AYIN KONUSU

İslâm Düşmanlığı, Savaşsız Zafer Tezi ve Haydut Devlet
YAZI BOYUTU :

Hüsnü AKTAŞ

Soğuk Savaş Dönemi’nin sona ermesinden sonra; ABD Derin Devleti’nin (CFR) kurmayları, öncelikli düşman koltuğuna İslâm’ı ve Müslümanları oturtmaya karar vermişlerdir. Aynı yıllarda Kuzey Atlantik Paktı’nın (NATO) çatısı altında toplanan ülkelerin aydınları “Yeşil Tehlike” edebiyatını ön plâna çıkarmışlardır. Illuminati Çetesi’nin önde gelen isimlerinden Bernard Lewis’in “Kutsal Öfkenin Kökleri” ve Samuel Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” isimli eserleri, adetâ bir işâret fişeği olmuştur. Eski CIA başkanlarından James Wooley 1994 yılında; ‘İslâm dininin, komünizmden sonra Batı’nın başına musallat olabilecek yeni tehlike olduğunu’ ileri sürmüştür. Dolayısıyla İslâmofobik hareketler ile ABD’de yaşanan 11 Eylül terör saldırıları arasında; bazı siyâset uzmanlarının iddia ettikleri gibi, doğrudan veya zarûrî bir münasebet yoktur.

İslâm Düşmanlığı, Savaşsız Zafer Tezi

ve Haydut Devlet

BİRİNCİ Dünya Savaşı’ndan sonra; İslâm düşmanlığını ifade için kullanılan İslâmofobi terimi, İslâm ve Yunanca “phobos” kelimelerinin yan yana getirilmesinden elde edilmiş olan bir terimdir. İslâmofobi, İslâm dinine ve Müslümanlara karşı duyulan nefreti ve düşmanlık duygularını, bazı önyargılardan hareketle dile getirilen aşağılayıcı tavırları ifade eder. Bu terimin (İslâmofobi) keyfiyeti, sadece Müslümanlara/İslâm’a karşı duyulan nefretin dille ifade edilmesiyle (fikir hürriyetiyle) sınırlı değildir. Aynı zamanda çalışma hayatında ayırımcılığı, Müslümanlara ait ibâdet yerlerine saldırmayı ve diğer mülklere zarar verilmesini beraberinde getiren düşmanlığı ifade etmektedir. Yıllar önce İngiltere’de yayınlanan ‘Runnymede Raporu’ ile birlikte bu terim (İslâmofobi) sosyal bilimciler tarafından da kullanılmaya başlanmış ve genel bir kabul görmüştür. Bu ideolojik terimin bir diğer önemli yönü de nefret suçlarının yayılmasına vesile olmasıdır. Müslümanları ‘uygarlık yoksunu, barbar, otoriter, despot, baskıcı, hoşgörüsüz, şehvet düşkünü ve şiddet yanlısı’ gibi önyargılar ile mahkûm eden İslâmofobik hareketlerin, özellikle ABD ve AB ülkelerinde hızla yayıldığını söylemek mümkündür. 

Soğuk Savaş Dönemi’nin sona ermesinden sonra; ABD Derin Devleti’nin (CFR) kurmayları, öncelikli düşman koltuğuna İslâm’ı ve Müslümanları oturtmaya karar vermişlerdir. 1990’ların başında Cezayir’de yaşanan çok partili seçim denemesinde; İslâmcı-FİS Hareketi’nin ezici bir üstünlük sağlaması, İslâmofobik çevreleri çılgına çevirmiştir. Aynı yıllarda Kuzey Atlantik Paktı’nın (NATO) çatısı altında toplanan ülkelerin aydınları “Yeşil Tehlike” edebiyatını ön plâna çıkarmışlardır. Illuminati Çetesi’nin önde gelen isimlerinden Bernard Lewis’in “Kutsal Öfkenin Kökleri” ve Samuel Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” isimli eserleri, adetâ bir işâret fişeği olmuştur. Eski CIA başkanlarından James Wooley 1994 yılında; ‘İslâm dininin, komünizmden sonra Batı’nın başına musallat olan yeni tehlike olabileceğini’ ileri sürmüştür. Dolayısıyla İslâmofobik hareketler ile ABD’de yaşanan 11 Eylül terör saldırıları arasında; bazı siyâset uzmanlarının iddia ettikleri gibi, doğrudan veya zaruri bir münasebet yoktur. ABD ve müttefikleri; 11 Eylül 2001 tarihinde yaşanan terör saldırılarını bahane etmiş ve ‘Küresel Terörle Mücâdele’ adını verdiği asimetrik savaşı /vekâlet savaşını başlatmıştır. 

Küresel terörle mücadele şifresini ABD ve müttefiklerinin; kendi siyasi ihtiraslarını tatmin için, manivela olarak kullandıklarını gizlemek mümkün değildir. Son tahlilde ‘gayr-i meşru’ olarak tanımlanacak her türlü askeri müdahale, terör bahanesiyle hayata geçirilebilmektedir. Dolayısıyla hukuk açısından kabul edilmesi mümkün olmayan saldırılar, terör bahane edilerek icra edilmektedir. Son otuz yıldır El Kâide, DAEŞ ve Boko Haram gibi örgütlerin; hayatlarını mahvettikleri insanların büyük çoğunluğu Müslümanlar olmasına rağmen, küresel korsanlar (haydut devletler) müslümanları ‘suçlu sandalyesine’ oturtmaktadırlar. 11 Eylül sonrasında, eski ABD Başkanı George W. Bush’un ifade ettiği meşhur ‘şer ekseni’ söylemine benzer şekilde ‘ya bizdensin, ya küresel terörden yanasın’ ikilemi, son tahlilde haydut devletlerin emellerine teslimiyeti beraberinde getirmektedir. Yakın zamanda Mısır’da General Abdulfettah Sisi, Müslüman Kardeşler Hareketi’ni ‘terör örgütü’ ilân ederek, askeri darbesini/zorbalığını pazarlama imkânına kavuşmuştur. Sekiz yıldır binlerce insanın ölümüne sebebiyet veren Suriye katili Beşar Esed dahi, ‘teröre karşı mücâdele’ söylemiyle, bütün uluslararası kurumlarda ‘Devlet Başkanı’ muamelesine muhatap olabilmektedir. 

İslâmofobi (İslâm düşmanlığı) adaleti ve uluslararası hukuku ortadan kaldırmak isteyen haydut devletlerin elinde öldürücü bir silaha dönüşmüştür. Başta Filistin olmak üzere; istilâ altındaki bütün İslâm topraklarında, müstevlilere boyun eğmeyen Müslümanların terörist ilân edilmesi, İslâmofobi (İslâm düşmanlığı) hastalığının zaruri bir sonucudur. Son çeyrek asırlık zaman diliminde ABD ve müttefiklerinin küresel sömürü ihtirası; hem askeri müdahaleleri, hem asimetrik savaşı ön plâna çıkarmıştır. Bu hakikatleri hatırımızda tutarak, ABD eski başkanlarından Richard Nixson’un siyasi keyfiyetini ve sınırlarını ifade ettiği ‘Savaşsız Zafer’ tezine geçebiliriz. 


SAVAŞSIZ ZAFER TEZİ

Soğuk savaşın yaşandığı yıllarda; ABD eski başkanlarından Richard Nixson (1969-1974) yaşanması muhtemel savaşa işâret etmiş ve ‘Savaşsız Zafer’  tezini ileri sürmüştür. ABD’nin 37. Devlet Başkanı’nın kaleme aldığı  ‘Savaşsız Zafer’ kitabında, şu siyasi analiz gündeme getirilmiştir: ’SSCB’den ve Varşova Paktı ülkelerinden sonra, bizim karşımıza çıkması muhtemel olan düşmanın radikal İslâmî kitle olduğunu unutmamamız gerekir. İslâm kitlesinin Kazablanka’dan (Atlas Okyanusu kıyılarından)  Çin Seddi’ne kadar gittiğini, hatta Endonezya’ya kadar uzandığını biliyoruz. Bu geniş coğrafyada yekpare bir dini kültür vardır. Bu kültür, bize karşı meydan okuyabilme potansiyeline sahiptir. Onlara karşı örtülü, asimetrik karaktere hâiz olan bir savaşı başlatmamız gerekir.’ 

ABD’nin eski Başkanlarından Richard Nixson’ın ‘Savaşsız Zafer’ tezi ile yine eski ABD Başkanları’ndan George W. Bush ve ekibinin şekillendirdiği ‘BOP Projesi’ arasında önemli bir fark yoktur. Soğuk Savaş Dönemi’nin sona erdiği ilk yıllarda; ‘Ulusal Stratejik İncelemeler Enstitüsü’ tarafından, Amerikan ordusu için çıkarılan ‘Joint Force Quarterly’ (JFQ) isimli dergide (Sonbahar 1995) BOP Projesi ön plâna çıkarılmıştır. Dergide yer alan “The Greater Middle East” (Büyük Ortadoğu) başlıklı makale dâhil, ABD’nin Ortadoğu’ya yönelik hedefleri gündeme getirilmiştir. Eski ABD Dışişleri Bakanı Kissinger’in kaleme aldığı “Büyük Ortadoğu’da Türkiye’nin Rolü“ (Turkey’s Role in the Greater Middle East) başlıklı makalede, Türkiye’nin durumu ele alınmıştır. ABD’nin “Büyük Ortadoğu Projesi”nde çıpa rolünü oynayabilecek olan Türkiye’nin, “Soğuk Savaş’ın bitişine hazır olmadığı gibi, Yeni Dünya Düzeni tartışmalarına da hazırlıksız yakalandığı” ileri sürülmüştür. Derginin aynı sayısında Hans Binnedijk; kaleme aldığı “Focus On The Middle East” başlıklı yazıda, ‘Ortadoğu’daki radikal-İslâmî hareketlerin ABD çıkarlarını tehdit ettiği’ üzerinde durmaktadır. ABD’nin askeri denetiminin nasıl sağlanacağını tartışan yazar, Büyük Ortadoğu’nun haritasını   çizmeyi  de ihmal etmemiştir. Bölgenin coğrafi parametrelerini değiştiren faktörleri gündeme getiren yazar; “Soğuk Savaş döneminde kullanılan dar kapsamlı Ortadoğu haritasının yetersiz kaldığını, yeni Ortadoğu haritasının kuzeyde Türkiye’den güneyde Afrika Boynuzu’na, Batı’da Fas’tan Doğu’da Pakistan’a uzanan bölgeyi içine aldığını” belirtmektedir. Yazar Hans Binnedijk; “ABD’nin çıkarları için, bu bölgelerde bulunan petrol kaynaklarının güvence altına alınmasını, İsrail’in güvenliğinin sağlanmasını, siyasi partilerin hareket alanlarının sınırlandırılmasını ve bazı hallerde kaçınılmaz olarak askeri müdahalelerin yapılmasını” teklif etmektedir. ABD’nin BOP projesi; siyonist İsrail’in ‘vaadedilmiş topraklar’ ihtirasını ön plâna çıkarmakla kalmamış, Ortadoğu bölgesini kan gölüne çevirmiştir.

ABD’nin petrole ve enerji kaynaklarına el koyma plânı, yeni bir hâdise değildir. İlluminati çetesinin iç çemberinde yer alan Zbigniew Brzezinski, ABD’nin küresel egemenliğini devam ettirebilmesi için Avrasya’nın önemini ve rolünü ön plâna çıkarmıştır. Ona göre; “sahip olduğu zenginlikleri (petrol ve diğer enerji kaynakları) sebebiyle Avrasya, üzerinde küresel mücadelenin sürdürülebileceği bir satranç tahtasıdır ve dünya egemenliği ancak Avrasya’yı ele geçirmekle mümkündür. Avrasya Bölgesi’nde Rusya, Fransa, Almanya, Çin ve Hindistan büyük ve etkin oyunculardır. Türkiye, Ukrayna, Azerbaycan, Kırgızistan, Özbekistan, Gürcistan, Suriye, Irak ve İran gibi ülkeler jeopolitik mihver rolünü oynayabilirler.” 

Bazı siyâset uzmanlarının haydut devlet olarak nitelendirdiği Amerika’da, ‘Pentagon-CIA kadroları’ (bir başka ifade ile CFR) tarafından siyâsete yapılan müdahale üzerinde de kısaca durmakta fayda vardır. Yaşanan müdahale/değişim, siyasi depremi beraberinde getirebilir.


AMERİKA’DA YAŞANAN

SİYASİ DEPREM

Geçtiğimiz ay ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson, 31 Mart tarihi itibarıyla görevinden ayrılacağını bütün dünyaya ilân etmiştir. Görev değişimini esnasında yaşanan nezaketsizlik bir yana, ABD derin devletinin siyâsete müdahale ettiğini söylemek mümkündür. Bu görev değişimi, Donald Trump iktidarının ‘Pentagon-CIA kadroları’ (derin devlet-CFR) tarafından kuşatıldığının en güzel delilidir. Diğer bir ifadeyle Pentagon, ABD’nin Dışişlerine bütünüyle hâkim olmuştur. Normal şartlarda olağan kabul edilemeyecek olan bu değişikliğin, Donald Trump iktidarında görev alan hiç kimseyi şaşırtmadığını söylemek mümkündür. Zira Donald Trump’ın yakın çalışma ekibinden; son bir ay içerisinde, beş devlet adamı kovulmuş veya bilinmeyen sebeplerle istifaya zorlanmıştır. Öte yandan Dışişleri Bakanlığı’ndan ayrılacağını sosyal medyadan öğrendiği ifade edilen Rex Tillerson, son basın toplantısında huzursuzluğunu ifade etmiştir. ABD için kritik önemde olan Dışişleri Bakanlığı makamını, teamüllere aykırı bir şekilde bırakmak zorunda kalan Rex Tillerson, ABD derin devletinin hışmına uğramıştır. Donald Trump’ın bütün devlet teamüllerini yok sayarak; çalışma arkadaşlarıyla sosyal medya üzerinden haberleşmesi, taraflar arasındaki görüş aykırılıklarının boyutunu ortaya koymaktadır. Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’ın Çin ziyaretini ve Kuzey Kore’ye yönelik çabalarını nafile bir gayret olarak değerlendiren Donald Trump, sosyal medyadan Dışişleri Bakanına “Sen rahat ol, ben o işi hallederim” mesajını göndermiştir. Bazı siyâset uzmanları; Tillerson’ın gidişinde en önemli faktörün İran ile gerçekleştirilen nükleer anlaşma olduğunun altını çizmektedirler. Bazılarına göre bardağı taşıran son damla, İngiltere’nin Salisbury kentinde eski bir Rus ajana yönelik kimyasal saldırının Moskova tarafından organize edildiğine ilişkin İngiliz değerlendirmesine Tillerson’ın itimat ettiğini açıklaması olmuştur. Tillerson’ın Rusya ile ilişkilerde Trump’tan ayrıldığı ve Başkan’ın aksine geçmişte de Rusya’nın seçimlere müdahalesini kabul ettiği belirtilmektedir. Kuşkusuz Rusya merkezli bütün bu gelişmeler Tillerson’un Trump’ın aksine Rusya’ya yönelik Amerika’nın daha keskin bir politika izlemesi gerektiğine ilişkin inancından kaynaklanmaktadır. Bütün siyasi ve diplomatik teamülleri alt üst edecek şekilde çalışma arkadaşlarıyla sosyal medya üzerinden haberleşen ABD başkanı, yeni bir çığır açmıştır.

ABD Başkanı Donald Trump bugüne kadar Ortadoğu meselelerini çoğunlukla dışişleri bürokrasisi veya Bakanı Rex Tillerson ile değil damadı Jared Kushner ile karara bağlamayı tercih etmiştir. Hem Dışişleri Bakanlığı’na hem de CIA Başkanlığı’na getirilen iki isim de birbirine benzer siyasi çizgiye sahipler. Dışişleri Bakanlığı’na getirilen Mike Pompeo, aşırı muhafazakâr ‘Çay Partisi Hareketi’nin içerisinde yer almış eski bir askerdir. Rex Tillerson ile karşılaştırıldığında, Mike Pompeo’nun Donald Trump ile güçlü ilişkilere sahip olduğu ve ikilinin dünyaya benzer bir perspektiften baktıklarını söylemek mümkündür. Yeni CIA Başkanı Gina Haspel ise, son derece merhametsiz olan bir istihbarat elemanıdır. 2002 yılında Tayland’da El Kaide terör örgütünün şüphelilerine yönelik “waterbording” (suda boğulma hissi verme) işkence yönteminin mimarı olduğu ileri sürülmektedir. Başta Mısır, Tunus ve İran olmak üzere; Ortadoğu’da meydana gelen halk ayaklanmalarını yönlendiren CIA ajanı olduğu da iddia edilmektedir. Geçmişi değişik insan hakları ihlalleriyle bilinen Haspel’in yeni görevi ile ABD’nin başını ağrıtacak işkencelere imza atması beklenmektedir.

ABD Başkanı Donald Trump’ın yeni ekibiyle başlatacağı yeni dönemde, özellikle hedef ülkelerde iç karışıklıkların ön plâna çıkarılması söz konusu olabilir. Bu noktada Türkiye’nin çok dikkatli olması gerekir. Özellikle terör örgütleri üzerinden yeni hamlelerin (Taksim-Gezi Parkı Hadiseleri gibi) ve iç siyâsete yönelik değişik kumpasların kurulması mümkündür. FETÖ’nün bütün karanlık unsurlarını devreye sokarak, özellikle küresel ağ üzerinden yeni tuzaklara yönelebilirler. Ayrıca Suriye özelinde Ortadoğu’ya yönelik yeni kapsamlı bir ajandanın devreye gireceği söylenebilir. Yeni dönemde İran’ın öncelikli ülkeler arasında yerini alması sürpriz olmayacaktır. Mayıs ayında Irak’ta yapılacak olan seçimler, ABD-İran ilişkilerini derinden etkileyebilir.

 

 





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle