BİYOGRAFİ

Bir Mürşid-i Kâmil: ‘Mahmud Sâmi Efendi’
YAZI BOYUTU :

N. Mehmet SOLMAZ

Son devrin gönül sultanlarından Muhmud Sami Efendi; Arapça, Farsça ve Fransızcayı mükemmel derecede bilirdi. Bir İtalyan Müslüman İstanbul’a gelmiş, Mahmud Sami Efendi onunla Fransızca konuşmuş ve Fransızca telkinlerde bulunmuştur. Bir konferans sonrası merhum Üstad Necip Fazıl’a “Sami Efendi hakkında ne dersiniz?” diye sorulur: “O gökten inmiş bir yağmur damlası gibi saf, berrak ve temizdir. O idrofil pamuk gibidir. Hangi yaraya koysanız merhem olur, iyi gelir.‘  Mahmud Sami Efendi, şer’i şerifin hükümlerini hayata geçirmek hususunda gayet hassastır. Bir defasında nişan merasimine davet edilmiştir. Damadın yüzüğünü takması kendisinden rica edildir. Sami Efendi tepsideki yüzüğün altın olduğunu görünce, hiç kimseye bir şey demeden kendi yüzüğünü çıkarıp damadın parmağına takmış ve: “Bunu, bugünün hatırası olarak kabul edin, Altın yüzüğü de hanımınıza hediye edersiniz” tavsiyesinde bulunur. Böylece İslâmiyet’in altından yapılan süs eşyalarını erkeklere yasakladığını gayet nazik bir üslupla öğretmiş olur.

 

 

 

Bir Mürşid-i Kâmil:

‘Mahmud Sâmi Efendi’

ADI; Mahmud Sami Baba adı; Mücteba Ana adı; Ümmügülsüm Dedelerinin adı sıra ile Abdurrahman, İshak ve Hüseyin’dir.

1892 yılında Adananın Tepebağ Mahallesi’nde doğdu. Soyadı Kanunu çıkınca 1352-1608 yıllarında Adana ve Çukorova yöresine egemen olan Ramazanoğulları’na mensup olduğu için aile Ramazanoğlu soyadını aldı.

İlk, orta ve lise tahsilini Adana’da yaptı. Sınıfının hep birincisi idi. Yüksek tahsilini İstanbul Darulfünûn Hukuk Fakültesi’nde tamamladı. Hukuk fakültesinde bütün imtihanlar sözlü idi. İmtihanları hocalar istedikleri zaman yapardı. Mahmud Sami Efendi bütün soruları cevaplandırır, aldığı notlar hep pek iyi olurdu. Hukuk fakültesi’ni de pek iyi derece ile bitirir. Hocaları nezaketi terbiyesi, edebi ve çalışkanlığından dolayı son derece memnun kalırlar. Bazı hocaları kendisine şöyle söylerler: “Evladım, elimizdeki nizamnâmeye göre 10’dan fazla not bulunmuyor. Ancak sen bundan fazlasını hak etmiş bulunuyorsun. Şimdi ben senin aldığın bu 10 numaranın yanına üç.. beş yıldız koymaktan başka çare bulamıyorum.”

Babası, çok kuvvetli bir hafızaya sahipmiş. Unutma denen şeyin ne olduğunu bilmezmiş. Yıllar önce duyduğu şeyleri yeni duymuş gibi anlatırmış. Mahmud Sami Efendi de babasının sahip olduğu hafızaya sahip olduğu için bütün imtihanlarında en yüksek notları almıştır. Bir imtihan öncesi evini sel basar bütün kitapları ve defterleri zarar görür, derse çalışamaz, sadece bir soruya hatırlayamadım der, yinede en yüksek notu alır.

Arapça, Farsça ve Fransızcayı mükemmel derecede bilirdi. Bir İtalyan Müslüman İstanbul’a gelmiş, Mahmud Sami Efendi onunla Fransızca konuşmuş ve Fransızca telkinlerde bulunmuştur. Hukuk tahsilini tamamlamış, avukat olarak çalışma hakkını kazanmıştı. Fakat kul hakkına tam riayet edememe endişesi ile avukatlık yapmamış, Adana’da ve Tahtakale’de bir ticarethanenin muhasebe defterlerini tutarak maişetini sağlamıştır.

İntisabı

Prof Dr. Ethem Cebecioğlu; Sami Efendi’nin intisabını şöyle anlatır:

“Sami Efendi, 1910-1915 yılları arasında İstanbul’da Hukuk Fakültesi’ni okuyup birincilikle bitirir. Mezun olduktan sonra askerliğini yine İstanbul’da Levazım Subayı olarak yapar. Arkadaşlarından Hoca Rüşdî “Kelamî dergâhına gidelim” der. Kelâmî dergâhına giderler. Huzura çıkarlar. Hoca Rüşdî Efendi:

Efendim, sınıf arkadaşım Adana’lı Sâmi Efendi, der, onu tanıtır. Es’ad Efendi (k. s) önce uzun uzun Sami Efendi’yi hikmet ve tefekkür dolu bakışlarla derin derin süzer. Sonra: ‘Bizim sayılır’ der. Ve orada hususi bir görüşme ile Sami Efendi’den istihare yapmasını ister. Sami Efendi ard arda istihareler yapar. İstiharelerinde büyük inkişaflar vukû bulur. Neticede Sami Efendi, Es’ad Efendi’den manevi ders alarak ona intisab eder.

Sami Efendi çok kabiliyetli bir derviş olduğu için normalde yedi sekiz sene süren seyr-u sülükü 52 günde tamamlar. Seyr-i sülükünü tamamlayınca Esad Erbili tarafından hilafet verilir.”

Dergâh Hizmetleri

Otuz yıla yakın Sami Efendi’ye hizmet etmiş olan Musa Topbaş Efendi, Sami Efendi’nin Kelâmî Dergâhı’na hizmetlerini şöyle anlatır: “Dergâhta iken büyük hizmetler hep Mahmud Sami Bey üzerinde imiş. Bahçe tanzimi, gelen ziyaretçilerin sıraya konulması, onlara yapılan ikram, hatta Pir hazretlerine gelen mektuplara verilen cevaplar.”

Konyalı Mustafa Doğanay da şöyle anlatır: “Dergâhta beraber bulunduğumuz zamanlar onun hayranı olmuştum. Uyku nedir bilmezdi. Yapılan yatakların kısm-ı a’zamı onun elinden geçerdi. Uyku nedir bilmediği gibi yorulmak da nedir bilmezdi. Aynı saatte yatılırdı. O da bizimle beraber yatardı. Herkes uyuduktan sonra kalkar, yeniden abdest tazeler, seccadeleri üzerinde namaz kılar, tesbih, tehlil, zikrullah ile meşgul olurdu.

İmsakten evvel bahçeden getirmiş olduğu odunlarla kazanı yakar, yıkanmak ihtiyacında olanların yanlarına gider, sıcak su olduğundan haberdar ederdi. Mülayim, tatlı hareketleriyle bütün akranları arasında sayılır ve sevilirdi. Yaşlı ve hasta müridlerin hizmetine de koşardı. 

Sami Efendi dergâhta gördüğü hizmetler ve tasavvuf yolunda ki ilerlemeleri dolayısı ile dergâhın en sevilen insanı olmuştu. Adana’ya gittiği zaman bir an önce dönmesini isterlerdi. Adana’ya bir gidişinde bir an önce dönmesi için Mürşid-i Kamili Es’ad Efendi Hazretleri şu mektubu yazar: ‘Muhterem evladım! Arzu ve iştiyâkım sabır ve tahammül çemberini çok fazla zorlamakta olduğundan, kışın şiddetine mükavemet edemeyen bu ihtiyar pederinizi, o güzel simanız ile bahtiyar ederseniz çok memnun olurum.’

Sami Efendi mektubu alır almaz, hemen İstanbul’a dergâh’a döner, hizmetlerine devam eder, daha da olgunlaşır. 

Es’ad Efendi Hazretleri, Sami Efendi’deki mânevi inkişafi müşahede eder, edebini, ahlakını çok beğenir ve sever. Bir zat’a Sami Efendi vasıtası ile bir mektup gönderir. Mektubun sonuna şöyle yazar: ‘Hamil-i varak (mektubu getiren) Sami Efendi evladımızın edebine melekler gıpta eder.’ 

Es’ad Efendi’nin oğlu Mehmed Ali Efendi şöyle der. ‘Bizim dergâhta bir buçuk insan yetişmiştir. Birisi Sami Efendi, diğeri Behice hanım.’

İcâzetnâme

Es’ad Efendi Hazretleri Sami Efendi’ye icâzetnâme ve hilafet verir. Uzun icâzetnâmede şöyle der: “Din kardeşlerime, sadakat ve kuvvetli iman sahibi kişilere arz ve ifade olunur ki: Bu dervişâne icâzetnâmemizi taşıyan Sami Efendi evladımız, gençlik günlerini nezih dinimizin kurtarıcı dairesi içerisinde geçirmiş, yüce Nakşibendiyye yoluna hizmet etmiş, bu hususta gayretini sarf etmiş ve bu yoldaki ciddiyetini açıkça ortaya koymuştur. Bunun yanında usulüne uygun olarak ve Hacegân Hazarâtı’nın usûllerini tatbik ederek letâifini tasfiye ve tezkiyeye gayret etmiştir.

Allah’a hamd olsun, muvaffakıyeti simasında ve halinde zahir olmuştur. İlahi inayet, letâifinde açıkça tezahür etmiştir. Onun vuslat arzusunun sağlam ve sadık, tevhid ağacının meyvelerini elde edebilmek için gerekli olan himmetinin de fevkalade olduğunu gördüm. Bütün bunların yanında bir müddet de nefy-ü isbat ve murakabelere devam ederek zatını ve sıfatlarını da tezyin ettiğini gördüm. 

Bu sebeple saadet pınarının tatlı suyundan içmek ve selamet vadisinden serinletici nefesler almak isteyen, yani yüce Nakşibendiyye yoluna bağlanma ve intisab etme arzusunda bulunan din kardeşlerimize bu yolun adab ve erkanını talim etmesi için kendilerine izin verdim.” 

Musa Topbaş Efendi, Mahmud Sami Efendi’yi şöyle tanımlar: “Uzuna yakın, orta boylu, nahif bedenli, buğday tenli, seyrek sakallı, kıvırcık saçlı, çukurca ela gözlü, zayıf olmasına rağmen mütenasip vücudlu. Sakalı bir tutamı geçmezdi. Saçlarını kulaklarının memelerine kadar uzatırdı. Temiz, sade ve düzgün giyinirdi. Muhataplarının seviyesine göre konuşurdu. Konuşması tane tane idi. Mühim olanları üçer kere tekrar ederdi. Hak yolcularının, ihlaslı, doğru, zeki, nazik, nezih, edebli, fedakar, dirayetli, cömert, merhametli, herkesle geçimli, hülasa tam manası ile ahlak-i hamide sahibi olmalarını arzu ederlerdi. 

Es’ad Efendi, Sami Efendi’yi Adana’da görevlendirir. Sami Efendi Adana’da kereste ticareti ile meşgul olan bir esnafın muhasebe defterini tutar. İrşat vazifesine devam eder. Babası Mücteba Efendi’nin çiftlikleri vardır. Yazın ekinler biçilip tarladan mahsul kaldırılınca tarlaya gider, yerlere dökülen başakları tek tek toplar çuvallara doldururmuş. Sonra onları güzelce temizler, değirmende un yaptırıp hocasına gönderirmiş.

Babası yaptığını haber alınca ‘Oğlum Sami, ambarlar buğday dolu. Tarlada dökülenleri tek tek toplayacağım diye kendine niçin eziyet ediyorsun? İstediğin kadar al hocana gönder’ der. O da:

 ‘Evet babacığım, ambarlar buğday dolu. Amma o kapıya layık olan el emeği, göz nûrudur’ cevabını verir.”

Menemen Fâciâsı

Cumhuriyetinden ilanından sonra dini ve milleti yakından ilgilendiren bir çok olumsuz işler yapılır. Bu işlerden biri de tekke ve dergâhların kapatılması, hassaten Nakşibendi tarikat mensuplarını son derece rahatsız eden Menemen Fâciâsı’nın meydana gelmesidir. Bu fâciâ ile başta Kubilay, Hasan ve Şevki isimli Bekçilerin olmak üzere bir çok ailenin ocakları söner.

1925 yılında tekkeler kapatılır. Tekkelerle ilgili her türlü faaliyet ister bireysel olsun, ister topluca olsun yasaklanır. Dergâh mensupları sıkı takip altına alınır. Sıkı takip altına alınanlardan biri de Osmanlı idaresinde şeyhler meclisinin reisi, Kelamî Dergâhı’nın şeyhi Es’ad Erbili Hazretleri’dir. O zaman Es’ad Erbili Hazretleri hasta, ihtiyar bir piri fanidir.

Dönemin Cumhuriyet Halk Parti’li Adalet Bakanı Mahmut Esad’ın, Menemen Olayı’ndan kısa süre önce Bursa’da Esad Efendi için ‘Artık bu adamların köküne kibrit suyu dökme zamanı geldi’ şeklinde konuşur. O günlerde din aleyhtarlığının ana serrmayesi ise şeyhlerin ve dergâhların kötü gösterilmesidir. O yıllar da Giritli Derviş Mehmet adlı bir adam ortaya çıkar. Kendisi meczup. Ne söylediğini bilmeyen, hareketleri bir birini tutmayan insanlara meczup denir. Türkçesi deli, divane. Derviş Mehmet aynı zamanda esrarkeştir. Arkadaşları da esrarkeştir. Bunların esrarkeş oldukları, Büyük Erkân-i Harbiye Riyaseti’nin 26. 12. 1930 tarihli ve 6747 no’lu raporunda bildirilir.

İçişleri Bakanlığı’na 25. 12. 1930 tarihinde “ Vali Kazım” imzası ile 7 maddelik rapor yazar. Raporun 4. maddesinde “Bunların hepsinde esrar ve esrarlı sigara olduğu” ifade edilir.

Giritli Derviş Mehmet ve esrarkeş arkadaşları Manisa’lıdır. Menemen’le ilgileri yoktur. Gurup olarak dolaşırlar. Tanınmış insanlardır. Derviş Mehmet, Mehdi’liğini ilan eder, esrarkeş arkadaşları da mehdiliğini hararetli bir şekilde desteklerler. Mehdili’ğini ilan ederek birkaç köyden geçerler, Menemen’e gelirler. Hiç bir zorlukla karşılaşmazlar. Esrar içilen bir kahvede esrarlarını çekerler. Meydana çıkarlar. Derviş Mehmed, mehdiliği’ni ilen eder. Arkamda 70 bin halife ordusu vardır der. Askeri birliğinin haberi olur. Bir aylık asker olan acemi yedek subay Asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay kumandasında bir manga asker gönderilir. 

Kubilay olay yerine gelir. Askerlerin yanından ayrılarak tek başına onların arasına girip teslim olmalarını ister. Onlardan biri ateş ederek Kubilay’ı yaralar. Askerler ateş açarlar. Fakat tüfeklerinde öldürücü etkisi olmayan manevra fişekleri vardır. Derviş Mehmet ve adamları “bize kurşun işlemiyor” diye bağırırlar. Yere düşen Kubilay kalkar, camiye sığınır. Derviş Mehmed ‘Bana kurşun işlemiyor’ diye bağıra bağıra Kubilay’ın peşinden gider, çantasından çıkardığı bağ bıçağı ile boğazını keser, başını vücudundan ayırır, bir Yahudi esnafından aldığı bir iple bir ağaca asar. Hadiseyi duyup koşan Hasan ve Şevki adlarındaki bekçileri de öldürürler. 

Askeri bir birlik daha gelir. Çatışma çıkar. Derviş Mehmed ile iki arkadaşı öldürülür. Diğerleri yakalanır. 23 Aralık 1930 tarihinde feci “Menemen Fâciâsı” meydana gelir. 

Hükümet İstanbul’da toplanır. Hadise en kanlı irtica ayaklanması olarak bildirilir. Manisa ve Balıkesir’de sıkıyönetim ilan edilir. Atatürk, Menemen’in ortadan kaldırılmasını ister. Divan-ı Harp kurulur. Mahkeme başkanlığına daha sonra doğu’da 33 köylünün katili olarak meşhur olan general Mustafa Muğlalı getirilir. Mahkeme’ye olağanüstü yetki verilir.

Türkiye Çapında tarikatçı avı başlar, müftüler, vaizler, imamlar, dini hassasiyeti olan insanlar tarikatçı diye tutuklanır, hapishanelere doldurulur. 

Hadisenin tertipçisi olduğu iddia edilerek yurdun dört bir yanından Nakşibendi şeyhleri de tutuklanır, hapse atılır. Tutuklanan isimler arasında İstanbul Erenköy’de oturan İslâm alimi Erbilli Şeyh Esad Efendi de vardır. Esad Efendi, ağır hasta olmasına rağmen oğlu Mehmet Ali Efendi ile birlikte hapse atılır.

Zamanın Diyanet işleri başkanı Rıfat Börekçi İstanbul’a gider, hastalanır, Cerrahpaşa Hastanesi’ne yatırılır. Menemen hadisesi bahane edilerek din adamları arasında yapılan yersiz tutuklamalara, din eğitiminin yok denecek düzeye indirilmesine karşı gerekli tavrı koymadığı düşüncesi ile İstanbul din görevlileri Rıfat Börekçi Hoca’ya kırgındırlar. Bu sebeple Rıfat Börekçi Hoca’yı hastanede ziyaret etmezler. 

Ağır hasta olan Esad Efendi, hapishanede vefat eder. kimi iddialara göre zehirlenerek öldürülür. Ölümünü gizlerler, gizlice bilinmeyen bir yere gömerler. Mahkeme başkanı Muğlalı, mahkeme kararlarını açıklarken Esad Efendi’nin idama mahkum edildiğini; ancak yaşının 65’in üstünde olması nedeniyle cezasının 24 yıl ağır hapse indirildiğini, kendisinin günler öncesi öldüğünü ve gizlice gömüldüğünü bildirir. Gömüldüğü yeri bildirmez. Gömme işi kimseye haber verilmez. 

“Hukukçulara mahkeme kararından önce ölen hakkında ceza verilir mi?” diye sordum. “Verilmez, dosyası ayrılır, öldüğü bildirilir” dediler. Demek ki, mahkeme uymakla yükümlü olduğu kanuna bile uymamış, ölmüş bir kimseye kanunları hiçe sayarak ceza vermiştir. İdama mahküm edilenler arasında Es’ad Efendi’nin oğlu Mehmet Ali Efendi de vardır. Mehmed Ali Efendi, âlim ve tasavvuf deryasına dalmış bir dervişti. Postnişin olarak dergâhı vardı. Kelam konusunda Darulfünûn İlâhiyât Fakültesi’nde doktora yapmıştı. Mehmet Ali Efendi’nin idamdan önce son sözü Lâ ilâhe illallah olmuş. 

İdam edilenler arasında derviş Mehmed’e ip satan müsevi tüccar Hayimoğlu Jozef de vardı. 105 kişi, Menemen Divan-ı Harp Mahkemesi’nde hakim karşısına çıkar. Savunma yapmalarına bile müsaade edilmez. 

Mahkeme, 3 Şubat1931’de kararını verir.

29 kişi idama mahkum edilir ve idamlar hemen yerine getirildi.

7 kişiye idam cezası verilir. Cezaları 24 yıl hapse çevrilir. Bunlar arasında mahkeme kararından önce vefat eden Es’ad Erbili Hazretleri de vardır. 

9 kişi çeşitli hapis cezalarına çaptırılır. 

Diğerleri beraat eder. 

28 Şubat 1931 yılında sıkıyönetim kaldırıldı. 

Menemen hadisesi dolayısı ile Türkiye çapında, mağdur edilen insanların sayısı belli değildir. 

Zamanın halk partili Adalet Bakanı Esad Bozkurt, ‘Artık bu adamların köküne kibrit suyu dökme zamanı geldi’ demişti. Onları zulmen şehit ettiler. Şimdi onlar hayırla, rahmetle, Fatihalarla, Yasinlerle anılıyor. Onları zulmen şehid edenler ise anılmıyor, anıldığı zaman da hayırla yad edilmiyorlar...

Menemen Hadises’inin Aslı Nedir?

Zamanın hükümeti, “Menemen Hadisesi Nakşibendi Tarikatı’nın lideri Şeyh Esat ve adamlar tarafından planlanmış ve Menemen’de uygulamaya konulmuş en kanlı bir irtica baş kaldırılmasıdır” der. Bu iddia doğru mudur? Doğru demek mümkün değildir.

1925’te tekkeleri, dergâhları kapatılan Nakşiler sıkı bir takip altındadır. Böyle bir hadiseyi hükümetin haberi olmadan yapmalarına imkan yoktur. Baş tertipçi olarak ilan ettikleri şeyh Es’ad Erbili 84 yaşında hasta bir insandır. Hayatının hiçbir döneminde şiddeti, öldürmeyi telkin eden ne bir sözü vardır, ne de bir davranışı.

İslâm esaslarına gönülden bağlı olan Nakşi Tarikatı mensuplarının adam öldürmekle, baş kesmekle, fesat ve fitne çıkarmakla hiçbir ilgileri yoktur. Onlar için esas olan Müslüman olarak yaşamak, kalb ve iç temizliği ile insanı terbiye etmek, yüceltmek ve yaşatmaktır. Es’ad Erbili Hazretleri ömrünce insanların, insan olarak yaşaması ve olgunlaşması için yaşamış ve çalışmıştır. Onun hayatında değil insanı öldürmek, incitmek bile yoktur. 84 yaşında hasta yatağında iken, ona Menemen Hadisesi’nin baş tertipçisi demek en büyük bir iftiradır.

Menemen Hadisesinin Oluş Şekline Tekrar Bakalım

Derviş Mehmet ve adamları, dinle diyanetle ilgisi olmayan esrarkeş insanlardır. Bu adamlar Manisa’dan çıkmışlar, uğradıkları her köyde derviş Mehmed’in Mehdiliğini ilan ede ede Menemen’e kadar gelmişler. Kimse bir şey dememiş.

Menemen’de de Mehdiliğini ilan etmişler, bağırmışlar, çağırmışlar, idarecilerden hiçbir ses çıkmamıştır. Haber alaya ulaştığı zaman, koca alayda her rütbeden tecrübeli subaylar olduğu halde bir aylık acemi asker olan yedek Subay Asteğmen’i göndermişler. Gönderilen askerlerin tüfeklerinde kurşun yok, manevra fişekleri vardır. Kubilay askerlerini geride bırakıyor, gidiyor, esrarkeş insanların arasına giriyor, acemiliğini gösteriyor, teslim olun diyor, teslim lafına kızan bir esrarkeş Kubilay’ı yaralıyor. Bunun üzerine askerler silahlarını kullanıyor. Silahlardaki manevra fişekleri kimseye zarar veremiyor. Derviş Mehmet ve adamları bize kurşun işlemiyor diyorlar, daha da azgınlaşıyorlar. Yaralı yaralı camiye doğru giden Kubilay’a derviş Mehmet yetişiyor, testere ağızlı bağ bıçağı ile onu kesiyor, başını bir iple ağaca asıyor. Arkamda 70 bin halife ordusu var diye bağırıyor. Silah seslerini duyunca koşup gelen Hasan ve Şevki bekçiler de öldürülüyor. Tertipçilerin istediği olduktan sonra Kaymakamlık ortaya çıkıyor, askeri birlik geliyor, çatışma çıkıyor. Derviş Mehmed ve iki arkadaşı öldürülüyor, diğerleri yakalanıyor.

Hadisenin bu şekilde olmasında suç kimin? Hükümetin mahalli idarecileri nerede idi? Koca alay, zavallı acemi asker Kubilay’ın başı gövdesinden ayrılıncaya, vazife aşkı ile koşup gelen bekçiler öldürülünceye kadar nerede idi? Bu ihmaller başka bir tertibi göstermiyor mu?

 Menemen Olayı’nı sadece esrarkeş derviş Mehmet ve arkadaşları da yapmış olabilir. Bunlar esrarkeş insanlardır. Esrarkeş insanların ne yapacağı belli olmaz?

Aklı başında olan bir insan kalkar bir insanın başını gövdesinden ayırır mı?

Olmadığı halde arkamda 70 bin halife ordusu var der mi?

Bunlar aklı başında olan insanların söyleyeceği şeyler mi?

Esrarkeş insanların aklı başında olmadığı için her kötülüğü yapabilir.

Derviş Mehmed ve esrarkeş arkadaşları meydanı boş bulmuşlar, bağırıp çağırmışlar, aralarına giren acemi asker yedek subay Mustafa Fehmi Kubilay’ı vahşice öldürmüşlerdir.

Menemen Fâciâsı meydana gelince hükümet hadiseyi başta Es’ad Erbili Hazretleri olmak üzere öncelikle Nakşibendi Tarikatı’na mensup olanları, sonra da inancına göre yaşamak isteyenleri yok etmek ve sindirmek için kullanmıştır.

O günkü Hükümet’in izinde olanlar da yıllar yılı 23 Aralık’ın her yıldönümünde Müslümanlara hakaret etmek ve Müslümanlığı kötü göstermek ve yok etmek için çalışmışlardır, hâlâ da çalışmaktadırlar.

1925 yılında dergâh ve tekkelerin kapatılması ile irşat vazifeleri evlerde devam ediyordu. 23 Aralık 1830 tarihinde meydana gelen Menemen Hadisesi ile evlerde de irşat vazifesi yapılamaz hale gelmiş ve bu hal 1942 yılına kadar devam etmiştir.

1942 yılında Sami Efendi Hazretleri evlerde irşat vazifesini tekrar başlatmış, hizmeti kimseyi kırmadan, incitmeden, incinmeden yapmayı esas almıştır. Yeni görevliler tayin etmiştir.

İrşat görevine başladıktan sonra darbeli devirlerde bile İslâm’ı tebliğden geri durmamış, son derece disiplinli ve tedbirli hareket etmiş, en zor dönemler de dahi kendini, sevenlerini ve irşat ettiklerini hem tehlikelerden korumuş hem de sohbetsiz bırakmamıştır.

Es’ad Efendi’nin Mezarı

Menemen Divan-ı Harp Mahkemesi idam cezası verdiği kişileri hemen idam eder, onları geceleyin gizlice gömer. Yıllarca nereye gömüldükleri bilinmez.

Sami Efendi İzmir’e gider. Dr. Dursun Aksoy’a “Haydi Menemen’e gidelim Esad Efendimizin mezarını bulalım” der. Doktor diyor ki; “Menemene gittik. Bir müddet gezdikten sonra bir yerde durduk ve taksiden indik. Kendileri biraz ilerledi ve uzun sure dua ettikten sonra:

‘İşte Es’ad Efendimiz’in (k. s) kabri şurası. Yirmi dokuz halifesi de şurada medfundur’ dedi. Ve ‘Bu arsayı satın alın ve buraya bir cami yapın’ diye emir buyurdu. Arsayı satın aldık, oraya feyizli, safalı bir cami yaptık.

Mahmud Sami Ramazanoğlu hazretleri 1953 senesinde Adana’dan İstanbul’a gelir. Tahtakale semtinde bir dostu kendi müessesinde muhasebe defteri tutmasını rica edince, Sami Efendi önce bu iş yerinin defterlerini inceleyip alış verişin faizsiz ve helal yoldan yapılıp yapılmadığını araştırmış, gereken ikazları yaptıktan sonra bu vazifeyi kabul etmiştir. Bu ticarethane sahibinin adı Mustafa Alemdar’dır. Mustafa amca diye tanınır. Ticarethane dergâh gibi kullanılır. Bir çok insan burada intisab eder.

Sami Efendi’nin Özellikleri ve Çalışmaları

Kitaplardan Sami Efendi Hazretlerinin bazı özellikleri ve çalışmalarına dair paragraflar alıyoruz:

Haliyle (yaşayışıyla) ve kaliyle(sözleriyle) talebelerine en güzel örnek olan bu Allah dostu, evvela gönüllere sevgi tohumları ekerek İslâm kardeşliğini kuvvetlendirmeye çalışmıştır.

Bunun için sohbetlerinde İslâm’ın güzel hasletlerini öğreterek edebli, hürmetli, sevgili, saygılı, şefkatli, merhametli, cömert, sâdik, salih, samimi îsâr ehli müstakim nesiller yetiştirmeye gayret etmişlerdir.

Eğitim ve terbiyeye önce nefislerden başlanmalı zira, “Nefsini bilen Allah’ı bilir” buyurarak evladlarına kendi kusurlarıyla uğraşmalarını, başkalarının ayıplarıyla vakitlerini hebâ etmemelerini telkin etmişlerdir.

O büyük Allah dostu, İslâm’ın güzelliklerini kendi hayatında yaşayarak çevresine örnek oldu.

Sessiz sedasız, tevazu ve mahfiyyet içerisinde gıbta edilen bir hayat yaşadı. 

Derin bir sükutu, engin bir merhameti vardı. 

Söze ihtiyaç duyulmuşsa konuşurdu. 

Ayet-i Kerime, Hadis-i Şerif, kelam-ı kibar, Ashab-ı Kiram veya evliyaullah’ın hayatından örnekler verir, yahut gönüllerden geçen isteklere cevap teşkil edecek bir mecelle kaidesi söylerdi.

Çevresinde kendisine Allah’ı unutturacak veya kalbini meşgul edecek şeylere gözü takılmaması için daima ayaklarının ucuna bakarak yürürdü. 

Onun bir çok âlimden farkı, bildiği bir şeyi hayatından bir daha çıkmamak üzere tatbike devam etmesidir. 

Daima abdestli yaşardı. 

Bizim yolumuzda keramet değil, istikâmet esastır. 

İstikâmette olmak, kerametin en büyük kerametidir. 

Bir sâlik’in keramet peşinde koşması, onun derecesinin düşük olduğunu, hatta yolda kaldığını gösterir. Aslolan istikameti talep etmektir. 

İstikamet (doğruluk)kesintisiz farzdır. 

Diğer ibâdetlerin belirli zamanları olur. Fakat istikametten bir an ayrıldı mı insan hem dinini, hem ihlas üzere işlediği amellerini, hem iz’ânını, hem de irfanını kaybeder. Allahü teâlâ muhafaza eylesin. Hüsrana uğrayanlardan olur. 

 Kul hakkına çok riayet ederdi. Tren bileti alacağı zaman, insanlar sırada beklemesin diye önceden bozuk para hazırlar, gişede para bozdurmak için zaman kaybetmezdi. 

Karaköy’den Tahtakale’ye kadar yürür, dolmuşa vereceği parayı, Cenab-ı Hakk’ın lütfettiği sıhhat nimetine bir şükür ifadesi olarak tasadduk ederdi. Sadaka vereceği parayı da güzelce bir zarfa koyar, büyük bir nezaketle ve teşekkür edasıyla takdim ederdi. 

 Gökten İnmiş Bir Yağmur

Bir konferans sonrası merhum Üstad Necip Fazıl’a “Sami Efendi hakkında ne dersiniz?” diye sorulur:

“O gökten inmiş bir yağmur damlası gibi saf, berrak ve temizdir. 

 O idrofil pamuk gibidir. Hangi yaraya koysanız merhem olur, iyi gelir. “

 Altın Yüzük 

Sami Efendi Hazretleri bir defasında nişan merasimine davet edilmişti. Damadın yüzüğünü takması kendisinden rica edildi. Sami Efendi tepsideki yüzüğün altın olduğunu görünce, hiç kimseye bir şey demeden kendi yüzüğünü çıkarıp damadın parmağına taktı ve: “Bunu, bugünün hatırası olarak kabul edin, altın yüzüğü de hanımınıza hediye edersiniz” buyurdu. Böylece İslâmiyet’in altından yapılan süs eşyalarını erkeklere yasakladığını gayet nazik bir üslupla öğretmiş oldu. 

 Hısım Olduk Diye

Ömer Kirazoğlu, Sami Efendi’nin damadıdır. Kayserilidir. Sami Efendi Kayseri’ye gelir. Sohbette bulunur. 

Annesi, “Ömer oğlum! Siz kapıyı kapatıp sohbet ediyorsunuz. Biz mahrum kalıyoruz. Biz de üzerimize bürgümüzü alıp içerde bir köşede otursak da sohbetten istifade etsek. ”der. 

Ömer Efendi anneciğinin arzusunu Sami Efendi Hazretlerine arz eder. Sami Efendi damadına şöyle cevap verir:

“Evladım Ömer! Hısım olduk diye mahremiyet ortadan mı kalkıyor?” 

Sami Efendi Samsun’a gider. Genç müritlerden biri hanımı için der ki: “Efendim kızınız gelse bir elinizi öpse “Sami Efendi birden celallenir: “Biz şeriat için yaşıyoruz. Şeriat için varız. Böyle bir şeye müsaade etmeyiz. Çok merak ediyorlarsa, abdest almaya geçtiğimizde uzaktan görürler” der. 

İlham Armutçuoğlu Sami Efendiyi evinde ziyaret eder. Ayrılırken kapıdan sol ayakla çıktığını görünce “Sağdan sağdan”diye uyarır. 

Kalem Kağıt Alalım 

Erenköy Zihni Paşa Camii’nde öğle namazını kıldığı zaman bir esnafın dükkânında ziyaretçileri kabul eder. Bu ziyaretçilerinden birine bir şeyler yazdırmak ister. “Bir kağıt, kalem alalım”der. Ziyaretçi hemen masa üzerindeki kağıtlardan birisini alır. Sami Efendi Hazretleri ziyaretçinin hareketini hoş görmez: “Evladım bu kağıdı aldınız amma, sahibinin izni var mı?” der. 

Kitapları

Musahabe (Altı kitap), Ashab-ı Kiram Menakıbı (2 kitap), Fatiha Suresi Tefsiri, Bakara Suresi Tefsiri, Yunus ve Hud Sureleri Tefsiri, Bedir Gazası ve Enfal Suresi Tefsiri

Uhud Gazası, Tebuk Seferi, Hz. İbrahim, Yusuf, Yunus, Hud (a. s), Hülefa-i Raşidin (Hz. Ebubekir, Ömer, Osman, Ali), Halid bin Velid, Dualar ve Zikirler

Kitapları, her Müslümanın okuyacağı kitaplardır. Ayet ve Hadislere dayanır. Peygamberlerin ve Allah dostu insanların yaşayışlarından, çalışmalarından örnekler verir. Sohbetlerde okunabilecek kitaplardır. Bu kitaplar Sami Efendi Hazretleri’nin geniş İslâmî bilgiye sahip olduğunu göstermektedir. Kitaplarından bir ayet ve açıklamasını veriyoruz. :

“Zulmedenlere meyletmeyin. Yoksa size de ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra size yardım da edilmez.” (Hud Suresi:11/113)

Ayet-i Celile’de zalimlere yaklaşmak ve her hangi bir hususta (konuda) onlara destek olmak yasaklanmıştır. 

İkiyüzlülükle onlara methiyelerde bulunmak, sözlerine ve amellerine (işlerine) rıza göstermek, onlarla sohbet etmeyi ve birlikte yaşamayı arzu etmek, onların fani varlıklarından gözlerini çekememek, kavuştukları değersiz dünyalıklarından dolayı onlara gıbta etmek, onlara saygı ile eğilmek, kalemlerini açıp hokkalarını hazırlamak da olsa yardımcı olmak, kalem kağıt vermek, arkalarında yürümek, onların ziynetleri ile ziynetlenmek, hareketlerini benimsemek, giyindikleri gibi giyinmek, onlara benzemeğe çalışmak, elbiselerini dikmek, başlarını tıraş etmek, zalimlere destek olmak mefhumu içine girer. 

Hastalığı

Son dönemlerini prostat hastalığı ile geçirdi. Uzun seneler doktorluğunu yapmış bulunan merhum doktoru şöyle der: “Sami Efendimizin iğnesini yaparken veya sondasını değiştirirken o kadar zor anlar yaşardım ki, onun acı çekmesini hiç istemezdim. 

Aslında sonda değişimi insana o kadar acı verirdi ki, feryat ettirircesine kıvrandırırdı. Bunu bildiğim için sondayı değiştirirken hep Efendimizin yüzüne bakardım. Acaba acı veriyor muyum? diye endişe duyardım. 

Ama şunu itiraf etmeliyim ki, Elhamdülillah bir defa olsun Sami Efendimizin değil sesini çıkartmak, yüzünün renginin bile değiştiğini görmedim. ”

Fadlullah Nemengâni de şöyle der:

“Son yılları hep rahatsızlıkla geçti. Yüzünde bir ızdırabı hiç göremezdiniz. Hep gülümserdi. ‘Elhamdülillah’ derdi. Göz ameliyatı, fıtık ameliyatı oldu, prostatı vardı. Büyüklerin imtihanları başka oluyor.” 

Medine’ye Yerleşmesi

1976 yılında Erenköydeki evinde Musa Topbaş Efendiye; Medine-i Münevvere’ye hicret göründü, bir daha dönmemek şartıyla der. 

Hicret için ev halkını iknâ eder, hicretin gerçekleşmesi için de Allah’a dua eder, çıkışın yapılması için de resmi makamlara müracaat eder. Bir buçuk sene sonra bütün aile efradı ile Medine’ye vasıl olurlar. Kendisi için yapılan bir eve yerleşir. On beş gün istirahat ettikten sonra ziyaretçileri kabul eder. Ziyaretçilerin dışında günlerini ibâdet, dua, zikir murakabe ve istiğfarla geçirir. Seneler birbirini takip ederken rahatsızlığı günden güne artar. 

Musa Topbaş Efendi, Sami Efendi’nin hastalığı konusunda şöyle der:

“Tıbbî müdahale ve ihtimamlar semere vermiyor, zaten pek nazik olan bedenleri adeta eriyordu. Tansiyonları sık sık yükseliyordu. Bu ağrı ve ıztırablara rağmen bir defa olsun, ‘vücudumda şöyle bir rahatsızlığım var, başım ağrıyor’ gibi en ufak bir şikayette bulunmuyordu. 

Hatta gözlerindeki zafiyet ziyadeleşmiş, göremez hale gelmişlerdi. Bu halini sezen bir yakını tarafından hazik bir doktor celbedilerek, ameliyat edilmiş ve görmeğe başlamışlardı. Bu gâile ve rahatsızlıklarında bile daimî dua ve istiğfara devam etmişlerdi.”

Sevenleri yıllar önce kendisi için başka bir kabristanda mezar yeri temin etmişlerdi. O ise “Gönlümüz Cennetül Bakî’yi ister” demişlerdi.

İnsan-ı kâmil, mürşid-i kâmil Mahmud Sami Ramazanoğlu Efendi Hazretleri, 10 Cemaziyelevvel 1404- 12 Şubat 1984 tarihinde sabaha karşı, sevdiği seher vaktinde saat dört buçukta, “Allah Allah Kelime-i Tayyibesi”ni zikrederek fani dünyadan ebediyete intikal etmiştir. Cenaze namazı Mescid-i Nebevi’de kılındıktan sonra Cennet-i Baki’de defnedilmiştir 

 Merhum Mahmud Sami Efendi imanı, ibâdeti, edebi, ahlakı, örnek yaşayışı, üstün İslâmî vasıfları ile Ümmet-i Muhammed’e büyük hizmetler yapmıştır. Allah, Ümmet- Muhammed’ e yeni Mahmud Samiler nasip etsin. (Amin) 

 

KAYNAKLAR
* Ramazanoğlu Mahmut Sami, Yunus ve Hut ve Sureleri Tefsiri 3. Baskı 1983, İst.
* Sadık Dana, Sultanül-Arifin eş-Şeyh Mahmud Sami Ramazan oğlu
* Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi 
* Mustafa Eriş, Mahmud Sami Efendi’den Hatıralar 
* Osman Nuri Topbaş, Altın Silsile
* Kemal Güran, Ünlü Hafızlar
* Prof. Dr. Ethem Cebecioğlu, Allah Dostları 7
* www. menemendeidamedilenler. com




    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle