FIKIH

Vasiyetin Meşrûiyeti, Hükmü ve Keyfiyeti
YAZI BOYUTU :

N. Mehmet SOLMAZ

Vasiyet, eskiden beri bilinen ve insanları devamlı meşgul eden bir uygulamadır. Ancak bu uygulama, bazı dönemlerde zulme ve haksızlığa sebeb olmuştur. Cahiliye döneminde bazı kimseler; başkalarına karşı övünmek için vasiyette bulunuyor, yakınlarını yoksulluk ve zaruret içerisinde bırakıyorlardı. Vasiyet; mirasın taksimiyle (feraizle) ilgili hükümler indirilmeden önce farz, daha sonra müstehap kılınan bir muameledir. Vasiyet ederken, varis olmayan yakın akrabanın tercih edilmesi müstehaptır. Hanefi fûkahası: “Malı, varis olmayan fakir akrabaya vasiyet etmek efdaldir. Çünkü Rasûl-i Ekrem (sav): “Sadakanın efdali, zi-rahme (akrabaya) verilendir” buyurmuştur. Vârislerin mâli durumu iyi değilse veya mirâs kalacak mala ihtiyaçları varsa, vasiyeti terketmek daha evlâdır“ hükmünde ittifak etmiştir.

Vasiyetin Meşrûiyeti, Hükmü ve Keyfiyeti 

 
MANİSA’dan M. Sadullah GÜNGÖR/ Mektubunuzda: ”-Bir sohbette, vasiyetin hükmü konusu açıldı. Bazı müslümanlar, vasiyetin farz olduğunu iddia ettiler. Bazıları ise, mirasın taksimiyle (feraizle) ilgili ayetler indirilmeden önce farz, daha sonra mübah olduğunu söylediler. (..) Nasih-mensuh ayetler konusunda değişik görüşler ortaya atıldı. Kur’an’da hükmü neshedilen veya tahsis edilen ayetler var mıdır? (..) Vasiyetin hükmü nedir? Meşrûyeti kitap, sünnet ve icma ile sabit midir? Vasiyetin cahiliye döneminde araplar arasında yaygın olduğu iddiası doğru mudur? Vasiyet etmeyen bir müslüman günahkâr olur mu? Varis olmayan akrabaya veya evlât edinilen kimseye, vasiyet ederek mal bırakmak caiz midir?” diyorsunuz.
CEVAP: Mektubunuzu özetlemeye gayret ettim. İslâm âlimleri, ilâhi tekliflerin sebebinin imtihan olduğunu ifade etmişlerdir. İçinde yaşadığımız âlem imtihan dünyasıdır ve her imtihanın bir neticesi vardır. Kur’an-ı Kerim’de meâlen: “Her nefis ölümü tadacaktır. Kıyamet günü ecirleriniz size eksiksiz olarak verilecektir. Kim ki hemen ateşin elinden kurtarılır da cennete konursa, işte o kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı aldatıcı metâdan (ve ziynetten) başka bir şey değildir. Andolsun ki mallarınız ve canlarınız hususunda imtihana çekileceksiniz. Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve müşriklerden çok incitici sözler duyacaksınız. Ancak sabreder ve takvaya uygun davranırsanız felâha erersiniz. Muhakkak ki bu azmedilmesi gereken işlerin en değerlisidir” (Al-i İmran Sûresi: 185-186) hükmü beyan buyurulmuştur. Bilindiği gibi Allah (cc) hayatı ve ölümü, insanları imtihan etmek için yaratmıştır. Âyet-i Kerime’de yer alan “Dünya hayatı, aldatıcı metâdan (ve ziynetten) başka birşey değildir. Andolsun ki mallarınız ve canlarınız hususunda imtihana çekileceksiniz” hükmü, her mükellefi ilzam eden umumi bir beyandır. Bu tesbitten sonra, vasiyet meselesiyle ilgili olarak münazara konusu haline getirdiğiniz nasih ve mensuh meselesine geçebiliriz. Bir nassın hükmünün, daha sonra gelen bir nassla kaldırmasına nesh denilir. Tefsir ve fıkıh ûsûlü ile ilgili eserlerde; nasih, mensûh, hükmün tahsisi ve beyanın tebdili gibi konulara yer verilmiştir. Hz. Ali (ra) bir vaize: ”Nasih ve mensûhu biliyor musun?” sualini sormuş, “-Hayır bilmiyorum” cevabını alınca: ”Sen kendini de helâk ediyorsun, başkalarını da!..”(1) demiştir. Usûl âlimleri hükmün tahsisi ile nesh edilmesi arasındaki farkları izah etmişlerdir. 
Vasiyet; mirasın taksimiyle (feraizle) ilgili hükümler indirilmeden önce farz, daha sonra müstehap kılınan bir muameledir. Bunun delili şu ayet-i kerimedir: “Sizden birinize ölüm gelip çattığı vakit, eğer mal bırakacaksa; anneye, babaya, yakın akrabaya meşru bir sûrette vasiyette bulunmak takva sahipleri üzerine bir hak olarak farz kılındı.”(El Bakara Sûresi: 180) Dikkat edilirse; anne, baba ve yakın akraba için, vasiyet etmenin farz olduğu sarih bir şekilde beyan edilmiştir. Bir başka Âyet-i Kerime’de “Sizden zevcelerini geri bırakıp ölecek olanlar, eşlerinin (kendi evlerinden) çıkarılmayarak yılına kadar faidelenmesini vasiyet etsinler” (El Bakara Sûresi: 240) hükmü beyan buyurulmuştur. İmam-ı Şafii (rha) bu iki ayeti zikrettikten sonra “ Vasiyetin farziyyetine vâkıf kimselerden aldığımız habere göre; feraizle ilgili ayetler indikten sonra (fetih yılında) Resûl-i Ekrem (sav)” Varise vasiyet yoktur. Kafire karşılık mü’min öldürülmez “ buyurmuştur. Bu hadis; bir topluluğun, bir topluluktan yaptığı rivayet hükmündedir. Aynı zamanda ilim ehlinin bu hadis üzerinde ittifak ettiklerini görüyoruz. Buna dayanarak diyoruz ki; anne, baba ve zevce hakkında yapılan vasiyet; mirâs ayetlerinin inzâli ile birlikte neshedilmiştir. Bu konuda icmâ vardır. Yine ûlemanın büyük çoğunluğu; akrabaya vasiyyetin hükmünün (eğer akraba vâris ise) mensûh olduğuna kâil olmuştur” (2) diyerek, bir inceliğe işaret etmiştir. Mensuh olduğunun bir diğer delili, sahabe-i kiram’dan çoğunun vasiyette bulunmamış olmalarıdır. Eğer vasiyet farz olsaydı, sahabelerin bunu terketmeleri düşünülemezdi. Hz, Abdullah İbn Abbas (ra) ve Hz. Abdullah İbn Ömer (ra) vasiyetin farz olacağı izlenimini veren bu âyetlerin mensuh olduğunu belirtmişlerdir.(3) Vasiyet etmek farz değil değil, müstehabtır. 
Vasiyetin meşrûiyeti, Kitap, Sünnet ve İcma ile sabittir. Feraizin hükümlerini beyan eden ayetlerde (En Nisâ Sûresi:11-12) ölenin varislerinin mirastaki hisseleri beyan edilmiş ve “Bu hisselerin borçlar ödendikten ve vasiyetler tenfiz edildikten sonra hak sahiplerine ödeneceği” hükme bağlanmıştır. Vasiyet muamelesi, Peygamberimizin de tavsiye ettiği malûmdur. Hz. Abdullah İbn Ömer’den (ra) rivayet edilen bir hadis-i şerifte Peygamberimiz Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur:” Hiçbir müslümanın; vasiyet edeceği birşey varken, vasiyetini yazmadan iki gece geçirmesi caiz değildir.”(4) Bir başka hadis-i şerif’te ise şu müjde verilmiştir: “Allah (cc) size, amellerinize ziyade olması için, ölümünüz esnasında mallarınızın üçte birini tasadduk (vasiyet) etme yetkisini verdi.”(5) İslâm ûleması, vasiyetin meşrû bir muamele olduğu konusunda ittifak etmişltir. Dolayısıyla vasiyet, İcmai ümmet’le de sabittir. (6) 
Vasiyet, eskiden beri devam edegelen bir uygulamadır. Ancak bu uygulama, bazı dönemlerde zulme ve haksızlığa sebeb olmuştur. Cahiliye döneminde bazı kimseler; başkalarına karşı övünmek için vasiyette bulunuyor, yakınlarını yoksulluk ve zaruret içerisinde bırakıyorlardı. (7) Vasiyet ederken, varis olmayan yakın akrabanın tercih edilmesi müstehaptır. Hanefi fûkahası: “Malı, varis olmayan fakir akrabaya vasiyet etmek efdaldir. Çünkü Resûl-i Ekrem (sav): “Sadakanın efdali, zi-rahme (akrabaya) verilendir” buyurmuştur. Vârislerin mâli durumu iyi değilse veya mirâs kalacak mala ihtiyaçları varsa, vasiyeti terketmek daha evlâdır“(8) hükmünde ittifak etmiştir. 
Vasiyetin rüknü; hibe, alım satım, icare ve diğer akitlerde olduğu gibi icap ve kabuldür. Yani, “Ben fülân, fülân için, şöyle vasiyet ettim” demek ve bu muamelede kullanılan ifadeleri söylemektir. Buna icap denir. Vasiyette adı geçen kimse; vasiyet eden şahsın ölümünden sonra kabul etse dahi vasiyet sahih olur.(9) Vasiyet’in sıhhati için; kabulün icaba muvâfık olması zaruridir. Meselâ, bir kimse iki şahsa: “Şu evimi, şu iki şahsa vasiyet ettim” dedikten sonra vefat etse, o iki şahıstan birisi kabul, diğeri reddetse, vasiyet batıl olur. Zira vasiyetin edâsı için, her ikisinin kabulü zaruridir. Bu tahakkuk etmemiştir.(10) Vasiyet eden kimsenin temlike ehil olması gerekir. Küçük çocuğun veya aklî dengesi bulunmayan kimsenin (mecnunun, delinin vs.) vasiyet etmeleri sahih değildir.(11) 
Vasiyetin bir şartı da; vasiyet vaktinde, kendisi için vasiyet edilen şahsın hayatta olmasıdır. Zira ölü için yapılan vasiyet muamelesi batıldır. Vasiyet edilen şeyin; gerek mal gerek menfaat olsun; vasiyet edenin ölümünden sonra, temlik edilebilir olması da zaruridir. Önemli bir incelik de şudur: Peygamberimiz Efendimiz’in (sav): “Şüphesiz ki Allah (cc) her hak sahibine hakkını vermiştir. Dikkat ediniz!.. Vâris için vasiyet yoktur”(12) buyurduğu malûmdur. Dolayısıyla vasiyet edilen şahsın, vasiyet eden kimsenin varislerinden olmaması gerekir. Varise yapılan vasiyet, yapılmamış hükmündedir. Hanefi fûkahası; Peygamberimiz Efendimiz’in(sav) “Katil için vasiyet yoktur”(13) hükmünü esas almış, kasden veya kasda benzeyen bir fiille vasiyet edeni öldüren kimsenin bu vasfını kaybedeceği müftabih kabil olarak benimsemiştir. 
Lazım bir akid olan vasiyet muamelesini, hüküm açıdan beş grupta değerlendirmek mümkündür. 
A) Vâcip olan vasiyet: Mükellefin üzerinde; emânet, varislerin bilmediği borçlar, verilmemiş zekât, öşür ve bunun gibi mâli ibâdetler, yerine getirilmemiş nezr (adak), hacc gibi hususlar, meşrû sebeblerle tutulamayan Razaman orucunun fidyesi veya keffâretler sözkonusu ise, bunları vasiyet etmesi vâciptir.
B) Müstehab olan vasiyet: Zengin olan müslümanın, varisi olmayan akrabalarına, yoksullara ve hayır kurumlarına vasiyette bulunması müstehaptır. Bir mü’minin; hiçbir vârisi bulunmaz ve borcu da olmazsa; bütün malını İslâmi hizmetlerin yerine getirilmesi için vasiyet etmesi müstehaptır.
C) Mendub olan vasiyet: İslâm’a hizmet edemediği için üzülen bir mü’min’in; malının üçte birini veya daha azını, bu hizmet için vasiyette bulunması mendub’dur.
D) Mübah olan vasiyet: Mahrumlara, mazlumlara, öksüzlere, yetimlere, yolda kalmışlara ve fakirlere vasiyette bulunmak mübâhdır.
E) Mekrûh veya haram olan vasiyet: Varisleri fakir olan kimselerin, mallarını başkalarına vasiyet etmeleri ittifakla mekruhtur. Hanefi fukahasına göre, kim olursa olsun fisk-û fücurü zahir olan kimselere de vasiyette bulunmak caiz değildir.(14) Harama vesile olacağı sabit olan (bilinen) vasiyetin hükmü haramdır.
Mükellefin, malının üçte birinden fazlasının vasiyet etmesi caiz değildir. Şayet vasiyet edilmişse; varislerin, malın üçte birisinden fazla olan kısmıni iptal edebilirler. Bu vasiyete uymaları zaruri değildir. Vasiyet, bütün alimlere göre lâzım bir akittir. Çünkü bir teberrudur. Vasiyette bulunan vasiyete karşılık bir şey almamaktadır. Dolayısıyle istediği zaman vasiyetinin tamamıdan veya bir kısmından vazgeçmesi mümkündür.(15) Varis olmayan akrabaya veya evlât edinilen kimseye, vasiyet ederek mal bırakmak caizdir.  Meselenin özü budur. Birbirimize dua edelim.
______________________
(1) İmam-ı Zerkeşi-El Burhan fi Ulûmû’l Kur’an- Kahire: 1957 C: 2 Sh: 29.
(2) İmam-ı Şafii-Er Risale-Kahire: 1979 Sh: 138 Madde: 398 vd. 
(3) Prof. Dr. Vehbe Zuhayli- slâm Fıkhı Ansiklopedisi- İst:1991 C: 10 Sh: 137 
(4) Sahih-i Buhari-İst: 1401 C: 3, Sh: 186 K. Vesaye: 1. Ayrıca Sahih-i Müslim-İst: 1401 C: 2, Sh: 1249 Had. No: 1 (1627)
(5) Sünen-i İbn Mâce-İst: 1401 K. Vesâyâ: 5, Ayrıca İmam-ı Zeylaî- Nasbu’r Râye- Haydarabat: ty C: 4 Sh: 399 vd. 
(6) İmam-ı Merginani-El Hidaye Şerhû Bidayetü’l Mübtedi Kahire: 1965 C: 4, Sh: 233, Ayrıca İbn Kudâme- el-Muğnî-Beyrut: ty C: 6 Sh: 444 
(7) Prof. Dr. Vehbe Zuhayli- A.g.e.C: 10 Sh:133 
(8) İbn-i Hümam-Fethû’l Kadir-Beyrut: 1318 C: 8, Sh: 431-432. Ayrıca Molla Hüsrev-A.g.e. C: 2, Sh: 428.
(9) İmam-ı Kasani-El Bedaiû’s Senai-Beyrut: 1974 C: 7, Sh: 331-332. Ayrıca Şeyh Nizamüddin ve Heyet-El Feteva-ı Hindiyye-Beyrut: 1400 C: 6, Sh: 432.
(10) Ö. Nasuhi Bilmen-Hukuki İslâmiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu-İst: 1976 C: 5, Sh: 119 Madde: 21.
(11) Molla Hüsrev-Molla Hüsrev-Dürerû’l Hükkam fi Şerhi Gureri’l Ahkam-İst: 1307 C: 2, Sh: 427, Ayrıca Şeyh Nizamüddin ve Heyet-A.g.e. C: 6, Sh: 433.
(12) Sahih-i Buhari-İst: 1401 K. Vasaya: 6, Sh: 3, Sh: 188, Sünen-i İbn-i Mace-C: 2, Sh: 905 K. Vasaya: 6, İmam Ahmed b. Hanbel-C: 4, Sh: 186, İmam-ı Şafii-Er Risale-Kahire: 1979 (2 bsm) Sh: 140 Madde: 402.
(13) İbn-i Hümam-A.g.e.C: 8, Sh: 424. Ayrıca Molla Hüsrev-A.g.e. C: 2, Sh: 430.
(14) İmam-ı Merginani-El Hidaye Şerhû Bidayetü’l Mübtedi-Kahire: 1965 C: 4, Sh: 247-248. Ayrıca Ö. Nasuhi Bilmen-A.g.e. C: 5, Sh: 120 Mad: 24. 
(15) İmam-ı Zeylaî- Tebyinü’l-Hakaik- Beyrut: ty C: 4 Sh: 186, Ayrıca El Meydanî, A.g.e. C: 4 Sh: 178




    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle