AKAİD

Din Değiştirmenin Keyfiyeti ve Unsurları Üzerine Notlar
YAZI BOYUTU :

İbrahim DÖNERTAŞ

İslâm âlimleri; kafir olan bir kimsenin nasıl Müslüman olacağı konusunda, inançlarının keyfiyetine göre  açıklamalarda bulunmuşlardır. Bunlardan en açık olanı; bir insan “Lâ ilâhe illallah” derse veya “Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed (s.av.) O’nun Rasûludür” derse onun kalbî durumuna bakmadan, araştırmadan Müslüman olduğuna hükmedilmesidir. Bu hususta İbn Receb el-Hanbeli der ki; “Kesin olarak bilinen şeylerden biri de şudur: Peygamber (s.a.v.), İslâm’a girmeyi isteyerek kendisine gelen kimseden yalnızca şehâdeteyn’i kabul eder ve bu sebeple onun kanını korur, kendisini Müslüman addederdi.” Kelime-i şehâdeti ikrar eden bir kimse,  Allah’a inanıp da  Hz. Muhammed’in (s.a.v.) peygamberliğini tasdik etmezse, yahut O’nun hassaten Araplara gönderildiğini iddia ederse sırf ’Lâ ilahe illallah’ demekle Müslüman olduğuna hükmedilmez. Mutlaka ’Muhammedün Rasûlullah’ demesi  farzdır. 

 

Din Değiştirmenin Keyfiyeti ve Unsurları Üzerine Notlar

BİR kâfirin Müslümanlığa hangi söz veya fiil ile girdiğini tespit etmek, bu husustaki ayetlerden ve hadislerden gelen delillerin doğru bir şekilde tespit edilmesi ile mümkündür. Bu konu hakkında zayıf veya kuvvetli, ya da uydurma birçok nakiller gelmiştir. Bunların tarafımızdan tespiti kolay olmadığı gibi, mümkün olsa bile bu yazıda yer vermemiz mümkün de değildir. Biz yine gücümüz nispetinde bize düşeni yaparak, bu konu üzerinde değerlendirmeler yapan müçtehid ulemanın yapmış olduğu fıkhi hükümleri nakletmeye çalışarak konuyu anlamaya çalışalım.
Bir insanın kâfir iken nasıl Müslüman olacağı âlimler arasında bazı farklı açıklamaları beraberinde getirmiştir. Bunlardan en açık olanı; bir insan “Lâ ilâhe illallah” derse veya “Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed (s.av.) onun Rasûludür” derse onun kalbî durumuna bakmadan, araştırmadan Müslüman olduğuna hükmedilmesidir. Bu hususta İbn Receb el-Hanbeli der ki; “Kesin olarak bilinen şeylerden biri de şudur: Peygamber (s.a.v.), İslâm’a girmeyi isteyerek kendisine gelen kimseden yalnızca şehâdeteyn’i kabul eder ve bu sebeple onun kanını korur, kendisini Müslüman addederdi.”(1) İbn Ömer’den (r.a.) rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır; “Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna şahidlik edinceye, namaz kılıncaya ve zekat verinceye kadar insanlarla savaşmakla emrolundum. Şayet bunu yaparlarsa, kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar, hesaplarını görmek ise Allah’a aittir.”(2) Bu hadisin benzeri Ebu Hureyre (r.a.)’dan geldiği üzere “Bana, Lâ ilâhe illallah deyinceye kadar insanlarla savaşmam emredildi. Artık her kim Lâ ilâhe illallah derse malını ve canını benden korumuş olur. Artık onun hesabı Allah’a aittir.”(3) Hadislerin zahir metinlerine baktığımız zaman Kelime-i Şehâdeti söyleyen insanın Müslüman olduğuna karar verilmesi gerekir.

Ehli Kitab İçin ‘‘Lâ İlâhe İllallah’’ Sözü Yeterli Değildir
Fakat İbni Hacer el-Askalâni Fethu’l-Bâri isimli eserinde yukarıdaki hadisi şu şekilde tevil etmiştir; “Hadiste geçen ‘…..insanlar….’ ifadesinin Arapça metninin başındaki ‘Elif Lâm/el takısı’ umum ifade eder. Buna göre her türlü kâfir ve müşrik ifadenin kapsamına girer. Ancak bu umum ifade diğer naslarla tahsis edilmiştir. Bir diğer tevil, ‘….insanlar….’ ifadesinin orijinal metninin başındaki ‘Elif Lâm’ ahd-i zihni bildirir ki, bununla genel ifadeden özel bir şey, yani ehli kitab dışındaki müşrikler kasdedilmiştir”(4) diyerek bu hadislerde geçen “insanlar” lafzının ehli kitab dışındaki kâfirleri kast ettiğini beyan etmiştir.
Bu konu ile ilgili İmam Hattâbi der k: “Malumdur ki bununla ehli kitab değil, putperestler kast edilmiştir. Çünkü ehli kitab olanlar’ Allah’tan başka ilah yoktur’ derler de yine de onlarla savaşılır ve tepelerinden kılıç inmez.”(5)
Kadı Iyâz ise bu konu hakkında der ki; “Mal ve can dokunulmazlığının ‘Lâ ilâhe illallah’ diyenlere mahsus oluşu imana icabetin ifadesidir. Bu sözle kast edilenler Arap müşrikleri olan putperestler ve Allah’ı bir tanımayanlardır. İlk defa İslâm’a dâvet olunanlar ve bu uğurda kendileri ile harb edilenler bunlardır. ‘Lâ ilâhe illallah’ kelimesini telaffuz edenlere gelince, onların dokunulmazlığı için yalnız ‘Lâ ilâhe illallah’ demeleri kâfi değildir. Çünkü onlar bu kelimeyi küfür hâlinde iken söylemektedirler. Zaten Allah’ı birlemek onların itikadları cümlesindendir.”
İbn Battâl şöyle der: “Hz.Peygamber (s.a.v.) bu bâbın hadisini Allah’ı birlemeyen ve kendilerine ‘Lâ ilâhe illallah’ denildiğinde büyüklük taslayan putperestlerle savaş ortamında söylemiş ve bunun akabinde onları Allah’ı birleyerek putları terk etmeye dâvet etmiştir. Onlardan kim bunu ikrâr ederse zahiren İslâm’a girmiş oluyordu. Rasûlulllah (s.a.v.), Allah’ı birledikleri hâlde kendi peygamberliğini kabul etmeyen küfür ehli diğer insanlarla ise savaşını sürdürmüştür.”(6)
İmam Beğavi ise şöyle der: “ Bu, tevhidi kabul etmeyen putperestler hakkındadır. Böyleleri Kelime-i Tevhidi ikrâr ederlerse onların Müslüman olduklarına hükmedilir. Tevhidi kabul ettiği hâlde peygamberliği inkâr eden kimseye gelince, bu kimse ‘Muhammmed Allah’ın Rasûlüdür” demedikçe sırf ‘Lâ ilâhe illallah’ demesi sebebiyle İslâm’ına hükmolunmaz. ‘Muhammed Allah’ın Rasûlü’dür’ derse o zaman Müslüman olur. Ancak bu kimse Muhammed Araplara gönderilmiş bir peygamberdir’ diyen kimselerden ise Rasûlullah’ın tüm insanlığa gönderildiğini ikrâr edene kadar yine İslâm’ına hükmedilmez. Sonra âhirete inandığını ve İslâm’ın haricindeki tüm dinlerden uzak olduğunu ikrâr etme noktasında imtihan edilmesi güzel görülmüştür.”(7)
Bedreddin-el-Aynî şöyle der: “ Hadisin zahiri müşrik (ler) hakkında söylendiğini gösteriyor. Bir müşrik ‘Lâ ilâhe illallah’ derse, bununla onun Müslüman olduğuna hükmolunur. Şayet ölünceye kadar bu hâl üzere devam ederse cennete gider. Fakat şehâdet getiren kimse Allah’a inanıp da Muhammed (s.a.v.)’in peygamberliğini tasdik etmezse yahut O’nun hassaten Araplara gönderildiğini iddia ederse sırf ’Lâ ilahe illallah’ demekle Müslüman olduğuna hükmedilmez. Mutlaka ’Muhammedün Rasûlullah’ demesi gerekir.(8)
İmam Muhammed (rh.a.) “es_Siyeru’l-Kebîr” isimli eserinin 4519. Bend’inde; “Ben insanlarla ‘Lâ ilahe illallah’ deyinceye kadar savaşmakla emrolundum” hadisini açıklarken şöyle der: “Bugün Müslümanlar arasında yaşayan Yahudi ve Hristiyanlardan biri ‘Lâ ilahe illallah, Muhammedün Rasûlullah’ diyecek olsa o bu sözü ile Müslüman olmaz.” Kitabı şerh eden büyük Hanefi âlimi İmam Serahsi (rh.a) ise bu metni şöyle açıklar: “Çünkü herkes biliyor ki aramızda yaşayan her Yahudi ve Hristiyan bunu söylemektedir. Kendilerinden bu sözü ile ilgili açıklama istediğimiz zaman, ‘Muhammed Allah’ın size gönderilmiş Rasûludur, İsrailoğulları’na değil, derler. (...) O hâlde onlardan birinin Müslüman olduğuna hükmedebilmemiz için bu söze ilave olarak kendi dininden teberri ettiğini (beri olduğunu) da ifade etmesi gerekir. Mesela Hristiyan ise ‘Ben Hristiyanlık’tan beriyim’ demesi gerekir. Yahudi ise; ‘Ben Yahudilik’ten beriyim’ demesi gerekir. Kendi inancına muhâlif olan bu sözü ilave ettiği zaman ancak Müslüman olduğuna hükmedebiliriz.” İmam Muhammed (rh.a.) “es_Siyeru’l-Kebîr isimli eserinde şöyle devam eder; “Hristiyan biri, ‘Allah’tan başka ilah bulunmadığına şahitlik ederim, ben Hristiyanlıktan beriyim’ derse bu sözle Müslüman olmaz.” İmam Serahsi (rh.a.)de bu sözün açıklamasına devam eder; “Olabilir ki bu sözüyle Yahudiliğe girdiğini anlatmak istemektedir. Ancak bu kişi bu sözü söyledikten sonra İslâm’a girdiğini belirtirse, söz konusu ihtimal ortadan kalkmaktadır. Artık o kimse Müslümandır.”(9)
İbn Hacer ise şöyle der: “ Bu hadiste, Lâ ilahe illallah’ diyen bir kimsenin –buna başka bir şey ilave etmese dahi- öldürülmesinin engelleneceğine dair bir delil vardır. Bu böyledir. Ancak, ‘Kişi sırf bununla Müslüman olur mu?’ Tercih edilen görüşe göre bununla Müslüman olmaz. Denenene dek öldürmekten el çekmek gerekir.”(10)
Buraya kadar verdiğimiz nakillerden anlaşıldığına göre Ehli Kitab olan bir Yahudi’nin veya Hristiyan’ın Müslüman kabul edilebilmesi için onların ‘‘LÂ İLÂHE İLLALLAH, Muhammedün rasûlullah’’ sözüne ilave olarak; ‘’Ben Yahudiliği reddettim’’ veya ‘’Ben Hristiyanlığı reddettim’’ sözünü ilave etmesi gerekir ki, Müslümanlığına hüküm verilebilsin. Aksi hâlde daha önce kabul ettiği şirk itikadını reddetmedikçe ve bunu itiraf etmedikçe Müslüman olarak kabul göremezler. Fakat putperest olan veya ateist olan bir kimse için sadece ‘‘LÂ İLÂHE İLLALLAH’’ sözü Müslüman olması için yeterlidir, derler. 

İslâm Zahire Hükmeder, Sadece ‘‘Lâ İlâhe 
İllallah’’ Diyen Kimseler Müslümandır
Yukarıdaki görüşlerden farklı olarak bir kısım âlimler ise böyle bir ayırıma gitmeden, tevhid kelimesini ikrâr eden kimselerin Müslüman olduğunu söylerler. Bu konudaki nakiller şunlardır; 
İbn Receb el-Hanbeli şöyle demektedir: “Bilinmesi zorunlu olan şeylerden birisi de Rasûlullah (s.a.v.)’in kendisine gelerek İslâm’a girmek isteyen herkesin yalnızca Şehâdeti söylemelerini yeterli kabul ettiği, bununla kanlarının güvencede olduğu ve bununla Müslüman sayıldıklarıdır. Rasûlullah (s.a.v.), üzerine kılıç kaldırdığında, ‘Lâ ilâhe illallah’ diyen kişiyi öldüren Usame bin Zeyd’in bu davranışını şiddetle kınamıştır. Rasûlullah (s.a.v.) hiçbir zaman, Müslüman olmak için kendisine gelen bir kimseye herhangi bir şey şart koşmamıştır. Ancak daha sonra o kimse namazı ve zekatı yerine getirmekle yükümlü tutulurdu.”(11)
Allah Rasûlu (s.av.) şöyle buyurmuştur: “Ben insanların kalblerini yarmakla ve iç hâllerini deşelemekle emrolunmadım.”(12) İbn Hacer bu hadisi: “Yani ben ancak onların yaptıklarının zahirine göre hükmetmekle emrolundum”(13) şeklinde açıklamıştır.
Üsame bin Zeyd (r.a.) “Lâ ilâhe illallah” diyen birisini öldürdüğünde Rasûlullah (s.a.v.) ona şöyle demişti; “Lâ ilâhe illallahı (gerçekten) söyleyip, söylemediğini öğrenmek için kalbini mi yardın?”(14) İmam Nevevi (rh.a.) bu hadisi açıklarken şöyle der; “Rasûlullah (s.a.v.) ‘kalbini mi yardın?’ sözünde fıkıh ve usul’de meşhur olan <
İbn Ömer (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna şahidlik edinceye, namaz kılıncaya ve zekat verinceye kadar insanlarla savaşmakla emrolundum. Şayet bunu yaparlarsa, kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar, hesaplarını görmek ise Allah’a aittir.”(16) İbn Teymiyye (rh.a.) bu hadis hakkında der ki; “Bu hadis şu manaya gelmektedir: Ben insanların zahiren ortaya koydukları İslâm’ı kabul etmekle ve kalblerini Allah’a havale etmekle emrolundum.”(17)
İbn Hacer şöyle der: “Hadiste insanların konumlarının zahire göre belirleneceği hükmü mevcuttur. Kim, din alametlerini ortaya koyarsa, İslâm’a aykırı bir davranışta bulunmadıkça onun hakkında Müslümanlar için geçerli olan hüküm geçerli olur.”(18)
Hanbeli fakihlerinden İbn Kudâme el-Makdisî de şöyle der: “Kâfir namaz kıldığı zaman onun İslâm’ına hükmedilir. Bunun cemaatle ya da ferdi olması, ya da Dârul Harb’de ya da Dârul İslâm’da olması arasında bir fark yoktur.”(19)
Hanbeli mezhebi âlimleri; “Teşri edildiği üzere bütün heyetiyle kılınan namaz ancak bizim şeriatımıza mahsus bir ibâdettir.(20) Kanın korunmasının namaza bağlanması namazın bizim şeriatımıza has bir ibâdet olmasındandır.(21) Zekat ve oruca gelince bununla kişinin İslâm’ına hükmedilmez derler.(22)
Namaz kılmakla “kişinin İslâm’ına hükmetmek” hususunda Hanefiler ve Hanbeliler “kâfirin namaz kılmakla İslâm’ına hükmedileceğine” karar verirken, Malikiler ve Şafii’lerden bir kısmı; “sadece namaz ile kâfirin Müslümanlığına hükmedilmez, çünkü namaz İslâm’ın fürûundandır” derler.(23) Bu meselede mezhebler arası ve mezheb içinde farklı görüşler vardır. Dolayısı ile bu mesele müctehidler arası ihtilaflı bir meseledir.
İmam Serahsi (rh.a.) kitabında; “Rivayete göre İbrahim en-Nehaî’ye, İslâm’ı kabul ettiğini belirtip henüz hiç namaz kılmamış olan esirin cenaze namazının kılınıp kılınmayacağı soruldu. O da; ‘üzerine namaz kılınacağını söyledi’ diyerek İbrahim en-Nehai’nin sözünü nakleder ve ilave eder; “Biz de aynı kanaatteyiz. Çünkü namaz kılmadan önce İslâmı tamamlanmıştır. Namaz, sadece İslâmî emirlerdendir. İslâm’ın kendisi değildir”(24) diyerek İmam Serahsi’de aynı görüşte olduğunu beyan eder.
İmam Zehebi; “Şeyhimiz İbn Teymiyye şöyle der; Ben ümmetten kimseyi tekfir etmem. Rasûlullah (s.a.v.)’Ancak mü’min olan kişi abdeste dikkat eder. Abdest alıp namaz kılmaya devam eden kişi mü’mindir’ buyurmuştur(25) diyerek konu hakkında bilgisini ortaya koyar.
İbn Kudame (rh.a.) şöyle der: “Kişi, ’ben Mü’minim’ veya ‘ben Müslümanım’ derse, hâkim bu söz ile onun Müslümanlığına karar verir..” Müslim’de geçen İmran bin Huseyn hadisinde aktarıldığına göre Müslümanlar beni Ukayl’den bir adamı esir aldılar ve Rasûlullah’a (s.a.v.) getirdiler. Bu kişi, ‘Ey Muhammed (s.a.v.)! ben Müslümanım’ der. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.) ona şöyle buyurur; ‘sen özgür iken bunu söyleseydin, tamamen kurtulurdun’ der.(26)Dikkat edersek İbn Kudame sadece kişinin ‘’Ben Müslümanım’’ veya ‘’Ben Mü’minim’’ demesi ile bile Müslümanlığına hükmedileceğini beyan etmiştir.

İslâm İken Dinden Dönmüş ve Mürted Olmuş 
Kişi, Tekrar Nasıl Müslüman Olur? 
İslâm’dan hangi kapıdan çıkıldı ise, o kapıdan dönülür” kaidesi vardır. Müslüman hükmünde olan ve bu sıfat kendisinden küfrü gerektiren bir söz veya fiil ile, tekfiri gerektiren detaylar göz önüne alınarak, yetkili makamlar tarafından kâfirliğine karar verilen kişi, yine aynı makam tarafından küfre düştüğü o konuda fikrini, akidesini düzeltmedikçe, tekrar onun hakkında Müslüman hükmünü veremez. İsterse bu insan Namaz kılsın, defalarca kelime-i Şehâdeti söylesin, İslâm’ın geriye kalan bütün şiarını yapsın yine de durum değişmez.
Mesela bir insan içkinin içilmesinin helal olduğunu iddia ederse ve bu görüşünde ısrar ettiği hâlde, durum kendisine ispat edildiği hâlde içkinin helal olduğunu iddia ederse kâdı veya müftü ya da tekfirin hükmünü ve detaylarını bilen bir âlim tarafından tekfir edilir, kâfir ilan edilir. Bu insan Namazlarına devam de etse, Şehadet kelimelerini defalarca da söylese, içkinin haram olduğunu ikrâr etmeden, “Ben önceki görüşümden döndüm, içki haramdır” demedikçe Müslüman olamaz. Bu hususta “El-Keşmiri (rh.a.), ‘İkfaru’l-Mulhidin isimli eserinde şöyle der: Kimin küfrü dinin kesin bir hükmünü örneğin içkinin haramlığını inkâr etme yönünden olursa itikad ettiği o şeyden vazgeçmesi gerekir (Kelime-i Şehâdeti söylemesi o kimseye fayda vermez). Zira o kişi bu inancıyla beraber kelime-i Şehâdeti de telaffuz ediyordu. Böylesi birisinin (yeniden Müslümanlığına hüküm verebilmemiz için) bu inancından vazgeçmesi gerekmektedir. Sonra bu kişi âdeten kelime-i Şehâdeti getirirse (içkinin helalliğine dair) söylemiş olduğu sözden vazgeçmediği sürece kelime-i şehâdet ona herhangi bir fayda sağlamaz.”(27)

İslâm Topraklarında Bulunan ve ‘’ Müslüman’’ 
Olduğunu Söyleyenlerin Durumu Nedir?
İşgal edilmiş İslâm topraklarında bulunan ve ‘’Müslüman’’ olduğunu söyleyen, namaz kılan, oruç tutan ve İslâm’ın diğer emirlerini yapmaya çalışan bir kısım insanlar, yapmış oldukları bu fillerin yanı sıra aynı zamanda bir takım şirki ve küfrü gerektiren söz ve fiillerde bulunmaktadırlar. İslâm’ın izin vermediği akide ve inançlar, ameller bu kişilerin gündelik hayatlarında seri bir şekilde husule gelmekte ve adeta sıradanlaşmaktadırlar. Bu hususta Peygamber (s.a.v.) bir hadisi şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır; “Şüphesiz insanlar Allah’ın dinine bölük bölük girdiler, Yakında yine Allah’ın dîninden bölük bölük çıkacaklardır.”(28) Hadis-i şerif büyük bir tehlikeden bahsetmektedir. İslâm’ın devleti ve otoritesi olmadığından bu insanlar hakkında hüküm beyan edecek ve onların durumlarını belirleyecek genel manada kabul edilebilecek bir merci yoktur. Bu yüzden her ne kadar bu kişiler bu durum içinde de olsalar haklarında gerekli araştırmalar yapacak ve onları mahkeme edecek bir İslâm otoritesi olmadığından bu kişiler hakkında yapmış oldukları bu filler ve sözler nedeni ile “kâfir” hükmü de bulunmamaktadır. Müslümanım diyen bir kişi için “kâfir” hükmünü vermek ise basit bir iş değildir. Bu hususta ehil âlimler bile çok dikkatli davranmışlardır. Örnek olarak bu hususta bazı nakiller verelim. 
İbn Teymiyye der ki: “Müslümanlardan herhangi birini hata ve yanlış yapması nedeniyle tekfir etme hakkımız yoktur. Tekfir ancak bütün delillerin mevcut olması ile gerçekleşebilecek bir olaydır. Herhangi bir kişinin Müslümanlığı yakîn ile sabit olur da, küfründe şüphe varsa, o kişi Müslümandır. Ancak küfrü için gerekli deliller toplandığında o kişinin küfrüne hükmedilebilir.”(29)
İmam Şevkani “Es-Seylü’l-Cerrâr” adlı eserinde şöyle der: “Bilinmelidir ki, Müslüman bir şahsiyetin dinden çıktığına ve küfre girdiğine hüküm vermeye kalkışmak-elinde güneşten daha açık bir delil olmadıkça- Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir kul için münasib bir şey değildir.” (30)
İbn Nüceym (rh.a.) der ki: “Küfür sözlerin çoğu ihtilaflıdır. Böyle ihtilaflı sözlerle insanlar tekfir edilemez. Ben böyle bir fetva vermemeye kesin kararlıyım.”(31)
İbni Abidin ise; ‘’Tam beyan olunmayan şek ve şüphe barındıran durumlarda kişi tekfir edilmez. Böyle bir durumda zanla hükmedilir. Zan ise dinde, hak’tan sayılmamıştır. Zan şüphedir. Şüphe ile başkası tekfir edilemez. Müslümanlığı sabit olanın Müslümanlığı, şüphe ile zâil olmaz. Bir Müslümanın sözünü güzel bir şekilde te’vil etme imkânı varken onun tekfirine hükmedilemez, onun kâfirliğine fetva verilemez’’ der. (32)
Hüsâmeddin ismiyle maruf hanefi fakihi ‘Ömer b. ‘Abdü’lazîz el-Fetâva’s - Suğrâ isimli eserinde, «Bir insanın küfrüne hükmetmek çok büyük bir iştir. Ben bir mü’minin kâfir olmadığına dair bir rivayet (delil) bulduğumda (onunla hüküm verir) mü’mini kâfir saymam» demiştir. (33)
Yine İbni Teymiyye şöyle der: “Meselenin aslı şu şekildedir; kitab, sünnet ve icma ile küfür olduğu sabit olan bir söz için “Bu mutlak küfürdür” denir. Şer’i deliller bunu göstermektedir. İman Allah ve Rasûlu (s.av.)’den öğrenilen hükümlerdir. İnsanların zan ve hevalarına göre karar verebilecekleri bir konu değildir. Hakkında tekfirin şartları sabit olmadıkça ve engelleri ortadan kalkmadıkça, bu tür sözleri söyleyen her kişi hakkında küfür hükmü verilmez. İslâm’a yeni girmiş olması veya ilimden uzak bir yerde yetişmiş olması sebebiyle içkinin veya faizin helal olduğunu söyleyen kişi bu kabildendir.”(34) 
İmam İbn-i Abdilber rahimehullah şöyle der: “Herhangi bir zamanda Müslümanların icmâsı ile Müslümanlığı sabit olan kişi, bir günah işler veya te’vil yapar ve İslâm’dan çıkıp çıkmadığında ihtilaf edilirse, bu kişinin Müslümanlığı hakkındaki icmâdan sonra ihtilafa düşülmesi kişi aleyhine bir delil olmaz. Çünkü Müslümanlığında ittifak edilen kişinin ancak başka bir ittifak ile veya mutlak olarak sabit olan bir sünnet ile İslâm’dan çıktığı kabul edilir.”(35)
Bu nakillerden anlaşıldığı üzere Müslüman hükmünde olup da, bazı küfür sözleri ve küfür amelleri olan kişileri hemen İslâm dışı saymak, kâfir ilan etmek, hem o kadar kolay değil, hem de her kişinin yapacağı bir iş değildir.
İşgal edilmiş İslâm topraklarındaki Müslümanlar, İslâm toplumudur. İşgal ve küfür ahkâmının icrası o beldeyi ‘’Dârul harb’’ yapsa da, Müslümanlarını kâfir yapmaz. Ehil kişiler tarafından, muayyen şahıslara indirgenip haklarında ‘’Kâfir’’ hükmü verilenler hariç, geriye kalan toplum bizim nazarımızda ‘’Müslüman’’ muamelesine tabi tutulmak durumundadır. Allah indindeki durumları ise yine Allah’ın bilgisindedir. Yine de bizler bu insanların küfür sözlerini ve fiillerini dikkate alırız ve onlara karşı tedbir içinde oluruz. Onları uyarırız. Bir dâvetçinin yaklaşımı ile hareket ederiz.
Şöyle bir görüşü de kabul etmeyiz; ‘’Bu insanların Müslüman kabul edilmesi için Lâ ilâhe illallah sözünden başka, sosyalizmi, kemalizmi, demokrasiyi, laikliği, milliyetçiliği vb. reddettim demesi gerekir ki onları Müslüman olarak kabul edelim.’’ Bu söz İslâm’a yeni girecek olan kimseler için geçerlidir. İçinde yaşadığımız toplumdaki bu insanlar daha çocukluktan beri namaz kılıp, oruç tutmaktadırlar. Ya da en azından babaları, dedeleri tarafından camiye götürülmüşler ve İslâm’ın kendilerine öğretildiği kadarki kısmını kabul etmiş kimselerdir. Kendilerini de İslâm’a, Müslümanlığa nispet eden bu insanlar için ilk durum ‘’Müslüman’’ olmaları iken, tarihin hangi döneminde kâfir oldular da, ne zaman dinden çıktılar ki şimdi Müslümanlığa tekrar girmeleri için onlardan bu sözü isteyelim. İslâm toplumu topluca, ne zaman kâfir toplumu oldu? Bu hükmü kim verdi? O hâlde böyle bir hüküm yok ise, bu insanlar için İslâm’a yeni giren kimseler gibi onlardan bazı reddiyeler almak söz konusu olamaz. Üstelik bu uygulanması da çok zor bir husus oluşturur. Çevremizde olan her bir kişiye tek tek içinde bulunduğu tarikatın sapıklıklarını sayıp bunları terk ettin mi? Ya da kavmiyetçileri, particileri, grupçuları, küfür sözü söyleyenleri, küfür hareketinde bulunanları vb. sorgulamak gerekir ki onların Müslümanlığına karar verelim, arkalarında namaz kılalım. Bu olacak bir iş değildir. Bu tutum dünyadaki her bir kişiyi ‘‘LÂ İLÂHE İLLALLAH’’ dese de, ben ‘’Müslümanım’’ dese de kâfir saymayı ve onların her birinden tek tek ‘’şunu şunu reddettin mi? şunları da reddettin mi? ‘’ şeklinde bütün küfür ve inanışlardan beri olduğunun ikrârını almak gerekir ki, bu çok zor bir husustur. 
Bu hususta Hüsnü Aktaş hocamızın ‘’Mazlumlarla Sohbet’’ isimli eserindeki şu tespitleri ne kadar da doğrudur. Aynen nakledelim; ‘’Bir Müslümana göre bütün din kardeşleri iyi insandırlar. Zira mukaddes Emânet’i yüklenerek Tevhid akidesinin yeryüzünde galib gelmesi için gayret sarfetmektedirler. Bu sebeple Müslümanın iyiliği sabittir. Kötülüğü ise kat’i delillerle isbata muhtaçtır. Bu isbat, bütün unsurlarıyla zahir olmadan veya ikrâra dayanmadan hukukuna tecavüz etmek zulümdür. Şüphe hâlinde dahi, lehinde şehâdette bulunulur. İslâm uleması şüpheyi; ‘Sabit olmadığı hâlde, sabite çok benzeyen bir hâl’ (36) şeklinde tarif etmiştir. Bu mahiyet üzerinde iyice tefekkür etmeye mecburuz. Günümüzde bırakalım sabite çok benzemeyi, hayal ve vehimlerle bile, mü’minler birbirlerini suçlar hâle gelmişlerdir. Bunun temelinde ‘Demokratik kültür ve septisizm (şüphecilik)’ hastalığı vardır’’ (37) diyerek şeytanın silahlarından biri olan ‘’şüpheler’’ üzerine din bina etmenin tehlikelerinden haber verir. Hanefi mezhebinde bir usûl vardır “çürük bir temel üzerine, sağlam bir yapı oluşturulamaz. Sabit olan hükümler ise, yine ancak kendisi gibi sabit bir delil ile tahsis edilir, ya da değiştirilebilir. 
Bu toplum için söz konusu olan şey haklarında ehil makamlar tarafından muayyen olarak durumlarının gözden geçirilmesi ve sabit olan, şüphe götürmeyen deliller ile karar verilmesidir. Haklarında fıkhi hükümler bina etmemiz gereken anne, baba, kardeş, yakın akraba ve komşular için ise ehil kimselerden fetva alarak ilişkilerimizi dünya ahkâmı açısından bu fetva içerisinde uygulayabiliriz. Ehil olmayan insanların vermiş olduğu hükümler geçersizdir. 

İlim Talebelerinin, Hatta Sadece Fıkhı Bilen 
Fakihlerin Yaptıkları Tekfir Geçerli Değildir
Fehd Abdullah der ki: “ Bir fikre, bir olaya veya bir şahsa küfür hükmü vermek ancak şeriatı hakkı ile bilen ve ilimlerini ehil insanlardan almış muteber âlimlerin işidir. Bu mertebeye ulaşmamış insanların aynî tekfir yapmaları haramdır. (tekfir yapmaları haram olan kişiler ise) iki guruptur; Avam ve ilim talebeleri.”(38)
Fıkıh ve kelâmda söz sahibi olmayan ve rastgele herkesi tekfir eden şahıslar hakkında İmam Gazali şunları zikretmektedir: «Tekfir yapan kimsenin anlattığımız bu hususları bilmesi gerektiği anlaşılınca ki herkes bunları inceden inceye bilemez veya diğer birine muhâlif olan kimseleri gelişigüzel tekfir edenlerin cahil ve düşünmeden konuşan kimseler oldukları ortaya çıkmış olur. Fıkıhtan başka bir şey bilmeyen kimseler (kelâmı meselelere ve bunların tevillerine hakim olamayan kimseler) bu gibi çok önemli konularda nasıl söz sahibi olurlar? Bu bilgilere fıkhın hangi bölümünde rastlanır? Fıkıhtan başka ilim sermayesi olmayan bir fakihin onu bunu tekfir ve dalâlete nisbet etmekle uğraştığını görürseniz ondan yüz çeviriniz. Aklınızı ve fikrinizi onunla meşgul etmeyiniz. Zira bilgi ile ona buna meydan okumak insan tabiatında mevcuttur. Kendini âlim sanan cahiller bundan kendilerini alamazlar. Hâlk arasında ihtilâfın çok olmasının sebebi de budur. Cahiller ortadan çekilselerdi hâlk arasında ihtilâf azalırdı.”(39)
İmam Gazali (rh.a.)bu hususta son sözü söylemiştir. Sadece fıkhı bilen fakih bile bu işe ehil değil ise, sokak müçtehidlerinin, yapmış oldukları; fıkıhtan, kelâmdan ve ilimden uzak tekfir, bizim için bir değer ifade etmez. Bizlere düşen dâvetçi kimliğimiz ile İslâm ölçüleri içinde mücâdele etmektir.
___________________
 (1) Buhâri, Kitabu’l İman, 17; Müslim, Kitabu’l İman, 20
 (2) Müslim, Kitabu’l İman, 21
 (3) İbni Hacer el-Askalâni Fethu’l-Bâri, 1/114; Tekfir Meselesi, Faruk Furkan, Konya 2012, Sh: 27
 (4-5) İmam Nevevî, Şerhu Sahih-i Müslim, 1/167
 (6) İbn Battâl, Şerhu Sahihi’l Buhâri, 2/53
 (7–8) İmam Beğavi, Şerhu’s-Sünne, 10/243. 2562 no’lu hadisin şerhi
 (9) Şerhu’s-Siyeri’l-Kebîr, 4510. Madde ve devamı; Tekfir Meselesi, Faruk Furkan, Konya 2012, Sh: 28-30
 (10) İbn Hacer el-Askalâni, Fethu’l-Bâri, 12/392
 (11) Buhâri, Meğazi, 61.Hadis.no.4351; Müslim, 1064
 (12) Buhâri, Meğazi, 61.Hadis.no.4351; Müslim, 1064
 (13) Fethu’l-Bâri, 7/835); Tekfir Meselesi, Faruk Furkan, Konya 2012, Sh: 284
 (14) Müslim, 96
 (15) Nevevi, Şerhu Sahih-i Müslim, 1/282; Tekfir Meselesi, Faruk Furkan, Konya 2012, Sh: 284
 (16) Buhâri, Kitabu’l İman, 17; Müslüm, Kitabu’l İman, 20
 (17) es-Sarimu’l-Meslûl, Sh: 362; Tekfir Meselesi, Faruk Furkan, Konya 2012, Sh: 286
 (18) Fethu’l-Bâri, 1/497; Tekfir Meselesi, Faruk Furkan, Konya 2012, Sh: 290
 (19) el-Muğni, 197488; Tekfir Meselesi, Faruk Furkan, Konya 2012, Sh: 292
 (20) Şerhu Munteha’l-İradât, Kitabu’s-Salât, 1/301
 (21) Keşşafu’l Kına an Metni’l İkna, Kitabu’s-salât, 2/114
 (22) Şerhu Muntehâ’l-İradât, Faslu-Tevbeti’l-Mürteddîn, 11/325; Tekfir Meselesi, Faruk Furkan, Konya 2012, Sh: 293
 (23) Detay için bknz. Tekfir Meselesi, Faruk Furkan, Konya 2012, Sh: 291-292-293-294
 (24) İmam Serahsi, İslâm Devletler Hukuku, c.1 bölüm 3, mad.158
 (25) Zehebi, Siyer-i A’lami’n-Nubela, 15/88; Tekfirde 30 Risale, Muhammed el-Makdisi, Secde Kitab, Sh: 27
 (26) Bakınız Müslim, Kitabu’n-Nüzur, 1641
 (27) El-Keşmiri ‘İkfaru’l-Mulhidin, 63
 (28) Müsned, III.; Heysemî, Mecma’, VII, 2B1; ayrıca bk Suyutî, ed-Durru’l-Mensur, VIII, 664.; İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, Nasr tfsr.)
 (29) Mecmuu’l Fetava, 12/466, 
 (30) Şevkani, es-Seylü’l-Cerrâr ala Hadaiki’l-Ezhâr, 4/578
 (31) İbn Abidin, 111/285
 (32) Ukudu’l-Resmi’l Müfti, İbn Abidin, C.1. Sh: 320
 (33) İbn ‘Âbidîn, Raddu’l - Muhtar, c. III, Sh: 285; Mecmû’atu’r -Resâîl, c. I, Sh: 342
 (34) Mecmuu’l-Fetâvâ, 35/101; Tekfir Meselesi, Faruk Furkan, Konya 2012, Sh: 222
 (35) Tekfirde 30 Risale, Muhammed el-Makdisi, Secde kitab, Sh: 28
 (36) İmam-ı Kasani-el Bedâiu’s Senai-Beyrut 1974 C.7. Sh: 36. ayrıca Molla Hüsrev, Durerû’l Hukkam fi Şerhi’l Gureri’l Ahkâm ist.1307 c.2 Sh: 64
 (37) Hüsnü Aktaş, Mazlumlarla Sohbet, Vahdet yay. İst.1988 Sh: 15
 (38) et-Tekfir; Hükmuhu-Davâbituhu el-Ğuluvvu fihi, Sh: 40
 (39) el-Gazzâlî, ag. esr., Sh: 67. Ayrıca bk. Süleyman Uludağ, îslâm’da Müsamaha, s. 51.) (İman Küfür Sınırı, A.Saim Kılavuz, Marifet yay. İst.1984 Sh: 191




    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle