AYIN KONUSU

Milli İrade Edebiyatı, Genel Seçimler ve Anomi Felâketi
YAZI BOYUTU :

Hüsnü AKTAŞ

Bütün dünyada yaygın olan kanaate göre demokrasi; düşünce hürriyetini esas alan, vatandaşların seçme-seçilme haklarını tanıyan, serbest seçimler neticesinde çoğunluğun iktidarını ve azınlığın muhalefet hakkını kabul eden bir siyasi rejimdir. İktidarın teşekkülü, denetlenmesi ve devredilmesi konusunda, kendine mahsus prensipleri vardır. Yunanca “Demos” (halk) ile “Cratos” (güç, idare) kelimelerinin birleştirilmesiyle elde edilen bu terimin, İslâm’ın tebliğinden on asır önce siyasi anlamda kullanıldığı malûmdur. Eski Yunan’da “tek adam” idaresi olan diktatörlük ve tiranlığa karşı; halkın kendisiyle ilgili siyasi kararları, vekâlet yoluyla değil doğrudan alması gündeme girmiştir. Günümüzde doğrudan değil, temsili demokrasi anlayışı ön plândadır.

Milli İrade Edebiyatı, Genel Seçimler ve Anomi Felâketi

CEMİYET halinde yaşayan insanoğlu; hayatının korunmasını, inandığı gibi yaşama imkânının sağlanmasını, neslinin ve malının korunmasını arzu eden mükerrem bir varlıktır. Cemiyet hayatının devamının sağlanabilmesi için hukuki, siyasi, iktisadi ve ahlâki hükümlere ihtiyaç vardır. Mütefekkir İbn-i Haldun’a göre cemiyet hayatı, insanların birbirlerine olan ihtiyaçları (teavün/dayanışma) sebebiyle ortaya çıkan bir hayattır. Devlet ise adaletin sağlanmasına vesile olan bir kurumdur. Tarih boyunca cemiyet ve devlet kavramları ile ‘egemenlik/hâkimiyet’ kavramı arasındaki münasebetin, değişik açılardan tahlil edildiğini söylemek mümkündür. Batı’da siyasi rejim olan krallıkların (totaliter rejimlerin) ortaya çıkmasıyla birlikte, devleti devlet yapan temel hak ve yetkilerin tanımlanması problemi ortaya çıkmıştır. Fransız hukukçu Jean Bodin, ‘Devlete Dair Altı Kitap’ isimli eserinde egemenliği “devletin mutlak ve kalıcı gücü” olarak tarif etmiştir. 17. yüzyılda yaşayan Hollandalı hukukçu Hugo Grotius devletler hukukunun değişmeyen/olmazsa olmaz ilkesini izah ederken egemenlik kavramı üzerinde durmuştur. Batı’da egemenliğin kaynağı konusunda, birbirinden farklı iki siyaset tarzının tartışıldığını söylemek mümkündür. Birincisi: Egemenlik, kâinatın sahibi olan Allah’a mahsus olan ve O’nun adına kullanılması gereken bir haktır. İkincisi: Egemenlik, halkın iradesine ve rızasına dayanan, yani kuvvet kullanma imtiyazını vatandaşlarından alan iktidarların haklarını ifade eden bir kavramdır. Birinci görüşü savunan ruhban sınıfı; diğer etkili zümrelerle (Krallar, Serfler, Feodal Beyler vs.) işbirliği yaparak, uzun yıllar siyasetin belirleyici unsuru olmuştur. Modern-ulus devlet paradigmasını savunan seküler-lâik aydınların;“din nassa/vahye dayanır ve teokratik bir nizamı teklif eder. Çağdaş uygarlık, akla ve bilime dayanır. Bunun zaruri neticesi demokrasidir” şeklindeki yorumları, tarih boyunca yaşanan siyasi mücadelenin bir sonucudur. Yirminci yüzyılın ilk yıllarından itibaren liberal, muhafazakar, sosyal demokrat ve sosyalizm/komünizm gibi dünya görüşlerini savunan siyasi partiler, siyasi hedeflerini ‘iktidarı nasıl ele geçirebiliriz?’ sualine verdikleri cevapla sınırlı tutmuşlardır. Bütün dünyada yaygın olan kanaate göre demokrasi; düşünce hürriyetini esas alan, vatandaşların seçme-seçilme haklarını tanıyan, serbest seçimler neticesinde çoğunluğun iktidarını ve azınlığın muhalefet hakkını kabul eden bir siyasi rejimdir. İktidarın teşekkülü, denetlenmesi ve devredilmesi konusunda, kendine mahsus prensipleri vardır. Yunanca “Demos” (halk) ile “Cratos” (güç, idare) kelimelerinin birleştirilmesiyle elde edilen bu terimin, İslâm’ın tebliğinden on asır önce siyasi anlamda kullanıldığı malûmdur. Eski Yunan’da “tek adam” idaresi olan diktatörlük ve tiranlığa karşı; halkın kendisiyle ilgili siyasi kararları, vekâlet yoluyla değil doğrudan alması gündeme girmiştir. Doğrudan demokrasi anlayışı, Atina ve Sparta Devletleri arasında yıllarca süren savaşlara sebeb olmuştur. Meselenin bir diğer boyutu şudur. Son yıllarda, siyasi rejim olan demokrasi ile ‘Milli İrade’ kavramı arasındaki münasebeti dikkate alan bazı medya aydınları, keyiflerine uygun olan siyasi analizleri piyasaya sürmektedirler. Bütün siyasi partilerin sözcüleri, milli irade yalanının arkasına sığınmaktadırlar. Hâlbuki siyaset ilmi literatüründe ‘milli irade’ denilince akla gelen kavram, J.J. Rousseau’ya ait olan ‘genel irade’ kavramıdır. Bu kavram da tıpkı egemenlik kavramı gibi, izafi bir değere haizdir. Bazı siyaset uzmanlarına göre halkın sağduyusunu ve çoğunluğun tercihini ifade için ‘milli irade’ terkibi kullanılabilir. Hâlbuki herkesi temsil etme kabiliyetine ve tutarlılığına sahip olan bir iradeden söz etmek kolay değildir. Dolayısıyla bazı politikacıların ve medya aydınlarının herhangi hadiseyi tahlil ederken ‘millî iradenin korunması ve bu iradeye uygun davranılması gerekir’ gibi hüküm cümleleri kurmaları, kendi tercihlerini pazarlamakla ilgilidir. Bu kısa izahtan sonra, geçtiğimiz ayın en önemli konusu olan Genel Seçimlere geçebiliriz. 

GENEL SEÇİMLERİN TAHLİLİ

Vatandaşlarının seçme ve seçilme haklarını kabul eden bütün ülkelerde, genel seçimlerin müstesna bir yeri vardır. Geçtiğimiz ay yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde AK Parti Genel Başkanı R. Tayyip Erdoğan, seçmenlerin yarıdan fazlasının (% 52.6) oyunu alarak ilk turda yeniden Cumhurbaşkanı seçilmiştir. Bazı siyaset uzmanlarının Türkiye’ye mahsus olduğunu ifade ettikleri yeni ‘Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin ilk başkanı sıfatını kazandığını söylemek mümkündür. Genel seçimlerde vatandaşların, tercihlerini Cumhur İttfakı’ndan yana kullandıkları görülmektedir. Toplam 56 milyıon 322 seçmenin yüzde seksen üçünün oy kullandığı 24 Haziran Seçimleri’nde AK Parti yüzde 41.85, MHP yüzde 10.90, CHP yüzde 22.48, İyi Parti yüzde 9.89, HDP yüzde 11.70 oy alarak TBMM’de temsil edilme hakkını kazanmışlardır. Bundan önce yapılan genel seçimlerde (1 Kasım 2015) sandığa atılan oyların yüzde kırk dokuzunu alan ve 317 milletvekili çıkaran AK Parti’nin 24 Haziran 2018 tarihinde yapılan seçimde 295 milletvekili çıkarabildiği görülmektedir. Üç yıl boyunca seçmen sayısının 2 milyon 400 bin civarında arttığı halde, AKP’nin aldığı oyun 2,5 milyon civarında azaldığını söylemek mümkündür. 

Son yapılan genel seçimlerde AK Parti, TBBM’de ‘tek başına kanun çıkarma’ (!) imkânını kaybettiği için, Cumhur İttifakı’nın diğer ortağı MHP’nin tercihlerini dikkate almak zorundadır. AK Parti’nin, bu oy kaybı hakkında ciddi bir muhasebe yapması gerekir. Elbette bunun bir değil, birden fazla sebebi vardır. Bu noktada bir inceliğe işaret etmekte fayda vardır. AK Parti’nin oy kaybını ‘seçim sandığının başına gitmek ve oy vermek caiz değildir’ diyen ve demokrasiyi ciddiye almayan vatandaşlara fatura etmek, adaletli bir tavır değildir. Daha önceki seçimlerde sandık başına gitmeyen ve kendilerini selefi olarak nitelendiren vatandaşlardan bazıları ‘Demokrasiye inanmıyoruz. Bu rejimin ilkelerine bağlı kalacağını taahhüd eden siyasi partilerden teberri ediyoruz. Fakat bu seçimlerde Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan’a rey vereceğiz’ taahhüdünde bulundular ve sosyal medya vasıtasıyla yeni tavırlarını (kendileri gibi düşünmeyen diğer Selefilere) deklare ettiler. Hatta bazıları AK Parti’ye milletvekilliği aday adaylığı için müracaatta bulundular. Elbette son yıllarda ‘Modern seküler ülkelerde yaşayan müslümanların seçimlerde oy vermesi, helal midir yoksa haram mıdır?’ sualine, farklı cevapların verildiğini gizlemenin bir anlamı yoktur. Şeyh İmran Nazar Hüseyin, bu meseleyi izah ederken, bazı inceliklere işaret etmiş ve şu tespitte bulunmuştur: ‘Mısır’dan ABD’ye hicret eden bir âlim; bu ülkede yaşayan Müslümanların seçimlerde oy kullanmaları vaciptir’ fetvasını vermiştir. Bu fetvayı dikkate alan Amerika’daki milyonlarca siyah Müslüman (Bilâliler) kendilerinin doğru yolda olduklarını düşünerek seçimlere katılmış ve George W. Bush’a oy vermişlerdir. Bu seçimlerde George W. Bush, kıl payı denilebilecek bir sayıyla seçimi kazanmıştır. Ancak, 11 Eylül 2001’den itibaren, kendi verdikleri oylarla başa getirdikleri George W. Bush yönetiminin İslâm’a karşı savaş açması üzerine, ızdırap ve kederden ‘ellerimiz kırılsaydı da oy vermeseydik’ demeye başlamışlardır. Pakistanlı İslâm Âlimleri’nden Dr. İsrar Ahmed, Müslümanların seküler yasalar üzerine kurulmuş modern devletlerde oy vermelerinin caiz olmadığını ilan etmiş ve lideri olduğu İslâm cemaati üyelerinin seçime katılmalarını yasaklamıştır. Yıllarca seçimlere katılmanın gerekli olduğunu savunan Eb’ul Ala El Mevdudi (Pakistanda faaliyet gösteren Cematat-i İslâmi partisinin lideri) vefatından kısa bir süre önce durum değerlendirmesnde bulunmuş ve seçimlere katılmanın faydalı olmadığına karar vermiştir.’ Müslümanların siyasi tercihlerinin pervasızca yok sayıldığı günümüzde, mazlumların İslâmi bir mücadele değil de ‘demokrasi mücadelesi’ verdiklerini söylemelerinin bir manası yoktur. Günümüzde “hangi siyasi rejime göre yönetileceğiz’ sualine cevap vermeden önce, “içinde bulunduğumuz hali nasıl değiştireceğiz, bizleri boğmaya çalışan müstekbirlerin tuzaklarına karşı nasıl mücadele edeceğiz ve bizi perişan eden hastalıklarımızdan nasıl kurtulacağız’ gibi meselelerin ön plâna çıkarılmasında fayda vardır. Meselenin diğer bir boyutuna geçebiliriz. 

Türkiye’de yaşanan siyasi mücadelede; başta Fransa olmak üzere, batıdan ithal edilen politika kültürünün önemli bir yeri vardır. Muhkem nassa (vahye) dayanan dini değerler ile filozofların dünya görüşlerinden kaynaklanan siyasi ideolojileri mukayese eden ve ısrarla “bilime ve akla dayanan hükümler, dini metinlerde yer alan hükümlerden daha üstündür’ tezini savunan politikacıların varlığı malûmdur. Hâlbuki bizim kültürümüzde akıl ile muhkem nass (vahiy) birbirinin rakibi değil, aksine birbirinin mütemmim cüzüdür. Aklı olmayan bir kimsenin (deli, mecnun vs.) ilâhi tekliflerin, yani vahyin muhatabı olması mümkün değildir. İnsanların duyu organları ve akıl yürütme yoluyla elde ettiği bilgiler, doğru veya yanlış olabilir. Şüpheci filozofların ısrarla savundukları “Hakikat yoktur. Hakikat zannedilen şeyler vardır” iddiasını değişik açılardan tahlil etmek mümkündür. Mutasavvıf, şair ve mütefekkir Mevlâna Celâleddin-i Rumi; “Mesnevi” isimli eserinde sadece istinbat ve akli kuruntularla elde edilen (kurgulanan) bilginin değerini izah ederken şu misâli vermiştir: “Sağır bir adam, çok sevdiği hasta komşusunu ziyaret etmeyi düşünür. Fakat sağır olduğu için “Acaba hastaya ne söylemem lâzım, o bir şey sorarsa nasıl cevap veririm?” suali zihnine takılır. Kurguladığı hayali konuşma metinlerini tekrar tekrer gözden geçirir ve şöyle bir neticeye varır: “Önce girer girmez, selâm veririm ve nasılsın?” diye sorarım. Hasta komşum da “Çok şükür iyiyim, epeyce düzeldim” diye cevap verir, ben de tebessüm ederek: “Elhamdülillâh buna memnun oldum” derim. Biraz durduktan sonra “Bugün ne yedin?” derim, komşum da “Pirinç çorbası veya mercimek çorbası içtim” der, ben de “Afiyet olsun, şifa olur inşaallah” diye mukabelede bulunurum. Daha sonra “Hangi tabibe göründün?” diye sorarım, komşum da “Falan tabib muayene etti” cevabını verir. O’nun maneviyatını yükseltmek için” Çok iyi, onu işinin ehli bir tabib diye övüyorlar, ben de şöhretini duydum” der, böylelikle komşuma karşı vazifemi yerine getirmiş olurum. Sağır adam, kurguladığı zanlarla bu konuşmayı hazırladıktan sonra, hasta komşusunu ziyarete gider. Hasta sancı içinde kıvranmaktadır. Hemen ilk sualini sorar: “Komşum nasılsın?” Hasta inliyerek cevap verir: “Hiç sorma komşu, hastalık beni perişan etti.” Sağır önceden tasarladığı cevabı verir: “Elhamdülillah buna çok memnun oldum.” Sağırın bu sözleri, komşusunun kalbine ok gibi saplanır. Daha sonra ağır ağır yatağa doğru yaklaşır “Bugün ne yedin?” diye sorar. Çılgına dönen hasta “Zehir içtim, bir diyeceğin var mı?” diye bağırır. Sağır hayalinde kurguladığı cevabı verir “Afiyet olsun, şifa olur inşaallah.” Hasta sinirinden ölüp-ölüp dirilir. Ne yapacağını şaşırır. Sağır daha sonra “Hangi tabibe göründün komşu?” diye sorar. Hasta avazı çıktığı kadar bağırır: “Azrail’e göründüm, Azrail’e!...” Sağır tebessüm eder ve “Çok iyi!.. Onu işinin ehli bir tabib diye övüyorlar, ben de şöhretini duydum” cevabını verir. Hasta, aldığı bu cevaptan sonra krize girer, bayılır. Ev halkı hastayı ayıltabilmek için çırpınırken, sağır vazifesini yapmış olmanın verdiği gönül rahatlığı içinde evine döner.” Münzel kitaba dayanan bütün manevi değer hükümlerini hafife alan ve aklın vahiyden üstün olduğunu zanneden seküler-laik politikacıların tavrı ile sağırın komşunu ziyaret ederken kurguladığı konuşma arasında herhangi bir fark yoktur. 

Haram kılınan zalim politikadan uzak duran Müslümanların, cemiyet hayatını zehirleyen ve ülkemizi yaşanmaz hale getiren kötülükleri (münkeri/fahşayı) önlemek için, bütün imkânlarını seferber etmeleri gerekir. Cemiyet halinde yaşayan insanları bir geminin yolcularına benzeten Peygamberimiz Efendimiz (sav), akıl sahibi olan insanların ibret almaları için şu misali vermiştir: ‘Allah’ın çizdiği sınırları muhafaza etmeye ve başkalarına faydalı olmaya çalışanlar ile meşrû sınırları aşıp günaha düşenlerin hali, bir gemiye binip denize açılan insanların hali gibidir. Onlardan bazıları geminin alt kısımlarında yerini almışlar, bazıları da geminin güvertesine çıkmışlardır. Alt kısımda bulunanlardan birisi su almak için yukarıdakilerin yanına çıkar. Yukarıdakiler ona su konusunda (vermemek için) eziyet ederler. Bunun üzerine o adam eline baltayı alır ve geminin tabanını delmeye başlar. Durumu farkedenler ‘Ne oluyor sana? Neyin var?’ diye sorarlar. O da, ‘Siz bana su konusunda eziyet ettiniz!.. Bana su lazım, gemiyi deliyorum’ cevabını verir. Böyle bir durumda eğer onlar adamın elini tutar, gemiyi delmesine mani olurlarsa kurtulurlar. Aksi takdirde o adamla birlikte kendileri de helâk olurlar’. Siyasi, ahlaki ve ictimai keyfiyete haiz olan bu teşbih; sadece içinde bulunduğumuz halin tahlili açısından değil, aynı zamanda ‘Ne yapmalı?’ sualine cevap bulabilmek için de hayati bir öneme haizdir.

 

 





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle