. Bu hususta; “Kadınlardan, evlatlardan, öbek öbek yığılmış altınlardan ve gümüşlerden, salıverilmiş atlardan, davarlardan ve ekinlerden gelen zevklere aşırı düşkünlük insanlara süslü gösterildi. Oysa bunlar, dünya hayatının geçimidir. Asıl varılacak olan güzel yer Allah katındadır. De ki: Size, bundan daha güzelini haber vereyim mi? Allah’tan korkanlar için altından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetler ve tertemiz eşler vardır” (Âl’i imran, 3/14-15) buyuran rabbimiz dünya metaı’na olan “aşırı düşkünlüğe” dikkat çekmiş, dünyadan mutedil şekilde faydalananları eleştirmemiştir. Daha sonra da asıl güzelliklerin ahirette olduğuna dikkat çekerek, dünya güzelliklerinin ahiret güzellikleri gibi olamayacağını bizlere beyan etmiştir.

İman yetmiş küsur şubedir. İman dereceleri de insanlarda farklı farklıdır. Gerçek imanı yakalayan, imanda yüksek mevkilere çıkanlar dünyayı gözlerinde büyütmezler, bilakis küçük görürler. İmanı bir uçağa benzetirsek, o uçakla dünyadan ne kadar yükseğe çıkılırsa, dünya üzerinde bulunanlar da o derece küçülür ve silikleşir. Hatta hiç görünmez. İlim ve salih ameller de imanı kuvvetlendiren hususlardır. Oysa günümüzde öylesine bir hale geldik ki bırakın Müslümanların cahillerini, ilim ehli bile dünyaya dalmış, kapitalist sistemin getirmiş olduğu mal sevgisi bütün çirkinliği ile Müslümanların tamamını kaplamıştır. Hasanı Basri ; “Eskiden dünya ehli fânî mallarını, ilimleri için âlimlere sarf ediyorlardı. Bugün âlimler, ilimlerini ehl-i dünyanın menfaati, onların fânî malları için kullanıyorlar”(3) diyerek bu hastalığın daha tabiin zamanında başladığına işaret etmektedir. Üstelik öylesine bir hastalık ki sadece dünyaya dalmak değil, dünyalık için dinini satmak bile daha o zamanlarda zuhur etmiş. Ya demokratik, laik ahlakla yetişen biz Müslümanların ve günümüz ilim ehlinin durumu ne haldedir, siz düşünün. Oysa gerçek iman sahipleri eşyaya değer vermediği gibi onu bir vasıta olarak görmüşlerdir. Bu vasıtanın mahiyetinden ziyade, amacına uygun olarak kullanılması önemlidir. Hz.Ömer (r.a.) bu hususta; “Zenginlik ve fakirlik iki binektir. Hangisine binersem bineyim, umurumda değil (4) diyerek vasıtaların, eşyanın mahiyetinin değişebileceğini, değişmemesi gerekenin eldeki imkânlar ile hedefe doğru gidilmesi gerektiğini beyan etmiştir. Allah (c.c.) safkan arap yarış atı verdiği bir Müslüman ile sütçü beygiri verdiği bir Müslümanı muhakkak ki vermiş olduğu nimet açısından bir tutmayacaktır. Sermayeleri çok verilmiş olanların, kâr oranları da o derece çok olmalıdır. Allah kimseye gücünün üstünde yük yüklemediği gibi, kısıtlı imkân verdiği insanları da ona göre hesaba çekecektir.

Müslüman için gereğinden fazla olan “dünya sevgisi” onu ibadetlerin lezzetinden, Allah’a kulluğun zevklerinden alıkoyan bir fitnedir. Çünkü o iki büyük düşmandan biri olan nefsin malzemesidir. Gereğinden fazla diyorum; çünkü, dünya sevgisinin gerektiği kadar miktarı bir nimettir. Müslüman dünyadan tamamen kopamaz. Aynı zamanda bunu da başaramaz. Bu hususta şu olay konumuza ışık tutabilir. Sahabeden Hz. Hanzala Allah rasulu (s.av.)in yanında iken hissettiği iman lezzetini, iman duygularını evine gidip hanımı ile dünya işlerinden bahsettiği zaman kaybettiği için, aynı iman hâlini hissedemediği için kendisini ikiyüzlü münafıklardan olduğunu zannetmiştir. Bu durumu şöyle nakleder; Hanzala ibni Rebî r.a. anlatıyor:

“Rasûl-i Ekrem s.a.v.’in yanındaydık, bize öğüt verdi, cehennemden söz etti. Sonra eve geldim, çocuklarla güldüm eşimle eğlendim. Daha sonra evden çıktım.

Yolda ağlayarak giderken Ebû Bekir’e rastladım.”Neyin var, Hanzala?” diye sordu. “Hanzala münafık oldu!” dedim. “Fesübhânallah! Sen ne diyorsun?” “Öyle ya, Resuli Ekrem s.a.v.in yanında bulunuyoruz. Bize cennet ve cehennemden bahsediyor; onları gözümüzle görmüş gibi oluyoruz. Huzurundan ayrılıp çoluk çocuğumuzun yanına ve işlerimizin başına dönünce, çok şeyi unutuyoruz.”Ebû Bekir ( r.a.) :”Vallahi biz de aynı durumdayız. Yürü Resûli Ekrem´e gidelim.” dedi. Birlikte yola düştük ve Hz. Peygamberin huzuruna girdik.

Ben:”Ya Resûlallah! Hanzala münafık oldu.” dedim.”Bu ne demek?” buyurdu. “Ey Allah’ın Rasulü! Yanında bulunduğumuzda bize cennet ve cehennemden bahsediyorsun; biz de onları gözümüzle görmüş gibi oluyoruz. Senin huzurundan çıkıp çoluk çocuğumuzun yanına ve işimizin başına dönünce, bunların çoğunu unutuyoruz.”

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Canımı kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, eğer siz benim yanımda bulunduğunuz hali (o şekilde) hatırlamağa devam etseydiniz. Melekler (evlerinizde) döşekleriniz üzerinde ve yollarda sizinle musafaha ederlerdi. Fakat ya Hanzala! bir saat ibadetle bir saat dünya işleriyle uğraşınız, yeter” diye üç defa tekrarladı”(5)

Hadisi şerifte göze çarpan hususlardan biriside şudur: Her ne kadar insan dünya halinden kurtulamasa da, gerçekte dünya meşguliyetinin insanın ruh halinin yücelmesine, imanının kuvvetine olumsuz yönde tesir ettiğidir. Hatta Hz.Meryem bile mihrabda iken kendisine zahmetsiz olarak bir keramet neticesi verilen nimetler, Hz.İsa (a.s.) nın varlığı ile ve Hz.Meryem’in kalbinde oluşan ve dünyaya ait olan çocuk sevgisi sonucu zahmetli bir şekilde kendisine veriliyor. Hurma ağacını sallaması gerekiyor ki keramet zuhur etsin. Çabasız olan bir keramet, çabalı ve zahmetli hale dönüşüyor. Bu durum Kur’ân’ı Kerim’de şöyle nakledilir; “Zekeriyyâ, onun yanına, (Meryem’in bulunduğu) mihrâba her girdiğinde yanında bir rızık bulurdu. “Ey Meryem, bu sana nereden?” derdi. (O da) “Bu, Allah katından” derdi. “Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.”(Âl’i İmran, 3/37) Müfessirlerin açıklamasına göre, Meryem’in yanında kışın yaz meyveleri, yazın da kış meyveleri bulunurdu. Meryem, peygamber değildi ki, bu harika onun için mucize olsun. Ancak Meryem, saliha, zahide ve takva mertebesine ermiş bir veli hatundur. Bu harikulâde rızıklar da, Meryem için, keramettir.(6) Bir başka ayeti kerimede Allah (c.c.) buyurdu ki; “Hurma dalını sana doğru silkele, üzerine olmuş, taze hurma dökülsün.”(Meryem, 19/25) Bu ayetin tefsirinde ise îbn Abbas dedi ki: “Bu, içi boşalmış bir (kuru) hurma kütüğü idi. (Meryem) Bunu sallayınca kütüğün üst taraflarına baktı, aniden dallarının çıkmış olduğunu gördü. Dallarına baktı, bu sefer dallardan hurma tomurcuklarının çıktığını gördü. Sonra yeşerdi, arkasından sarardı, daha sonra kızardı ve yeni olgunlaşmış hurma haline geldi, arkasından taze hurma oluverdi. Bütün bunlar bir göz açıp kapayıncaya kadar tamamlandı. Taze hurmalar onun önüne, hem de hiçbir şekilde yara bere almadan dökülmeye başladı.”(7) İmam Kurtubi bu ayetin tefsirinde; “(Allah) Meryem (as)a bir mucize vermek için hurma ağacını sallamasını emretti. Hâlbuki onu sallamaksızın mucize daha ileri çapta olacaktı”(8) diyerek bu inceliğe işaret eder ve bu durumu rızık temini için çalışmak gerektiği konusuna delil getirir. Bu durumdan Hz. Meryem için dünyaya ait bir sevginin, çocuk sevgisinin kalbinde yer etmesi sonucu, zahmetsiz kerametin, zahmetli keramet ile yer değiştirdiği düşüncesini de akıllara getirmektedir.

Sonuç olarak İslâm topraklarının kâfirler tarafından talan edilmesi, işgalci zalimlerin vahşi hayvanlar gibi Müslümanların bedenlerini ve imanlarını kan deryası içinde bırakılması günümüz Müslümanlarının cemaat olamayarak suyun üzerinde çer çöp gibi olması sebebi iledir. Bir çöp misali içi boş olan Müslümanlar, ağırlıklarını kazanıp içi dolu bir güce dönüştükleri zaman küfür selinin önüne set olacak ve bu gidişe bir dur diyeceklerdir. Fakat Müslümanların da bu durumu oluşturmaları ancak ölümden korkmamaları ile mümkündür. Ölümden korkmamak ise dünyaya değer vermemek, gerçek hayatı ahiret olarak görmek ile mümkündür. Müslümanlar dünyayı gözlerinde küçük gördüğü gün zulüm duracak, kardeşlerimizin, kızlarımızın, bacılarımızın ve evlatlarımızın ruhları ve bedenleri bu vahşetten kurtulacaktır, İnşaallah.

____________________

(1) Ebu Davud, Sünen, Melahim, Ahmed b. Hanbel

(2) Sünen-i Tirmizi, Kıyamet 30; İbn Mace, Zühd 2

(3) Şamil İslâm ansiklopedisi, Hasan-ı Basri mad.

(4) El-Akidetu’t-Tahâviyye, İbn Ebi’l-İzz el-Hanefî, Guraba Yay. İst.2008, Sh: 381

(5) Müslim, C: 3, Sh: 2106, Tevbe 12 (2750); Tirmizî, C: 4, Kıyamet 59, h. 2514; İbni MâceZühd 28.

(6) İslâm İnancının Temelleri, Ömer Nesefi, Bayrak Yay. Sh: 160

(7) El camiu li-Ahkâmi’l Kur’ân, İmam Kurtubi, Meryem, 25

(8) İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’ân, Meryem 18.





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle