FIKIH

Dinin Direği Olan Namaz İbâdetinin Kalbi Hükümleri
YAZI BOYUTU :

N. Mehmet SOLMAZ

Hevâsına muhalefet eden ve ihlâsla Allah’a (cc) teslim olan mükellefin, İslâm fıkhına uygun olan amellerine ibâdet denilir. Bazı kaynaklarda ibâdetler, değişik açılardan tasnif edilmiştir.  Bedeni ibâdet olan namaz, mükellefi münkerden ve fahşâdan koruduğu gibi, kalbini şeytanın ilka ettiği vesveselerden de korur. Kur’ân-ı Kerim’de namazın bu keyfiyeti haber verilmiştir: “Sana vahyedilen kitabı oku!.. Namazı da dosdoğru kıl (ve kıldır) Çünkü namaz edebsizliklerden ve fahşâ’dan (şer’i şerife uymayan her türlü kötü fiilden ve amelden) alıkoyar. Allah’ı zikretmek elbette en büyük (ibâdet) dir. Ne yaparsanız Allah bilir.” (El Ankebût Sûresi: 45) Hz. Abdullah İbn-i Mes’ûd (ra) hz. İbn-i Abbas ve diğer Sahabe-i Kirâm’dan Peygamberimiz Efendimiz’in (sav); “Gerçekten namaz insanı her türlü kötülük ve fahşâ’dan koruyacağını, hem namaz kılıp, hem de şer’i şerifin izin vermediği işleri yapan kimselerin hakkı ile ibâdet etmediklerini” açıkça izah ettiği haber verilmiştir. 

Dinin Direği Olan Namaz İbâdetinin

Kalbi Hükümleri

 
HEVÂSINA muhalefet eden ve ihlâsla Allah’a (cc) teslim olan mükellefin, islâm fıkhına uygun olan amellerine ibâdet denilir. Bazı kaynaklarda ibâdetler, değişik açılardan tasnif edilmiştir. Tasniflerde, hangi vasıtayla yerine getirildiğinin dikkate alındığını söylemek mümkündür. Bazı ibâdetler sadece sözle edâ edilir. Meselâ; tevbe etmek, dua ve zikirle meşgul olmak, insanlara iyilikleri emretmek ve onları kötülüklerden alıkoymak, bilgisiz olan kimselere ilim öğretmek ve yolunu kaybetmiş olan kimselere yardımcı olmak gibi!. . Bir kısmı da fiili olarak yapılır. Bedeni ibâdet olan namaz, mali keyfiyete haiz olan zekat, hem mali hem de bedeni bir ibâdet olan hacc ve Allah yolunda mücadele gibi. . . Bedeni ibâdet olan namaz, mükellefi münkerden ve fahşâdan koruduğu gibi, kalbini şeytanın ilka ettiği vesveselerden de korur. Kur’ân-ı Kerim’de namazın bu keyfiyeti haber verilmiştir: “Sana vahyedilen kitabı oku!. . Namazı da dosdoğru kıl (ve kıldır) Çünkü namaz edebsizliklerden ve fahşâ’dan (şer’i şerife uymayan her türlü kötü fiilden ve amelden) alıkoyar. Allah’ı zikretmek elbette en büyük (ibâdet) dir. Ne yaparsanız Allah bilir. ” (El Ankebût Sûresi: 45) Hz. Abdullah İbn-i Mes’ûd (ra) hz. İbn-i Abbas ve diğer Sahabe-i Kirâm’dan Peygamberimiz Efendimiz’in (sav): “Gerçekten namaz insanı her türlü kötülük ve fahşâ’dan koruyacağını, hem namaz kılıp, hem de şer’i şerifin izin vermediği işleri yapan kimselerin hakkı ile ibâdet etmediklerini” açıkça izah ettiği haber verilmiştir. Bazı muteteber fıkıh kitaplarında “Namazın hakiki sebebi, kula peşi peşine verilen nimetlerdir. Çünkü nimeti verene teşekkür etmek, hem şer’an, hem aklen vaciptir” hükmüne yer verilmiştir. Hz. Muaz b. Cebel’den (r. a) rivâyet edilen hadis-i Şerif’te ‘Namazın dinin direği olduğu’ haber verilmiştir. Bu ibâdetin zahirî ve bâtınî hükümlerine riâyet eden mükellef, her türlü münkerden kendisini koruyabilir. 
 
En Makbul Amel
Abdullah İbni Mesud şöyle dedi:
Peygamber aleyhisselama:
Allahın en çok beğendiği şey hangisidir? diye sordum. 
“Vaktinde kılınan namazdır” diye cevap verdi. 
Sonra hangi ibâdet gelir? dedim. 
“Ana ve babaya itaat etmek” buyurdu.
Daha sonra hangisi gelir? diye sordum. 
“Allah yolunda cihad” buyurdu. (1)
 
Namazın Faydaları
Namaz, bedene ve ruha sağlık kazandırır. İnsan namazla şükretmeye ve sabretmeye alışır. Namaz kılan iyi ahlâklı olur. Namazda Allah’ın rızasını gözettiği gibi, her işinde ve hareketinde de Allah’ın rızasını esas alır ve buna göre yaşar. 
Namaz, kişiyi Allah’a yaklaştırır, ruhen arındırır, yüceltir, nefisle, kötülüklerle mücadele azmi ve kararlılığı verir. Belirli bir disiplin içinde kulluk bilincine eriştirir. İnsan namazla olgun, örnek ve önder bir mü’min olur. (2)
Bu niteliklere sahip bir mü’min olabilmek için namaz kılanın, namazın farzlarına, vaciplerine ve sünnetlerine riâyet ederek tâdil-i erkânla huşû içinde namaz kılması lazımdır. 
Hz. Ömer Anlatıyor
Hz. Ömer, Allah O’ndan razı olsun! şöyle anlatıyor:
Allahın Rasulü, bir ara olağan üstü vahiy hallerinden birini yaşarken kıbleye dönüp ellerini kaldırarak, “Allahım! Bize nimetini artır, eksiltme; bizi onurlandır, alçaltma; bize ihsan et, mahrum etme; bizi seçkin kıl (düşmanlarımıza karşı)zayıf düşürme; bizden hoşnut ol ve bizi senden hoşnut kıl” diye dua ettikten sonra, “Şu anda bana on âyet indi; kim bu âyetlerin gereğini yaparsa cennete girecektir” buyurdu, ardından da bu surenin ilk on âyetini okudu. (3)
On âyet’in Türkçe mealleri şöyledir: Mü’minler kesinlikle kurtuluşa ermişlerdir.  Ki onlar, namazlarında derin bir saygı hâli yaşarlar.  Anlamsız, , yararsız şeylerden uzak dururlar.  Zekatı verirler.  İffetlerini korurlar.  Sadece eşleriyle veya ellerinin altında olanlarla yetinirler, bundan dolayı da kınanacak değillerdir.  Ama her kim bunun ötesine geçmek isterse işte haddi aşanlar onlardır.  Yine o mü’minler emanetlerine ve ahidlerine sadakat gösterirler.  Namazlarını titizlikle eda ederler.  İşte varis olacaklar bunlardır.  Firdevs cennetine varis olacaklar ve orada ebedî kalacaklardır. (Mü’minûn, 23/1-11)
Allah, Firdevs cennetine girecek mü’minlerin vasıflarını (niteliklerini) bildiriyor. 
Bu vasıfların ilkinde;  “Ki onlar, namazlarında derin bir saygı hâli yaşarlar.”  Bu vasıfların sonunda da; “Namazlarını titizlikle eda ederler.” Buyuruyor. 
Önce namaz, sonra namaz, daima namaz. Dinin direği namaz, mü’minin miracı namaz. Mü’mini korumak için küfre sınırtaşı olan namaz. Atalarımız ne güzel söylemiş: Namaz, kılanı yolda koymaz. 
Âyetin açıklamasında Kur’ân Yolu tefsir kitabından şu satırları alıyoruz: “Namazda derin saygılı hâli yaşamak” kurtuluşun imandan sonra ilk şartı olarak gösterilmiştir. Daha yakından bakıldığında bu kurtuluşun ikisine işaret edilmektedir: Namaz ve huşû. 
Derin saygı diye çevirdiğimiz “huşû” kelimesini Taberi, “Kulun namaz kılarak Allah’a itaatini, saygısını sergilemesi, namaz kılmak suretiyle Allah’ın emrini yerine getirmesi” diye açıklar. 
Kuşkusuz namaz İslâm’ın temel ibâdetlerinden biri ve kulun Allah’a yönelişinin, O’nunla birlikteliğinin en anlamlı ifadesidir. Fakat sembolik yönü de olan namazın bu manevî derinliği kazanabilmesi için bedensel hareketler, dilin âyet ve duaların lafızlarını okumaları yeterli değildir. 
Bu şekli kalıpların kalbteki kulluk niyeti ve bilinci ile bütünleşmesi, Allah’a saygı şuuru ile anlamlı hâle getirilmesi gerekir. İbadetin ve özellikle namazın bu ruhî ve manevî boyutu Kur’ân dilinde huşû ve takva terimi ile ifade edilmiştir. 
Burada huşû kavramı ayrıca itikadî ve ahlâkî bir anlam da taşımaktadır. Çünkü Allah’a inanmayanın O’na huşû ile yönelmesi beklenemez. Böyle birinin inanmadığı, dolayısıyla bir saygı hissetmediği halde namaz kılıyor, ibâdet ediyor görünmesi ise din dilindeki deyimiyle “Munafıklık” tır. 
Munafıklık ise dinî konularda için ve dışın, özün ve sözün birbirine uymamasıdır, dolayısıyla tam bir ahlâk bozukluğu ve erdemsizliktir. (4)
Birinci âyetin mealinde; “Ki onlar, namazlarında derin bir saygı hâli yaşarlar” buyurulur. Derin bir saygı hali”nin karşılığı âyette “Huşû”dur. 
Huşû 
Kalb insan için ne kadar gerekli ise, huşû da namaz için o kadar gereklidir. Huşûsuz kılınan namaz Allah katında makbul değildir. Allah katında makbul olmayan bir namazın, namaz kılana da faydası yoktur. 
Huşû nedir? Huşû, Namaz kılan, namaz kılarken gerek zihnen, gerek kalben, gerekse bedenen Allah’tan başka herşeyden alakayı kesip saygı ile O’nun huzurunda ve O’nunla birlikte olma bilincine ermesidir. 
İbni Abbas’a göre huşû: “Allah’ın celal ve azameti karşısında korku ve saygı duyarak, gönülden itaat arzusuyla ve benlik duygusunu tamamen yok etmiş olarak sükûnet içerisinde bulunmaktır”(5) 
Namaz kılan bir mü’min, namaz tamamlanıp selam verinceye kadar, namazda okuyacaklarından ve namaz hareketlerinden başka bir şeyi düşünmemesi ve yapmaması huşû halinde olduğunu gösterir. 
Bir müslüman, farz namazın vakti geldiğinde güzelce abdest alır, huşû içinde rükû ve secdesini de tam yaparak namazını kılarsa, büyük günah işlemedikçe, bu namaz önceki günahlarına keffaret olur. 
Rüku ve secde biri ötekinden ayrı düşünülemeyen iki ibâdet esasıdır. Rükûu tam yapmak gerekiyorsa, secdeyi de tam yapmak gerektiği anlaşılır. Rüku ve secde, hüşûun gözle görülebilen tezahüratları sayılır. (6)
Merhum Mevlana Mevdûdî de âyetin açıklamasında, huşû hakkında şunları yazar:
“Haşi’ûn”, bedenin olduğu kadar kalbin de bir durumu olan huşû’dan gelir. 
Kalbin huşusu, korkmak ve güçlü bir şahsın karşısında heybet hissine kapılmaktır. 
Bedenin huşûsu ise, böyle bir şahsın huzurunda baş eğmek, bakışları aşağı çevirip sesi alçaltmaktır. 
Namazda hem kalbin, hem de bedenin huşû içinde olması istenir. Namazın özü de budur. 
Rivâyete göre Peygamber Sallallahü Aleyhi Vesellem sakalı ile oynayan bir adamı görünce; “Kalbinde huşû olsaydı, bedeni onu gösterirdi” buyurmuşlardır. 
Hadiste ifade olunduğu üzere, huşû her ne kadar kalbin durumuysa da, şüphesiz beden onu ortaya kor. 
Şeriat hem kalpte huşûnun sağlanmasına, hem de kalbin oynak durumuna rağmen namazdaki fiziki hareketlerin yerine getirilmesine yardımcı olmak açısından bazı kurallar koymuştur. 
Söz gelimi, namazdayken ne sağa dönülür, ne sola; baş yukarı kaldırılmaz, göz her ne kadar sağa sola kayarsa da mümkün olduğunca secde yerine bakmak gerekir. 
Yine namzdayken yer değiştirilmez, iki yana eğilinmez. , elbiseyle oynanmaz ve üzerindeki toz toprak silkilmez, aynı şekilde , secdeye varırken oturulacak veya secde edilecek yer temizlenmez. 
Kazık gibi dimdik durmak, Kur’ân âyetlerini “lahin” üzere ve şarkı söyler gibi okumak, üs üste geğirmek ve esnemek de doğru değildir. Namazı hızlı hızlı kılmak da tasvip edilmemiştir. Namazın her bir rüknü yavaş yavaş ve huzur içinde yerine getirilmeli ve bir rükn tamamlanmadan diğerine geçilmemelidir. 
Şu kadar ki, namazda kişiye zarar verecek bir şeyden korkulursa bu bir elle giderilebilir, fakat eli tekrar tekrar kımıldatmak ve her iki eli birden kullanmak yasaklanmıştır. 
Bu tür bedensel davranış kurallarının yanısıra, namaz esnasında ilgisiz şeyler düşünmekten de kaçınmak gerekir. İnsanın tabii zayıflığı nedeniyle kendiliğinden zihne bir takım düşünceler gelirse, böylesi durumlarda zihnin ve kalbin bütünüyle Allah’a yönelmesi ve zihnin dille tam bir uyum içinde olması için elden gelen yapılmalı, ilgisiz düşüncelerin farkına varıldığında hemen dikkatler namaza yöneltilmelidir. (7)
Mehum M. Hamdi Yazır’ın Yazdıkları
Merhum M. Hamdi Yazır, Mü’minûn Sûresi’nin ilk âyetlerinin benzerleri âyetlerinin bulunduğu Meariç Sûresi’nin 19-35’inci âyetlerinin açıklamasında şunları yazar: “Doğrusu insan dayanıksız ve huysuz yaratılmıştır.”
HELÛ’ bir taraftan tahmmulsüzlük, mızıkçılık; bir taraftan da şiddet ve hırs gibi farklı kavram arasında bir huysuzluk ifade eden, manası açık olmayan bir vasıftır ki şu iki âyetle izahı yapılmıştır: “Kendisine kötülük dokunduğu zaman çok çok sızlanır.”
Kendisine mesela bir ağrı, bir sıkıntı, bir yoksulluk, hastalık gibi bir acı dokundu mu kıvranır, sızlanır, feryat eder, dayanamaz, başkalarından medet bekler.  “Yine kendisine bir hayır dokunduğu zaman da kıskanır.”
Mesela bir servete, bir sıhhate, bir makama kondu mu hırsından, kıskançlığından kimseye birşey vermek istemez, ağladığı günü derhal unutur. Başı ağrıdığı zaman her şeyden ümit bekleyen o mızmız adam bu kez biraz kuvvet bulunca kimseye bir lokma vermemek, hayra engel olmak için sımsıkı bir afacan kesilir. Hakk’a ve hayra sırtını çevirir. Eline geçeni toplayıp yığmaya, saklamaya çalışır. Onun için de o salgın ateş onu çağırır.  “Ancak namaz kılan mü’minler bunun dışındadır.”
O huydan, o ahlâksızlıktan, o azaptan, o kötü sonuçtan istisna edilmişlerdir. Onlar aşağıdaki gibi güzel huylarla nitelenmiş olup cennetlerde ikram göreceklerdir. O huylardan;
Birincisi, “Namazlarına devamlıdırlar.” Sadece “onun farz olduğuna inandım” demekle kalmayıp Allah’ın emrettiği ve Peygamber’in öğrettiği şekilde bilinen namazlarını terk etmeksizin devamlı kılmayı da huy edinmişlerdir. Allah’ı ve emirlerini unutmazlar. 
İkincisi, “Onların mallarında belli bir hak vardır.” Mallarında (sade nasıl isterse öyle verecekleri nafile bir yardım değil, malına göre) belirli bir oranda bilinen bir hak, yerine getirilmesi farz bir Allah borcu olmak üzere bir vergi vardır. 
“İsteyen için, istemekten utanan için.” Buna inanıp da, dilenen ihtiyaç sahiplerine ve dilenmeyi gururlarına yediremedikleri için dilenmediklerinden dolayı zengin zannedilen ve fakat hiçbir kazançları bulunmayan yoksullara o hakkı seve seve, iyi niyetle bizzat veya vekilleri vasıtasıyla verirler. 
Üçüncüsü, “Din gününü tasdik ederler.”  iyi veya kötü amellerinin cezasının verileceği haşir, neşir ve hesap gününü tasdik ederler. İmanlarında doğru olduklarını gösterirler. Yani hakkı ve hukuku tanıyıp âhirette verilecek sevaba iman ederek bedenle ve malla ilgili ibâdetleri yapmak için gayretle çalışır, nefislerini zahmete koşar, ceza gününe inandıklarını böyle bizzat yaptıkları işlerle kanıtlarlar. 
Burada âhiret gününü tasdikten maksadın sadece kalp ile veya dil ile yapılan ve teoride kalan bir tasdikten ibaret olmayıp bizzat yaparak kanıtlamak manasına olduğu, tasdikin namaz ve zekattan sonra ameli ibâdetler arasında sayılmasından ve bunun onlardaki samimiyet ve ihlas anlatılırken söylenmiş olmasından anlaşılır. 
Dördüncüsü, “Rablarının azabından korkarlar.” Kendilerine acıyarak azaptan korku ve sakınma üzere bulunurlar. Görevlerinde, yapmaları gereken işlerde kusur etmiş veya yasak olan bir şeye atılmış bulunmak ve Hakka layık işler yapmamış olmak endişesiyle korkar dururlar. 
Güzel güzel işler yapmakla beraber çalıştıkları, yaptıkları işlere güvenmezler, sonunda varıp kavuşacakları Allah’a karşı onları büyük bir şey yapmış gibi saymayıp küçük görürler. Onun huzuruna çıkacaklarını düşünerek, “Rablarının huzuruna döneceklerinden kalpleri çarparak zekatlarını verenler. . . ” (Mü’minû 23/60) övgüsü üzere kalpleri titreye titreye çalışırlar.  “Çünkü Rab’lerinin azabından emin olunmaz.”
Aman verilmiş, kendisinden güvence alınmış değildir. Zira insan için bu dünyada herşeyi çözümlemiş, bütün görevlerini yerine getirmiş ve sakınılması gereken şeyden sakınmış bulunduğunu iddia etmek mümkün olmadığı gibi, kaderin sırrı da bilinmemektedir. İnsanın bugüne kadar hiç kusur işlememiş olduğu varsayılsa bile yarın nasıl bir durum kazanacağını Allah’tan başka kimse bilemez. 
Beşincisi, Onlar ırzlarını, korurlar kimseye açmazlar. (29) Ancak hanımlarına ve ellerinin kazandığı, mülkleri altında bulunan cariyelerine karşı başka. Çünkü onlara karşı kınanmazlar. (30)  Bundan ötesini işteyenler, işte onlar haddi aşan sınır tanımayan kişilerdir. (31)
Altıncısı, Onlar emanetlerine ve verdikleri sözlere uyarlar. (32)
Kendilerine emanet edilen söz, hal, fiil, mal, Allah haklarına ve kul haklarına, ailelerine, çocuklarına, mülkleri altında bulunanlara , komşularına, yabancılara ve yakınlarına vermiş oldukları ahit ve sözlere uyarak onları tutarlar, bozmaktan sakınırlar. 
Şeriatın bütün hakları birer emanet olduğu gibi, yüce Allah’ın kullara vermiş olduğu uzuv, mal, çoluk- çocuk, makam ve mevki ve diğer nimetlerin hepsi de emanettir. Onları kullanılması gereken yerin dışında kullananlar emanete hainlik etmiş olurlar. 
Buhari ve Müslim’de İbnü Ömer’den rivâyet edildiği üzere dört huy kendisinde bulunan katıksız münafık olur. Kendisinde bu dört huydan birisi bulunanda da münafıklıktan bir huy, bir alamet bulunmuş olur: “Emanet verildiği zaman hainlik eden, söz söylediği zaman yalan söyleyn, söz verdiği zaman sözünde durmayan, düşmanlığa kalkıştığı zaman da edepsizlik eden, yani yalan ve iftira ile edepsizliğe sapan. ”
Beyhakî’nin “Şuab-ı İman” da Hz. Enes’ten rivâyet ettiği bir hadise göre, Peygamberimiz (sav) bir hutbesinde şöyle buyurmuştur: “Haberiniz olsun ki, emaneti olmayan kimsenin imanı yoktur. Ahdi olmayanın da dini yoktur. ”
Yedincisi, “Şahitliklerinde dürüsttürler.“ Doğru, dürüst adaletle şahitlik yapar, şahit oldukları şeyin hiçbir noktasını gizlemeden, eğip bükmeden dosdoğru şahitlik ederler. Bu özellik, emanet kavramı kapsamına girmekle beraber, önemini açıklamak için özellikle zikredilmiştir. 
Sekizicisi, “Namazlarını koruyucu olurlar.”  Ta başta namaza devam söylenildikten sonra, sonunda da namazın korunmasının ayrıca söylenmesi hakkında tefsirciler şöyle demişlerdir: Namaz vakitleri açısından, namazın hiçbir vakit terk edilmemesi için “namazlarına devam ederler” denilmiş; namazdan önce, namaz kılarken ve namazdan sonra yapılacak işlere özen göstererek en mükemmel bir şekilde olmasına dikkat etmek için de “namazlarını korurlar” denilmiştir. 
NAMAZDAN ÖNCEKİ İŞLER: Namazın mükemmel bir şekilde kılınabilmesi için vaktinden evvel gözetilmesi gereken hazırlıklar, vakitlerin girişine kalben ilgi göstererek dikkat etmek, abdest ve temizliğe; avret yerlerini örtmek, kıbleyi aramak, temiz elbise ve temiz yer ve mükemmel olmak için cemaat ve cami gibi hususlara dikkat etmek ve namazdan evvel kalbini vesveseden ve Allah’tan başka şeylere çevirmekten arındırıp kalp huzuru bulmaya ve gösterişten sakınmaya çalışmak. 
NAMAZ KILARKEN YAPILACAK ŞEYLER: Namazın, Allah’ın huzuruna yükselten bir miraç olduğunu düşünerek ve hikmetini bilerek sağa sola dönmeksizin okurken ve zikrederken kalp huzuru üzere bulunmak. 
NAMAZDAN SONRAKİ İŞLER: Namazdan sonra boş söz ve işlerden ve günaha girmekten sakınmaktır. 
Bununla beraber bütün bunları yapabilmek için en önemli bir şart daha vardır ki, o da namazın “korku namazı” halinde kalmaması ve namaz kılmaya engel olacak bir dış düşman saldırısına düşüverilmemesi için esneklik içinde bir vatan, bir İslâm yurdu ve burada iyiliği emir, kötülükten nehiy ile huzur ve sükunu gözetecek bir toplumun gerekli olduğu bilincine vararak o hususta gereğine göre karakol ve cihad görevine hazır bulunmak, yani Alla’tan başka hiçbir şeyden korkmayacak bir durumda bulunmak üzere korunmaktır. 
Tevbe Sûresi’nde geçtiği üzre; “Allah’ın mescitlerini ancak, Allah’a ve âhiret gününe inanan, namazı kılan, zekatı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar ederler. ” (Tevbe 9/18) Yoksa namaza devam ihtimali kalmaz. 
Bu şekilde müslümanların taşıdığı bu sekizinci özellik, İslâm’da toplum kurumuyla asayiş, yönetim ve askerlik işlerinin namazı koruma gayesiyle özellikle ilgili olması gereğini anlatmıştır. 
Dolayısıyla namaza devam ederken, namazın önünde ve sonunda bu koruyuculuk görevini unutmamak gerektiği gibi, korurken de, namaza devamı unutmamak ve onu korumak üzere kutsal bir görev olarak yapmak gerekir. Gerçi bu sûre Mekke’de inmiş olması ve Mekke’de henüz savaşa dair bir emir inmemiş bulunması itibarıyla orada askerlik işleri söz konusu olamaz ise de onun hazırlanmasıyla ilgili böyle esaslar da yok değildir. 
Görülüyor ki burada; bu sekiz özelliğin başı ve sonu namaz ile çerçevelenerek hepsi de namaz kılan kişinin niteliği olarak özetlenmiş ve bu şekilde namazın dinin direği olduğunu anlatmıştır.  “İşte bunlara Cennetlerde ikram olunacaklardır.”
Demekki bu sekiz huy, cennetin sekiz kapısı yerindedir. (8)
Merhum Mevdûdî:  “Ancak namaz kılanlar hariç.  Ki, onlar namazlarında devamlıdırlar. Namazlarını titizlikle koruyanlardır”mealindeki Meariç suresindeki 22, 23 ve 34. cü âyetlerin açıklamasında şunları yazar:
“Bir kimsenin namaz kılması onun muhakkak, Allah’a, Rasûlü’ne, kitabına ve âhiret gününe inanmakta ve bu imana göre amel etmek gayretinde olduğu anlamına gelir. ”
*
“Bir tembellik, bir gevşeklik ya da bir meşguliyet ihlas ehli mü’minlerin namazına mani olamaz. Namaz vakti gelince her şeyi bırakarak dururlar.  “Namazlarında devamlıdırlar”ın bir manası da Hz. Ukbe bin Amir’in açıkladığına göre, “Tam bir huzur ve huşû içinde namazı eda etmektir. Yani tabir caizse, kuşun kanat çırpışı gibi bir an evvel o namazdan kurtulabilmeye çalışmak değildir. ”
*
“Cennete sahip olacak o yüksek meziyetli kimselerin sıfatı namazla başlar namazla biter.  Namaz kılmak onların birinci sıfatlarıdır.  Namaz kılmaya devam etmek ise ikinci sıfatıdır.  Namazlarını korumak ise son sıfatlarıdır.  Namazı korumaktan kasıt, onları vaktinde eda etmektir.  Namazdan önce hem bedenlerinin ve hemde üzerindeki giysilerin temiz olmasına ve abdestlerine özen gösterirler.  Abdestte vücut azalarını iyice temizlerler.  Namazın farzlarına, vaciplerine, sünnet ve mütehaplarına tam manası ile uyarak namazın adabına da riâyet ederler. Allah’a karşı gelerek namazlarını heba etmezler. Bunların hepsi “namazı korumak” içerisinde sayılmaktadır. ”(9) 
Allah, namazları devamlı ve huşû içinde kılınması için, Bakara suresi 238’inci âyetinde şöyle buyurur: “Namazları ve orta namazı aksatmadan kılın, huşû içinde Allahın huzurunda durun.” (Bakara, 2/238)
“Âyetin açıklaması şöyledir: “Dinin direği, ibâdetlerin başı olan namazın, mü’min hayatıyla o kadar iç içe, vazgeçilmez, ihmal edilemez olması istenmiştir ki, insan oğlunun her türlü faaliyetine ara verdiği korkulu ve tehlikeli hallerinde bile namazın kılınması emredilmiş, ancak olağan dışı hal sebebiyle bazı kolaylıklar tanınmıştır. 
Normal hallerde mü’minler en değerli varlıklarını nasıl koruyorlarsa namazlarını da öyle koruyacak, yani hem eksiksiz hem de devamlı kılacaklardır. 
“Namazın eksiksiz kılınması” (muhafaza) vücut, dil ve zihin hareketleriyle yapılan farzları, vacip ve sünnetleri yerine getirmekle olur ve en azından farz ve vacip namazları geçirmemekle gerçekleşir. 
Namazla ilgili bu iki mükellefiyet dışında bir de kalble (zihin ve duygu işbirliği ile) yapılan ve âyette “kunut” kelimesiyle ifade edilen “huşû” şartı vardır. 
Huşû namaz kılan mü’minin huzurunda bulunduğu Rabb’inin büyüklüğüne yaraşır bir saygı, kulluk ve itaat duygusu, kendini veriş, bütünüyle yöneliş şeklinde gerçekleşir ve huşûsuz namaz, ruhsuz ceset gibidir. 
Bu sebeple dir ki, “Namazları eksikşiz ve devamlı kılın” emrinden sonra “huzur ve huşû içinde” kaydı getirilmiştir.” (10)
Vaktinde kılınan namazın öncelikle zikredilmesinin sebebi, bu ibâdetin önem sırası bakımından imandan hemen sonra gelmesidir. Namaz dinin direğidir. 
Namazı kılmayan ve namazı önemli bir ibâdet olarak görmeyen kimseden, Allah’ın diğer buyruklarına saygı göstermesi de beklenemez. 
Bir namazın Allah katında en makbul ibâdet olabilmesi, vakti girince kılınmasına bağlıdır. Vaktinde kılınmayan, ihmal edilerek son vaktine bırakılan bir namaz, kabul edilmekle beraber, Allah Teâlâ’nın en çok sevdiği bir ibâdet olma özelliğini kaybeder. (11)
Önce Namazdan Hesaba Çekileceğiz
“Kıyamet gününde kulun hesaba çekileceği ilk ameli onun namazıdır. Eğer namazı düzgün olursa, işi iyi gider ve kazançlı çıkar. Namazı düzgün olmazsa, kaybeder ve zararlı çıkar. Şâyet farzlarından birşey noksan çıkarsa, Azîz ve Celîl olan Rabb’i: Kulumun nafile namazları var mı, bakınız? der.  Farzların eksikliği nafilelerle tamamlanır. Sonra diğer amellerinden de bu şekilde hesaba çekilir. ”
Namazın faydaları çoktur. İki faydasından biri dünyada diğeri de buna bağlı olarak âhiret yurdunda. Namaz dünyada kötülük ve çirkinliklerden korur. Âhirette ise kul ilk önce namazdan hesaba çekilir. Namazdan hesabını verebilen kurtuluşa erer, cennete girer. (12)
Allah, Kur’ân-ı Kerim’in 24’üncü suresi olan “Nur” suresinin 37, 38’inci âyetlerinde namaza devamlı olan mü’minleri şöyle bildiriyor: “Öyle adamlar ki, ne ticaret, ne alış veriş, onları Allah’ı zikretmekten, dosdoğru namazı kılmaktan ve zekatı vermekten alıkoymaz. Onlar kalplerin ve gözlerin korkacağı günden korkarlar.  Anarlar ki, Allah kendilerini, yaptıklarından daha güzeli ile ödüllendirsin, daha fazlasını da lutfundan versin. Allah dilediğini hesapsız rızıklandırır.” 
Âyetin açıklamasında şunları okuyoruz: “İnsanların çoğu, fani olan imtihan dünyasında ticarete, zanaate, zevk ve safaya dalarak Allahı unuturlar, namazları vaktinde kılmazlar, mala düşkünlükleri sebebiyle zekatı ya hiç vermezler yahut da eksik verirler. 
Bunlar eksik verilmiş, adeta imtihan sorusuna benziyen dünya malına ve menfaatine aldanarak servet ve nimet imtihanını kaybeden gafillerdir. 
Allah’ın örnek gösterdiği, övdüğü ve yaptıklarının karşılığını fazlası ile vereceği, ayrıca karşılığı olmayan hesabsız lutuflarda bulunacağı kulları ise dünya-âhiret dengesini iyi kuranlar, ebedîyi faniye, devamlıyı geçiciye, değerliyi değersize değişmeyenlerdir. ”(13 )
Şifa tefsirinde âyetin açıklamasında şunlar yazılır: “Allah’ın kadın ve erkeklerden öyle er kişileri vardır ki, almak, satmak, ticaret yapmak onları, Allah’ın zikrinden, Kur’ândan, namazdan, zekat vermekten alıkoyamaz. Onlar Allah’ın rızasını kazanıp cennetine girmeyi hedef kabul etmişlerdir. 
Kırkbin metre koşucusunun koşarken hep ödülü düşündüğü, ayağına takılan taşları düşünmediği gibi, o er kişilerde Allah’ın rızasına doğru yürürken gözlerine takılan haram yüzlere ve gözlere, eline bulaşan haram olan, baş döndüren, köşe döndüren paralara takılıp kalmazlar. 
Yemesi, içmesi, evlenmesi bunları sağlamak için yaptığı çalışmalarında hep Allah’ın rızasını gözetir. Allah’ın koyduğu kurallara göre kazanan, sevap kazanır. 
Allah’ın ve Rasulünün koyduğu kurallara göre yiyen, içen, uyuyan, evlenen bir mü’min; aynı zamanda sevap kazanır ve Mevlasına doğru yaklaşır”. (14) 
Namazı Tam Kılmanın Üç şartı Vardır 
a)Tadîl-i erkana riâyet ederek kılmak. 
Namazın farzlarının, vaciplerinin, sünnetlerinin hakkını vererek, kalben mutmain olacak şekilde tam bir sükünet içinde, aceleye getirmeden yerli yerinde yapmak, namazı bozan, namazın kabulüne engel olan, namazı fesada uğratan şeylerden kendimizi koruyarak kılmak. 
b) Namazı huşû içinde kılmak. 
c) Namaz kıldıktan sonrada namaz şuuru ile hareket etmek. (15)
Horuz’un Yem Yediği Gibi Namaz Kılınmaz
Ebu Hureyre’den (ra) rivâyet edildiğine göre bir gün bir adam, namazını bitirip peygamber Sallallahü aleyhi ve sellem’e gelerek selam verdi. Rasûl-i Ekrem selamını aldıktan sonra:  “Dön namazını yeniden kıl. Çünkü sen namaz kılmadın” buyurdu.  Adam dönüp namazını kıldıktan sonra tekrar peygamber(s. a. v)’e gelip selam verdi. Rasûl-i Ekrem selamını aldıktan sonra yine ona: “Dön namazını yeniden kıl. Çünkü sen namaz kılmadın” buyurdu.  Adam tekrar namaz kılıp geldi ve selamlaşmadan sonra kıldığı namazın yine olmadığını anlayınca: Yâ Rasûlallah! Madem namazım olmuyor o zaman nasıl kılacağımı bana öğret, dedi. Rasûl-i Ekrem de ona:  “Namaza kalkacağın zaman hakkını vererek abdestini al.”  Sonra kıbleye doğru durup iftitah tekbirini al, peşinden Kur’ân’da sana kolay geleni oku.  Sonra rüku’ edip kalbin mutmain oluncaya kadar rüku halinde kal.  Sonra (başını) kaldırıp kemikler mafsallarında yerleşinceye kadar ayakta dik dur.  Sonra secdeye vararak kalbin mutmain oluncaya kadar secdede dur.  Sonra başını kaldır ve kemikler mafsallarında yerleşinceye kadar otur. Bunu namazın bütün rek’atlarında yap” buyurdu. 
Peygamber Efendimiz (sav)’in namazın rükünlerinin tam bir sükûnet içinde, acele etmeden îfa edilmesi üzerinde ısrarlı durduğu bilinmektedir.  “Bana Cebrail (as), namazda secdeleri horozun yem topladığı gibi yapmamam gerektiği konusunda uyarıda bulundu” şeklindeki hadisi konusunda ciddiyetini göstermesi açısından önemlidir. Nitekim şu olay bu hususu desteklemektedir:
Rasûl-i Ekrem Efendimiz (sav) namaz kılan bir adam gördü. Adam, rükûnun hakkını vermiyor, eğilmesi ile kalkması bir oluyordu; secdesini horozun yem yediği gibi özensiz ve hızlıca yapıyordu. Bunun üzerine Efendimiz (sav );  “Şu adam bu hal üzere ölse Muhammed ümmeti dışında bir ölümle ölmüş olur. ” dedi ve şöyle devam etti:  “Namazını bu şekilde kılanlar aç olup da iki üç hurma yiyen ve yediğinden hiçbir şey anlamayanı yani doymayan kimseler gibidir.”
Hz. Peygamber (sav) ta’dil-i erkânı konu alan bu hadislerinden başka konuyu tamamlayıcı nitelikte ve çarpıcı biçimde şu Hadis-i Şerifi’nde anlatmaktadır:  “Hırsızın en kötüsü namazından çalandır.”
Yâ Rasûlallah! Kişi namazından nasıl çalar?” diye sorulunca cevaben: “Rükû’ ve secdesini tam yapmayarak” buyurmuştur. (16)
____________________
(1) Riyazussalihîn, 2/414, Erkam yayını, İst. 
(2) İslâmda İnanç İbâdet ve Günlük Yaşayış Ansiklopedisi, 3/427, İfav yayını, İst. 
(3) Müsned, 1/34’den Kur’ân Yolu, 4/8, Diyanet Yayını, Ank. 
(4) Kur’ân Yolu, 4/9
(5) Zeki Duman, Beyanülhak, 2/373, Fecr Yayını, Ank. 
(6) Riyazussalihin, 5/202
(7) Mevlana Mevdûdî, Tefhimülkur’ân, 3/399, Yeni Şafak Yayını, İst. 
(8) M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili 8/339- 342, ZAMAN YAYINI İst. 
(9) Tefhimülkur’ân , 6/461, 465
(10) Kur’ân Yolu, 1/376
(11) Riyazussalihin, 2/415
(12) PROF Dr. Saffet Köse, İbadetten Kulluk Şuuruna, 174, Altınoluk Yayını, İst. 
(13) Kur’ân Yolu, 4/84
(14) Mahmut Toptaş, Şifa Tefsiri, 5/384, Gerçek Hayat, Yayını, İst. 
(15) İbadetten kulluk şuuruna, 176
(16) Adı Geçen Eser, 177-179




    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle