AKAİD

Şeytanın Telkin Ettiği Vesveselerin Keyfiyeti ve Satanizm Tehlikesi
YAZI BOYUTU :

Dr. Rahmi DEMİRCİ

Bazı alimler, insanın manevi kuvvetlerini akıl, gazap ve şehvet olmak üzere üçlü tasnife tabi tutmuşlardır. Dünyevi ihtiras, şehvet ve gazap gibi duyguların gayr-i meşru bir şekilde dışa vurulmasını ifade için “nefs-i emmare” tabiri kullanılmıştır. Nefs-i emmarenin meşrû sınırları tahrip eden arzularına da hevâ denilir. İnsanın hakkı inkâr etmesi, şeytana uyması, adaleti hafife alması ve batıl olan ideolojileri savunması, hevâsına tabi olduğunun delilidir. Şeytanın, insanı hevâsına uyması için telkinde bulunması ‘istihvâ’ kavramıyla ifade edilmiştir. İstihva ile vesvese birbirinin mütemmim cüzüdür. Aslı olmayan, faydası ve hayrı meşkuk duygularla ilgili olarak, şeytanın insanın gönlüne ilkâ ettiği şeylere vesvese denilir. Psikiyatri biliminde “Obsesyon” olarak ifâde edilen vesveseyi, şöyle tarif etmek mümkündür: “İrâde dışı gelen, kişiyi tedirgin eden, benliğe yabancı, şuurlu gayretle kovulamayan ve tekrarlayan düşüncelere vesvese (obsesyon) denilir. Bu bakımdan vesvesenin, sistemli bir zihin faaliyetine dayanmayan ve bazı hallerde kendiliğinden ortaya çıkan psikolojik bir hal olduğunu söylemek mümkündür. Kur’ân-ı Kerim’de “vesvese” kelimesi, türevleriyle birlikte beş Âyet-i Kerime’de yer almıştır. Bunlardan dördünün fiil, birinin de sıfat olarak zikredildiği malûmdur.

 

Şeytanın Telkin Ettiği Vesveselerin Keyfiyeti

ve Satanizm Tehlikesi

MUKADDES emaneti yüklenen insanoğlunun; hem üstün meziyetleri, hem de garip zaafları vardır. Zaaflarından birisi, şeytanın telkinlerine kulak vermesi, dünyevi ihtirasa kapılması ve şehvetlerini tatmin için gayr-i meşrû yollara tevessül etmesidir. Bazı alimler, insanın manevi kuvvetlerini akıl, gazap ve şehvet olmak üzere üçlü tasnife tabi tutmuşlardır. Dünyevi ihtiras, şehvet ve gazap gibi duyguların gayr-i meşru bir şekilde dışa vurulmasını ifade için “nefs-i emmare” tabiri kullanılmıştır. Nefs-i emmarenin meşrû sınırları tahrip eden arzularına da hevâ denilir. İnsanın hakkı inkâr etmesi, şeytana uyması, adaleti hafife alması ve batıl olan ideolojileri savunması, hevâsına tabi olduğunun delilidir. Şeytanın, insanı hevâsına uyması için telkinde bulunması ‘istihvâ’ kavramıyla ifade edilmiştir.(1) İstihva ile vesvese birbirinin mütemmim cüzüdür. Aslı olmayan, faydası ve hayrı meşkuk duygularla ilgili olarak, şeytanın insanın gönlüne ilkâ ettiği söze vesvese denilir.(2) Psikiyatri biliminde “Obsesyon” olarak ifâde edilen vesveseyi, şöyle tarif etmek mümkündür: “İrâde dışı gelen, kişiyi tedirgin eden, benliğe yabancı, şuurlu gayretle kovulamayan ve tekrarlayan düşüncelere vesvese (obsesyon) denilir.(3) Bu bakımdan vesvesenin, sistemli bir zihin faaliyetine dayanmayan ve bazı hallerde kendiliğinden ortaya çıkan psikolojik bir hal olduğunu söylemek mümkündür. 
Vesvese, genel olarak insanı gayr-i meşrû davranışlara sevkeden veya kalbin daralmasına vesile olan ruhi bir sarsıntıdır. Bu anlamdaki vesvesenin kaynağı şeytandır. Dolayısıyla şeytanın, insanın dünyevi ve psikolojik zaaflarını çok iyi şekilde kullanması, şuuraltına bazı telkinlerde bulunması ve insanı etkisi altına alması mümkündür.(4) Şeytanın işinin devamlı vesvese vermek olduğu muhkem nasslarla sabittir. Bu sebeple şeytana vesvâs ismi verilmiştir. (5) Bazı kaynaklarda vesvâs terimi, “vesvesenin vâkî olduğu kuvvet” olarak izah edilmiştir. Kendisine vesvese galip olan kişiye de müvesvis denilir. (6)
 Kur’ân-ı Kerim’de “vesvese” kelimesi, türevleriyle birlikte beş Âyet-i Kerime’de yer almıştır. Bunlardan dördünün fiil, birinin de sıfat olarak zikredildiği malûmdur. Vesvese kavramının geçtiği ayetler, meâlen şöyledir: “Şeytan ona (Adem’e) vesvese verdi ve ‘Ey Adem! Sana sonsuzluk ağacını, bitmeyecek bir saltanatı göstereyim mi?’ dedi” (Tâhâ Suresi: 120) ayeti ile “Şeytan, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için onlara (Adem ile eşine) vesvese verdi ve ‘Rabbinizin bu ağaçtan menetmesi, melek olmanız veya burada ebedî kalmanız içindir’ dedi” (El A’râf Suresi: 20) ayetlerinde şeytanın vesvese kaynağı olduğu ifade edilmektedir. “And olsun ki, insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine vesvese verdiğini biliriz.” (Kâf, 50/16). “Aldatmak için birbirlerine sözler fısıldayan cinnî ve insî şeytanları her peygambere düşman yaptık. Bu şeytanlar, ahirete inanmayanların kalplerinin o sözlere yönelmesi, ondan hoşnut olması ve kendilerinin işledikleri suçları işlemeleri için böyle yaparlar..” (El En’âm Suresi: 112-113). “İnsanların kalplerine sinsice vesvese veren cinnî ve insî şeytanların şerrinden insanların Rabbi, insanların Meliki, insanların İlahı olan Allah’a sığınırım” (En Nâs Sûresi: 1-6) âyetlerinde cinnî ve insî şeytanlar birlikte zikredilmektedir. Sahih hadîslerde de, insanın bir çok konuda vesveseye mâruz kaldığı anlatılmakta ve bu vesveselerden kurtulmanın çareleri bildirilmektedir. 
Şeytanın yaratılışını ve İlâhi teklifi reddetmeden önceki halini şöyle ifade etmek mümkündür: Kainatta, Hz. Adem’den (a.s) önce yaratılmış melek ve cin adında iki varlık mevcuttur. Şeytan, cin denilen varlık grubuna mensuptur. (El Kehf Sûresi: 50). Allah’a (cc) isyan eden ve Hz. Âdem’e ta’zim niyetiyle secde etmekten imtina eden iblis, şu iddiada bulunmuştur: “Beni ateşten, Âdemi ise topraktan yarattın. Dolayısıyla ben Âdem’den daha şerefli, daha hayırlıyım.” İblis’e göre ateşten yaratılmış olmak bir üstünlük sebebidir. (Sâ’d Sûresi: 71-85) Böylece o, ateşin topraktan üstünlüğü gibi iki madde arasında, aslında olmayan bir farklılık görmüştür. Her iki maddenin yaratıcısının da Allah (cc) olduğunu itiraf etmesine rağmen Âdem’in yeryüzünde Allah’ın halifesi olması, gaybi ve ilâhi bir ruh taşıması gibi (El Hicr Sûresi: 29; Sâd, Sûresi: 72) asıl üstünlüklerini bilmezden gelmişti. Kainatın Rabbi olan Allah’ı (cc) maddeye mahkum gibi tasavvur etmiştir.(7) Maddeyi tek ve gerçek ölçü zannettiği için, Allah’ın emrine isyan etmiştir. İlâhi teklifi hikmetsiz bulan ve şahsi kanaatini din haline getiren şeytan, ilâhî huzurdan kovulmuştur. Bu hadiseden sonra şeytanın “insanların tekrar diriltecekleri güne kadar, onlara vesvese vermek ve ilâhi emirleri hafife almalarını sağlamak için mühlet istediği” ve bu isteğinin Allah (cc) tarafından kabul edildiği muhkem nasslarla haber verilmiştir. Belirli bir zamana kadar mühlet verilen şeytan, hatasını anlayıp tevbe ederek suçunu affettirme yoluna gitmemiş, bilakis daha da azgınlaşmıştır. Kendisine, kıyamete kadar meşgul olabileceği bir hedef seçmiştir. Bu hedef, İlâhi rahmetten mahrum kalmasına vesile olan insandır. Gönlünü ve zihnini intikam duyguları işgal etmiştir. Cüretkâr bir edâ ile bu duygularını Allah’a (cc) şöyle açıklamıştır: “ Beni azdırdığın için yemin ederim ki, yeryüzünde kötülükleri onlara güzel göstereceğim ve onların hepsini saptıracağım.” (El-Hicr Sûresi:39)
 Şeytan’ın, ilk insana kurduğu tuzağın mâhiyeti üzerinde de kısaca durmakta fayda vardır .Bilindiği gibi ilk insan olarak yaratılan Hz. Âdem’dir. Adn Cenneti’nde ikamet ediyordu. Burası Âdem’in ilk vücut nimetine mazhar olduğu hilkat bahçesiydi. Kendi cinsinden ve nefsinden eşi de yaratıldı. (Er Rûm Sûresi: 21) Böylece insanın Cennet hayatı başlamıştır. Ancak Hz. Âdem’in, kendi felaketine vesile olduğunu düşünen şeytan, ondan, intikam almak için ilk tuzağını kurmuştur. Bilindiği gibi Allah (cc) Âdem’i uyarmış ve şöyle buyurmuştur: “Ey Âdem! Eşin ve sen Cennette kal, orada olandan istediğiniz yerde bol bol yiyin, yalnız şu ağaca yaklaşmayın; yoksa zalimlerden olursunuz.” (El Bakara Sûresi: 35; Tâ-Hâ Sûresi:117-119) Aslında Âdem’e ve eşine yaklaşılmaması emredilen ağaç, bir imtihan vesilesidir. Allahü Teâla (cc) Hazreti Âdem ile Havva’ya “Cennetin her türlü nimetinden faydalanma imkanını vermiş, fakat malûm bir ağacın meyvasından yemelerini” yasaklamıştı. Şeytan onlara “ebedi hayatın sırrını bildiğini ve onların melek olmaları için ne yapmaları gerektiğini” söylemiş ve harama teşvik etmiştir: “Rabbiniz size bu ağacın meyvasını (başka şey için değil) iki melek olacağınız, yahud ebedî hayata kavuşacağınız için yasak etmiştir.” (El A’raf Sûresi:20) Şeytan daha sonra “sözlerinde samimi olduğuna ve onların hayrını istediğine inanmaları için “Allah adına yemin etmeyi ihmal etmemiştir.
Hz.Âdem ve eşi, melek olma veya Cennet’te ebedi kalma ihtimallerini duyunca, şeytanın kendilerine düşman olduğunu unutmuşlar ve “ağaca yaklaşmayın” emrini ihlâl etmişlerdir. (Tâhâ Sûresi: 115). Allah (cc) Âdem’e görevini hatırlatarak “Ben sizi o ağaçtan men etmemiş miydim? Şeytanın size apaçık bir düşman olduğunu söylememiş miydim?” sualini sormuştur. (El A’raf Sûresi:22). Nimetin devamlılığı ve Cennet’te edebi kalma arzusu onların bu duruma düşmelerine ve şeytana uymalarına sebep olmuştur. Fakat hatalarını anlamışlar ve derhal tevbe ederek, Rablerinin keremine sığınmışlardır. (El A’raf Sûresi:23). Allah da tevbelerini kabul etmiştir. (El Bakara Sûresi:37; Tâhâ, Sûresi:122). Fakat cennette daha fazla kalmalarına izin verilmemiş ve kendilerine “Birbirinize düşman olarak inin, siz yeryüzünde bir müddet için yerleşip geçineceksiniz. Orada yaşar, orada ölür ve oradan dirilip çıkarılırsınız...” talimatı verilmiştir. (El A’raf Sûresi: 24-25-E1 Bakara Sûresi:30). Hz. Âdem ile Havva, bu talimat gereğince yeryüzüne indiler ve Allah’a (cc) şöyle dua ettiler: “Rabbimiz! Kendimize yazık ettik; bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen, kaybedenlerden oluruz.” (El A’raf Sûresi: 23).
Hz. Âdem ile Havva’nın başına gelen bu hadiseden sonra; Allah (cc) insanları şeytana karşı tedbirli olmaları için uyarmış ve şöyle buyurmuştur: “Ey insanlar!.. Yeryüzündeki temiz ve helâl şeylerden yiyin, şeytana ayak uydurmayın, Zira o sizin için apaçık bir düşmandır. Muhakkak size kötülüğü, hayasızlığı, Allah’a karşı da bilmediğiniz şeyi söylemenizi emreder.’ (Bakara Sûresi:168-169). Allah Teâlâ (cc) kulları için yalnız hayrı murad ettiğine göre, insanı şer olan ameli işlemeye sevk eden amilin başka bir şey olması gerekir. İslâm alimleri, bunlardan birisinin şeytan olduğunu ifade etmişlerdir.(8) Şeytan, insanoğlunu hevasına uygun bir hayat yaşamaya davet eder. Bunu gerçekleştirmek için mükellefe dinin hükümlerini çirkin göstermek için vesvese verir. Allah Teâlâ’nın (cc) şeytana nisbet ettiği idlal (saptırma) bu manayı ifade eden bir saptırmadır.(9) 
Kur’an-ı Kerim’de “cinn şeytanlarının” varlığı ifade edildiği gibi, Hz. Ebu Zerri’l Gıfari’den rivayet edilen Hadis-i şerifte Peygamberimiz Efendimiz (sav) “insan şeytanlarından da Allah’a sığınılmasının gerektiğini” ifade etmiştir.(10) Allahu Teâla (cc) insanı, yol gösteren bir melekle desteklediği gibi, onun yanıma, kendisine vesvese veren, kötülüğü süslü gösteren, münkere teşvik eden ve fitneye çağıran bir de şeytan vermiştir. Bu konuda peygamberlerle diğer insanlar arasında hiç bir ayırım yapılmadığı nassla sabittir: “Böylece biz her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. Bunlar aldatmak için birbirlerine yaldızlı (içi bozuk dışı süslü ve aldatıcı) sözler söylerler.” (El En’âm Sûresi: 112- 113). Yani seri olan işaretlerle ve imalarlar öyle süslü, hızlı sözler telkin ederler ki bunların sade dışındaki süsüne bakanlar aldanır ve onların telkinlerine meftun olurlar
Kur’an-ı Kerim’de; insanı Allah’ın (cc) yolundan alıkoymaya yemin eden şeytanın, bunu gerçekleştirmek için kuracağı tuzak da kendi ağzından haber verilmiştir: “De ki: Öyleyse beni azgınlığa mahkum ettiğin için ben de andolsun ki, senin dosdoğru yolun üzerinde onlara karşı duracağım. Sonra andolsun ki onların önlerinden, arkalarından, sağlarından sollarından geleceğim ve sen onların çoğunu şükreder bulamayacaksın.” (A’raf Sûresi: 16-17) Müfessirler,”... beni azgınlığa mahkum ettiğin...” ifadesini, “beni sapıklığa düşürdüğün gibi” şeklinde tefsir etmişlerdir. Yine “onlara sağlarından geleceğim” ayetinden murad, teşbih üzerine bina edilmiş şüpheleridir. Zat ve sıfat konusunda Mücessime’nin; ta’dil, tahvil, tahsin ve takbih gibi fillerde Mu’tezile’nin şüphesi gibi. “Onlara sollarından geleceğim” ayetini ise, münker olan fiilleri için teşvik edeceğim, şeklinde te’vil etmişlerdir.(11) Kadi Beydavi ise, bu ayeti şu şekilde te’vil etmiştir:” Ayette, üstlerinden denmemiştir. Çünkü üstten rahmet iner. Altlarından da denmemiştir. Zira alttan gelen şeylerden insan korkar. Önlerinden gelmekten maksat, ahiret konusunda şüpheye düşürmek, arkalarından gelmekten maksad, dünyaya rağbet ettirmek; sağlarından maksad, dini konularda şüpheye düşürmek; sollarından gelmekten gaye, masiyetlere teşvik etmektir.(12)
Bir başka Ayet-i Kerime’de de şeytanın insanı hidayet yolundan saptırması şu şekilde açıklanmıştır: “Onları mutlaka saptıracağım, muhakkak onları boş kuruntulara boğacağım, kesin olarak onlara emredeceğim ve hayvanların kulaklarını yaracacaklar, (putlar için nişanlayacaklar), şüphesiz onlara emredeceğim de Allah’ın yarattıklarını değiştirecekler, (dedi). Kim Allah’ı bırakır da şeytanı dost edinirse elbette apaçık bir ziyana düşmüştür.” (Nisa: 4/119) Bu âyette, şeytanın daha değişik bir aldatma taktiği haber verilmektedir. Bunlardan birisi de hakikati bir tarafa bırakma ve batıl ideolojileri savunma hastalığıdır. Kalbinin arzu ettiği şeyi, insanın aklında ve hayalinde canlandırması mümkündür. Buna ümniyye denilir.(13) 
Pozitivizm ideolojisini savunan kimselerin “Şeytan” gibi gözle görülemeyen ve deney konusu olmayan bir varlığın; insanın hem davranışlarını etkilemesine, hem de sosyal hadiseler üzerindeki tesirine inanmaları kolay mıdır? Hakikatle ilgisi olmayan teorilerini, şeytanın kendilerine telkin ettiği vesveselere ve hayallere göre şekillendiren her insan şeytanın tuzağına düşer. Şeytan, insana “Önünde uzun bir hayat vardır. Ölümden sonra diriliş ve ceza söz konusu bile değildir” diyerek, ahiret hayatını inkara vesile olacak vehimleri fısıldar. Hayvanların kulaklarını yardırmayı telkin; Allah’ın helal kıldığını haram, haram kıldığını helal kılmak suretiyle olur.(14) Meselâ; davarların veya develerin kulaklarının yarılması, bunların Bahire ve Saibe’ye alamet veya işaret kılanması gibi. “Allah’ın yarattığını değiştirmek” ayetinin te’vili ise; eşyanın, insan fıtratının ve kendi tabii fonksiyonunun aksine kullanılması olayıdır. O halde adetullahın tabii düzeninden bir kaçış olarak benimsenen cinsel sapıklık (eşcinsellik, doğum kontrolü, kürtaj vs. gibi şekiller) kadınların kendilerine uygun fonksiyonları bırakıp erkeklerin görevlerini üstlenmeleri ve erkeklerin kadınlar gibi davranmaları aynı şekilde şeytanın kurduğu tuzaktır.(15) Allah (cc) kullarına, şeytanın kendisini veli (dost) edineceği kimseleri saptıracağını bildirmiştir. Çünkü şeytan, ahdine uyarak, insanları saptırmak için elinden gelen gayreti sarfeder. Muhakkak ki, şeytanın insanlar üzerinde en etkili silahı, vesvese hastalığıdır. O, insanların göğüslerine daima vesvese verendir. (En Nas Sûresi: 5)
 Şeytanın insana düşünce alanındaki etkisi de vesvese vererek batıl bir şeyi insanın kalbinde cazip hale getirmek ve insanı hidayetten uzaklaştırmaktır. Kur’an-ı Kerim’de, şeytanın haram ve batıl olan şeyleri süslü ve güzel göstermek anlamında “tezyin”, insanı baştan çıkarmak anlamında “tesvü” ve gizlice fısıldamak anlamında “vesvese” tabirleri kullanılmıştır. Ehl-i Sünnet âlimlerine göre, şeytanlar insanlara vesvese vererek tesir ederler; fakat bu tesir cebri değildir. Peygamberimiz Efendimiz’in (sav): “Şeytan, kanın damarlarda dolaştığı gibi, insanoğlunun damarlarında dolaşır. Ben sizin kalbinize şeytanın vesvese atmasından korktum’’(16) buyurmaları, şeytanların insanlar üzerinde batınî yönden müessir olduğuna, insana vesvese vererek çağırdığına delil teşkil etmektedir. Şeytan bazen, insanın Allah’a (cc) karşı işlediği kötü (münker) fiilleri, onlara güzel gösterir. Bu tuzak, meâlen şöyle haber verilmiştir: “İşte onlar kendilerine (öyle) bir azabımız gelip çattığı zaman olsun yalvarmalı değil miydiler? Fakat yürekleri katılaşmış, şeytan da yaptıkları (masiyetleri) süsleyip güzel göstermişti.” (El En’am: Sûresi: 43) Dolayısıyla şeytanın insan üzerinde, zahiri tesirleri de vardır. Şeytanın insan üzerindeki bu ölçü içinde kalan gücünün sebebi, insanın ihtiyarı ve fiilleri seçme kabiliyetidir. Seçme (tercih etme) kaabiliyeti olan insanoğlu; yol ayrımında duran, hidayeti veya delâleti seçme imkanı bulunan bir varlıktır. Mükellef kendisine musallat olan şeytanı; kendi ihtiyarıyla yetkili kılmadığı müddetçe, şeytanın hiçbir gücü ve tesiri olamaz. Muhakkak ki şeytan, insanı her yönden kuşatmayı ve tuzağına düşürmeyi arzu eder. Ancak onun bütün tuzakları ve hileleri, muttaki ve faziletli kişileri hak yoldan ayıramaz.
Yeryüzünün halifesi olan insanoğlu, şeytanın tuzaklarına ve hilelerine karşı koyabilecek kudrete sahiptir. Kıyamet gününde şeytanın kandırdığı (saptırdığı) insanların ma’zeretleri ve şeytanın onlara karşı yapacağı savunmada, bu hakikat haber verilmektedir: “İş olup bitince şeytan dedi ki: Hakikaten Allah, size sözün doğrusunu söylemişti. Ben de size söz verdim ama sonra vazgeçtim. Yalnız ben sizi çağırdım, siz de geldiniz. O halde beni kınamayın, kendinizi kınayın. Artık ben sizi kurtaramam, siz de beni kurtaramazsınız.”(İbrahim Sûresi: 22, Ayrıca bkz: Ankebût Suresi: 5-6) Dolayısıyla şeytanın insanı dalâlete sürüklemesi arizî bir haldir. Mükellef, nefs-i emmaresinin (hevasının) arzularına ve şeytana muhalefet ettiği müddetçe, dalâlete düşmez. İnsan ve cin şeytanlarının temel esaslarını belirlediği “Satanizm” ideolojisinin, fitne ve fesadın yayılmasına vesile olduğunu söylemek mümkündür. Kendisini “The Beast-666” şifresiyle tanıtan ünlü İngiliz satanist Aleister Crovvley’in; gerçek bir satanistin mutlaka uyması gereken iman esasını, “Keyfin neyi istiyorsa, mutlaka onu yap” şeklinde ifade etmiştir. İnsanın şeytana tapmasını esas alan Satanizm’e göre ‘zafer, barıştan daha önemlidir. Yaşlı, aciz ve zayıf insanlara saygı göstermek gücü kaybettirir. Zayıf insanlara yardım edilerek güçten taviz verilemez. Acizlik insanı başkasına bağımlı kılar. Sevgi sahtekârlıktır. Satanist, sevdiği bir şeyin ölümünü görmelidir. Asıl olan şey bireysel çıkarlardır, kutsal olan bireyin çıkarıdır.’ Satanizm başta kendilerini şeytanın (juzifer’in) çocukları ilân edenler olmak üzere, bütün cahili sermaye sahipleri tarafından takdis edilen bir ideolojidir.
____________________
(1) İmam Ragıp El Isfahani- El Müfredat- İst: 1986 Sh: 796, Ayrıca İbn Manzur-Lisanu’1-Arab, Beyrut: 1955 C: 6 Sh: 254
(2) Ebûlbekâ, Eyyub b. Musa,-El Külliyyât, Beyrut: 1993, Sh: 941
(3) Prof.Dr. Sefa Saygılı- Strese Son- İst.- 2001, Sh 40
(4) Hayati Hökelekli- İslâm’da İnanç İbadet ve Günlük Yaşayış Ansiklopedisi- İst: 1997 C: 4 Sh: 458
(5) Şeyhü’-İslâm Ebu’s-Suûd Efendi- Irşadû Aklû’s Selim-Beyrut: 1990 C: 9 Sh: 218
(6) İmam-ı Alûsî-Ruhu’I-Meani fi Tefsiri’l-Kur’am’l-Azim ve’s-Seb’ı’l- Mesâni- Beyrut, 1985 C: 30 Sh: 287.
(7) Muhammed Hamdi Yazır- Hak Dini Kur’ân Dili- İst: Ty C:3 Sh: 2133
(8) İmam-ı Eş’ari- Makalatül İslâmiyyin-İst: 1324 C: 1, Sh: 414
(9) İmam Fahrüddin-i Razi- Mefa-tihû’l Gâyb (Tefsir-i Kebir) C: 2, Sh: 138
(10) İbn-i Kesir- Muhtasar Kur’an-ı Kerim Tefsiri- İst:1990 C:2 Sh:690
(11) İmam Fahrüddin-i Razi- A.g.e. C: 14, Sh: 41
(12) Gadı Beyzavi- Envarû’t Tenzil ve Esrarû’t Tevil- İst: 1303 C:l Sh: 416 Ayrıca İbn Kesir, A.g.e. C: 2, Sh: 9
(13) Ümniyye için Bkz/ Muhammed Hamdi Yazır-A.g.e., C: 5, Sh: 345
(14) Gadı Beyzavi- A.g.e. C: 1 Sh: 304
(15) İmam Fahrüddin-i Razi- A.g.e. C: 2, Sh: 48
(16) İmam Ahmed. B. Hanbel- El Müsned-İst: 1401 C: 3, Sh: 156, Ayrıca Sünen-i Ebu Davud-K.Savm: 79, C: 1, Sh: 333; Sünen-i İbn Mace-K. Savm: 60, C: 1, Sh: 80




    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle