AKAİD

Sahih İman ile Güzel Ahlâkın Münasebeti
YAZI BOYUTU :

Dr. Rahmi DEMİRCİ

Sahih iman ile güzel ahlâkın münasebeti, bir anlamda et ile tırnağın münasebeti gibidir. Birbirinden ayırmak mümkün değildir. Ehl-i Sünnet ulemasına göre, bir hükmün iman esası olabilmesi için Kur’an-ı Kerîm’de veya mütevâtir sünnette delilinin bulunması zaruridir. Zarûrat-ı diniye terkibi; inanılması mecbûri olan hükümleri, diğer bir ifadeyle imanın “olmazsa olmaz” şartlarını ifade için kullanılan bir terkiptir. İslâm âlimlerine göre, adalet ile ahlâkı da birbirinden ayırmak kolay değildir. Hz. Ebû Hureyre’den (ra) rivayet edilen Hadis-i şerif’te, Allah’a ve ahiret gününe iman ile bazı ahlâki değerlerin münasebeti ifade edilmiştir: “Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimse; ya hayırlı bir söz söylesin, ya sussun. Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimse, komşusuna ikram etsin. Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimse, müsafirine ikramda bulunsun.” Sahih ve tahkiki iman noktasında hassasiyet gösteren her müslümanın, bu üç ahlâki özelliği elde etmek ve mucibince amel etmek için elinden gelen gayreti sarf etmesi farzdır.

 

Sahih İman ile Güzel Ahlâkın Münasebeti

İÇİNDE yaşadığımız âlem, imtihan dünyasıdır. Muhakkak ki her imtihanın bir neticesi vardır. Allahü Teâla (cc) kendisine ihlâsla teslim olan (inanan) ve salih amel işleyen kullarına cenneti vaadettiği gibi (El Kehf Sûresi: 18/107); kâfir, münâfık ve müşrikler için cehennem azabının hazırlandığını haber vermiştir. Ahiret hayatıyla ilgili bütün haberlerin, gaybi bir özelliğe haiz olduğunu söylemek mümkündür. Sahih iman ile güzel ahlâkın münasebeti, bir anlamda et ile tırnağın münasebeti gibidir. Birbirinden ayırmak mümkün değildir. Türkiye’de yaşayan insanların yüzde doksan dokuzunun müslüman olduğu iddiası, vatandaşlar arasında yaygın olan bir iddiadır. Ancak bu iddianın hakikate uygun olduğunu ifade etmek kolay değildir. Herhangi bir insanın; Kur’an-ı Kerim’de yer alan hükümlerin bir kısmına (zaman değiştiği gerekçesiyle) inanmadığı halde, müslüman olduğunu, hatta Allah’a (cc) ve ahiret gününe inandığını söylemesi mümkündür. Dilin kemiği yoktur. Müslüman olmayan bazı kimselerin, kendilerini iman ehli gibi takdim etmeleri yeni bir hadise değildir. Bu hakikat muhkem nassla sabittir:” İnsanlardan öyle kimseler vardır ki, kendileri iman etmiş olmadıkları halde ‘Allah’a ve ahiret gününe inandık’ derler. Halbuki onlar inanıcı (insan)lar değildirler.” (El Bakara Sûresi: 8) Kelime-i şahadette ifadesini bulan hakikatleri kalben tasdik etmeyen, buna mukabil dilleriyle müslüman olduğunu söyleyen kimseler vardır. Bu hal nifak hastalığının zaruri bir sonucudur. Bilindiği gibi nifak ehli (münafıklar) ahiret ahkamı açısından kafir vasfına haizdirler. Sadece ikrarları dikkate alındığı için; dünya ahkâmı açısından, müslüman gibi muameleye tabi tutulurlar. İmam-ı Şehristani “İslâm lâfzı; hem mü’min, hem münafık için kullanılan müşterek bir lâfızdır”(1) diyerek, dünya ahkâmıyla ilgili duruma işaret etmiştir. 
Mütevatir olan bir hadis-i şerif’de Peygamberimiz Efendimiz’in (sav), müşrik araplarla ilgili olarak şöyle buyurduğu malûmdur: “Onlarla “Lâ ilâhe illâllah” deyinceye kadar cihada memur oldum. Şimdi her kim “Allah’dan başka ilâh yoktur” derse; canını ve malını benden korumuş olur. Ancak hakkı ile olursa (yani kalben tasdik ederse) ne âlâ! Aksi durumda da hesabı Allah’a (cc) kalmıştır.”(2) Dolayısıyla dünya ahkâmı açısından ikrar, belirleyici bir unsurdur. İmam-ı Muhammed (rh.a) “Bir kimse malûm olan şirk itikadının hilafı olan tevhidi ikrar ettiği zaman İslâm’a girişine hükmedilir. Çünkü gerçek itikadını tesbit etme imkânı yoktur. Neyi ikrar ettiğini duyarsak, o inançta olduğuna hükmederiz”(3) diyerek, bir inceliğe işaret etmiştir. Dolayısıyla İmanın değişmeyen rüknü, inanılması zaruri olan hükümleri kalben tasdik etmektir. Dünya ahkâmının icrası açısından belirleyici rüknü ise dille ikradır.(4)
 Hz. Abdullah b. Ömer (ra)’den rivayet edilen bir hadis-i şerifte Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) “İslâm beş şey üzerine bina olunmuştur. (Bu beş şey) “Allah’tan başka ilah yoktur. Hz. Muhammed O’nun elçisidir” demek, namaz kılmak, zekât vermek, hacc etmek ve Ramazan orucunu tutmaktır”(5) buyurduğu malûmdur. Hadis-i şerif’te “Kelime-i Şehadet” (yani iman), İslâm diye isimlendirilmiştir. İmam-ı Maturidi “Kitabû’t Tevhid” isimli eserinde, bu meseleyi şöyle izah etmiştir: “Bize göre iman ile İslâm; her ne kadar lûgat ve lafız itibariyle manaları farklı da olsa, kendileriyle murad edilen mahiyet aynıdır.”(6) İmam Nureddin Es-Sabûni; iman ve İslâm terimleriyle ilgili farklı görüşlerin değerini şöyle açıklamıştır: “İman ve İslâm terimleri biz Ehl-i Sünnet’e göre aynıdır. Zevahir ulemasına göre ise ayrı ayrı şeylerdir. Ehl–i Sünnet görüşünün isbatı şöyledir; “İman, aziz ve celil olan Allahü Teâla’yı (cc) haber verdiği emir ve yasaklarında tasdik etmekten ibarettir. İslâm ise onun ulûhiyetine boyun eğip itaat eylemektir. Bu da ancak onun emir ve nehyini benimsemekle gerçekleşebilir. O halde taşıdıkları hüküm bakımından iman, İslâm’dan ayrılamaz ve aralarında mugayeret (birbirine zıtlık) bulunamaz. İman ile İslâm’ın birbirinden ayrı şeyler olduklarını iddia eden kimseye sorulur: “Mü’min olup da müslim olmayan, yahud da müslim olup da mü’min olmayan kimsenin hükmü nedir?” Eğer biri için mevcud olup da öteki için bulunmayan bir hüküm isbat edilebilirse ne âlâ, aksi takdirde sözünün yanlışlığı ortaya çıkmış olur.”(7) 
Ehl-i Sünnet ulemasına göre, bir hükmün iman esası olabilmesi için Kur’an-ı Kerîm’de veya mütevâtir sünnette delilinin bulunması zaruridir. Zarûrat-ı diniye terkibi; inanılması mecbûri olan hükümleri, diğer bir ifadeyle imanın “olmazsa olmaz” şartlarını ifade için kullanılan bir terkiptir. Kur’an-ı Kerim’de: “Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini, ahiret gününü inkâr ederek kâfir olursa o, muhakkak ki (Sırat-ı Müstakiym’den) uzak bir sapıklıkla sapıp gitmiştir” (En Nisâ Sûresi: 136.) hükmü beyan buyurulmuştur. Bazı muhaddislere göre mütevatir, bazılarına göre meşhur olan bir hadis-i şerif’te ‘Allah’a meleklerine, kitaplarına peygamberlerine ahiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna iman etmenin farz olduğu’ haber verilmiştir.(8) Peygamberimiz Efendimiz (sav) imanın keyfiyetini ve belirleyici olan unsurunu şöyle ifade etmiştir: ‘Nefsim yed-i kudretinde olan Allah’a yemin olsun ki, arzularını İslâm’a tabi kılmayan kimse iman etmiş olmaz.’(9) 
İmanın sahih ve kabule şayan olmasının da bazı şartları vardır. Birincisi: İman, ölüm döşeğinde iken, yeis ve ümitsizlik sebebiyle vaki olmamalıdır. Kur’an-ı Kerim’de ‘Azabımızın şiddetini gördükleri zaman imanları kendilerine faide verecek değildir’ (Mü’min Sûresi: 85) hükmü beyan buyurulmuştur. Reddü’l Muhtar’da:”Hak olan mezheplere göre, ölüm döşeğinde can çekiştiren kâfirin imanı ile kendilerini yok edecek azabı gördüklerinde iman eden kâfirlerin imanı faide vermez”(10) hükmü kayıtlıdır. Fir’avn suda boğulurken yeise (ümitsizliğe) kapılmış ve “Musa’nın Rabbine iman ettim” ikrarında bulunmuştur. Zira o anda, uğrayacağı azabın şiddetini görmüştür. İkincisi: Zarûrat-ı diniyeden olan hükümlerden herhangi birini inkâr veya tekzib etmemelidir. Meselâ: Bir kimse Allah (cc)’ın varlığına, birliğine, kitaplarına, peygamberlerine, meleklerine ve ahiret gününe inandığını ikrar etse, ancak kadere inanmadığını söylese, bu kimsenin imanı sahih değildir. Çünkü iman bir bütündür. İnsanların iman esaslarına yeni bir şey ilave etmeleri veya çıkarmaları da mümkün değildir. İmam-ı Azam Ebû Hanife (rh.a) ‘Gök ehli ile yer ehlinin imanı; iman edilecek şeyler yönünden artmaz ve eksilmez’(11) diyerek, bu inceliğe işaret etmiştir. Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) vefatından sonra vahy kesildiği için, yeni bir iman esası koymak mümkün değildir. 

İLAHİ TEKLİFLERİN TASNİFİ VE AHLÂK
Hevâsına muhalefet eden ve Allah’a (cc) ihlâsla teslim olan mükellefin ikrarına iman, İslâm ahkâmına uygun olan fiillerine ibâdet, güzel ahlâk, adâlet ve salih amel denilir. Tekliflerin değeri açısından amelleri değişik şekillerde tasnif etmek mümkündür. Din işlerinin temeli itikâdat, âdâb, ibâdât, muamelât ve ukûbat üzerine kurulmuştur.(12) Bazı islâm âlimleri, teklifleri itikadi, ameli ve ahlâki olmak üzere üçlü tasnife tabi tutmuşlardır. Dünyadaki bütün siyasi ve sosyal sistemlerin temelinde ahlâki hükümlerin müstesna bir değeri vardır. Arapça olan ve huy manasına gelen ahlâk kelimesi, ‘hulk’ (veya hulûk) kelimesinin çoğuludur. Hulk; din, tabiat ve seciye gibi manalara gelir. Nefs adı verilen mânevi ve batinî özellikleri ifade eden bir keyfiyete haizdir. (13) Muteber kaynaklarda ahlâk kavramı, değişik keyfiyetlerini dikkate alarak açıklanmış ve tasnif edilmiştir. İslâm âlimleri arasında yaygın olan tarifi şudur: “Ahlâk nefiste yerleşen bir melekedir ki, fiil ve davranışlar fikrî bir zorlamaya ihtiyaç olmadan, bu meleke sayesinde kolaylıkla ortaya çıkar.” Bazı eserlerde tarifte yer alan “Nefiste yerleşen meleke” ifadesiyle ilgili, şu tesbite yer verilmiştir: “Katibin bir şey yazarken harf harf düşünmediği, saz çalan kimsenin çaldığı sazın ahengini nağme nağme hissetmediği gibi, ahlâki davranışların da kendiliğinden meydana gelmesi icap eder.’(14) Dolayısıyla ahlâkın en önemli özelliği, insan tabiatına iyice yerleşmesi ve fıtrî bir davranış haline gelmesidir. Kur’an-ı Kerim’de, Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) ahlâkî vasfı, meâlen şöyle ifade edilmiştir: “Şüphesiz ki sen, yüce bir ahlâk üzere bulunmaktasın.’ (El Kâlem Sûresi: 4) Tabiûn neslinin önde gelen isimlerinden Hz. Urve b. Hişam (rh.a) “Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) nasıl bir ahlâka sahip olduğunu” öğrenmek için Hz. Aişe (r.anha) validemizi ziyaret etmiş, sualini sormuş ve şu cevabı almıştır: “Rasûlullah’ın (sav) ahlâkı Kur’an’dan ibaretti. Sen Kur’an-ı Kerim’i okumuyor musun?”(15) 
İslâm dininin iman ve ibâdet esaslarıyla ahlâki hükümlerini, birbirinden ayırmak kolay değildir. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz Efendimiz’in (sav)” Mü’minlerin iman yönünden en mükemmel olanı, ahlâkı en güzel olanıdır”(16) buyurduğu malûmdur. İmam-ı Gazali (rh.a) adaletin keyfiyetini izah ederken adalet ile ahlâkın münasebeti üzerinde durmuş ve şu tesbitte bulunmuştur: “Adalet, dinde siretin doğruluğu ve düzgünlüğüdür ki, ruha sağlamlık verir ve onun takva ve mürüvvete yönelmesini sağlar; bu suretle insanın doğruluğu hakkında nefislerde güven hasıl olur. İnsanı yalandan ve zulümden alıkoyar. Allahü Teâlâ’dan (cc) korkmayan kimselerin sözüne güvenilmez. Diğer taraftan, yolda bir şey yemek, cadde ortasında işemek, rezilâne sohbetlerde bulunmak, şakada ifrata gitmek gibi mürüvveti zedeleyebilecek fiil ve hareketlerden sakınmak, adâletin zaruri şartlarındandır.Terazi ile bir buğday tanesi ağırlığı kadar dahi olsa, kasden noksan tartmak gibi küçük günahlar da adâleti ortadan kaldırır. Çünkü günah ne kadar küçük olursa olsun, imanın ve ahlâkın zayıflığına delâlet eden kusurlardır. Bu kusurları nefsinde toplayan bir kimse, dünyevî menfaatleri için başka büyük günahları işlemekten çekinmez.”(17) İslâm âlimlerine göre, adalet ile ahlâkı birbirinden ayırmak mümkün değildir. Hz. Ebû Hureyre’den (ra) rivayet edilen Hadis-i şerif’te, Allah’a ve ahiret gününe iman ile bazı ahlâki değerlerin münesebeti ifade edilmiştir: “Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimse; ya hayırlı bir söz söylesin, ya sussun. Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimse, komşusuna ikram etsin. Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimse, müsafirine ikramda bulunsun.”(18) Sahih ve tahkiki iman noktasında hassasiyet gösteren her müslümanın, bu üç ahlâki özelliği elde etmek ve mucibince amel etmek için elinden gelen gayreti sarf etmesi farzdır. 
_______________
(1) İmam-ı Şehristani- El Mile’l Ve’n Nihal- Beyrut: 1395 C: 1 Sh: 40.
(2) İmam-ı Suyuti- Mütevatir Hadisler- Ank:1992 Sh: 30 Hd.No: 4, Ayrıca Sahih-i Müslim- İst: 1401, C: 1, Sh: 51-52, Had No: 32
(3) İmam-ı Muhammed - Siyer-i Kebir - İst: 1980, Evs Yay. C: 1, Sh: 163
(4) İmam-ı Azam Ebû Hanife - El Alim ve’l Müteallim - Kahire: 1368 Sh: 57 Ayrıca İbn-i Abidin - Reddü’l Muhtar Ale’d Dürri’l Muhtar - İst 1983, C: 9, Sh: 5
(5) İmam Ahmed b. Hanbel-Müsned-İst: 1401 C: 2 Sh: 26, 93, 120 Ayrıca Sahih-i Buhari-K. iman: 1, 3, Sünen-i Nesai-K. İman: 13
(6) İmam-ı Maturidi-Kitabû’t Tevhid-Beyrut: 1970 Sh: 394
(7) Nureddin Es Sabuni- Matûridiyye Akaidi-ank: 1978 Sh: 184
(8) Sahih-i Buhari- İst: 1401 K. İmân: 37.
(9) İbn-i Kesir- Tefsirû’l Kur’an’il Aziym- Beyrut: 1969 C: 3 Sh: 490. Ayrıca İmam-ı Nevevi- Nübüvvet Pınarından Kırk Hadis- İst: 1992 Marifet Yay. Sh: 397 
(10) İbn-i Abidin- Reddü’l Muhtar Ale’d Dürri’l Muhtar- İst: 1983 C: 9 Sh: 24 
(11) Ebû’l Münteha El Mağnisavi-Fıkh-ı Ekber Şerhi-İst: 1992 Sh: 158. 
(12) İbn-i Abidin-a.g.e. C: 1 Sh: 101
(13) Geniş bilgi için-Bknz/ İbn-i Manzur- Lisânû’l Arab- Beyrut, 1955 C: 11 Sh: 374
(14) Ahmet Rifat- Tasvir-i Ahlâk (Ahlâk Sözlüğü) İst., ty Sh: 129
(15) Sahih-i Müslim- İst., 1401 C: 1 Sh: 512-513 K. Salâti’l Müsafirin: 18 Hadis No: 139
(16) Sünen-i Ebû Davud- İst: 1401 K. Sünne: 14
(17) İmam-ı Gazali- El Mustasfa Min İlmû’l Usûl- Beyrut: 1937 C:1 Sh: 157.
(18) Sahih-i Buhari-İst: 1401 C: 7, Sh: 79 K. Edeb: 31 Ayrıca Sahih-i Müslim- İst: 1401 C: 1, Sh: 68 K.İman: 19. Sünen-i Tirmizi-İst: 1401 C: 4, Sh: 659 K. Kıyame: 50




    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle