AKAİD

Azâbın Hak Olması ve Rahmet
YAZI BOYUTU :

Bünyamin ATEŞ

Dünya hayatında hiç kimse, ama hiç kimse kalbinize egemen olamaz. Eğer böyle bir olasılık olsaydı “irade ve imtihanın” anlamı kalmazdı. Hatta insanın anne ve babası dahi çocuklarının kalbine egemen olamaz. Anne ve baba çocuğunu “şucu veya bucu” yetiştirebilir amma velâkin kalb insanı akli yola çağırır ve nihâyet insan anne babası veya kalbinin çağırdığı yola gider. Bu tercih tamamen insanın eseridir. İnsan aklını kullanırsa kalp tatmin olur ve nihâyet tasdik yoluna yönelir. Yok eğer aklını kullanmazsa nihâyet kalp can çekişir, ölür ve insan küfrün karanlıklarına düşer. Bizim kalbimizi, ellerinde ne kadar güç olursa olsun müstekbir güçler bile kontrol edemez. Belki de bu yüzden en yakınımız bile olsa kâfir olarak ölen bir kişinin akıbeti hususunda aşırı derecede üzülmenin manası yoktur. O kişi Allah’ın sonsuz nimetlerinden, sonsuz denebilecek âyetlerinden, delillerden yüz çevirdiği için kâfir olmuş ve cehennemi sonuna kadar hak etmiştir. Allah kimseye zulmetmez.

 

Azâbın Hak Olması ve Rahmet

İNSANDA bulunan manevi anlamdaki kalbin üzerine sulta kurulabilir mi? Bu soruya kestirmeden “hayır” cevabını vermek mümkün. Evet, kalbimize ne tağuti güçler, ne şeytan, ne de çekici veya nefret ettirici unsurlar sulta kurabilir. Hatta ve hatta bizzat birey olarak insanın kendisi bile kendi kalbine egemen olamaz. Kalbin kendine mahsus bir çalışma biçimi vardır ve bu çalışma biçimini gözetmediğiniz sürece onunla “sağlıklı” bir ilişki kurmanız mümkün olamaz. Kalbe egemen olamayız, lâkin kalbimizle uyumlu bir hayat sürebiliriz. İnsan ile kalbin çatışması sonucunda kalp hiçbir zaman bir sulta altına girmez ancak çatışmanın şiddetlenmesi hallerinde kalp ölür. 
Kalbin kendine mahsus çalışma kaidelerinden en önemlisini “akıl” oluşturur. Kalp ancak aklın yol göstericiliğinde ilerlerse tatmin olur ve tasdik sürecine geçer. İmanın merkezi konumunda olan kalbe iman/tasdik ancak ve ancak kalbinizi ikna ettiğiniz takdirde yerleşir. Akıl yürütme dediğimiz unsur dışarıdan aldığı (haber ve gözlem) bilgileri değerlendirir ve bu bilgilerin akıl kaidelerine uygun olduğu takdirde kalp tatmin olur ve nihâyet “tasdik” gerçekleşir. Bu yüzden gerçek bir iman asla akıl ile çatışmaz. “Akla uygun olmasa bile iman etme” tabiatı Hıristiyanlara mahsustur ve bu inanç sürekli akıl ile kalp arasında çatışmalara vesile olacağından kalp hiçbir zaman Hıristiyanlığı tasdik edemez. Bu sebeple Hıristiyanlar iman ehli değil istisnasız hepsi küfür ehlidir. Bu durum diğer ideolojiler için de geçerlidir. İdeolojiler, âlemden (bilgiden) yalıtılmış kendinden menkul bir bilgi iddiasıdır ki, aklı devre dışı bırakmadan laik, komünist veya milliyetçi olamazsınız.
Burada bir başka yazımda (Mûhlis ve Mûhsin Olan Mükellefin/Müslümanın Aklı- Misak Dergisi Eylül 2017 Sayısı) üzerinden geçtiğim hususa tekrar değinmek isterim. Mesele şu: İmam Azam’a nassı bırakıp akla tabi olduğu ithamı yöneltildiğinde “salt mantığa uysaydım mestlerin (kirlenmesi icabıyla) üstlerinin değil altlarının mesh edilmesini söylerdim” sözü sadece bir ithama cevap vermektir. Yoksa mestlerin altını veya üstünü mesh etmenin akla aykırı bir yönü yoktur. Kaldı ki mesh meselesini veya abdesti bile aklen izah etmeniz mümkün değildir. Yeni abdest alan birisinin eli kanasa abdesti bozulur ve yeniden abdest alması gerektiğinde farz olması icabıyla ayaklarını da yıkar. Hâlbuki yeni abdest aldığı için ayakları temizdir. Dolayısıyla abdestin sebebini salt temizlik olarak izah edemeyiz. Zaten iman dediğimiz tasdik Hz. Muhammed (sav)’in getirdiği şeylerin akla aykırı değil aklı aştığını ifade etmekten başka bir şey değildir. 
Dünya hayatında hiç kimse ama hiç kimse kalbinize egemen olamaz. Eğer böyle bir olasılık olsaydı “irade ve imtihanın” anlamı kalmazdı. Hatta insanın anne ve babası dahi çocuklarının kalbine egemen olamaz. Anne ve baba çocuğunu “şuncu veya buncu” yetiştirebilir amma velâkin kalb insanı akli yola çağırır ve nihâyet insan anne babası veya kalbinin çağırdığı yola gider. Bu tercih tamamen insanın eseridir. İnsan aklını kullanırsa kalp tatmin olur ve nihâyet tasdik yoluna yönelir. Yok eğer aklını kullanmazsa nihâyet kalp can çekişir, ölür ve insan küfrün karanlıklarına düşer. Bizim kalbimizi, ellerinde ne kadar güç olursa olsun müstekbir güçler bile kontrol edemez. Evet, onlardan korkarız zaman zaman ama nihâyetinde kalbimiz onlara da teslim olmaz. Biz müstekbirler de âb-ı hayat zehabına kapılırsak kalbimize meydan okumuş oluruz ve küfrü de kendi isteğimizle tercih ederiz. 
“Andolsun ki onların çoğunun üzerine azap sözü HAK olmuştur. Onlar imana gelmezler.” (Yasin Sûresi:7)
Ayet-i kerime’de kâfirler için “azap sözünün” HAK olmasından anlaşılan husus kâfirlerin ebedi cehennemi hak ettikleri ve bu konuda hiçbir mazeretlerinin olamayacağı. Evet, onlar hak etmişlerdir. 
“Hak etme” kelimesini Türkçe’de “belâsını arama” deyimiyle veya “müstahak” kelimesiyle karşılamak mümkün. Sonsuz ve engin rahmetiyle Rahmân’dan yüz çeviren insanlar bile bile cehenneme giderler. Rahmân’ın âyetlerinden kendi istek ve iradeleriyle yüz çevirirler. Zira insanoğlu hangi durumda olursa olsun, başına hangi iş açılırsa açılsın Rahmân’ın nimetleri onun üzerinde daha baskındır. Hatta... Dünya hayatında azap olan, kötü durumlar bile cehennem hayatını hatırlatması babında nimet olarak görülebilir. Ve dahi bütün kâfirler için en azından ölene kadar rahmet, azaba daima galebe çalmıştır/çalacaktır. 
Allah; Rahmân ve Rahîm’dir ve O’nun sonsuz azabına düçar olacaklar ancak hakkettikleri için cehenneme gireceklerdir. Fâtiha Sûresi’nde “âlemîn” kelimesinden hemen sonra “Rahmân, Rahîm” isimlerinin zikredilmesi Allah-insan arasındaki irtibatın rahmet temelli olduğunu haber veriyor. Okuyalım: “Onların hidâyete ermesi senin üzerine değil velâkin Allah’adır ki, dilediğini hidâyete erdirir ve hayır namına her ne infak ederseniz hep kendi lehinizedir” (Bakara Sûresi: 272) âyeti, Hz. Peygamber (sav)’in Medine’de iman etmeye zorlamak için kâfirlere infak verilmesini yasakladığı dönemde iner ama âyet, “hidâyete iletme” niyetiyle olsa bile Dar’ul İslâm’daki zimmîleri aç bırakmanın, zora koşmanın doğru olmayacağını beyan ederek insanları hidâyete iletenin sadece Allah olduğunu, Allah’ın rahmeti üzerinde herhangi bir otorite veya kısıtlayıcının olamayacağını haber veriyor. Ayrıca Allah’ın rahmeti; rahmet Peygamberi Hz. Muhammed (sav)’i bile şaşırtacak derecede çoktur ve dahi insanların azabı tam ve mükemmel olarak hak etmesi için elbette bu rahmet zorunludur. 
Şurada burada... Orada... Açlıktan nefesi kokan insanlar görürsünüz... Veya toplu katliâmlar. Çaresizlikten kötü yollara düşen insanlar. Ve bu manzaralara bakıp Allah’ın rahmetini ararsınız. Ama durun bir dakika. Allah, o insanlara da rahmet sahibidir ve onları bulundukları ortamda “zorluk âyetleriyle” hidâyet yoluna sevk etmektedir. Allah her insana ama istisnasız her insana hidâyet yolunu gerek Kur’an âyetleriyle gerekse de bizzat âlem ve âlemin içinde yaşanan hadiselerle gösterir, hatta insanın bizzat kendi iç duyguları (veya fıtratla) doğru yola iletir. İnsanın her tarafı Hak ve Rahmet ile sarılıdır ve insan bilerek Rahmetten yüz çevirir. 
Kaderi bahane eder bazıları ve sapıklığına kendisinin müstahak olmadığını beyan eder. Hâlbuki... Hâlbuki evet kaderimiz yazılmıştır. Peki, kim yazmıştır kaderimizi: Zamandan münezzeh olan Allah. Peki, bizi kim yarattı ve eylemlerimizi kim yaratıyor: Zamandan münezzeh olan Allah. Kaderimizi yazan da bizi dünyaya gönderen de aynı varlık. O’nu ve işlerini zaman sıralamasına tabi tutamayacağımıza göre (zaman bize işler Allah’ın üzerinden zaman geçmez) bizim iyi ve kötü eylemlerimizle ve kader arasında zaman açısından bir öncelik sonralık ilişkisinden bahsetmek mümkün değildir. Kader ile benim aramdaki öncelik sonralık ilişkisi “bana” göredir. “Ben” zamanla mukayyet olan bir varlığım ama Allah’ın nazarındaki öncelik ve sonralık meselesini benim içinde bulunduğum zaman gibi değerlendirmek mümkün değildir. Benim kesinlikle bildiğim bir husus var: “Ben” bütün yapıp ettiğim “iradi/kalbi” davranışları kendim tercih etmekteyim. Bu hakikati tüm benliğimle hem hissediyor hem de yaşıyorum. Herkes; “ben şöyle yaptım, şunu konuştum” cümlelerini kullanır. Bu kesin hakikattir ve bu hakikatin aksine söz söyleyenler kalbi (aklı) ile çatışmaktadırlar. Bir başka hakikatte şu: Zamandan münezzeh olan Allah’ın zaman içerisinde (ileride olacak) olan herhangi bir şeyi bilmemesi abestir. Böyle bir inanç zamana bağımlı bir ilah inancıdır ki, zamana bağımlı hiç kimse ilah olamaz. Şöyle izah edeyim. “Ben” şu anda bilgisayarın başında harflere dokunuyorum. Biraz derin düşününce bendeki bu kudretin nihâyetinde “yaratılmış” olduğunu anlıyorum. Lâkin bu yaratma fiilini zaman ile kayıt altına alamam. Allah elime güç vererek yaratmaktadır ama bu yaratmasını zaman bağlamında değerlendiremem. Allah’ın yaratması zamandan münezzehtir, lâkin yaratılan şey yaratılmış olması münasebetiyle zamanla kayıtlıdır. Dolayısıyla benim şu anda yapıp ettiklerimle kaderi (Allah’ın yazısını) bahane etmem olmayacak şeydir. Yaratıcı zamandan (her zaman münezzehtir) ve bana şu anda irade vermiştir, ben de bu iradeyle tercihlerde bulunmaktayım. Kaldı ki kader meselesi tıpkı nasıl yaratıldığımızı anlayamayacağımız gibi bizi aşar. Bizim iç bilgimiz eylemlerimizi bizim yaptığımız noktasında ve kaderi bahane ederek sapıklığına mazeret arayanlar hem bilmedikleri hususda atıp tutmakta hem de yalan söylemektedirler. 
“Rahmân ve Rahîm” isimlerinin Fatiha’da herhangi bir ön kayıt olmadan zikredilmesi, insan ile Allah arasında bir mücadelenin değil aksine Allah’ın kayıtsız, şartsız, karşılıksız hatta musibetsiz bağış sahibi olduğunu haber veriyor: “Onlar başlarına bir musibet geldiği zaman: ‘Biz Allah’a aitiz ve sonunda O’na döneceğiz’ derler.” (Bakara Suresi: 156) Dikkat! Ayet ile Allah, musibet ile Kendi arasına mesafe koyuyor ve sanki şöyle buyuruyor:“Başınıza musibet geldiğinde Allah’ı hatırlayın, bu musibetlerden sizi kurtaracak bir Rabbiniz var bilin.” Her şey bitecek yalnız Allah kalacak. Ve Allah’a kavuştuğunda O, kuluna sürekli nimetler verir, verdikçe verir, verdikçe daha çok verir, kesintisiz, ebediyyen verir: “Çaresiz biz sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğiz. Müjdele o sabredenleri.” (Bakara Sûresi: 155) Ama biraz... Biraz; çok değil; üç günlük dünyada azıcık. Sonra?.. Sonrasındaki müjdeyi kimsenin idrak etmesi mümkün değil. Peygamberimiz (sav) şöyle buyurur: “Allah, gökleri ve yeri yarattığı gün, yüz rahmet yarattı. Bu rahmetlerden her biri gökle yer arası büyüklüğündedir. Bu rahmetlerden sadece bir tanesini yeryüzüne ayırdı. Bu tek rahmetten aldıkları pay sayesinde analar yavrularına, vahşi hayvanlar ve kuşlar birbirlerine karşı şefkatli ve sevecen davranmaktadırlar. Kıyamet günü gelince yüce Allah bu yüz bölümlü rahmetini tamamına erdirir.” Hadisteki “yüz” sayısının çokluktan kinaye olduğunu, Allah’ın rahmetinin sayıya gelemeyeceğini, idrakler üstü olduğunu söylememe gerek yok. 
Varlık nimetini bahşeden “Rahmân’ın” istikbale dair nimetler veren anlamındaki ismi “Rahîm.”İstikbal; gelecek hiç bitmeyen günler. Dünya hayatı tek nefes; üç günlük debdebede olduğundan onun içinde sonsuz, sınırsız, idrakler üstü rahmetten bahsedemeyiz, belki bir nebze tecellilerden söz edebilirsiniz, Zaten Fâtiha Sûresi’nde “Rahmân” isminden önce zikredilen “âlemîn” sözcüğünün anlamlarından birisi de “işaret”olduğuna göre burada hazlarınızın hepsini, hayallerinizin tamamını hayata geçirebilseniz dahi nihâyetinde kapıyı çalan ölüm olacaksa, tüm yaşadıklarınızın hüznünüzü arttırmaktan başka ne anlamı olabilir? Meseleye bu zaviyeden bakınca hayvan ve bitkiler bile insandan daha talihli; zira, sonunu düşününce, dünya hayatı; işkencehane, zindan, sürgü... Ne rahmeti, tümüyle Allah’ın gazabından başka bir şey değil... Öyleyse; Rahmân ve Rahîm isimleri sonsuz rahmeti ifade ediyorsa (ki ediyor) insanın da sonsuz olması elzem. Lâkin Allah’ın sonsuz rahmetine erişmek için ne yapmamız gerekir? Aslında “Rahmân ve Rahîm” isimleri insanın sonsuz rahmetin gölgesinde yaşayabilmesi için “izlenecek yolun” Rahmân tarafından gösterileceğini beyan ediyor; çünkü, sonsuz rahmetin caddesini göstermedikten sonra “Rahmân” ismi, daha baştan anlamını yitirir. İnsanı sonsuz rahmete iletecek yolun adı da bir sonraki âyette “Din” kelimesiyle beyan ediliyor. Ve din kelimesiyle Allah’ın rahmeti konusunda adeta nokta koyuluyor. Burayı biraz açmadan önce bir meselenin altını çizelim.
Rabbimiz Fatiha Suresi’nde Rahmân ve Rahîm isminden sonra ara bir cümle ve açıklama yapmadan “Din Günü’nün MALİKİ” olduğunu beyan edince otomatik olarak Allah’ın RAHMÂN ve RAÎM oluşunun hesabını bize sormayacağını, nimetlerini karşılıksız verdiğini, ancak hesaba çekilecek hususlarımızın Allah’ın mükellef kıldığı bazı hükümler olduğunu anlıyoruz. Kaldı ki Allah’ın bize olan rahmetinden hesaba çekilecek olsak peygamberler dâhil hiç kimse bunun altından kalkamaz. Bir tarafta bizzat bize olan sonsuz rahmet ve karşısında âciz olan ben. Rahmân ve Rahîm ismiyle Rabbimiz adeta bize şöyle demektedir: “Ey kullarım!.. Ben size vermiş olduğum tüm nimetleri karşılıksız olarak bahşediyorum. Hepsi sizin olsun. Ancak hiçbiriniz Benim nimetlerimi sanki sizin kendi öz malınız gibi böbürlenerek sahip çıkmayın. Benimle sahiplik yarışında bulunmayın. Ben verenim ve zenginim, siz ise alan ve fakirlersiniz. Bunu bilirseniz nimetlerim sonsuza kadar devam eder, hiç eksilmez daima artar.” Bazı alimler; “Kur’an-ı Kerim’i ilk açtığımızda Besmele ile yani rahmetin sonsuz oluşuyla başlıyoruz. Cümleye böyle başlanıldığına göre rahmetin sonsuz anahtarının (şifresinin) hemen Besmele’den sonra beyan edilmesi ve asla sonraya ertelenmemesi gerekir” demişlerdir. Besmele’den sonra okuduğumuz ilk kelime “Elhamdülillah” dünya ve âhirette sonsuz rahmete kavuşmamızın anahtar kelimesidir. Bu kelimeyle bütün övgülerin Allah’a mahsus olduğunu beyan ederek kendimizin “hiç” ve daima muhtaç olduğunu ikrar ediyoruz. İşte rahmetin anahtarı da bu. İnsan kendisini Allah’a bırakırsa bizzat kendisinin bile aklına hayaline gelmeyecek nimetlere gark olacaktır. 
Fâtiha Sûresi’nde hesaba çekileceğimiz günün isminin “âhiret, kıyamet, hesap ve haşr” kelimeleri değil de “din” kelimesiyle ifade edilmesi dünya günlerinden sonra gelecek sonsuz rahmete ancak din ile ulaşabileceğimizi beyan etmek için. Fakat bizi sonsuz rahmete ulaştıracak dinin keyfiyeti nedir? Her din veya ideoloji bizi Allah’ın sonsuz rahmetine ulaştırabilir mi? Rahmân ve Rahîm isimlerinden anladığımıza göre bu dinin üç temel unsuru var. Birincisi: Rahmân ve Rahîm isimleri rahmetin bütün çeşitlerini içerisine aldığına göre bu din, tamamen Allah katından olmalı, içine insan hissiyatı asla bulaşmamalı. İkincisi: Bu din, tamamen merhamet içermeli, maslahatları kuşatmalı, kötülükleri tamamen yasaklamalıdır. Üçüncüsü: Bu dinin tecellisi olarak insanları dünya ve âhirette üstün kılmalı asla zillete razı olmamalı. Özellikle de dünyada. Çünkü dinin âhirete yönelik hükümlerini test etme imkânına sahip olmadığımızdan dünya hâkimiyetine razı olmayan sadece maneviyata yönelen bir din bâtıldır. Hz Adem (as)’dan Hz. Muhammed (sav)’e kadar gelen tüm peygamberler; dünyayı imar, medeniyeti inşa ve âhirette kurtuluşu sağlamak için gelmişlerdir. Dünyadaki zillet, dinin amaçları içerisinde yer almaz. Dünyada zillet içerisinde yaşayanların ya dinleri yanlıştır ya da kendileri dini gerçekten yanlış anlamışlardır. Dünyada zilleti tavsiye ve telkin eden bir din, bâtıldır.
Bu noktada can alıcı soru şu: Allah’ın Rahmân ve Rahîm ve sonsuz rahmete mazhar olduğumuzu bile bile niçin Rabbimize isyan eder, O’nu tanımazlıktan geliriz? Fâtiha Sûresi’nde “Rahmân ve Rahîm” isimlerinden hemen ardından hiçbir ara izah yapılmadan aniden sırf “azamet” içeren “Mâlik” ismine geçildiğine göre Allah ile paylaşılamayan şeylerin, kendimizce büyüklenme ve sahiplenme yarışının, Yaratıcıdan bağımsız alanlar düzenleme hezeyanının altında Mâlik ismiyle çatışmamız olduğunu söylemek mümkün. 
İmam Kurtubi (rh.a), “Mâlik” isminin “Melik” olarak okunabileceğini, çünkü her iki okuyuş şeklinin de Hz. Peygamber (sav) tarafından rivâyet edildiğini kaydeder. Mâlik; sahip, Melik ise hükümdar manasına gelen iki isimdir. Allah’ın Mâlik ismi her şeyin sahibi manasına gelir. İsmin yevm (gün) gibi zaman ifade eden bir kelimeyle kullanılması üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin alemlerin tek sahibinin Allah olduğunu hatırlatması içindir. Bazı alimler; Mâlik ismiyle Allah’ın adeta şöyle dediğini zikreder: “Ben sizin Mâlik’iniz olduğumdan sizin yemeniz, içmeniz, mükâfatınız ve cennetiniz Bana aittir.” Kısaca Mâlik; büyük-küçük, önemli-önemsiz, ister üzerinden zamanlar geçsin isterse de geçmesin her şeyin sahibi demektir. Bu açılıma göre insanın sahiplenme arzusuyla ve dünya üzerinde mutlak tasarruf sahibi olmak isteğiyle Allah’ı tanımadığı ve Allah’ın kıyamet gününde bu sebeple kullarını hesaba çekeceğini anlıyoruz. Başta “miras” olmak üzere mallar üzerinde Allah’ın hükümlerini değil de kendi yanlarından uydurdukları kanunları esas alanları çetin bir son beklemektedir.
Melik ismi kanunlar koyma, mükâfat ve ceza vermek suretiyle toplumu kontrol altına alarak idare etme anlamına gelir. Mülk (Hâkimiyet) sahibi sadece Allah’tır. Tüm ideolojiler Allah’ın hâkimiyetini tanımamanın neticesinde ortaya çıkmıştır. Mesela Laiklik İdeolojisi, devlet işlerinde Allah’ın kanunlarını dışlamanın adıdır. Rasul-i Ekrem (sav) insanları şöyle uyarmıştır: “Allah Kıyamet gününde yeryüzünü avucuna alır. Semayı da sağında dürüp katlar. Sonra da: ‘Ben melikim, yeryüzünün hükümdarları nerede?’ der.”
İşte insanın Allah’a isyan etmesinin temel nedeni: Mâlikiyette ve Mülkiyette Allah’a rağmen pay sahibi olma arzusu. Aldatıcı günler geçecek ve din gününde Allah’tan “bağımsız” alanlar oluşturma sevdasına düşenlerin hesapları dürülecektir.
Mâlik ve meliklik hususunda mutlak manada Allah’ın hiçbir ortağı yoktur. Peygamberler dahi sadece bir elçidir ve onlar her şeyden önce Allah’ın kuludur. Geçenlerde TV’de dinlediğim korkunç sözleri burada kaydetmek isterim. Mevlevi Uzmanı olduğu söylenen ve Hz. Muhammed (sav)’in güya kadrini anlatan profesör, önce “Hakikat-ı Muhammediye” kavramının ezeli bir keyfiyet arz ettiğini söylemiş ve daha sonra da (haşa) “Hz. Muhammed (sav)’e tapmadan Allah’a ibâdet edilemez” diye hezeyan savurmuştu. Belki Mevlevi Uzmanı zat, kastını aşan ifadeler kullandı, lâkin bu sözlerin şer’i açıdan reddedileceği açık. Bizler Hz. Muhammed (sav)’e zerre miktarı bile olsun tapmayız biz. Tapmaya, ibâdet edilmeye layık olan tek varlık Allah’tır ve Allah dışında hiç kimse ezeli değildir. Hz. Peygamber (sav), Allah’ın elçisidir ve O’na mutlak olarak teslim oluruz velâkin bu teslimiyetimiz Allah istediği içindir. Asl olan Allah’tır ve Hz. Peygamber (sav) O’nun elçisidir. Ve dahi Allah, Hz. Muhammed (sav)’e itaat etmeyin deseydi asla O (sav)’na itaat etmezdik. Kaldı ki, bizler ismi anıldığında Hz. Muhammed (sav)’e salât ve selâm ederiz. Bu aynı zamanda Allah’ın emridir. Salât ve selâm etmek Hz. Muhammed (sav)’in her daim rahmete muhtaç olduğunu ifade etmektir. 
“Andolsun ki onların çoğunun üzerine azap sözü HAK olmuştur. Onlar imana gelmezler.”
Dünya ve âhiret hayatında Allah her zaman HAKLIDIR ve asla HAKSIZ olamaz. Bunu derken “Allah mülkün sahibidir ve mülkünde elbette dilediği gibi tasarruf eder ve O’nun için haksızlık diye bir şey mümkün olmaz” ibaresini şerh etmek istemiyorum. Elbette bu ibare haktır ama Allah’ın çeşitli âyetlerde “Allah kullarına zulmedici değildir” beyanları insanın anlama boyutuna hitap eder. Ayet insanın kendi iradesi ve nankörlüğüyle cehennemi hakettiğini beyan eder. Allah bana âhiret hayatında cehennem yolunu gösterecekse bu, ben hak ettiğim içindir ve nankörlüğümün cezasıdır. Belki de bu yüzden en yakınımız bile olsa kâfir olarak ölen bir kişinin akıbeti hususunda aşırı derece de üzülmenin manası yoktur. O kişi Allah’ın sonsuz nimetlerinden, sonsuz denebilecek âyetlerinden, delillerden yüz çevirdiği için kâfir olmuş ve cehennemi sonuna kadar hak etmiştir. Allah kimseye zulmetmez.




    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle