BİYOGRAFİ

Meşrûtiyet ve Cumhuriyet Dönemlerini Yaşayan Bir Mürşid-i Kâmil: Hacı Hüseyin Aksakal
YAZI BOYUTU :

N. Mehmet SOLMAZ

Meşrûtiyet ve Cumhuriyet dönemlerini yaşayan Hacı Hüseyin Aksakal, 1878 yılında Kayseri’de doğmuştur. Zahiri ve batını ilimlerle mücehhez Külekçizade Hacı Ali Efendi hocanın rahle-i tedrisinde yetişir. Sarf, Nahiv, Meani, Bedii, Mantık, Kelam, Fesahat, Beyan Fıkıh, Hadis, Tefsir, Feraiz derslerini okur. Bu derslerden 1908 yılında icazetname alır.Merhum Külekçizade Hacı Ali Efendi hoca, Talebesi için “Aklî ve naklî ilimlerde ehliyete haizdir” der. Merhum Hacı Hüseyin Aksakal hocamız, bir ara İstanbul’a gider, fahri vaizlik yapar. Ateşin vaazlar yapar, takibata maruz kalır. Hemşerileri tarafından Kayseri’ye kaçırılır. 1909’da Kayseri medresesinde müderris olur. Dini siyasete alet ettiği gerekçesiyle 1925 yılında Ankara’da İstiklal mahkemesinde yargılanır ve beraat eder. Hizmetten uzak durması telkin edilir, hatta ölümle tehdit edilir. Fakat o vaazlarına hiç ara vermez ve ölünceye kadar vaaz etmeye devam eder. Vefatının 61. yılında bu mürşid-i kâmili hayırla yadetmek hepimizin vazifesidir.

 

 

Meşrûtiyet ve Cumhuriyet Dönemlerini Yaşayan Bir Mürşid-i Kâmil:

Hacı Hüseyin Aksakal

HACI HÜSEYİN AKSAKAL Aslen Aksaray’lıdır. Aile Kayseri’ye gelir, yerleşir. Hacı Hüseyin Aksakal hocamız 1878 yılında Kayseri’de doğar. Çocukluğu hakkında bir bilgiye sahip değiliz. Zahiri ve batını ilimlerle mücehhez Külekçizade Hacı Ali Efendi hocanın rahle-i tedrisinde yetişir. Sarf, Nahiv, Meani, Bedii, Mantık, Kelam, Fesahat, Beyan Fıkıh, Hadis, Tefsir, Feraiz derslerini okur. Bu derslerden 1908 yılında icazetname alır.

Merhum Külekçizade Hacı Ali Efendi hoca. Talebesi için “Aklî ve naklî ilimlerde ehliyete haizdir” der.

Hacı Hüseyin Aksakal Hoca, Nakşibendi tarikatı şeyhi Es’ad Erbili hazretlerine intisap eder. Tarikatte de seyr-i sülükünü tamamlar. Zülcenahayn bir insan olur.

Zülcenahayn: İki kanatlı demektir. Kuş bir kanadı ile uçamaz. Zülcenahayn tabirini insan için kullandığımız zaman, zahiri ve batını ilimlere, diğer bir tabirle dünya ve ahiret ilimlerine sahip geniş bilgisi olan insan kastedilir.

Hacı Hüseyin Aksakal hocamız, zülcenahayn bir insandı. Arabçaya, İslamî ilimlere, tasavvufa vakıf olduğu gibi Farsçayı da hakkı ile bilirdi. Sohbetlerinde, vaazlarında bol bol Sadi’den, Mevlana’dan örnekler verir, beyitler okurdu.

Merhum bir ara İstanbul’a gider, fahri vaizlik yapar. Âteşîn vaazlar yapar, takibata maruz kalır. Hemşerileri tarafından Kayseri’ye kaçırılır.

1909’da Kayseri medresesinde müderris olur.

1921’de Medres-i Aliye’de müderrislik yapar.

Medreseler kapanınca 1922 yılında kız mektebi din dersi muallimi olur.

1924 yılında mekteplerden din dersleri kaldırılınca Raşid Efendi Kütüphanesine memur olur.

1926 yılında Kütüphane memurluğundan ayrılır. Kayseri vaizliğine tayin edilmiştir.

Hocası, Hacı Hüseyin Aksakal hocamıza vaaz etmesini ve talebe okutmasını vasiyet eder. Hocamız da vaaz etmesini ve talebe okutmasını çok sever.

Kendisine talebelik etmiş sınıf arkadaşım Dr. Mustafa Çuhadar, merhumun bu yönünü şöyle açıklar:

“Hacı Hüseyin Aksakal merhum memleketin yetiştirdiği ender insanlardan biri idi. En büyük ideallerinden birisi insan yetiştirmekti. Hiç bir maddi menfaat düşünmeden, her türlü tehlikeyi göze alarak bunu sağlamaya çalışmıştır. Vaazları ile camilerimizde dolup taşan cemaatine İslâm’ı öğretmeye çalışırken, özel olarak, İslâmî ilimlerde söz sahibi insan yetiştirmeyi gaye edinmişti. Onun şu sözünü hiç unutamam:

‘Bir insan için yemek ve içmek ne kadar ihtiyaçsa, öğrenci ile meşgul olup, okutmak da benim için o kadar ihtiyaçtır.

Öğrencileri kendi çocukları gibi sever, onların dert ve sıkıntıları ile yakından ilgilenirdi. Onun bu yakın ilgisi sayesinde tahsilini devam ettirip bu sahada yetişen nice arkadaşımız olmuştur”(1)

Merhum çok genç yaşta heyecanlı ve tesirli vaaz etmeye başlamıştı. Şimdi resmen Kayseri vaizi idi. Vaaz etmek vazifesiydi. Vaazlarına başladı. Konuşması akıcı, sesi gürdü. Sesini Cami-i Kebirin her tarafına duyuruyordu. Camiyi dolduran cemaat, Vaazını heyecanla ve zevkle dinlerdi. Hocamız vaazını en heyecanlı ve tatlı yerine bırakırdı. Cemaat bir sonraki vaazında yer bulabilmek için erken camiye gelirlerdi.

Dini siyasete alet ettiği isnat ve iftirası ile 1925 yılında Ankara’da İstiklal mahkemesinde yargılanır ve beraat eder.

Hizmetten uzak durması telkin edilir, hatta ölümle tehdit edilir. Fakat o vaazlarına hiç ara vermez, 1944 yılında emekli olduktan sonrada ölünceye kadar vaaz etmeye devam eder.

Söz ehli değil, hal ehli idi. Sünnet-i seniyye’ye uygun yaşayışı ile halkın gönlünü kazanmış, onların İslamî yaşayışta örnek ve önderi olmuştu.

Halk onu görünce oturuyorsa kalkar, yürüyorsa durur selamını alırdı.

Hocamızla ilgili bir olay şöyledir:

Hocamızı garnizon kumandanı valiye şikayette bulunur. Vali’ye konuşma fırsatı vermeden, valinin polisine git bu adamı al, getir der. Polis gider, merhum Aksakal hocamızı bulur. ‘Hakkında generalin şikayeti var, haydi gideceğiz’ der. Halk duyar, hocamızın peşine düşer. Kalabalık gittikçe artar. Kumandan oturur, vali makam odasında durmadan dolaşır. Zaman zaman da pencereden dışarı bakar. Dışarıda insanların gittikçe kalabalıklaştığını görür, endişelenir.

Merhum hocamız valilik odasına girince vali kumandana fırsat vermeden ‘vazifen nedir?’ der. Merhum hocamız ‘vaaz’etmektir,’ cevabını verir. Vali ‘öyleyse git, vazifeni yap’ der. Kumandan şaşırır, ayağa kalkar, pencereden hocamızın ve meydanı dolduran halkın gidişini seyreder. Vali ani bir kararla büyük bir hadisenin çıkmasını önler.

Merhum Hacı Hüseyin Aksakal, hocasının vasiyetine uyarak vaaz etmenin yanında talebe okutmaya da başladı. Devir dini ilimlerin öğrenilmesi, öğretilmesi yasak bir devirdi. Milletin dinini öğrenmesi ve dinine göre yaşaması lazımdı. Bunun için dinini bilen ve bildiren insanlara ihtiyaç vardı. Merhum bu ihtiyacı karşılamak için talebe okutmaya başladı.

Arapça sarf, nahiv ve mantık, beyan gibi dersleri yatsı namazlarından sonra evinde veya tesbit ettiği diğer evlerde okutur, sık sık yer değiştirirdi.

Yasak eğitim verdiği iddiası ile çok miktarda şikayet ve baskılara maruz kalırdı. İdare de halkın hocamıza gösterdiği büyük ilgiden dolayı çoğu zaman görmezden gelir veya uyarılarla iktifa ederdi.

Tefsir, hadis ve fıkıh gibi dersleri ise, camii kebir kürsüsünde vaaz ederken okutmuştur. Bu derslerde talebelerin her biri ayrı bir direğinin dibine oturur, kitabını açar, bekler. Hocamız halka vaaz eder, bir ara talebelerine dersi anlatır, ehlinin malumu der, vaaz’a döner. Bu yolda yetiştirdiği talebelerinin topluca icazet merasimini Halk partisin büyük bir cemaatin huzurunda Hunat camisinde yapar.

Hocamızın yetiştirdiği hocalardan;

Abdullah Saraçoğlu’nun İmam-Hatip mektebinde talebesi oldum. Abdullah Saraçoğlu hocamız Bursa, Kocaeli ve Kayseri’de müftülük yaptı.

Eyub Kuruköse, Ahmed Divriği hocamızdan sonra Camii Kebir imamlığı vazifesinde bulundu. Kendisinden feraiz okudum.

Osman Çapacı, demirci kalfası iken hocamızdan okuyarak demirci hoca diye tanınmış, Hatır oğlu Camii’nin imamı idi. Coşkulu seher vaazları yapardı. Kendisinden İzhar okudum.

Mehmed Çorakçı, ticaretle meşgul olur, talebe okutur, hayır işlerine öncülük, eder camilerde yaptığı heyecanlı vaazları ile camileri dolduran cemaatleri coştururdu.

Bu hocalarımız yapılan her hayrın ve iyi işin ya başında ya da içinde idi. Hocamızın yetiştirdiği diğer hocalarımızda bulunduğu yerlerde hizmetlerine devam etmişti.

Ayrıca hocalarından aldıkları telkin ve terbiye ile ders okutmuşlar ve yeni hocalar yetiştirmişler.

Gizli gizli okuttuğu ve hoca ettiği talebelerinin icazet merasimini Hunat Camiin’de yapar. Bu resimde bulunanlar, merhum müftü efendinin icazet verdiği, hoca olan son talebeleridir. 11 numara merhum Müftü Efendi, 4 numara Abdullah Saraçoğlu hocamız. 6 numara Mehmet Çorakçı hocamızdır.

Bugün hepsi hakkın rahmetine kavuşmuştur. Makamları cennet olsun.

Hocamızın vaazları, talebe okutmaları yanında yazdığı kitapları da vardır. İsmi bilinen kitapları şunlardır:

Diş Risalesi, Manzum İlmihal, Muhtasar Hac Rehberi, Cuma Risalesi, Barika-i Hakikat. Hocamız aynı zamanda bir şairdi.

Dr. Mustafa Çuhadar, Dr. Mehmet Türkmen ve Abdulkadir Kabdan hocamızın adını bilmediğimiz bir kitabını yayınladılar.

591 sayfa, büyük ebat “Keşkül” adlı kitap okunması gerekli bir kitap. Kitapta ilmin ve irfanın hakimiyeti vardır. Yazımızın sonunda kitaptan örnek olarak bir bölüm yayınlıyoruz.

Abdullah Develioğlunun ayrılması ile 29. 4. 1950 yılında müftülüğe getirilmiştir

Demokrat Parti Hükümeti’nin yedi İmam-Hatıp mektebi açacağı duyulunca müftü efendi tabir caizse Kayseri’yi ayağa kaldırdı. “Kayseri Makarrı ulemadır. Bu mektepten biri Kayseri’de mutlaka açılmalı” dedi.

Kayseri, 1950 öncesinin din aleyhtarlığına rağmen hâlâ “Makarrı ulema=bilginler yatağı” olma niteliğini koruyordu.

O günlerde ismini bilmediğim hocaların yanında bildiğim hoca efendiler şunlardır:

Hacı Hüseyin Aksakal, Develi Müftüsü Numan Efendi, Eski müftü Abdullah Develioğlu, Çukurlu hoca Abdullah Efendi, Cimcimin Salih Nursaçan Efendi, Hacı Mustafa Efendi, Hacı Hasan efendi, Hacı Halil Haliloğlu, Nuh Balta Efendi, Hacı Şaban Kavafoğlu, Kavgacızade Osman Efendi, Kirazzade Ahmed Efendi, Receb Hoca, Hafız Ahmet Leblebici, Hasbekli Hoca, Hocazade Ahmed Efendi, Mehmed Ali Satoğlu, Hulusi Satoğlu, Abdullah Saraçoğlu, Mehmet Çorakçı, Osman Çapacı, Eyup Kuruköse, Celal Cihan

Bu satırların yazıldığı anda bu hoca efendilerin tamamı Hakkın rahmetine kavuşmuştur. Mekanları cennet olsun. Âmîn…

Müftü efendi partinin Kayseri teşkilatını, şehrin ileri gelenlerini harekete geçirdi. Ankara’ya gitti.

Kirazzade Ahmed Efendi’nin oğlu İbrahim Kirazoğlu, Demokrat parti Kayseri milletvekili idi.

İlgililerle gerekli görüşmeler yaptı. İmam-Hatip mektebinin Kayseri’de açılacağının müjdesini getirdi.

Müftü efendi, İmam-Hatip mektebi açılırsa, mektebe bina vereceklerini, bir sene içinde de mektep binasını inşa edeceklerine söz vermiş. Mektep açılmadan önce de büyük bir kalabalıkla binasının temelini atmıştı. Mekteple ilgili halkta büyük bir istek vardı.

Nasıl olmasın ki, 1950’den önce mektep açmak şöyle dursun, evinde çocuğuna Kur’an okutan, dini bilgi veren cezalandırılıyordu.

1950 den sonra yapılan her dini hizmet, aynı zamanda 1950’den önceki din aleyhtarlığını yok etmek ve dini yaşayışı kuvvetlendirmek içindi.

Müftü efendinin verdiği müjdeden sonra camilerde vaazlar ve hutbelerde açılacak İmam- Hatip mektebini anlatıyor, inşaati için gerekli para toplanıyordu.

Camilerden para toplanırken, kurulan heyetler çarşıları dolaşıyor esnafın yardımlarını alıyordu. Ayrıca şehrin ileri gelenlerinden bir heyet, ileri gelenlerin bağışlarını sağlıyorlardı. İmam-Hatibe yardım edenlerin başında hanımlar geliyordu. . Konu ile ilgili vaazı dinleyen hanımlar ziynet eşyalarını çıkarıp veriyorlardı.

İmam-Hatip mektebi mezunları imam, vaiz, müftü olacaklarmış. Biz de aramızda İmam-Hatip mektebine talebe olmayı konuşuyorduk.

Hocamız Hacı Yusuf Efendi’ye danıştık. Talebe olmanız iyi olur, dedi. Ama nasıl talebe olacaktık? İlkokul diplomamız yoktu.

Müftü Hacı Hüseyin Efendi imdadımıza yetişti. Hafız olmuş, Arapça öğrenmeye çalışanları topladı. Açılacak mektepten mezun olanların millete ve dine büyük hizmet edeceğini, müftü ve vaiz olacaklarını açıkladı. “Sizler bu mektebin ilk öğrencileri olacaksınız” dedi.

İlkokul diplomamız yoktur, dedik. “Diploması olanlar var mı?” dedi. Birkaç arkadaş” var” dedi.

Diploması olmayanlar yarın buraya gelsinler dedi.

Ertesi günü geldik, valiliğe gidiyoruz dedi. Gittik.

Müftü Efendi: “Vali bey! Bu gençlerin çoğu hafız. Hepsi de Arapça okuyor. Açılacak İmam-Hatip mektebine tam talebe olacak kimselerdir. Okuyup yazmaları var. Sizden bunlara birer ilkokul diploması vermenizi istiyoruz,” dedi.

Vali Kazım Arat,” peki müftü efendi” dedi.

Düvenönü’nde surların dibinde bulunan Cumhuriyet İlkokulu’na gittik Bir odaya girdik. Masada bir kadın oturuyordu. Kadın müftü efendiyi görünce fırladı, gitti. Müftü efendi” başöğretmen nerede” diyordu. O zaman ilkokul müdürlerine baş öğretmen denirdi. Fırlayıp dışarı çıkan kadın başını örtmüş içeri girdi.” Başöğretmen benim” dedi.

Müftü efendi “kızım bu gençler İmam-Hatip mektebine talebe olacak” dedi.

Başöğretmen; “Müftü amca valilikten telefon edildi. Diploma vereceğiz. Müsaade ederseniz bunlardan birer dilekçe alalım,” dedi. Müftü efendi gitti. Biz boş bir kağıda da adımızı, adresimizi yazıp imzaladık.

Zannederim, üç gün sonra imtihana girdik, 16. 11. 1951 tarihli diplomalarımızı aldık. İmam-Hatip mektebine talebe olduk.

İmam-Hatıp mektebine talebe olmamızı sağlayan Müftümüz merhum Hacı Hüseyin Aksakal’dır.

Merhum, kısa boylu, zayıf bünyeli fakat çok çalışkan, tuttuğunu koparan bir insandı.

Müftü olur olmaz Otpazarı’na iki katlı bir müftülük binası yaptırdı, müftülüğü Tennuri sokaktaki minderli odadan kurtardı.

Bizi aldı, valiye gitti, diploma istedi. Önümüze düştü, cumhuriyet ilkokuluna götürdü. İşi sağlama bağladı. Yapacağı işi başkalarına havale etmezdi. Müslümanlara gerçek bir örnekti, önderdi. Eski tabirle “Mürşid-i Kamildi”.

İmam-Hatip mektebi 24 Aralık 1951 yılında Taşçıoğlu Kur’an Kursu’nun bahçesinde yeni yapılan tek katlı binada üç sınıf halinde açıldı. Hocamız İmam-Hatıp mektebinin hedefinin Müslümanlara önderlik edecek hocaları yetiştirmek olduğunu anlattı. İmam-Hatıp mektebinde yetişecek sizler, bu vazifeyi yapacak kimselersiniz mealinde konuştu. Bize derse gelmedi ama diğer sınıflarda hocalık etti.

Merhum müftümüz, temelini attığı İmam-Hatip mektebinin sınıflarına talebelerin dolduğunu görmeden 6 Aralık 1952 de bu dünyadan ayrıldı, Rabbine kavuştu. Mahşeri bir kalabalıkla Hunat Camii’nde cenaze namazı kılındı. Caddeleri, sokakları dolduran insanların cenaze namazını kılbilmeleri için evlerin damlarına çıkmış müezzinler imamın aldığı tekbileri yüksek seslerle tekrar ettiler. Uzaklarda cenaze namazına duranlara duyurdular.

Yine mahşeri bir kalabalıkla eller üzerinde “İyiler Mezarlığı” na götürüldü. Mezarlığa varıldığı zaman ikindi ezanı okunuyordu. Tekbirler arasında defnedildi.

O gün Kayseri halkı sevgili müftüleri için ayaktaydı. Merhum, 2 sene 8 ay müftülük yaptı. Allah ondan razı olsun, makamı cennet olsun..

İyiler mezarlığı belediye başkanı Mehmet Çalık zamanında kaldırıldı. Yerine Sanat okulu yapıldı. Hocamızın Naaşından geri kalanlar, hacılar yolu üzerindeki mezarlığa taşındı. Hocamızın naaşı şimdi hangi mezar taşının altında olduğunu bilmiyoruz. Merhum Hocamızın ruhunu okudumuz fatihalarla şadetiyoruz ama mezarının başında fatiha okumaktan mahrumuz.

Merhumun açtığı imamhatip mektebinde şahsiyetini bulan değerli büyük şehir belediye başkanımız muhterem Mehmet ÖZHASEKİ beyden bu mahrumiyetimizin giderilmesini istiyoruz.

Yazımızı Merhum Kayseri müftüsü Hacı Hüseyin Aksakal hocamızın “Keşkül” kitabından aldığımız satırlarla tamamlayalım:

“Şimdi Kur’an-ı Kerim’i dinleyelim.

Kur’an Hz. Muhammed’in şahididir.

Kur’an insanlığın ebedî övünç vesilesi olan Hz. Muhammed (s. a. v)’in mucizesidir.

Kur’an yer ve göklerin hazinelerinin keşfedicisidir.

Kur’an kainat kitâbının hûlâsasıdır.

Kur’an bütün hadiselerin altında gizlenen hakikatların anahtarıdır.

Kur’an insanı hakikata sevk eden tek mürşittir.

Kur’an öyle bir semâvî kitaptır ki daima genç ve dinçtir. Çünkü ezelî ve ebedîdir.

İhlasla onun huzuruna giren herkes diz dize, omuz omuza, yan yana oturabilir. Herkes kendi meşrebine, kendi neşesine, kendi mesleğine göre ondan hissesini alabilir. O ferman-ı ilâhîdir.

Kur’an var olan bütün yer ve göklerin Yaratıcısı adına bir hitabedir.

Kur’an saltanat-ı ilâhî adına ezelî bir hutbedir. Onun her yönündeki gayesi sonsuz mutluluğa davettir.

Kur’an akla nur, gönüllere huzur verir.

Kur’an bir sır kutusudur, âşığına açılır. Kimse onun karşısında cephe alamaz, daima hasmını yener ve susturur. Yalnız satırlarda değil, sadırlarda da mahfuzdur. Akla ve ruha hitap eder, vicdana hitap eder.

Onun için nefsânî hükümlerin pençesinde mahkum olanlar, zulmette boğulanlar ondan hoşlanmazlar. Fakat yine mahkum olurlar. Yarasa kuşu güneşin nurundan zevk almaz, daima karanlık arar. Nefsin zindanında kalanlar da öyledir.

Kur’an daima meydanda, şimdi de kendisini radyoda okutturuyor, kendisini tesdik edenlerin ve etmeyenlerin çevresinde okunacak ancak o kitap vardır. Hiç kimsenin kitabı okunmuyor. Bu ne büyük bir saltanattır, ne geniş bir kudrettir.

Cenab- Hakk’ın ne şaşırtıcı bir cilvesidir, ne dehşetli bir dersi, bununla mazeret kapısını kapatıyor, medeniyet alanında Kur’an sesi duymadım dedirtmiyor.

Gel yirminci asrın adamı, kitabım hakkında hiç mazeret gösteremezsin, O’nu işitmedim diyemezsin, diyor. Kur’an-ı mübînin konularındaki kudretli camia karşısında kim kıpırdayabilir.

Bak 0’nun derinliğine dalan gerçek ârif insan neler bulup, neler çıkarıyor. O kitab-ı mübîn, vazifesinden, kainattan, Halikından (Yaratanından), yer ve gökten, dünya ve âhıretten, geçmiş ve gelecekten, ezel ve ebed’den bütün bahisleri topladığı tavırdan tavıra geçip nutfe olan alaktan amel sandığı olan kabir çukuruna girinciye kadar olan hayatın edeblerinden tut, ta kader ve kaza bahislerine kadar açmış, âlemin yaratılışından, rüzgarlardan ve esmesinden, vazifelerinden tut, ta insanın kalbine ve iradesine müdahalesinden bütün gökler bir kabzada bulunmasından, yerin semerelerinden, askerinden, demirinden, kömüründen petrolünden tut gökün ta dumanla bölünmesine ve yıldızların düşüp dağılmasına kadar, dünyanın bir imtihan sahnesi olarak açılıp kapanmasından, âhıretin ilk istasyonu olan kabirden, berzahtan, haşirden, sırat köprüsünden tut tâ cennete saadet-i ebediyyeye “Elestü birabbiküm”=Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Muahedesi olan hadise-i ezeliyyeden Cenab-ı Hakk’ın ezeli cemalini görmeye kadar âhenk ve intizam ile ancak Kur’an-ı mübîn beyan eder.

Kainâtı bir saray gibi idare edip, dünya ve ahreti onun iki odası olarak açıp kapayan şan sahibi Yaratıcı’yı ancak ancak o kitab-ı hüküm beyan eder. Onun usanmak şöyle dursun belki lezzet verir her tekerrüründe ayrı manalar gizlenmiş.

Âlemde hiçbir kitap öyle ezberlenmemiştir. Küçük ve basit bir çocuğun hafızasında kalır, az bir sözden etkilenen ağır bir hastanın kulağına okunduğu vakit ne kadar hoş gelir.

Ölüm döşeğinde sevgili yavrusunun gözünü açmayan ölümü bekleyene okunduğu zaman rikkatle, sevinçle safa ile bakar. Onun dimağının en tatlı şerbeti, kulağının en mühim zemzemi olur. Çünkü kalplere kuvvet ve basiretlere ru’yet ve gönüllere şifa oradan gelir.

Hulasa güneşin ziyası nasıl “Ben güneşten geldim” diye her gün kendini açıkça ilan ederse, Kur’an-ı mübîn de “Ben Allah’tan geldim, ben onun beyanıyım” der öyle ilan eder.

Ey nûr-ı irfâna talip! Ve hakikat yolcusu!

Dikkat et, iyi dinle, insanlığın hayat-ı edebisini kurtarmak ve onların sahib-i hakikisi olan Cenab-ı Hakk’ın huzuruna çıkarabilecek manevi kazanç varlığını temine gelen ve asıl görevleri Allah’ı beyan etmek olan, marifetullahı ve Halik’ını, ahlakı ve hükümleri onun muradı üzerine bütün insanlığa tebliğ eden her peygamber nübüvvetini ilan ettikleri zaman sahada hangi şey revaçta ise mucizelerinin önemli bir kısmı o cinsten gelmiştir.

Mesela, Hz. Musa (a. s) zamanında sihir revaçta idi, mucizeleri o yönde tecelli etti.

Hz. İsa(a. s) zamanında tababet revaçta idi, mucizeleri o şekilde ortaya çıktı.

Hz. Fahr-i alem(a. s)’in peygamberliği zamanında belağat o kadar revaçta idi ki, en yüksek miras, en yüksek mal, atalarından çocuklarına kalan milyonlar, hanlar, apartmanlar ve depdebeler değil, atalarının anlamlı bir sözü, bir cümlesi idi.

Belağat o kadar revaç görmüştü ki belağat sahibi bir edip bir kavmin milli kahramanı sayılırdı.

İşte insanlığı en yoğun bir karanlık perdesi kaplamış, artık ne Hz. Musa ne Hz. İsa ve hiçbir peygamberin o yoğun perdeyi parçalayacak imkanı kalmamıştı.

Peygamber Efendimiz, doğru yola hidayete insanların en çok ihtiyaç duyduğu, doğru dine davete ve işleri düzenlemeye, halkın durumunu kontrol altına almaya güç yetirecek bir zamanda zuhur etmiştir.

Çünkü zaman, rasullerin kesintiye uğradığı, yolların ayrıldığı, milletlerin yoldan çıktığı, devletlerin bozulduğu ve sapıklığın alevlendiği, imkansızlığın uğraştırdığı bir zaman idi.

Farslıların ateşe taptığı, analara tecavüz edildiği,

Türkün ihtilal ve kullara işkence yaptığı,

Hindin sığıra ibadet edip, taş ve ağaca secde ettiği,

Yahudinin inat ve garazkarlığı,

Hıristiyanın baba, oğul olmayan Allah hakkında hayrette kalıp, Arabın putlara tapıp, kız çocuklarını diri diri gömdüğü bir ortamdı.

Yani bütün medeniyetler yıkılmış, insanî duygular ayaklar altına alınmış, fuhuş övülüp, edep kötülenmiş idi.

Irz ve şeref adına bir şey kalmamış, zayıf güçlüden hakkını alamıyordu.

Kadınlar kocaları öldüğünde maddi eşya gibi miras kalıyor, İlahi san’at fabrikasının en büyük tezgahı olan ve var etme mahalli bulunan kadın hayvan gibi pazarda satılıyordu.

Kız çocukları diri diri toprağa gömülüyordu. Hulasa insanlık yaratılışından sıyrılmış, hayvanlık derecesinden pek aşağıya düşmüştü.

Putperestlik dünyanın her tarafını sarmıştı. Küfür ve zulüm gayret mevkiinde idi.

Bu yoğun zulmet perdesini ancak insanlığın edebi övüncü olan Hz. Muhammed(s. a) parçalayacaktı, O’nun işi idi. Allah tarafından ölçülü boyuna peygamberlik elbisesi giydirilerek, elinde şahidi ve delili Kur’an olan Allah’ın sevgilisi insanlığa alçak gönüllülükle gönderildi.

İşte o Kur’an insanlığın bütün ediplerine karşı ferman okuyor, benzerimi getirin diye cephe açıyor, değil benzer, bir cümlemi getirin diyor”…(2)

___________________

(1) Hacı Hüseyin Aksakal, Keşkul : 17, Hazırlayan Dr. Mustafa Çuhadar, Kitabe yayınları, Ankara 2012)

(2) Adı geçen eser: 33

 

 

 

 

 

 

 





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle