FIKIH

Siyasi Meselelerde Delillerin Teâruzu ve Müşkil Hâdiseler
YAZI BOYUTU :

İbrahim DÖNERTAŞ

imamların ‘Teâruzû’l Edille’ (deliller arasındaki çelişki), muhaddis âlimlerin ‘Muhtelif Hâdis’ şeklinde isimlendirdiği ve çözüm yollarını gösterdiği yüzlerce mesele vardır. Bunların önemli bir bölümü, müslümanların karşılaştığı siyasi müşkillerle ilgilidir. Bu dersimizde,Hz. Hatıb b. Belteâ’nın başına gelen ve casusluk suçlamasını da beraberinde getiren hâdise üzerinde duracağız. Zira bu hâdise; gerek bu konuda söz söyleme ehliyetine sahip olan ûlema arasında, gerekse günümüzde bu ehliyete sahip olmadığı halde bu olay üzerinden fıkhi hükümler, anlamlar ve sonuçlar çıkaran kişiler arasında ihtilaflara konu olmuş bir hâdisedir. Hâdise şudur: “ Hz. Hâtıb bin Beltea bir kadın aracılığı ile Mekkeli müşriklere mektup göndermiş, mektup daha müşriklere ulaşmadan kadından alınmış ve Peygamberimiz Efendimiz’e (s.a.v.) getirilmiştir. Hâtıb bu gizli mektupta müşriklere, Peygamberimiz Efendimiz’in (s.a.v.) gizli planını (yani Mekke’ye doğru yürüyüp, onlara saldıracağını) haber vermiştir.’ Hesap gününe hazırlanan bir mükellefin mü’minleri bırakıp kâfirleri dost edinmesi ve mü’minlerin aleyhinde onlara maddi ve manevi açıdan yardımda bulunmasının hükmü konusunda, muteber kaynaklarda yer alan hükümlerin bir kısmını nakledelim.

Siyasi Meselelerde Delillerin Teâruzu ve Müşkil Hâdiseler

 
MÜCTEHİD imamların ‘Tearuzû’l Edille’ (deliller arasındaki çelişki), muhaddis âlimlerin ‘Muhtelif Hâdis’ şeklinde isimlendirdiği ve çözüm yollarını gösterdiği yüzlerce mesele vardır. Bunların önemli bir bölümü, müslümanların karşılaştıağı siyasi müşkillerle ilgilidir. Bu dersimizde,Hz. Hatıb b. Belteâ’nın başına gelen ve casusluk suçlaması’nı da beraberinde getiren hâdise üzerinde duracağız. Zira bu hâdise; gerek bu konuda söz söyleme ehliyetine sahip olan ûlema arasında, gerekse günümüzde bu ehliyete sahip olmadığı halde bu olay üzerinden fıkhi hükümler, anlamlar ve sonuçlar çıkaran kişiler arasında ihtilaflara konu olmuş bir hâdisedir. Hâdise şudur: “ Hz. Hâtıb bin Beltea bir kadın aracılığı ile Mekkeli müşriklere mektup göndermiş, mektup daha müşriklere ulaşmadan kadından alınmış ve Peygamberimiz Efendimiz’e (s.a.v.) getirilmiştir. Hâtıb bu gizli mektupta müşriklere, Peygamberimiz Efendimiz’in (s.a.v.) gizli planını (yani Mekke’ye doğru yürüyüp, onlara saldıracağını) haber vermiştir. Bu hâdisenin faili olan Hâtıb’a, meselenin aslını öğrenmek için Efendimiz (sav) şöyle dedi; “Ey Hâtıb! Bu da nedir?” Hâtıb şöyle dedi; “Benim hakkımda karar vermekte acele etmeyin. Ben Kureyş’e sonradan dâhil olmuş, onların bizzat kendilerinden olmayan biriyim. Seninle beraber olan muhacirlerin Mekke’de ailelerini koruyacak akrabaları vardır. Onların sahip oldukları soy bağı bende olmadığı için yakınlarımı korusunlar diye onların yanında bir elim (desteğim) olsun istedim. Ben bunu küfretmek, dinimden dönmek ve İslâm’dan küfre rıza göstermek maksadıyla yapmadım” Bunun üzerine Peygamberimiz Efendimiz (s.a.v.) buyurdu; “O size doğru söyledi.” Hâdiseye şahit olan Hz. Ömer (r.a.) şu teklifte bulundu; “Beni bırak da şu münafığın boynunu vurayım.” Bu teklif karşısında Peygamberimiz Efendimiz (s.a.v.) Hz. Ömer’e (ra) şunları söylemiştir: “Muhakkak ki o Bedir Savaşı’na iştirak etmiş olan bir kardeşinizdir. Nereden biliyorsun, belki Allah (c.c.) Bedir ehlinin hatalarını ve kusurlarını affetmiştir” (1)
Kişinin mü’minleri bırakıp kâfirleri dost edinmesi ve mü’minlerin aleyhinde onlara maddi ve manevi açıdan yardımda bulunması velâyet şirkinin en belirgin özelliklerindendir. Kişinin mü’minlerin sırlarını, gizliliklerini ve sadece mü’minlerin bilmesi gereken bilgileri tağuti güçlere haber vermesi de velâyet şirkinin içine girer. Allah Teâlâ şöyle buyurur; “Ey iman edenler, yahudi ve hristiyanları dostlar (veliler) edinmeyin; onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden onları kim dost edinirse, kuşkusuz onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna hidâyet vermez” (Maide,5/51)
Yine; “Mü’minler, mü’minleri bırakıp da kâfirleri veli, edinmesinler. Kim böyle yaparsa Allah ile dostluğu kalmaz” (Âl-i imran,3/28) âyetlerini delil getirerek kâfirlere yardım etmenin küfür olduğunu beyan ederler. Fakat bu mesele âlimler arasında ihtilaflı bir meseledir. Bu konu hakkında açıklamaları ve âlimlerin görüşlerini getirelim.
KÂFİRLERE YARDIM ETMEK KÜFÜR MÜ, GÜNAH MI?
Kadı Ebu Yâ’la; (2) EbuBekr el-Cessâs; (3) İbnu’l Cevzi(4) gibi kimi âlimler Hâtıb’ın fiilinin (kâfirlere yardım etmesinin) küfür olduğunu, fakat tekfir edilmesine mani bir özür bulunduğu için tekfir edilmediğini söylemişlerdir. Hâtıb’ın fiilinin küfür olduğu görüşüne göre bu kıssa, Müslümanlara zarar verecek bir haberi kâfirlere ulaştırmanın küfür olduğuna delildir.
Bu görüşte olanlara karşı İmam Şafii, İmam Tahâvi, İbn Teymiyye ve İbnu’l Kayyım gibi ulemâ ise, Hâtıb’ın yaptığının küfür olmayıp masiyet (Günah) olduğuna kâni olmuşlardır. (5)
Bu kıssada Hz.Ömer’in Hâtıb hakkında söylemiş olduğu sözde farklı rivâyetler vardır;
a) Ömer (r.a.) şöyle demiştir; “Beni bırak da şu münafığın boynunu vurayım” (6)
b) “Ey Allah’ın rasûlu! Beni bırak da Hâtıb bin Beltea’nın boynunu vurayım. Muhakkak ki o kâfir olmuştur. (7)
c) “Ey Allah’ın Rasûlu! O’nun boynunu vurayım. Muhakkak ki o kâfir olmuştur. (8)
d) (Peygamber (s.a.v.) Hâtıb’ın Bedir’e tanıklık ettiğini söyledikten sonra) Ömer (ra); “Ancak o ahdini bozdu ve sana karşı düşmanlarına destek oldu.” (9)
e) Bir başka rivâyette Ömer (r.a.)’ın onu “Allah ve Rasulü’ne ihanet etmek”le suçladığı. (10)
f) Başka bir rivâyette ise “Allah’ın düşmanı” olarak nitelediği. (11)
Görüldüğü gibi mana olarak aynı noktaya işaret etse de, kelime olarak farklılıklar olduğunu görebiliriz. Bu sözler arası tercih yapmak ancak gelen rivâyetlerdeki senet zincirindeki ravilerin hallerini bilmek, ya da muhaddisler arası tercih yapmak ancak onların hallerini bilmek ile mümkündür. Ayrıca Hz. Ömer’in bu sözleri Hz. Peygamberin ve Hâtıb bin Beltea (ra)’nın sözlerinden önce mi, Sonra mı, Arada mı söylediği konusu ayrı bir husustur. Fakat işin ehli , yani müçtehid ulemanın mevcut hâdislerdeki illetleri tahkik etmesi ve yorumlaması bu konuya ışık tutabilir. Bu ise geniş bir ilmi gerektiren bir husustur. O halde bu kıssa ile ilgili çıkarım yapmak bize düşmez. Bize hâdise müçtehid ulemanın görüşlerine tabi olmaktır. Bu kıssa ile ilgili konuşmak gerekirse birçok farklı yorumlar yapılabilir. Mesela; Bu eylem başlı başına küfür olsa idi Rasulullah (s.a.v.) onu direkt tekfir ederdi ve kastını sormazdı. Yine Hatıb’in; “Ben bunu küfretmek için yapmadım” sözü de bu eylemin ancak şirki sevmek, şirkin islâm’a üstün gelmesini istemek şartıyla küfür olacağına delalet etmektedir. (Yani puta secde etmek, mushafı pisliğe atmak, haç takınmak küfür amelidir. Bu amellerde niyet söz konusu değildir. Yapmış olduğu işe kalben razı olmasa da kâfir olur. Kâfirlere yardım etme fiili bunlar gibi değildir, burada niyet esastır.) Daha başka şeylerde söylenebilir, bu yüzden sözü söyleyen kim ona bakarız. İşte size bu konuda söz söyleyecek ehil bir kimse. İmam Şafii (rh.a.)in bu hâdis hakkındaki yorumunu dinleyelim: “Bu hâdiste, zanlardan hareketle hüküm vermenin bir kenara bırakılması söz konusudur. Çünkü mektup Hâtıb’ın (r.a.) aynen dediği gibi bu eylemi, İslâm hakkında şüphe ederek değil de, ailesini korumak için yapmış olduğuna, İslâm’a karşı bir rağbetsizlikten dolayı değil de, bir hatadan dolayı yapmış olduğuna ve en kötü manaya (küfre) ihtimalli olduğu için, ihtimalli olan bu fiilinde söz, onun (Hâtıb’ın) sözüdür. Bu konuda Rasulullah (s.a.v.) Onu öldürmeme hükmüne varmış ve hakkında baskın olan durumu işletmemiştir. Benzer bir durumla ilgili olarak zahirde (görünüşte) bundan daha azametli (büyük) bir eylemde bulunan olmamıştır.” (12)
İmam Kurtubi , el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’ân isimli tefsirinde, “Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları veliler edinmeyin” (Mümtehine, 60/1) âyetini tefsir ederken bu âyetin sebebi nüzulü olarak Hâtıb bin Beltea olayını gösterir ve sonra bu işi yapanın hükmünü şöyle ortaya koyar; “Müslümanların gizli hallerini iyice bilip bu hallerine onların aleyhlerine dikkat çeken, düşmanlarına onların haberlerini bildiren bir kimse, eğer bu işi dünyevi bir maksatla yapıyor ve buna rağmen itikadı da sağlam ise bu davranışı dolayısıyla kâfir olmaz.” (13)
Yine olayın netleşmesi için yukarıdaki hükmü tekrar hatırlayalım: İmam Şafii, İmam Tahâvi, İbn Teymiyye ve İbnu’l Kayyım ve son açıklama ile İmam Kurtubi gibi ulemâ ise, Hâtıb’ın yaptığının küfür olmayıp masiyet (Günah) olduğuna kâni olmuşlardır. Fakat yine aksi yönde görüş olarak; Kadı Ebu Yâ’la, EbuBekr el-Cessâs, İbnu’l-Cevzi gibi kimi âlimler Hâtıb’ın fiilinin (kâfirlere yardım etmesinin) küfür olduğunu söyleyerek bu meselenin ihtilaflı olduğunu beyan etmişlerdir. Günümüzde de Müslümanlara karşı kâfirlere yardım eden, Müslümanların gizli bilgilerini kâfirlere veren kimse hakkındaki hüküm onun kâfir olması, en azından bu işi helâl görmediği durumda bile harama düşmesidir. Tercih meselesi maslahata göre ehil kimselerden olan Müslümanların imamı, kadısı veya fetva makamıdır. Bu meselenin şahsında öğrendiğimiz bir diğer meselede Hatıb’ın olayının tahlilinin basit bir mesele olmadığı; bu olayın sadece tek bir rivâyeti ile hüküm çıkarılamayacağı, bu işin incelikleriyle beraber incelenerek hüküm çıkarma işinin bu hususta ehliyet sahibi olan müçtehid ulemanın işi olduğudur. Nasıl ki içtihad etmek her insanın gücünde değil ise, bir insanı tekfir etmek veya etmemek için rivâyetlerden fıkıh istinbat etmek de her insanın kapasitesinde değildir. Bu özelliğe sahip olmayanlar bu meselelerde bir müçtehidin fetvası ile amel etmek zorundadırlar. Bu onlar için vacib olan bir emirdir. Ehil olmadığı halde naslardan hüküm çıkaranlar isabet etseler de haram üzeredirler.
 
MÜÇTEHİD OLMAYANLAR
İSABET ETSELER DE GÜNAH İŞLERLER
Bu hususta İmam Nevevi (rh.a.), “Hakim ictihad ettiğinde iki sevap alır…” hâdisine yapmış olduğu yorumda diyor ki; “ Ulemanın beyanına göre, Müslümanlar bu hâdisin hükme ehil bir hâkim için olduğunda icmâ etmişlerdir. Eğer isabet ederse ona iki ecir vardır. Ecrin biri içtihadı, ötekisi, isabetine karşılıktır. Hata ettiyse bu kez de sadece içtihadına karşılık bir ecir vardır. Hâdiste bir mahfuz (kısaltma) vardır. Takdiri şöyledir; “Hâkim irade edip ictihad ettiğinde” demektir. Hüküm vermeye yetkin olmayan kişiye gelince, bunun hüküm vermesi helal değildir. Eğer hükmedecek olursa ecir alamayacağı gibi, günahkâr da olur. Ve ister hakka muvâfık olsun, ister olmasın hükmü de yerine getirilmez. Çünkü isabet etmesi, denk düşmeden ibaret olup, şer’i bir temelden sâdır olmamıştır. Bu kişi doğruya isabet etse de, etmese de, bütün hükümlerinde âsidir. Dolayısıyla bütün hükümleri merduddur. Bu anlamda, verdiği hükümlerin hiç birinde mazur görülemez. Sünenlerde geçen hâdiste şöyle denir. “Hâkimler üç sınıf olup, ikisi cehennemde, birisi cennettedir. Hakkı bilip, onunla hükmeden adam cennette; hakkı bildiği halde onunla hükmetmeyerek, hükümde zulmeden adam cehennemde; hakkı bilmediği halde halka cehaletle hüküm veren adam da cehennemdedir.”(14)
Bulûğu’l Meram şerhinde de”Hakimler üç sınıftır” hâdisinin açıklamasında şöyle bir mânâ vardır: “Hakkı bilmediği halde halka cehaletle hüküm veren adam da cehennemdedir. Yani verdiği hükümde isabetli karar vermiş olsa bile cehennemdedir. Çünkü onun bu isabetli kararı tesadüfen verilmiş bir karardır. Müstedrek’te şöyle bir ifade geçmektedir; -Dediler ki hakkı bilmeyen bu adamın suçu nedir? Buyurdu ki; -Onun suçu, iyice öğrenmeden hâkim olmasıdır.” (15) Bir insanın tekfirine karar verecek olan kişi de hâkim olduğundan, hüküm vereceğinden makamı ile ilgili ilimleri öğrenmesi kendisine “ Farzı ayındır”. Öğrenmez ise en azından günahkâr olur. İsabet etse bile durum böyledir. Çünkü o aynı zamanda kötü bir çığır açmıştır.
 
CASUSUN ÖLDÜRÜLÜP,
ÖLDÜRÜLMEYECEĞİ MESELESİ,
Ayrıca Hatıb bin Beltea kıssası üzerinden âlimlerimiz casusun öldürülüp, öldürülmemesi hakkında da içtihadlarda bulunmuşlar ve farklı yorumlarda bulunmuşlardır. Demek ki meselenin tespiti o kadar kolay değil ki aynı olayı delil aldıkları halde ihtilaf etmişlerdir. Bu ihtilafı İbnu’l Kayyım şöyle açıklar: “Bu kıssada Müslüman dahi olsa casusun öldürülmesinin caiz olduğunun delili vardır. Bu İmam Mâlik’in mezhebinin görüşü ve İmam Ahmed’in mezhebinden iki görüşten biridir. Şafii ve Ebu Hanife öldürülmez demişlerdir. Bu görüş İmam Ahmed’in mezhebinde zâhir (baskın) olan görüştür. Bu iki görüş sahipleri Hâtıb kıssasını delil olarak almışlardır. Sahih olan görüş şudur ki, casusun öldürülmesi imamın tercihine bırakılır. Eğer ki (imam) öldürülmesinde Müslümanlar için bir maslahat görüyorsa öldürür. Eğer öldürmemesi daha münasip ise öldürmez, Allah’u âlem.” (16)
İmam Kurtubi ise şu açıklamayı yapar: “Müslümanların haberlerini dünyevî maksatla düşmana bildiren kimsenin cezası, bu durumdaki bir kimsenin bu davranışı ile kâfir olmadığını kabul ettiğimiz takdirde acaba bu davranışı dolayısıyla had olarak öldürülür mü, öldürülmez mi? Bu hususta ilim adamları ihtilâf etmişlerdir. Malik, İbnu’l-Kasım ve Eşheb şöyİe demişlerdir: Bu hususta İmam (İslâm devlet başkanı) ictihad eder. Abdu’l-Melik de şöyle demiştir: Eğer bu hareketi adet haline getirmiş ise öldürülür. Çünkü böyle bir kişi casustur. Malik de casusun öldürüleceğini belirtmiştir. Bu görüş de doğrudur, çünkü böyle bir kimse müslümanlara zarar verir ve yeryüzünde fesad çıkarmaya çalışan bir kimsedir. Casusun kâfir olması halinde el-Evzaî’nin görüşüne göre bu, onun ahdini bozması demek olur. Esbağ da; Harbî (darul’l-harbe tabi) casus öldürülür. Müslüman ve zımmî casus ise (uygun bir şekilde) cezalandırılırlar. Ancak açıkça İslâm’a karşı düşmanlık gösterecek ve İslâm aleyhine yardımlaşarak olurlarsa, o takdirde öldürülürler.” (17) Burada imam Kurtubi’nin sözü bitti.Ali b. Ebi Talib (r.a)’den rivâyet edildiğine göre, Peygamber (sav)’in huzuruna Furat b. Hayyam adında müşriklere casusluk yapan birisi getirildi ve öldürülmesini emretti. Bu sefer Furat; “Ey ensar topluluğu, ben Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığına, Muhammed’in de Allah’ın Rasülü olduğuna şahitlik ettiğim halde nasıl öldürülebilirim?” diye bağırdı. Bunun üzerine Peygamber (sav)’in emri ile serbest bırakıldı. Sonra da şöyle buyurdu: “Aranızdan kendisini imanına havale ettiğim kimseler de vardır. Bunlardan birisi de Furat b. Hayyam’dır.” (18) Dikkat edersek Allah Rasulu (s.a.v.) bu olayda casusluk olayına rağmen zahirde beyan edilen iman iddiasını kabul ediyor, kalbleri Allah’a havale ediyor. Fakat yine de bu hâdisin fıkhi değeri müçtehid ulemanın karar vereceği şekildedir. Hâdisin subutünü ve delaletini onlar daha iyi tahlil eder. Bilmediğini bilmeyenlerden olmaktan Allah’a sığınırız.
İlmin incelikleri hususunda ve kelâmda söz sahibi olmayan ve rastgele herkesi tekfir eden şahıslar hakkında Gazali şunları zikretmektedir: «Tekfir yapan kimsenin anlattığımız bu hususları bilmesi gerektiği anlaşılınca ki, herkes bunları inceden inceye bilemez veya diğer birine muhalif olan kimseleri gelişi güzel tekfir edenlerin cahil ve düşünmeden konuşan kimseler oldukları ortaya çıkmış olur. Fıkıhtan başka bir şey bilmeyen kimseler (kelâmî meselelere ve bunların tevillerine hâkim olamayan kimseler) bu gibi çok önemli konularda nasıl söz sahibi olurlar? Bu bilgilere fıkhın hangi bölümünde rastlanır? Fıkıhtan başka ilim sermayesi olmayan bir fakihin onu bunu tekfir ve dalâlete nisbet etmekle uğraştığını görürseniz ondan yüz çeviriniz. Aklınızı ve fikrinizi onunla meşgul etmeyiniz. Zira bilgi ile ona buna meydan okumak insan tabiatında mevcuttur. Kendini âlim sanan cahiller bundan kendilerini alamazlar. Halk arasında ihtilâfın çok olmasının sebebi de budur. Cahiller ortadan çekilselerdi halk arasında ihtilâf azalırdı. (19) İmam Gazali’nin sözü burada bitti.
İmam Gazali (rh.a.) Fıkhın dışındaki ilimlere vakıf olmadığı halde sadece fıkıh bilgisi ile fetva verenleri, tekfir edenleri cehaletle suçlarken, ya hiç fıkıh bilgisi olmadığı halde doğrudan âyetleri ve hâdisleri ölçü alıp da toplumları tekfir edenlere ne demeli? Müslümanlar bir an önce fetva makamlarını mutlaka oluşturmalıdırlar.
 
MÜSLÜMANLARIN
KÂFİRLERİN SAFLARINDA SAVAŞMALARI
Yukarıda Müslüman iken, Müslümanlara karşı kâfirlere yardım eden kimse ile ilgili bilgiler verdik. Burada ise Müslümanın diğer kâfirlere karşı kâfirlerin yanında savaşması, onlara yardım etmesi ile ilgili nakilleri vermeye çalışacağız.
Peygamberimiz’in emri ile islâm’ın hakim olmadığı, fakat Müslümanların emniyet içinde bulundukları, dinlerini istedikleri gibi yaşadıkları bir belde olan Habeşistan’a hicret eden sahabiler, Habeş Kralı Necaşi’ye karşı çıkan bir Habeşli’nin galip gelmemesi için dua etmişler, Necaşi’nin galip gelmesini istemişler, olaya müdahil olmadan olayı takip etmişlerdir. Diğer bazı tarihi nakillere göre de kesin olmamakla birlikte Cafer bin Ebi Talib ve arkadaşları Necaşi’nin safında düşmanlarına karşı bizzat savaşmışlardır. Konu ile ilgili rivâyet Habeşistan’a hicret edenlerin arasında bulunan annemiz Hz. Ümmü Seleme’den gelen ve İmam Ahmed’in “hasen” dediği rivâyettir. Ümmü Seleme (r.anhuma) şöyle demiştir: “Bizler bu halde iken Habeşli bir adam çıkarak Necaşî’nin krallığına rakip oldu. Bu olay patlak verince, bu adamın Necaşî’yi yenip hak ve hukukumuzu bilmeyen bir adamın tahta geçme korkusundan dolayı hiçbir şeye bu kadar üzüldüğümüzü hatırlamıyorum. Necaşî, bu adamın üzerine yürüdü, aralarında Nil vardı. Allah Rasûlü’nün (s.a.v.) arkadaşları: “Kim bu topluluğun savaş yerine gidip bize haber getirecek” diye sordular. Zübeyr b. Avvam “Ben” dedi. O bu topluluğun en genç delikanlısıydı. Onun için bir tulum şişirip göğsüne koydular. Bunun üzerinde yüzerek topluluğun buluşma yeri Nil tarafına kadar geldi. Sonra hızlıca hareket ederek onların yanına vardı. Hz. Ümmü Seleme şöyle diyor: “-Bizler, Necaşî’nin galip gelip ülkesinde yeniden söz sahibi olması için Allah’a dua ettik. Vallahi biz böyle ne olacağını beklerken Zübeyr koşarak çıka geldi ve; “Müjdeler olsun! Necaşî muzaffer oldu ve Allah düşmanını helâk eyleyip onu ülkesinde yeniden hâkim kıldı” dedi. Hz. Ümmü Seleme (radıyallahu anhâ) sözlerini şöyle noktalar:”-Vallahi hiç bu kadar sevindiğimizi hatırlamıyorum. Necaşî ülkesine muzaffer olarak dönmüş, ülkesindeki emir ve kumanda yine onda karar kılmış, bizler de Mekke’de Allah Rasulünün (sav) yanına gelene kadar onun ülkesinde saygın bir misafir ve komşu olarak kaldık.” (20)
Konu ile ilgili fıkhî rivâyetlere gelince şunları görebiliriz. Beyhakî “Mârifetü’s-Sünen ve’l-Âsâr” adlı kitabında şöyle diyor: İmam Şafiî şöyle demiştir: “Onlarla savaşırlar.” denilmiştir. Zira Hz. Zübeyr ve arkadaşları Habeşistan’da müşriklerle beraber müşriklere karşı savaşmıştır.” Bu konudaki sözü naklettikten sonra şöyle der: “Eğer biri mezkür delillerden dolayı onlarla savaşmak caiz değil, derse, bu da muteber bir görüş olur.” Konuyla ilgili sözü naklettikten sonra şöyle der: Hz. Zübeyr olayının sabit olup olmadığını kesin bir şekilde bilmiyoruz. Sabit olsa bile Necaşî zaten Müslümandı. Rasulullah’a iman etmiş, Efendimiz’de onun gıyabî cenaze namazını kılmıştır. ”Burada İmam Şafii’nin sözü bitti. Buradan anladığımız yukarıdaki hâdisin fıkhi değeri olarak olayın ihtilaflı olduğu ve etraflı tahlile muhtaç olduğudur. Sadece yukarıdaki rivâyeti yapıp hüküm çıkararak amel etmek bu işe ehil olmayan kişilere mahsus bir davranıştır. Biz bu hususta âlim bir zatın sözüne kulak verelim.
Daha açıklayıcı bir başka nakil İmam Serahsi’den gelmekte. İmam Serahsi, İmam Muhammed’in Siyeri’l Kebîr isimli kitabını şerh ederken şu açıklamalarda bulunmuştur:
Madde. 2969. “Düşman saflarında Müslümanların başka bir düşmanla savaşması doğru değildir. Çünkü iki taraf da şeytanın yandaşıdır. Şeytanın yandaşları hüsrana uğrayacaklardır. Bir Müslümanın düşman taraflardan birinin safına geçerek sayılarını çoğaltması ve diğer tarafa karşı savaşması caiz değildir. Çünkü ikisinde de küfür ve şirk açıktır. Müslüman ise ancak hakkın hükmünü egemen kılmak için savaşır, küfür ve şirkin hükmünü egemen kılmak için değil. “
Madde 2972. Shf.86 “ Düşman aldığı esirlere ‘-Düşmanımız müşriklere karşı bizimle beraber savaşın’ derse ve esirler savaşmadıkları takdirde canları için bir korku duymuyorlarsa onlarla beraber müşriklere karşı savaşmaları doğru olmaz. Çünkü bu savaşta şirki üstün kılma vardır. Bu savaşta Müslüman kendini tehlikeye atmaktadır. Ancak dini üstün kılmak yahut kendini savunmak için savaşma ruhsatı vardır. Savaşmadıkları takdirde canları için korkuyorlarsa, o zaman onlarla beraber canlarını savunarak savaşmalarında sakınca olmaz. Çünkü ellerinde esir bulundukları düşmandan emin olmalarına rağmen, galip gelebilecek düşmandan emin bulunmamaktadırlar. Diğer düşman galip geldiğinde kendilerini öldürebilir. Onun için kendilerini savunarak onlarla beraber savaşa katılabilirler.” (21)
İmam Serahsi (rh.a.)’nin sözleri açıktır. Bizim burada üzerinde durmak istediğimiz husus; Müslümanlar çok özel durumlarda kâfirlerle beraber, bir diğer kâfirlere karşı savaşabilirler. Bu ise ancak İslâm cemaatinin istişaresi ve Müslümanların imamının tasdiki ile mümkündür. Müslümanlar hiçbir zaman fert planında hareket edemezler. “Farzın kendisi ile tamamlandığı şey de farzdır” hükmü gereğince Müslümanların ehlisünnet fıkhına uygun olarak “İslâmi” kurum ve kuruluşlarını oluşturmaları üzerlerine vecibedir.
___________________
(1) Geniş bilgi için/ Bkn. Müslim,IV,1941; Buhari, III, 1095, IV. 1463.1557; Ebû Dâvûd,111,17; Müsned, I,79,105
(2) Zâdu’l-Mesir,İbnu’l-Cevzi,6/17
(3) Ahkâmu’l Kur’ân, 9/50 İbnu’l
(4) Keşfu’l-Muşkil,1/99
(5) Şeyh Ebu Yahya el-Libi’nin söylediğine göre bu görüşü savunan âlimler çoğunluğu oluşturmaktadır.” Bkz. El-Mu’lim fi Hukmi’l –Câsûsi’l Muslim Sh: 51”
(6) Buhari, Hads. No. 4274; Müslim, Hads. no. 6351
(7) el-Mu’cem’ul-Evsat, Taberâni, Hads. no. 2268
(8) ed-Durru’l-Mensûr, Suyûti, 6/302
(9) Musnedu ebî Ya’lâ el-Mevsılî, No. 393
(10) Buhari, Hds. no. 6939
(11) ed-Durru’l-Mensûr,Suyûti,6/303
(12) el-Umm,4/264
(13) İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’ân, Buruç Yayınları: 17/254-256-258
(14) Ebu Dâvud,Akdiye 2; Tirmizi, Ahkâm 1
(15) Bulûğu’l Merâm şerhi, Nurettin Itr,Tahlil yay.c.4.shf.350
(16) Zâdu’l-Meâd, 3/422
(17) İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’ân, Buruç Yayınları: 17/258.
(18) Ebû Dâvûd, III, 48; Beyhnaki, es Sünenü’l-Kübrâ, VIII, 197; Müsned, IV, 336
(19) el-Gazzâlî, Faysalu’t Tefrika, s. 67. Ayrıca bk. Süleyman Uludağ, İslâmda Müsamaha, Sh: 51; İman Küfür Sınırı, A.Saim Kılavuz, Marifet yay. İst. 1984 Sh:191
(20) Mısır Müftüsü,” Peygamber Yolu, 9-10 Ekim 2010, Uluslararası Sempozyum” da sunduğu tebliğden alınmıştır
(21) İslâm Devletler Hukuku, Konya 2001 (Şerhu’s-Siyeri’l-Kebîr) İmam Serahsi,C.4. Sh: 85




    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle