AKAİD

Nübüvvet, İtikadi Tercihler ve Hikmet Üzerine Notlar
YAZI BOYUTU :

Dr. Rahmi DEMİRCİ

Tarih boyunca her kavme; kendi içlerinden ilahi teklifleri tebliğ eden bir Peygamber gönderilmiş, hak ile batıl birbirinden ayrılmış ve insanoğluna bunlardan birini tercih etme imkanı verilmiştir. Peygamber gönderilmesinin bir değil, birden fazla hikmeti vardır. Kur’an-ı Kerim’de: “Bu (Peygamberler gönderilmesi) şunun içindir ki; memleketleri, ahalisi gafil iken, zulümleri sebebiyle Rabbinin helâk edici olmadığındandır” (El En’am Sûresi: 131) hükmü beyan buyurulmuştur. İmam Nureddin Es Sabûni, peygamber gönderilmesinin hikmetini izah ederken, şu tesbitte bulunmuştur: “Hikmet onu gerektirmiştir ki, Allah (cc) peygamber göndersin. Bu peygamber, Allah’ın kendilerine, dünyada neler yaratıp tevdi ettiğini ve ahirette neler hazırladığını haber versin; dirliklerini temin eden şeyleri emretsin, helâk olmalarına sebeb olacak şeyleri de yasaklasın.’

 

Nübüvvet, İtikadi Tercihler ve Hikmet Üzerine Notlar

BÜTÜN insanlar ve toplumlar için geçerli olan ilâhi kanunlara sünnetûllah denilir. Tarih boyunca her kavme; kendi içlerinden ilahi teklifleri tebliğ eden bir Peygamber gönderilmiş, hak ile batıl birbirinden ayrılmış ve insanoğluna bunlardan birini tercih etme imkanı verilmiştir.(1) Peygamber gönderilmesinin bir değil, birden fazla hikmeti vardır. Kur’an-ı Kerim’de: “Bu (Peygamberler gönderilmesi) şunun içindir ki; memleketleri, ahalisi gaafil iken, zulümleri sebebiyle Rabbinin helâk edici olmadığındandır” (El En’am Sûresi: 131) hükmü beyan buyurulmuştur. İmam Nureddin Es Sabûni, peygamber gönderilmesinin hikmetini izah ederken, şu tesbitte bulunmuştur: “Hikmet onu gerektirmiştir ki, Allah (cc) peygamber göndersin. Bu peygamber, Allah’ın kendilerine, dünyada neler yaratıp tevdi ettiğini ve ahirette neler hazırladığını haber versin; dirliklerini temin eden şeyleri emretsin, helâk olmalarına sebeb olacak şeyleri de yasaklasın’. (2)
Kur’an-ı Kerim’de beyan buyurulduğu gibi peygamberlerin kavimlerine yönelik davetlerinde belirleyici unsur, Allah’ın varlığına ve birliğine imandır. Bütün peygamberler toplumlarını hep aynı itikadi esaslara davet etmişlerdir. Akaidin temelinde tevhid inancı vardır. (Enbiya, 21/25). Sözlük itibariyle akaid, “düğümlemek” manâsındaki “akd” kökünden türemiş bulunan “akide” kelimesinin çoğuludur. Aynı kökten türetilen ve iman ile eş anlamlı olarak kullanılan “itikad” ise, düğüm atmışçasına bağlamak, bir şeye gönülden inanmak, gönülden benimsemek demektir.(3) İslâm Dini’ni bir binaya benzetecek olursak iman, bu binanın temellerini, ibâdet ise, o binanın katlarını ve çatısını oluşturur. Temel sağlam olursa, binanın uzun ömürlü olması mukadderdir.
Tevhid mücadelesinin önderleri, Allah (cc) ile insan arasındaki sevgiye dayalı münasebeti kurmak için gayret göstermişlerdir. (Bakara, 2/165). Ulûhiyet ve sevgi arasındaki bu ilişkinin yeğane amacı sadece Allah’a (cc) itaati sağlamak, kula veya eşyaya kulluktan muhafaza etmektir. Hiç şüphesiz Allah’a itaatın karşılığı ahirette envai çeşit mükafata nail olmak, O’na isyanın karşılığı da ahirette farklı derecelemelere göre cezaya çarptırılmaktır. (Zilzal, 99/7-8) Bu sebeble Kur’an-ı Kerim’de davetin sınırları oldukça geniş tutulmuş, hiç ayırım yapmadan bütün insanlara şu ilâhi teklif yapılmıştır: “Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk ediniz.” (Bakara, 2/21) İnsanların değişik zaman dilimlerinde ve farklı gerekçeler ile tevhidi bozan hallere duçar olmaları mümkündür. Bu sebeble peygamberler ilâhi talimatları tebliğ etmelerinin yanında tevhid inancına zarar verecek her türlü yanlış ve sapkın anlayışlardan onları alıkoymaya çalışmalardır. Yusuf (as) kavminin şirke bulanmış inançlarını düzeltmek için şu ikna edici soruyu sorar: “Ey zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı bir sürü uydurma rabler mi daha iyidir, yoksa her şeyden üstün olan bir tek Allah mı?” (Yusuf, 12/39). Bu âyetin açıkça işaret ettiği gerçek şudur ki, eğer insanlar bir sürü ilâhlar edinirlerse kalbleri farklı yönlete yönelir, toplumdaki sosyal barış zedelenir, ahenk ve samimiyet ortadan kalkar. Eğer bir olan Allah ilâh kabul edilirse, kalbler tek bir varlığa yönelir ve cemiyette birlik ruhu güçlenir. Nübüvvet, Allahû Teâla’nın (cc) insanlığa bir lütfûdur. Hatta toplumsal hayatta sosyal ve ahlâki değerlerin menşei nübüvvettir. İnsanlar, göçebe hayattan yerleşik hayat düzenine nebevi bir yol gösterme sayesinde geçebilmişlerdir.(4)
İnsanların, doğru yoldan sapmalarına sebep olan büyük günahların başında yaratan ile yaratılan arasındaki münasebetin tahribine vesile olan “şirk” hastalığı gelmektedir. Çünkü şirk hastalığı, salih amellerin ve ibâdetlerin heder olmasına vesile olur. Bu hakikat muhkem nass ile haber verilmiştir: “Eğer onlar Allah’a ortak koşsalardı, yapmakta oldukları amellleri boşa giderdi.” (Enam, 6/88; Zümer, 39/65). Gerçek anlamıyla şirk, gereği gibi Allah’ı kemâl mertebesinde takdir edememenin bir neticesidir. Bütün rasuller ve nebiler, ulûhiyet, ubûdiyet ve rubûbiyet hakkının insanlara ait değil, Allah’a ait olduğunu haber vermişlerdir. (Nisa, 4/35) Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) bi’setinden önce cahiliyye halkı yaygın bir biçimde kabirlere, ağaçlara, taşlara, putlara ve cinlere tapıyordu. Her biri ayrı bir şirk çeşidi olan bu tapınmayı bir din olarak da sahiplenmişlerdi. (Nisa, 4/36)
Cahiliyye toplumunda ortaya çıkan itikadi sapma örneklerinden ilkinin Allah tasavvurunda olduğunu görüyoruz. Tabii ki, onlar, hiç Allah’a inanmıyor değillerdi. Onlarda daha o zaman tekâmül etmiş, yüce ve her şeye gücü yeten bir ilâh inancı vardı.(5) Biz onların nasıl bir Allah’a inandıklarını hac ve umre görevini yerine getirirken okudukları telbiye adı verilen duadan öğreniyoruz. Telbiyeleri şöyle idi: “Buyur Allah’ım buyur, buyur. Senin ortağın yoktur. Ancak bir ortağın vardır. O da senin hükmündedir. Sen ona ve onun sahip olduklarına hükmedersin.”(6) İbn Abbas’tan gelen bir rivayette, Resululah (sav) müşriklerin telbiye esnasında, “buyur, senin ortağın yoktur” cümlesini söylemelerinden sonra: “Allah müstehakınızı versin, bu kadar yeter, alt tarafını söylemeyiniz” buyurdu. Onlar ise, “Ancak bir ortağın vardır ki, onun mâlik oldukları da senindir” derlerdi. Hz. Muhammed (sav), müşriklerin bu şirk dolu telbiyelerine muhalefet ederek Abdullah İbn Ömer’den rivâyet olunduğuna göre doğru ve tevhid inancın uygun olan telbiye okumayı şöyle öğretiyordu: “Ya Rabbi, Davetine tekrar tekrar icâbet ediyorum. Her emrini yerine getirmeye hazırım. Senin saltanatında hiçbir ortağın yoktur. Hamd Senindir, Mülk Senindir. Bütün bularda hiç ortağın yoktur.”(7)
Şurası muhakkaktır ki her insan bir kültür ortamında doğar ve o kültür değerleri şahsiyetlerine tesir eder. Kültür hem öğrenilen, hem daha sonra gelen nesillere aktarılan bir hayat tarzıdır. İnsanın bir anda devraldığı kültür kalıplarından sıyrılması kolay değildir. Meselâ, sabahleyin insanlara tevhidi anlatıp, akşamleyin kafalarındaki şirk unsurlarından tamamıyla arınmalarını beklemek kolay değildir. Kültür değişimi ve dönüşümü, belirli bir sürecin neticesidir. Biz böyle bir anlayışın tipik misalini içlerinde peygamber bulunan kimi sahabenin hayatında bizzat görüyoruz. Ebu Vakıf el-Leysi anlatıyor. Peygamberlerimizle birlikte Huneyn seferine çıktık. Biz küfür ve şirk âleminden henüz yeni ayrılmıştık. Müşriklerin Zâte Envât dedikleri ve kutsal saydıkları bir ağaçları vardı. Silahlarını o ağacın altında kuşanırlardı. İbadet de ederlerdi. Böyle bir ulu ağacın altından geçiyorduk, Peygamberimize: “Ey Allah’ın Resulü! Onların Zâte Envât’ı gibi bize de Zâte Envât yap” dedik. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sav): “Allahu Ekber, yine aynı yol, yemin ederim ki, İsrail oğullarının Hz. Musa’ya: “Ey Musa! Bunların taptıkları gibi bize de bir tanrı yap” demelerinin aynını diyorsunuz. Sizden önceki (kavimlerin) yolundan yürüyeceksiniz” cevabını verdi.(8)
Hz. Muhammed (sav) henüz hayatta iken buna benzer bir takım itikadi sapma düşünceleri cerayan ettiğini, bizzat kendisinin bu yanlış inanç şekillerini düzelttiğini, itikad ve kullukda ifrat yollarını tıkayan ölçüler koyduğunu görüyoruz. Yukarıda verdiğimiz misâlin bir benzeri de şöyle meydana gelmişti. Kays b. Sa’d (Ö. 58/677), Hire’ye gittiğinde, Hirelilerin, başkumandanlarına secde etmekte olduklarını gördü. Kendi kendine, “Resulullah’ın secde edilmeye daha layık olduğunu” düşündü. Resulullah’ın yanına geldiğinde olayı O’na anlattıktan sonra: “Ey Allah’ın Resûlü!.. Secde edilmeye sen onlardan daha lâyıksın” dedi. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem: “Sen buna inanıyor musun?! Benim kabrime uğramış olsan ona secde eder misin?” diye sordu. Kays b. Sa’d: “Hayır!” diye cevap verdi. Resûl-i Ekrem de: “Bunu yapmayın” buyurdu.(9)
Bilindiği gibi Peygamberlerin ulûhiyette hiçbir payları yoktur. Tarih boyunca Peygamberlerden hiçbirisi böyle bir iddiada bulunmamış, kendilerinin insandan başka bir şey olmadıklarını, ancak Allah’tan aldıkları vahyi tebliğ göreviyle mükellef olduklarını tekrar tekrar ifade etmişlerdir. Bu hakikat Kur’an-ı Kerim’de şöyle ifade edilmiştir: “Hiçbir insanın, Allah’ın kendisine Kitap, hikmet ve peygamberlik vermesinden sonra (kalkıp) insanları: Allah’ı bırakıp bana kul olun! demesi mümkün değildir. Bilakis, (şöyle demesi gerekir): Okutmakta ve öğretmekte olduğunuz kitap uyarınca Rabbe hâlis kullar olunuz.”(Al-i İmrân, 3/79).Biraz önce verdiğimiz örneklerde de görüldüğü gibi maalesef Hz. Peygamber bizzat sahabenin hayatında gördüğü itikadi açıdan kimi yanlış anlayışları tashih etmesine rağmen daha sonra gelen nesiller arasında aynı yanlışlıkların tekararlandığını görüyoruz. Tarık b. Abdurrahman anlatıyor. Hacca giderken bir yol kavşağında bir topluluğun namaz kıldıklarını gördüm. “Burası ne mescididir?” diye sorunca, Resulullah’ın bey’at aktedtiği “Şecere Mescididir” dediler.(10) Zamanla müslüman ahali bu ağacın altını, önce zihniyet plânında sonra da mekân boyutunda kutsal bir ziyaretgâh haline dönüştürdüler. Müslüman halk arasında orada namaz kılmanın büyük sevaba nail olacağı düşüncesi yaygınlık kazanmaya başlamıştır. Bununla da kalınmayıp “Hudeybiye ağacı” bereket istemek maksadıyla hacılar tarafından düzenli bir şekilde ziyaret edilmeye başlanmıştır.(18) Ziyaret, asıl amacından sapıp, itikadi bir konuma büründürülünce bu ağaç Raşid Halifelerden olan Hz. Ömer (ra) tarafından kökünden kestirilip atılmıştır. Çünkü O, bu ağaca da ileride Lât ve Uzza putlarına olduğu gibi tapınılmasından korkulmuştur. Hz. Ömer’in bu yerinde davranışı, kötü bir bid’at ve itikadi bozukluğun neşvü nemâ bulmasını önlemek ve Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) tebliğ ettiği islâmiyet’in safiyetine gölge düşürmemek içindir. Geçmiş ümmetlerin tarihinde de örnekleri görülmüştür ki tarihi hadiselerin cereyanına sahne olan mekân ve varlıklar (ibret almaya vesile olmasının ötesinde) ta’zimde bulunma unsurunun ağır bastığı kutsal mekânlar haline dönüştürülmüştür. Yukarıda anlattığımız Hz. Ömer’in bu övgüye dair, değerli ve cesur davranışı olmasaydı, belki de ileride Hudeybiye ağacına ibâdet maksadıyla organizeli ziyaret turları düzenlenecek böylece de nezih İslâm itikadı büyük darbeler yiyecekti. Nitekim yaşadığımız günlük hayatta bu endişemizin sayısız olumsuz örneklerini biliyoruz. Köklü İslâmi bilgilerden yoksun olan bazı müslümanların ‘İslâm büyüklerinin türbe ve mezarları ziyaret edilmeden hac ve umre ibâdeti kabul olmaz’ gibi düşünceleri zaman içerisinde itikadi bir boyut kazanmaktadır. Diğer taraftan yine tarihte inanılması zaruri olan hükümler konusunda bilgisi zayıf olan, tevhidle ilgili amelleri bozucu davranışların ilmihaline sahip olmayan kimseler tarafından halk arasında evliyâ, ermiş ve salih insan olarak tanımlanan bazı zevâtın kabirleri aşırı bir ihtiram ve tebcil etme sonucu sanem (Ankebut, 29/25; Enam, 6/64) haline getirildiğine şahit olmaktayız. Bu sebeple Resûl-i Ekrem (sav) peygamberlerinin mezarlarını mescid edinen Yahudi ve Hıristiyanlara Allah’ın lânetini dilemiş,(11) Peygambere dahi sevginin ölçülü tutulmasına ve tevhidin dışına çıkılmaması gerektiğine dikkat çekmiştir. Böylece aşırı derecede tâzimin eski ümmetlerde olduğu gibi, kendi ümmetini de putperestliğe sevkedeceğinden endişe etmiştir. Bundan dolayı Hz. Peygamber’in, kabir ziyaretlerinde ibret olmanın dışına çıkıp, kabirlerin kireçlenmesini ve üzerine bina yapılarak mezarların bir tapınak haline getirilmesini yasakladığı malûmdur.(12) Yine bir başka hadislerinde, kabirlerde işlenen çirkin adetlerden ümmetini sakındırmış ve: “Hıristiyan Habeşliler içlerinden salih bir kişi öldü mü onun kabri üzerine bir mescid inşa ederek, içine de o zatın resimlerini (fotoğraf) koyarlardı. Kıyamet gününde yaratıkların en şerlileri onlardır”(13) buyurarak, şirke düşme endişesinden dolayı, mezarların üzerine bina yapımının caiz olmadığını göstermişlerdir. Bu hadis-i şerif’ten anlıyoruz ki, İslâm’ın canlı varlıkların figürlerini çizimine hoşgörü ile bakmayışının sebebi, tasvir ustasının (ressam, heykeltraş vb.) Allah’la özdeşleşmeye kalkışarak kendisini şirk atmosferinde bulma korkusundan dolayıdır. Bütün bu açmazları hesaba katan müslüman sanatçılar canlı figür yapmada antik Yunan ve Aydınlanma sanat anlayışında olduğu gibi doğrudan nesnenin taklitine (mimesis) değil, stilizasyona yani, canlı varlığın tabiatını değiştirmeye (non nature) gitmişler, tezhip, hat, minyatür, süsleme ve ciltçilik gibi sanat dallarına ağırlık vermişlerdir. Bu yönelişler de gösteriyor ki, İslâm bilginleri tevhidin bir alt yapı olarak gönüllerde ve zihinlerde kökleşmesinden sonra tasvirin değişik tarzları hususunda içtihadda bulunmuşlardır.(14)
Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) ümmetini sakındırdığı ve uyardığı en önemli itikadi hastalıklardan bir diğeri de gizli şirktir. Gizli şirk, tarihi seyir içerisinde müşriklerin somut anlamda putlarına (hubel, isaf, naile vb.) amelen taabbüd şeklinde olanı değil, (ki bu açık şirktir) itikaden Allah’ın fiilerine müdahale edici şekilde bir takım soyut ve psikolojik unsurları (cin, şeytan melek, sevgi) Allah’la birlikte denk, emsâl, ortak kabul etmektir. (Bakara, 2/22) İslâm dinine göre sahih bir inanç olmadan, amellerin Allah katında hiçbir değeri yoktur. Sahabeden Abdullah İbn Mes’ud (ra)’dan rivayet edilmiştir. O, şöyle diyor. Bir defasında “Ey Allah’ın elçisi! Allah katında en büyük günah nedir?” diye sordum. Buyrundu ki: “Allah’a ortak (nid) koşmaktır. Seni yaratan ancak odur.”(15) Kur’an ve Hadislerde zikredilen endad öyle gizli bir şirk çeşididir ki, bu gizlilik, gecenin karanlığında siyah bir taş üzerinde yüreyen karıncanan ayak seslerinden daha gizlidir. Bir kimsenin “ey falan, Allah hakkı için hayatımı sana borçluyum” gibi tabirler kullanması, “eğer şu köpek olmasaydı, dün bize hırsız girmişti” şeklinde konuşması, arkadaşına; “Allah ve sen istersen bu iş olur”, “doktor olmasaydı ölüp gitmiştim” gibi sözler söylemesi ve bunları kalben tasdik ederek bir itikat sorunu haline dönüştürmesi, gizli şirkin bir çeşididir.(16)
Gizli şirkte her ne kadar kapalı bir tarzda Allah inancı görülürse de ortak koşulan obje, zaman gelir ilâh mertebesine yükseltilir, Allahû Teâla (cc) ikinci plâna itilir ve ortak koşulan varlıklar ilâh yerine geçirilebilir. Bundan olsa gerektir ki bazı İslâm âlimleri, gizli şirki riyanın (ibâdette gösteriş) yanında asıl bir takım sebepleri Allah’a ortak koşma anlamında yorumlamışlardır. Şöyle ki; insanlardan kimilerine bir zarar ya da bir fayda dokundu mu, bunun müsebbibini, faili mutlak olan Allah’a değil de, fani varlıklara bağlarlar. Hayır ve şerrin yaratıcısının Allah olduğuna değil de kendilerinde olağanüstü özelliklerin varolduğuna inanılan güçler olduğuna, onlara karşı yapılan itaat ve isyan neticesinde meydana geldiğine itikaden bağlanırlar. Mesela: Çocuğu olmayan bir kimsenin çeşitli ağaçlara, mezar ve türbelere çabut ve gelin teli bağlaması, hatta kurbanlar kesmesi gibi batıl inançlar toplumumuzda yaygındır.
Peygamberimiz Efendimiz (sav), meşrû temele dayanmayan ve makbul olmayan kimi halk inançlarını tashih cihetine gitmiştir. Bunların en meşhur olanlarından birisi de oğlu İbrahim’in vefat etiği gün güneşin de tutulması hadisesidir. Hemen halk güneşin tutulmasını İbrahim’in vefatıyla ilişkilendirerek, onun ölümünden dolayı tutulduğuna dair bir inanca kapılmışlardı. Bunun üzerine Hz. Peygamber: “Güneş ve ay hiç kimsenin ne ölümünden ne de hayatından dolayı tutulur. Ay ve güneş tutulmasını görünce namaza durup Allah’a duaya koyulun” emrini vermiştir.(17) Hüsûf ve Kusüf namazının delili, Peygamber Efendimiz’in bu tavsiyesidir. Ülkemizde, ay ve güneş tutulması karşısında bazı yörelerde namaz kılmak ve dua etmek yerine davul çalmak gibi uygulamalar görülmektedir. Bunun İslâm’la yakından ve uzaktan hiçbir alâkası yoktur; bid’at ve hurafeye dayalı bir halk inancıdır.
Netice olarak şunu söyleyebiliriz: İnsan varlık alemi içerisinde yol gösterilmeye muhtaç olan bir canlı türüdür. Her ne kadar Allah insana akıl gibi bir temyiz gücü vermişse de, beşer aklının ulaşamayacağı ya da çözümlemede güçlük çekebileceği bir takım hususlar vardır ki bunları bize ancak peygamberler ve onlar kanalıyla gönderilen din açıklayabilir. Bundan dolayı Allahû Teâla (cc) her topluma başta Allah’ı bilme ve insan hayatı için gerekli bilgileri ulaştırmada sayısız peygamberler göndermiştir. Kaldı ki insan her zaman hata edebilir ve fıtratını örtücü bazı âmiller sebebiyle tevhid akidesine zarar verecek hallere düşebilir. Bütün bunlardan korunabilmeleri, kendilerine gönderilen peygamberlerin sünnetine riayet etmeleriyle mümkündür. Bu açıdan nübüvvet müessesesi, Allah’ın (cc) insanlara bahşettiği bir lütûftur. Toplumda, sosyal, ahlâki, hukuki ve idari değerlerin kaynağı nübüvvettir. Toplumlar göçebe hayattan yerleşik bir düzene nübüvvet sayesinde geçebilmişlerdir. Onlar, medeniyet öncüleridir. Aynı zamanda peygamberler Allah tarafından gönderilen ilâhi vahyin açıklanmasında da rehber hükmündedirler. Kur’an-ı Kerim ile Peygamberimizin sünneti arasında bir tearuz sözkonusu değildir Çünkü Vahiy, nübüvvet temeli üzerine oturmuştur. Vahiyle nübüvvet iç içedir. Birini diğerinden ayırmak mümkün değildir.
____________________
(1) Gadı Beyzavi- Envarû’t Tenzil ve Esrarû’t Tevil- İst: 1303 C: 1 Sh: 278
(2) Nureddin Es Sabuni- Maturidiyye Akaidi - Ank: 1978, Sh: 110
(3) İmam Râğıb El-İsfehâni, El-Müfredât Fi Garibi’l-Kur’an, İst:1986, Kahraman Yayınları, Sh:510;
(4) İmam-ı Beyhaki, Hüseyin b. Ali, Kitâbu’l-Esmâ ve’s-Sıfât, Beyrut: Dâru İhyâit-Türâsi’l-Arabi, ts. Sh: 281.
(5) Bkz. Ankebut, 29/61; Zümer, 39/8; Zuhruf, 43/87.
(6) İbn el-Kelbi, Putlar Kitabı (Kitabu’l-Asnâm), Çev. Beyza Düşüngen, Ankara, 1969 Sh: 27.
(7) Sahih-i Müslim-İst:1401 K. Hac. 19.
(8) Tirmizi, Sünen, Fiten 18; Ahmet b. Hanbel, Müsned, C.5, s.218,340.
(9) Bkz. Ebu Dâvud, Sünen, Nikah 40; İbn Mâce; Sünen, Nikâh 4; Ahmed b. Hanbel, Müsned, C.4, s.381, c.5, Sh: 227-228.
(10) İbn Hacer, El-Askalâni, Fethu’l-Bâri b. Şerhi Sahihi’l-İmâm el-Buhâri, Mısır, 1319, c.7,Sh: 361; Gazzali, Muhammed, Fıkhu’s-Sire, Beyrut, 1965, Sh:354.
(11) Bkz. Buhari, Sahih, Salat 48, Cenaiz 96, Enbiya 50; Müslim, Sahih, Mesacid 19-23; Tirmizi, Sünen, Salât 121.
(12) Buhari, Sahih, Salat 48; Ahmed b. Hanbel, Müsned, C.1Sh:195.
(13) Ez-Zebidi, Tecrid-i Sarih (Mtr. K.Miras), Ank. D.İ.B. Yayınları, 1975, c.12, Sh:116; Ebû Davud, Sünen, Cenaiz 68.
(14) Ramazan Altıntaş,-Bütün Yönleriyle Cahiliyye, Konya, 1990 Sh:.21.
(15) Sahih-i Müslim-İst:1401–K:İman 37.
(16) Prof. Seyyid Kutup, Fizilâi’l-Kur’an, (Ter. Heyet), İst. Hikmet Yayınları, 1971, c.1, Sh:96.
(17) Sünen-i Nesei-İst:1401 K. Kusuf: 16.




    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle