HADİS

Mü’minin Firaseti, Zaman Kavramı ve Salih Amel
YAZI BOYUTU :

Bünyamin ATEŞ

Kainatta bazı şeyler vardır ki sadece beş duyu organı ile değil, diğer vasıtalarla da hissedilir. Materyalist düşünce sahipleri, maddeyi tanıma işini; görme, işitme, koklama, dokunma, tatma şeklinde “beş duyu organına” tahsis etseler de, Müslümanların bu organların dışında kullandıkları duyuları da vardır. Rabbimizin bizler için yarattığı vakit, süre, mühlet, an gibi değişik kelimelerle ifade ettiğimiz soyut bir varlık olan zamanı, baş gözlerimizle göremesek de, kalb gözlerimizle görebilir, müşahede edebiliriz. Bu duyular sadece Müslümanların bir bölümüne verilmiş olan ilmi ledün, firaset ve kalb gözü gibi terimlerle ifade edilen haldir. Firâset konusunda Peygamberimiz Efendimniz’in (sav) “Mü’minin firâsetinden korkun ve sakının! Çünkü o Allah’ın nuruyla bakar” buyurduğu ve kâmil mü’minin Allah’ın (cc) katındaki değerini veciz bir uslûpla beyan ettiği malûmdur.Firaset sahibi mü’min olabilmenin zaruri şartları; nefsin süfli arzularına karşı koymak, haram ve şüpheli şeylerden kaçınmak, Hz. Peygamber’in (sav) sünnetine sımsıkı sarılmak ve O’na asla muhalefet etmemektir. Tek kelime ile firaset tahkiki iman, haramlardan kaçınmak ve sâlih ameller noktasında gösterilen hassasiyetle kazanılır.

 

Mü’minin Firaseti, Zaman

Kavramı ve Salih Amel

KÂİNATTA bazı şeyler vardır ki sadece beş duyu organı ile değil, diğer vasıtalarla da hissedilir. Materyalist düşünce sahipleri, maddeyi tanıma işini; görme, işitme, koklama, dokunma, tatma şeklinde “beş duyu organına” tahsis etseler de, Müslümanların bu organların dışında da kullandıkları duyuları da vardır. Rabbimizin bizler için yarattığı vakit, süre, mühlet, an gibi değişik kelimelerle ifade ettiğimiz soyut bir varlık olan zamanı, baş gözlerimizle göremesek de, kalb gözlerimizle görebilir, müşahede edebiliriz. Bu duyular sadece Müslümanların bir bölümüne verilmiş olan ilmi ledün, firaset ve kalb gözü gibi terimlerle ifade edilen haldir. Bazı müfessirler ve âlimler, Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan “Elbette bunda işaretten anlayanlar için alınacak nice ibretler vardır” (El Hicr Sûresi: 75) ayetindeki “mütevessimîn” kelimesi ile “sen onları simalarından tanırsın” (El Bakara Sûresi: 273) ayetinin “firâset sahipleri” anlamında olduğunu belirtmişler ve bu nassların firasetin delili olduğunu ifade etmişlerdir. İlmü’l-Kiyâfe’de firaset, “insanın dış görünüşündeki bazı vasıflarına bakarak iç dünyasını anlama ilmi” olarak tarif edilmiştir. 

Firâset konusunda Peygamberimiz Efendimniz’in (sav) “Mü’minin firâsetinden korkun ve sakının! Çünkü o Allah’ın nuruyla bakar”(1) buyurduğu ve kâmil mü’minin Allah’ın (cc) katındaki değerini veciz bir uslûpla beyan ettiği malûmdur. Aynı zamanda kâmil mü’minin firasetli olması gerektiğine de işaret etmiştir. Böyle olunca sıradan bir mü’min değil, olgun olan bir mü’min de lütf-i ilâhî ile inkişaf edecek bazı duygu ve sezgiler, muhatabından zuhur eden söz ve fiilleri daha isabetle değerlendirme imkânı sağlayacak ve aldanmasını önleyecektir. Yine Hz. Peygamber’in (sav), “Yeryüzünde Allah’ın öyle kulları vardır ki, insanların karakterlerini firasetiyle tanırlar” hadisi ile “Müslümanın bedduasından ve firasetinden sakınınız”(2) hadisi, firasetli insanların devamlı bulunacaklarına işaret etmektedir. Firaset sahibi mü’min olabilmenin zaruri şartları; nefsin süfli arzularına karşı koymak, haram ve şüpheli şeylerden kaçınmak, Hz. Peygamber’in (sav) sünnetine sımsıkı sarılmak ve O’na asla muhalefet etmemektir. Tek kelime ile firaset; tahkiki iman, haramlardan kaçınmak ve sâlih ameller noktasında gösterilen hassasiyetle kazanılır.

Firaset ile kalbe konulan furkan arasında da münasebet vardır. Müfessirler, bununla ilgili olarak şu ayeti delil göstermişlerdir: “Ey iman edenler, Allah’tan ittika ederseniz (haramlardan kaçarsanız), size doğruyu yanlıştan ayıran bir furkan (özel bir anlama/fehmetme kaabiliyeti) verir.” (Enfal, 8/29) Tarihimiz böyle insanların örnekleri ile doludur. Bir hadisi şerifte Peygamber Efendimiz (s.a.v.) sahabeden Haris (r.a)’a; “Ey Haris nasıl sabahladın?” diye sordu. O da “Gerçek mü’min olarak sabahladım ey Allah’ın Rasûlü” dedi. Hz. Peygamber: “Söylediğine dikkat et ey Haris. Çünkü her imanın bir hakikati vardır, senin imanının hakikati nedir?” dedi. Bunun üzerine Haris (r.a.) “Ey Allah’ın Rasûlü! Ben nefsimi kötülüklerden uzak tuttum, gündüzlerimi susuz, gecelerimi uykusuz geçirdim. Ben sanki Rabbimin arşına bakar gibiyim, ben sanki cennette birbirini ziyaret eden cennetlikleri görür gibiyim, sanki ben cehennemde azap çeken insanları görüyorum” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber: “Bildin ey Haris, bildin ey Haris devam et” dedi ve daha sonra: “Kim Allah’ın kalbini nurlandırdığı kimseye bakmak isterse Haris’e baksın ” buyurdu(3) Kalb gözü açık olan insanlar, kalbi körleşmemiş olanlar olaylara, mahlûkata bakarak farklı şeyler hissedebilirler. Hakikati gerçek hali ile görebilirler; “Eğer ilmel yakîn olarak bilseydiniz, cehennemi görürdünüz” (Tekasur, 102/5-6) ayetlerinde de daha baş gözleri ile görmeden, kalb gözleri ile görmeye, idrak etmeye işaret vardır. O halde bizler de Müslümanlar olarak baş gözlerimizle göremediğimiz “zaman” kavramını ve zamanın kendisini kalbi bakış açısı ile incelemeye çalışalım. Müslümanların “zaman” sürecini nasıl gördüğünü, nasıl görmesi gerektiğini yansıtmaya gayret edelim.

Dünya için yaşayan, yaşam standartlarının en iyi olmasını hedefleyen insanlar, “Vakit, nakittir” diyerek vakti, zamanı, para kazanılması için kaybedilmemesi gereken çok kıymetli bir olgu olarak görürler. Dünyaperest, dünya için yaşayan, iyi bir makam, çok para, mal, mülk, güzel arabalar, evler, elbiseler, şan ve şöhret için hayat süren insanlar, vakitlerini hep bu hedefledikleri gayeler uğrunda değerlendirmek isterler. Onları hedeflerine ulaştıracak en büyük vasıta da paradır. Amaçları dünyadır. En uzak görüşlü olanları bile mutlu ve huzurlu bir yaşlılık dönemine kavuşmak için zamanlarını, ömürlerini bu doğrultuda hareket ederek harcayanlardır. 

Müslümanlar için durum farklıdır. Onların hedefleri daha uzaktır ve daha büyüktür. Onlar dünya için değil, ahiret için yaşarlar. Onlar dünyayı amaç değil, araç olarak gördüklerinden “zaman” kavramı onlar için öncelikli olarak Allah’a kulluk yapmak için kendilerine verilen bir nimettir. Onlar “vakit nakittir” demez; Onlar “Vakit, kul olma yolunda Allah’tan bizlere bahşedilen çok büyük bir fırsattır” diye düşünürler. Diğer nimetler gibi bizlere rabbimiz tarafından verilen çok değerli bir ihsan ve imkândır. Daha doğrusu diğer sermayeler gibi ömrümüz, sağlığımız, mallarımız, evlatlarımız, aklımız, yiyeceklerimiz, eşlerimiz, bahçelerimiz vb. milyonlarca nimet bizlere verilen “Dünyada Allah’a kul olmak için” kendisinden faydalandığımız vasıtalardır, ana sermayemizdir. Bu yüzden âlimler “Asr’a andolsun ki insanlar hüsrandadır” (Asr, 102/1) ayetindeki “hüsran” kelimesini; “Ana sermayeyi kaybetmektir” şeklinde açıklarlar. “Hüsran” ticarette zarar eden kimse için kullanılır. Kâr’ın zıddıdır, şeklinde tarif edilir. Az bir sermayeyi, çok kâr’a dönüştürmek isterken, eldeki sermayeyi de kaybeden zavallı insanlar için kullanılan kelime “hüsran” dır. 

İnsanın en büyük sermayesi de ömrüdür. Dünyada yaşadığı zamandır. Sermayelerini yerli yerince kullanmayanlar, boşa geçirenler bırakın kâr etmeyi, elde bulunanı da zayii edenlerdir. Sermaye ne kadar büyük olursa, hüsran da o kadar şiddetli olur. Kendilerine çok nimetler verilip de bu nimetleri Allah yolunda harcamayanlar, ahiret kârına dönüştürmeyenler için sermayenin asıl sahibine hesap vermek daha da zor olacak, daha büyük cezayı gerektirecektir. Bu hususta şu ayeti kerime güzel bir mesaj verir; “Onların bu dünya hayatında harcadıkları şeyin örneği; kendilerine zulmeden bir kavmin ekinlerine isabet eden soğuk ve kavurucu bir rüzgâra benzer. Oysa Allah, onlara zulmetmemiş fakat onlar kendi kendilerine zulmetmişlerdir.” (Âl’i imran, 3/117) Ellerindeki sermaye olarak kullandıkları tohumluk buğdayları eken insanlardan bahseder ayet. Sermayeleri güzeldir. Ellerindeki tohumluk buğdaylar verimlidir. Onlar onu toprağa ekerler, gübrelerler, çapalayıp, sularlar. Buğdaylar biraz büyür, fakat daha başaklar tam olgunlaşmadan soğuk ve kavurucu bir rüzgâr gelir. Hepsini siler süpürür. Verim alamadıkları gibi, kâr edemedikleri gibi, eldeki sermayeden de olurlar. Tohumluk buğdayları da yok olur gider. Neden? Çünkü onlar Allah’ın emrettiği tarlaya ekmemişlerdir tohumlarını. Allah’ın ekilmesini istediği mevsimde değil de, başka bir mevsimde ekmişlerdir sermayelerini. Zaman ve mekân seçimini yanlış yapmışlardır. Sonuç ise hüsran olmuştur. Aslında uğraşmışlar, vakit de harcamışlardı, fakat vakitlerini bilgisizce, şuursuzca hareket ederek boşa harcamışlardı. İşte kendilerine zulmeden ve sermayelerini akıllıca kullanmayan bir topluluk budur. Zaman öldürmek en pahalı harcamadır, diyor Balzac. Gerçekten de zaman, en büyük değerlerden biridir. Onu öldürmek demek, zamanı hiçbir şey yapmadan geçirmek olduğu gibi, onu verimsiz bir şekilde, boş işlerle, ya da Allah’ın istemediği faaliyetlerle doldurmakta zamanı öldürmektir. Bu hususta asıl söz sahibi olan Peygamber (s.a.v.) bir hadisi şeriflerinde buyurmuşlardır ki “İki nîmet vardır ki, insanların çoğu bu nîmetleri kullanmakta aldanmıştır: Sıhhat ve boş vakit.”(4) Ne zaman bu ikisini kaybediyoruz, o zaman değerlerini anlıyoruz fakat iş, işten geçiyor. Allah (c.c.) ayetleri ile, Rasûlü(s.a.v.) sünneti ile bizleri defalarca uyarıyor ama yine de akıllanmıyoruz. İşte üzerinde çok tefekkür edilmesi gereken bir hadis daha; “Beş şey gelmeden önce beş şeyi ganîmet bil: İhtiyarlığından önce gençliğinin, hastalanmadan önce sıhhatinin, fakirliğinden önce zenginliğinin, meşgul zamanlarından önce boş vakitlerinin ve ölümünden önce hayatının.”(5) Zaman su gibi akıp gitmekte. Zamanın içinde bulunanlar hareketsiz ve pasif konumda kalsalar bile; her an, gelecek zaman şimdiki zamana dönüşüp, şimdiki zaman da tarihe karışarak ışık hızından daha da hızlı bir şekilde “an” dediğimiz salisenin çok küçük bölümleri ile hal değiştirerek elimizden kayıp gitmektedir. Ahirette çok arayacağımız fırsatlar bir daha geri dönmemek üzere kaçmaktadır. Bu hususta Allah (c.c.) şu ayeti indirmiştir; “Onlar orada (cehennemde), “Rabbimiz! Bizi çıkar yaptığımızın yerine iyi işler yapalım” diye feryat ederler. Size, düşünecek kimsenin düşünüp, öğüt alabileceği kadar bir zaman vermedik mi? Size uyarıcı da gelmemiş miydi? Öyle ise tadın azabı, zâlimlerin yardımcısı yoktur.” (Fatır, 35/37) ayetleri tefekkür etmek için çok manidardır. Cehennemliklerin bulundukları azap içinde iken tekrar kendilerine yeni bir “zaman” verilmesi hususunda talepleri olacak, fakat bu kabul edilmeyecektir. Çünkü onlara yeteri kadar süre verilmiştir. Ömürleri boyunca düşünecek çok vakitleri olduğu gibi, peygamberler vasıtası ile ayet ve hadisler ile uyarılmışlardır. Bir de bunların yanı sıra yaşlılık, saçların beyazlaması, hastalık, yakınlarımıza isabet eden ölüm, depremler, fırtınalar, günde beş kere okunan ezanlar, Cuma günlerinin özel havası, ramazanlar vb. daha birçok uyarıcı unsur ile defalarca ikaz edildikleri halde onlar ders almamışlar ve kendilerine tanınan süreyi boş işlerle, oyun ve eğlence ile geçirerek ziyan etmişlerdir. İmam Kurtubi tefsirinde bu ayeti açıklarken şöyle der; “Buhârî şöyle bir başlık açmıştır: “Altmış yıl yaşayan bir kimsenin yüce Allah’a karşı ileri sürecek bir mazereti kalmamıştır. Çünkü yüce Allah: “Sizi düşünecek kimsenin öğüt alabileceği kadar yaşatmadık mı? Ve size uyarıcı gelmedi mi?” der ve şu hadisi nakleder; Ebu Hureyre (r.a.) dan, o Peygamber (sav)’den naklen dedi ki: “Yüce Allah bir kimsenin ecelini altmış yıl yaşayacak kadar ertelediği takdirde o kimsenin Allah’a karşı ileri sürecek bir mazereti kalmaz”(6) buyurmuşlardır. Özellikle kendilerine bol miktarda ömür nimeti verilen insanların Allah’a karşı hiçbir mazeretleri yoktur. Çünkü gençlik ve zaman nimeti onların ellerinden tabiri caiz ise bağıra bağıra gitmiş, fakat onlar buna aldırış etmeyerek ömürlerini yitirmişler, boşa geçirmişlerdir. Hz. Ali Bir sözünde şöyle der; “Dünya bize arkasını dönüp uzaklaşmakta, ahiret ise bize doğru yaklaşmaktadır. İçinde bulunduğumuz günler amelin olduğu, hesabın olmadığı günlerdir. Önümüzde ise hesabın olduğu, amelin olmadığı günler olacaktır” diyerek, insanları gelecek zamanda karşılaşacakları zorlu günlere karşı uyarmaktadır. İçinde yaşadığımız her bir an çok değerlidir. Geçen her bir saniye, nakde çevrilmesi gereken bir değerdir. Tabi ki ahirette geçerli olan bir nakde. Allah (c.c.) “Bir de azık edinin, fakat azıkların en hayırlısı takvadır” (Bakara, 2/197) diyerek, ölüm sonrası mahşer gününde daha çok lazım olan, ihtiyaç duyulan bir azıktan bahsetmektedir. Bu yüzden zamanımız çok kıymetlidir. Onu çok dikkatli harcayalım, en yüksek kâr karşılığında elden çıkaralım. Tabiinin büyüklerinden Hasan-ı Basri (rh.a.); “Ben öyle zatlara eriştim ki, onlar sizin nakitlerinizi harcamaktan çekindiğinizden daha fazla vakitlerini harcamaktan çekiniyorlardı” diyerek vaktin önemine dikkat çekmiştir.

Çok zengin bir insan, bir lütuf olarak hiçbir şeyi olmayan fakir bir insana; “Şu alış veriş merkezinden yirmi dört saat içinde ne taşırsan senin olsun, sana ikram olarak veriyorum” dese o fakir insan ne yapar? O, kendisine verilen 24 saati en iyi şekilde değerlendirerek hiç uyumadan, yemeden, içmeden, mümkün mertebe dinlenmeden hep kendisi için izin verilen eşyaları taşımaya çalışır. Dinlenmesi gerekirse bunu en az seviyede yapar. Yemek, içmek ve uyumak gibi ihtiyaçlarını en asgari seviyede tutarak hep eşya taşımak ile meşgul olur. Yoksa alış veriş merkezinin kafesine oturup keyif yapmaz, sinemasına gidip film seyretmez. Çünkü vakti çok azdır. Ağır ve kıymetli malzemeleri taşımak için kendisi ile aynı durumda olan diğer kişiler ile ortaklaşa hareket eder, yardımlaşır. En hafif ve en değerli malzemeleri almak ister ve bu sebeple taşıdığı malzemelerin üzerini okur, özelliklerini tanır. Kıymet değeri en fazla olana yönelir. Çünkü onun için değerli olanı alıp da, en değerli olanı bırakmak da bir zarardır. Bu yüzden şuurla hareket eder, ilimle hareket eder. Önüne ilk çıkan kocaman paketleri büyüklüklerine aldanarak, içinde de değerli bir şey vardır diye almaya kalkmaz. Paketlerin üzerindeki açıklayıcı bilgileri, talimatnameleri okur. Okumaz ise ekvatorda yaşayan kimse soba, kutuplarda yaşayan kişi ise klima alır da yine de hüsrana uğrayanlardan olur. Oysa çalışmıştı, gayret etmişti, kendince vaktini boşa harcamamıştı. Oysa o 120 kiloluk ambalajlı kutuyu taşırken, sürüklerken az mı ter dökmüştü? Ne bilsin ki o kutunun içinde döküm bir soba olduğunu. İlimsiz amel ettiğini anlamıştı. Ama artık kendisine verilen 24 saat dolmuş, fırsat geçmişti. Şimdi ne yapsın bu Temmuz sıcağında, sahra çölünde bu sobayı. İşte insanların halleri, bu misale benzer. Bu hususta Allah (c.c.) bir ayette şöyle buyurmuşlardır; “Küfredenlerin amelleri ise dümdüz çöldeki serap gibidir. Susuz kalmış insan onu su zanneder; fakat oraya gelince hiçbir şey bulamaz.” (Nur, 24/39) Bu ayette iman etmeden amelde bulunan nankör kâfirlerden bahsetmektedir. Onlar da dünyada hayır işine benzeyen şeyler yapmışlar, vakitlerini sözde dolu dolu geçirmişler, fakirlere yardım etmişler, kedi ve köpeklere merhamet ederek onları korumuşlardır. Fakat asıl yapmaları gerekeni yapmamışlardır. Bedenlerin selameti için uğraş verseler dahi, ruhların fesada uğramasına sebep oldukları için, en azından bu durumlara seyirci kaldıkları için hüsrana uğrayanlardan olacaklardır. Sıcak çölde umut ettikleri su yerine, kavurucu kumlardan başka bir şey bulamayacaklardır. İlimsiz amel eden Müslümanlar içinde bu derecede olmasa da, yine bir çeşit hüsran ve pişmanlık oluşacaktır. İmam Burhanuddin ez-Zernûci şöyle der; “ Bilgisizlikle zühd ve takva geçerli değildir.”(7) Müslümanlar olarak zamanımızı boş geçirmediğimiz gibi, vaktimizi dolu geçirirken de Allah’ın emirlerini, onun emrettiği şekilde yaparsak ömrümüzü, bize verilen mühleti değerlendirenlerden oluruz. Aksi halde çok çalışıp, çok gayret ettiğimiz halde aynı Hristiyanların yaptığı gibi boşa ibâdet eden ve aynı zamanda fesat çıkaranlardan olmuş oluruz. 

Tabiinin büyüklerinden Hasan-ı Basri şöyle demiş; “İlimsiz amel yapan, yoldan çıkmış kimseye benzer. İlimsiz amel edenin yol açtığı fesad, iyilik olarak yaptıklarından fazladır. İlme sarılın ki ibâdete zarar gelmesin. İbâdete sarılın ki ilme zarar gelmesin. Bir topluluk ilmi terk ederek ibâdete sarıldı, sonunda ümmeti Muhammed’e kılıç çekti. Eğer ilmi öğrenselerdi, kendilerine böyle yaptırmazdı”.  Günümüzde de kendilerine Müslüman sıfatını yakıştıran milyarlarca insan olduğu halde, bunların bir kısmı dünyaya dalmış, adeta ahiret yokmuş gibi hareket etmekte, dünyalık için azami gayret sarf ettikleri halde, ahiret için sadece dillerinde olan birkaç Allah kelamı etmekteler. Zamanlarını daha çok para, daha iyi bir makam, güzel bir diploma, narin bir beden, evler, arabalar, şan ve şöhret için harcamaktalar. Diyet programlarına, tv. dizilerine, ekran faaliyetlerine harcadıkları zamanın onda birini bile Allah için harcamamaktadırlar. Kahvelerde, futbol stadyumlarında, bilgisayar oyunlarında harcanan zaman ise, zamanı ölçme birimleri ile ölçülemeyecek derecede yüksek seviyelerdedir. Basın ve yayın organlarında sıkça dile getirilen ekmek israfının milyonlarca kat fazlası zaman israfı olarak günlük hayatımızda çok geniş bir yer tutmaktadır.

Bir kısım Müslümanlar ise ömrü değerli kılmak, ahiret için gerekli olan azığı kazanmak için gayret içinde olsalar da yaptıkları yine boştur. Bunlar iyi niyetle de olsa, ya ilimsiz amel etmekte ve amellerini boşa çıkarmakta, ya da ilmi, ilme uygun bir şekilde kullanmadıkları için Hasan’ı Basri (rh.a.) dediği gibi Müslümanlara zarar vermekteler. Müslümanlar, pasif ve aktif olarak ikiye ayrılmışlar. Aktif olanlar da, ilmi doğru kullananlar ve yanlış kullananlar olarak ikiye ayrılmış. Sünnete uygun hareket etmeyenler, zamanı dolduran, gayretkeş insanlar olarak gözükseler de, bunlar da diğer insanlar gibi zamanın katilleridirler. O halde şöyle bir aynaya bakarak konumumuzu gözden geçirelim ve karar verelim, biz hangi haldeyiz, hangi kısımdayız? Yazımızı yine Hz.Ali (r.a.) nin zaman ve ameller ile ilgili bir sözü ile bitirelim; “Zaman üçtür; geçmiş zaman, şimdiki zaman ve gelecek zaman. Geçmiş zaman günahları ve sevapları ile geçmiştir. Gelecek zamana da ulaşma garantimiz yok. O halde içinde bulunduğumuz şu anı çok iyi değerlendirelim.”

____________________

(1) Sahih-i Buhârî-K.”Edeb”, 83; Ayrıca Sahih-i Müslim, -K. Zühd”, 63. İmam Heysemî- Mecmaıı’z-Zevâid- Beyrut: ty C: 10 Sh: 268 

(2) Sünen-i Tirmizî-İst: 1401 K. Tefsîtü’l-Kur’ân, 16

(3) Sahih-i Buharî, ez-Zekât 1; Sahih-i Müslim, el-îman 15; Fedailu’s-Sahabe, 150

(4) Sahih-i Buhârî, Rikak, 1

(5) Hâkim, el-Müstedrek, IV, 341; Sahih-i Buhârî, Rikak, 3; Sünen-i Tirmizi -K.,Zühd, 25

(6) Buhârî, V, 2360; Müsned, II, 417

(7) Tâ’lim’ül Müteallim, Burhanuddin ez-Zernûci, Sh:45





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle