Hz. Ali (ra) Dönemi
Hesap gününe hazırlanan Müslümanların, Sahabe-i Kiram’ın tamamını (hiçbir ayırım yapmadan) hayırla anmaları ve onlar arasında cereyan eden siyasi tartışmalar konusunda keyfi hükümler vermemeleri gerekir.
11.02.2019 00:00
120 okunma
Paylaş

 

Ekim 1991
285 Sayfa, Küçük Boy,
2. Hamur Kağıt, Karton Kapak.

ISBN: 978-975-7788-00-7

 
Hesap gününe hazırlanan Müslümanların, Sahabe-i Kiram’ın tamamını (hiçbir ayırım yapmadan) hayırla anmaları ve onlar arasında cereyan eden siyasi tartışmalar konusunda keyfi hükümler vermemeleri gerekir. Günümüzde özellikle akademik çevrelerde ‘tarafsızlık’ gibi keyfi endişelerle karşımıza çıkan ve Müslümanların inançlarına zarar veren yaklaşımların yayıldığı malûmdur. Tanıtmaya çalıştığımız, Yrd.Doç. Dr. Abdulhalik Bakır tarafından hazırlanan, büyük bir emek mahsûlü olan bu eser de söz konusu rüzgârdan etkilenmiştir. Sahabe-i Kiram arasında ortaya çıkan ihtilafları görmezden gelmemiz söz konusu olmamakla birlikte, kitabı bitirdiğinizde okurda bıraktığı izlenimin Sahabe-i Kiram’a hürmetin gerekli olmadığı gibi bir izlenim ortaya çıkmaktadır. Kitap okunurken bu hassasiyetin hatırlanmasında fayda vardır.

 
YAZIMIZA Yusuf Kerimoğlu hocamızın tesbitleri ile başlayalım: “Dünyevi ihtiraslarının peşine düşen ve birbirlerine olan kinlerinden (hased-bağy) dolayı savaşa karar veren zümreler ile Sahabe-i Kiram’ı birbirine karıştırmamak gerekir. Elbette Sahabe-i Kiram, imtihan vesilesi olan ‘ihtilaf’ problemi ile karşı karşıya gelmiştir. İctihad farklılaşmasının tabii sonucu olarak ortaya çıkan ihtilaf, bazı çevrelerin (Abdullah İbn-i Sebe ve taifesi) tahriki neticesinde, hepsini üzen ve perişan eden silahlı mücadeleyi beraberinde getirmiştir. Hesap gününe hazırlanan Müslümanların, Sahabe-i Kiram’ın tamamını hayırla anmaları ve onlar arasında cereyan eden savaş konusunda keyfi hükümler vermemeleri gerekir.” (1)
Özellikle akademik çevrelerde ‘tarafsızlık’ maskesi altında karşımıza çıkan ve Müslümanların inançlarına zarar veren yaklaşımlar hızla yayılmaktadır. Tanıtmaya çalıştığımız ve Abdulhalik Bakır tarafından hazırlanan ve büyük bir emek mahsûlü olan bu eser de söz konusu rüzgârdan etkilenmiş gözükmektedir. Sahabe-i Kiram arasında ortaya çıkan ihtilafları görmezden gelmemiz söz konusu olmamakla birlikte, kitabı bitirdiğinizde okurda bıraktığı izlenimin Sahabe-i Kiram’a hürmet olmadığı da ortadadır. Kitap okunurken bu hassasiyetin hatırlanması kanaatimizce zaruridir.
 
Önsöz
“Hz. Ali’nin beş seneye yakın hilâfeti dönemi, günümüze kadar devam eden dinî, siyasî, idarî ve iktisadî neticeleri bakımından belki de İslâm tarihinin en önemli ve en kritik dönemlerinden birini teşkil eder. Önceleri Hz. Ali ve oğlu Hasan’ı, daha sonraları da H.41 yılında Muaviye b. Ebî Süfyan tarafından Şam’da kurulan Emevî devletini uzun süre meşgul eden Haricîler ile Şia ve Ehl-i Sünnet şeklinde adlandırılan kutupların ortaya çıkışları veya bunlara ait bazı tezahürlerin görülmeye başlaması hep bu döneme rastlamaktadır.
Hz. Ali’nin, Hz. Peygambere olan yakın akrabalığı, İslâm’ın Arap yarımadasına yayılışı esnasında göstermiş olduğu başarılı askerî faaliyetleri, ilmî ve edebî birçok üstün meziyete sahip olması, onu İslâm tarihinin mümtaz ve örnek şahsiyetlerinden biri haline getirmiştir. Kısa süren hilâfeti dönemi ise, başından sonuna kadar ihtilaf ve iç savaşlarla geçmiştir. Bu nedenle onun siyasî hayatı ve galibiyetlerle sonuçlanan savaşları, her zaman batılı ve müslüman birçok yazar ve araştırmacının dikkatini çekmiş ve neticede bu konu ile ilgili çok sayıda eser ve makale kaleme alınmıştır. Fakat açıkça belirtmek gerekir ki, Hz. Ali dönemini ele alan mezkûr çalışmalar hiç bir zaman siyasî tarih sınırını, başka bir deyişle Cemel, Sıffin ve Nehrevan hadiselerini aşmamış; bu durumun bir sonucu olarak siyasî tarih dışında kalan İdarî ve iktisadı alanlar ihmal edilmiştir. İşte biz bu önemli boşluğu göz önünde bulundurarak ‘İdarî ve İktisadî Yönden Hz. Ali Dönemi’ni araştırma konusu olarak seçtik.
Hz. Ali döneminin idarî ve iktisadî hayatıyla aynı dönemin siyasî hadiseleri arasında yakın bir alaka bulunmaktadır. Bir başka ifade ile idari ve iktisadî hayatın daha iyi anlaşılabilmesi genel hatlarıyla siyasî hayatın bilinmesiyle mümkündür. İşte bu bakımdan girişte Hz. Ali dönemi siyasî hâdiseleri üzerinde durulmuş ve bu meyanda özellikle Cemel, Sıffin ve Nehrevan hadiseleri ele alınmıştır.
Birinci bölümü, Hz. Ali dönemindeki vilâyetlerin idaresine tahsis ettik. Burada Hz. Ali’nin hilafeti boyunca önemli vilâyetlerde vuku bulan siyâsî olaylar ile valilerin idarî uygulamalarına ve onların tayin ve azl konularına değindik.
Araştırmamızın ikinci bölümünde, Hz. Ali devrindeki adlî teşkilat (kadılık, mezâlim mahkemesi, hisbe ve polis teşkilatı), hac emirliği ve ordu teşkilâtı gibi önemli devlet kurumlarını inceledik ve özel konumu nedeniyle ordu teşkilatını geniş bir şekilde ele aldık.
Hz. Ali beş seneye yakın hilâfeti boyunca tüm zamanını sadece askerî faaliyetlere tahsis etmemiştir. Onun, toplumun değişik tabakaları arasında sosyal adaleti yaygınlaştırmaya yönelik örnek bir iktisadî uygulaması vardı. Dolayısıyla tezimizin üçüncü ve son bölümünü, Hz. Ali dönemindeki iktisadî hayata ayırdık. Burada da bilginin yoğunluğuna dayanarak daha ziyâde devletin gelir ve giderleri ile o devirde çarşı ve pazarlarda satılan mal fiyatları ve halkın geçim seviyesi gibi mâlî konulara temas ettik.” (Sh: 6)
Giriş bölümünde öncelikle eserin hazırlanmasında faydalanılan temel kaynaklar tanıtıldıktan sonra ‘Hz. Ali Döneminde Siyasî Durum’ incelenmiştir. 
Kitapta ‘Hz. Ali’nin Halife Seçilmesi ve Cemel Vakası’ incelenirken şu noktalara dikkat çekilir:
“Hz. Ali’nin Halife seçilmesinden sonra Medine ve diğer vilâyetlerde bulunan Ümeyye oğulları arasında bir nevi telâş ve gelecek endişesi hâsıl oldu. Aslında bu endişenin temelinde siyasî nedenler bulunduğu kadar ekonomik etkenler de yer almaktaydı. Ümeyye oğulları Hz. Osman döneminde Halife’nin müsamahalı davranışlarından yararlanarak devletin önemli kilit noktalarını ellerine geçirmişlerdi. Başka bir deyişle İslâm toplumunun aristokrat tabakası haline gelmişlerdi. Onlar, Hz. Ali’nin alt tabakadan yana bir düşünceye sahip olduğunu ve ileride uygulamaya koyacağı iktisadî politikanın da aynı yönde tezâhür edeceğini tahmin edebiliyorlardı. Nitekim Hz. Ali halife seçilir seçilmez, Ümeyye oğullarından birçoğu Mekke’ye kaçtılar.” (Sh: 21)
“Cemel vakasına yol açan çeşidi faktörler, detaylı bir şekilde birçok müverrih ve araştırmacı tarafından ele alınmış ve konuya açıklık getirilmesi yönünden değerlendirilmiştir. Onlardan bazıları, Müslümanlar arasındaki bu ilk kanlı savaşın tek müsebbibi olarak Abdullah Sebe’i gösterirken, bir grup da bu olayın, Hz. Ali’nin Medine’deki ilk icraatları ve başta Şam valisi Muaviye b. Ebû Süfyan olmak üzere diğer vilâyetlerdeki valileri derhal görevden alarak yerlerine kendi adamlarını tayin etmesi yüzünden meydana geldiğini iddia etmişlerdir. Diğer bazı araştırmacılar ise, mezkûr savaşta lider tabaka arasında yer alan belli bir şahıs üzerinde durarak, esas müsebbibin ve suçlunun o olduğunu ileri sürmüşlerdir. Aslında, bütün bu görüşlerin, az da olsa değişen oranlarda haklı tarafları bulunmaktadır. Fakat bu etkenler, fazla görülmeyen diğer önemli bir amilin tezahürlerinden ibarettir. Daha açık bir deyişle Cemel vakasının temelinde Hz. Talha, Zübeyr ve Aişe gibi, o günkü İslâm toplumu üzerinde önemli etkileri bulunan şahsiyetlerin siyasî ve iktisadî yönlerini harekete geçiren, bir kesim veya önceden harekete geçirilmiş bir mekanizmanın faaliyeti ve başarısı söz konusudur. Bununla sanıldığı gibi, Abdullah b. Sebe ve grubunu kasdetmiyoruz. Bununla, bizzat Hz. Ali devrini olay ve kargaşa devri haline getiren Ümeyye oğullarını kasdediyoruz. Zira onlar, devlet idaresini başka bir kesime asla kaptırmayacaklarını, kaptırdıkları halde de huzursuzluklar çıkaracaklarını, daha Hz. Osman hayattayken defalarca dile getirmişler ve mezkûr Halife’nin iktidarı boyunca bu plan ve program dâhilinde hareket etmişlerdir.” (Sh: 24)
“Bize göre Cemel vakası, Ümeyye oğullarının, devlet idaresini yeniden ele geçirmek için başlatmış oldukları ilk merhaleden ibarettir. Nitekim bu ayaklanmanın neticesi de planlandığı gibi olmuştur. Hz. Aişe, Talha ve Zübeyr idaresindeki, çoğunluğunu Basralıların oluşturduğu otuz bin kişilik ordu ile Hz. Ali komutasındaki, çoğunluğunu Kufelilerin oluşturduğu yirmi bin kişilik ordu karşı karşıya gelmiş, yapılan bir günlük savaş sonucunda şura üyelerinden Talha, Ümeyye ailesinden Mervan b. el-Hakem, Zübeyr ise, Amr b. Curmûz el-Mucaşi’î adlarındaki şahıslar tarafından öldürülmüşlerdir. Hz.Aişe, bir daha siyasete atılmamak üzere önce Mekke’ye sonra da Medine’ye yerleşmiş, Talha’nın oğlu Muhammed öldürülmüş, Zübeyr’in oğlu Abdullah ile Mervan b. el-Hakem de ağır yaralanmışlardır. Bu ayaklanma ile Ümeyye oğulları, hem ileride devlet idaresine talip olacak güçlü muhaliflerinden kurtulmayı başarmışlar, hem de Hz. Ali ile Basralılar arasına bir daha tamiri mümkün olmayan bir küskünlük ve nifak sokmaya muvaffak olmuşlardır.” (Sh: 26) 
‘Hz. Ali-Muaviye Anlaşmazlığı ve Sıffin Savaşı’nı değerlendirirken dikkat çektiği noktalardan bazıları şunlardır: “Halife seçildiği günden itibaren Hz. Ali’ye karşı siyasi rekabet içinde olanların en önemli ve ortak davası, Hz. Osman’ın katillerinin cezalandırılması meselesi olmuştur. Aslında bu konu başta Muaviye olmak üzere, Ümeyye ailesi fertleri tarafından intikamdan ziyade siyasî bir koz olarak ortaya atılmıştır. Bunun en belirgin delili de başından beri Hz. Ali’ye biat etmemeleridir. Gerçek şudur ki o ortamda Medine’de Hz. Ali yerine kim bu makama getirilseydi, sayıları on bine yaklaşan bir suçlular kitlesini cezalandıramazdı. Bunun siyasî bir koz olarak kullanıldığını gösteren diğer bir husus da, bizzat Muaviye’nin kendi döneminde intikam konusunu ihmal etmesidir. Bu durum ise, Muaviye tarafından Sıffin’de devamlı olarak gündemde tutulan, Hz. Osman’ın intikamı meselesinin, devlet idaresinin Ümeyye oğulları tekelinde kalmasına yönelik bir faaliyetten ibaret olduğunu ortaya koymaktadır.” (Sh: 29)
“Hz. Osman’ın intikamını bahane ederek, Hz. Ali’ye karşı ikinci siyasî girişimlerine başlayan Ümeyye oğulları, geliri bol Mısır vilayeti karşılığında ‘Amr b. el-’As’ı da yanlarına aldıktan sonra, Sıffin’de askerî kuvvete başvurmuşlar, bu metotla hedeflerine varamayacaklarını anlayınca da, Irak ordusundaki kabile çekişme ve kutuplaşmalarını hesaba katarak tahkîm diplomasi oyununu ortaya atmışlardır. Bu süre içinde de önce Hz.Ali’ye ve onun ileride Haricîler olarak ortaya çıkan en sadık adamlarına karşı bir takım olumsuz tutumları ile tanınan el- Eş’as b. Kays’ın, çıkarlarına paralel hareket etmesini temin elmişler, arkasından da Cemel vakasından beri halife ile ihtilaf halinde olan Ebu Musa el-Eş’arî’nin, Ezruh toplantısında kendilerinden yana bazı açıklamalarda bulunmasını sağlamışlardır.
Hz. Osman’ın öldürülmesinden önce başlayan ve Hz. Ali’nin hilafeti boyunca tırmanarak devam eden hâdiselerin genel seyrine bakacak olursak, siyasî problemlerin kendiliğinden meydana gelmediğini, aksine, bir zincirin halkaları gibi birbirini takip eden muhtelif anlaşmazlıklar çerçevesinde belli bir istikamete doğru ilerlediğini görürüz. Sanırız, bu istikameti de en mükemmel şekilde Muaviye dile getirmiştir. O, bir sözünde söyle diyor: “Ali b. Ebî Talib’e karşı mücadelemde dört özelliğe sahiptim: O açık sözlü ve sırrını gizlemeyen biriydi, ben ise, sırrımı ifşa etmeyen biriydim. O, çok kötü ve isyankâr bir orduya sahipti, oysa ben en itaatkâr orduya sahiplim. Onu, Cemel vakası liderleri ile baş başa bıraktım ve şöyle dedim: ‘Onu mağlup ederlerse, bana karşı daha az problem olurlar. Şayet bunun aksine bir olay meydana gelirse, bu konuyu ona karşı bir koz olarak kullanırım.’ ayrıca ben Kureyş’ten yana ondan daha büyük avantajlara sahiptim.” (Sh: 38)
Birinci Bölüm
Hz. Ali Döneminde Vilâyetlerin İdaresi
“Hz. Peygamber, Medine’de İslâm devletini kurduktan sonra, İslâm’ın genel prensiplerini insanlara öğretmek için, bazı kişileri Arap yarımadasındaki Hicaz ve Yemen bölgelerine gönderdi. Fakat onun tarafından görevlendirilen bu kişilerin herhangi bir idari ya da siyasi yetkisi yoktu. Bunların görevi, daha ziyade İslâm’ı yaymak, zekât toplamak ve namaz kıldırmak gibi dinî vecibeleri yerine getirmekti. Ancak O, H. 8 yılında Mekke şehrine Atlab b. Üseyd adında bir şahsı vali tayin etmiş ve ona maaş olarak ayda otuz dirhem ödeme yapılmasını emretmişti.
Hz. Ebu Bekir halife seçilince, Arap Yarımadası’nda yer alan bölgeleri çeşitli vilâyetlere ayırdı ve her vilâyete bir vali tayin etti.
Hz. Ömer halife olunca, idarî yönden kolaylık olsun diye, kendi zamanında fethedilen toprakları çeşitli vilayetlere ayırdı: Irak’ta, Basra ve Küfe; Mısır’da ise Fustat şehirlerini kurdu.
Hz. Osman döneminde de eski idarî taksimat üzerinde bazı değişiklikler yapıldığı göze çarpmaktadır: Örneğin, daha önceleri üç vali ile idare edilen Mısır, iki valisi bulunan Şam ve iki vali idaresindeki Yemen birer idarecinin sorumluğuna bırakıldı.” (Sh: 51-54)
Bu bölümde Hz. Ali dönemine kadar yaşananlar özetlendikten sonra Hz. Ali döneminde Mekke, Medine, Basra, Küfe, Mısır, Yemen, Bahreyn ve el-Cezîre vilayetleri özellikle idari işleyiş açısından incelenmiştir. (Sh: 57-117)
Bu bölümde Kays b. Sa’d’ın Mısır valiliğinden azli süreci ve bu sırada yaşananlar ile ilgili yazarın tespitleri de dikkate değerdir.
“Hz. Ali’nin, kendine yakın olan kişilerin askerî özelliklerinden dolayı, Cemel ve Sıffin gibi önemli savaşlarda yanında bulunmalarını arzu etmesi, bu şahısların daha önce vali olarak bulunmuş oldukları vilayetlerde idari otoritenin sarsılmasına neden olmuştur. Zira bu dirayetli valilerin yerine her zaman yetenekli idareciler gönderilmemişti. Bu durum ise, Halife için üzücü ve çözülmesi güç problemler doğurmuş ve halta çoğu zaman bu vilayetlerin başkaları tarafından ele geçirilmesine sebep olmuştu. Ömer b. Ebî Seleme’nin Bahreyn’den ayrılması da bazı üzücü olaylara zemin hazırladı.” (Sh: 110)
İkinci Bölüm
Hz. Ali Döneminde İdarî Kurumlar
1. Adlî Teşkilât
a. Kadılık
“Arap dilinde kaza kelimesi fiilinden türetilmiştir. Bu söz cümledeki yerine göre, ya ‘öldü, tükendi’ veya ’yetindi’ veyahut ’hükmetti, yargıladı’ şeklinde üç değişik anlam taşır. Burada konumuzu ilgilendiren üçüncüsüdür, yani ‘hükmetti’ anlamıdır. İşte bu anlama dayanarak sonradan yargı işlerine bakan göreve ‘kadılık’, bu görevi üstlenen kişiye de ‘kadı’ ismi verilmiştir.
Kaza’ kelimesinin ıstılah olarak anlamı ise, İbn Haldun tarafından şöyle açıklanmıştır: ‘İnsanlar arasındaki ihtilaflara bakan, şikâyet konusu problemi çözen ve bunu yaparken de Kur’an-ı Kerim ve Sünnet’e dayalı hükümlere göre karar veren yargı organı’. (Sh: 121)
Hz. Peygamber, Medine’de İslâm devletini kurduktan sonra hazırlamış olduğu anayasa metninde; ‘Onlar arasında Allah’ın indirdiği ayetler ışığında hüküm ver.’ emrine dayanarak, kendini hem devlet hem de yargı işlerinin başkanı olarak kabul ettirdi. O, Medine’de adlî işleri bir insanî görev olarak yerine getiriyor, bunu yaparken de Kur’an-ı Kerim’in hükümlerine göre hareket ediyordu. Fakat daha sonra, özellikle de İslâm dininin Arap Yarımadası’na yayılmasından sonra, bazı sahabeleri fetva ve yargı işlerine bakmak için çeşidi bölgelere gönderdi. Mu’az b. Cebel ve Ali b. Ebî Talib bunlar arasında yer aldı. Onun döneminde fetva ve yargı alanında en çok söz sahibi şu kişiler bulunmaktaydı: Ömer b. el-Hattab, Ali b. Ebî Talib, Aişe, Abdullah b. Mesud, Zeyd b, Sabit, Abdullah b. Abbas ve Abdullah b. Ömer b. el-Hattab. 
Adlî sistemi, ilk defa İslâm devletinin her tarafına yaygınlaştıran ve Halife adına insanlar arasındaki husumetleri çözmek için kadılar tayin eden Hz. Ömer’di. Böylece kadılık müessesesini kurmuş ve bu müesseseyi, yürütme organından ayırmıştır. Hz. Ömer, devletin çeşitli vilayetlerinde görev yapan kadılara tam yetki tanıyarak, onları valilerin tahakkümünden uzak tutmayı sağlamıştır.
Hz. Ömer, Medine’ye Ebu’d-Derdâ, Kufe’ye Şureyh el-Kindî, Basra’ya Ebu Musa el-Eş’arı ve Mısır’a Osman b. Kays b. el-’As adındaki şahısları kadı olarak görevlendirdi.
Hz. Osman döneminde Medine’de bir şikâyet söz konusu olduğu zaman Halife bunu istişare yolu ile çözmeye çalışırdı. O, bu iş için önce toplumun ünlü şahsiyetlerinden Ali b. Ebî Talib, Talha, Zübeyr ve Abdurrahman b. Avf’ı mescide çağırır, sonra davacı ve dava edilen şahsı konuşturur, arkasından da kazaî heyetin konu hakkında görüşlerine başvururdu. Halife bu dört kişiden gelen görüşlerin kendi görüşüne mutabık olduğunu görürse hemen imzalar, aksini tesbit ederse kendi kararını verirdi. Onun zamanında Basra’da Ka’b b. Sûr, Küfe kentinde ise, Şureyh el-Kindî kadılık yapardı.
Hz. Ali’nin, adlî sahada üstün bir yere sahip olduğunu bizzat Hz. Peygamber’in ve birçok bilginin sözlerinden anlamak mümkündür. İbn Abdi’l-Berr, Hz.Peygamberin şu sözünü kaydeder: ‘Ashabım arasında adlî konularda en bilgili kişi Ali b. Ebî Talib’dir’. İbn Sa’d’ın kaydettiği bir rivayete göre Hz. Ömer, onun adlî konulardaki üstünlüğünü şu sözü ile açıklar: ‘Ebu’l-Hasan’ın bulunmadığı bir yargı olayından Allah’a sığınırım’. (..) Bütün bu sözler, onun, Hz. Peygamber ve üç halife döneminde birçok adlî problemin üstesinden geldiğini ve bunu yaparken de her dönemin devlet başkanını kazai alandaki sorumluluk ve sıkıntılardan kurtardığını ortaya koymaktadır. Bundan başka onun çeşitli kaynaklarda geçen kazaî konularla ilgili ilginç hükümleri, bu alandaki üstünlüğünün en büyük kanıtını teşkil eder.
Onun zamanındaki adlî teşkilatın temeli, sonradan başkent olarak seçilen Kufe’de atıldı. Bu dönemde devletin çeşitli bölgelerinde yaşayan Gayr-i Müslim vatandaşlara, adalet ve hukuk bakımından, Müslümanlar kadar iyi ve eşit muamelede bulunulduğu anlaşılmaktadır. O sırada devlet başkanı olan Hz. Ali ile bir yahudi vatandaş arasında vuku bulan şu olayı hatırlatalım: Hz.Ali, Sıffin Savaş’ına giderken bir zırhını düşürmüş, döndükten sonra da onu bir yahudinin yanında görmüştü. Bu durum üzerine halife davacı olarak Küfe kadısı Şureyh’e başvurmuştu. Şureyh, ondan bu iddiayı ispatlaması için şâhidler getirmesini istemiş, halife de bu maksatla oğlu Hasan ile hizmetçisi Kanber’i göstermişti. Fakat Şureyh, bir oğulun babası için şahitlik edemeyeceği gerekçesiyle, bunu geri çevirmişti. Hz. Ali bu olaya çok şaşırmış ve Hz.Peygamber tarafından cennetlik olduğu söylenen bir şahsın nasıl olur da şahitlik yapması kabul edilmez diye de hayretini dile getirmişti. Bu durum karşısında dava edilen yahudi, kadı tarafından kendisinin haklı, devlet başkanı olan Hz. Ali’nin sadece delil yetersizliği yüzünden haksız çıkarıldığını görünce, suçunu itiraf etmiş ve İslâmî adalete olan hayranlığından dolayı da hemen Müslüman olmuştu.” (Sh: 126)
Bu bölümde Kadılık başlığı altında: Kadılar ve diğer görevliler, Muhakeme usulü, Delil toplama yöntemi, Adlî denetim ve Hapishaneler incelenmiş. (Sh: 121-133)
b. Mezâlim mahkemesi:
“Mezâlim mahkemesi, bir anlamda bugün Yargıtay dediğimiz kuruma benzer bir yüksek mahkemedir. Hakkında dava açılan şeref, mevki ve kudret sahibi (vali, kabile reisi vs.) bir kişinin, duruşma neticesinde kadı tarafından verilen hükmü reddederek hiçe sayması veya herhangi bir davacının, hükmün doğruluğu hususunda şüphelenmesi gibi bir durum hâsıl olmuşsa, konu adı geçen mahkemenin çalışma alanına girerdi. Mezâlim mahkemesine başkanlık eden şahsın, ilmî ve ahlakî yönden üstün meziyetlere sahip bulunması ve yaşadığı toplum içinde itibarlı, kuvvetli ve kudretli olması gerekir. Bu nedenle ilk devirde bu hassas görev özellikle devlet başkanı durumundaki kişiler tarafından yerine getirilirdi.” (Sh: 134) Daha sonra söz konusu dönemde yaşanmış ilginç örneklere değinir.
c. Hisbe:
“Hisbe’ kelimesi, Arapça ‘ihtesebe’ fiiline dayanan ve ecir, sevap anlamına gelen bir isimdir. Daha açık bir ifade ile hisbe, bir fiili sadece Allah rızasını kazanmak için yapmaktır. Bu nedenle bu görevi yapan kişiye ‘muhtesib’ adı verilmektedir. 
Istılah olarak hisbe, İslâm devletindeki amme ile ilgili işlerin gidişatını kontrol etme görevidir. Bu görevin temeli ‘el-Emru bi’l- Marûf ve’n-Nehyi ’ani’l-Münker’ yani ‘iyiliği emretmek ve kötülüğü nehyetmek’ kuralına dayanır. Bu şekliyle hisbe, İslâm fakîhleri tarafından her Müslümanın üzerine düşen bir dinî vazife olarak telakki edilmiştir.” (Sh: 138)
d. Şurta (Polis) Teşkilatı
“Şurta’ ilk olarak savaşa katılan ve bu uğurda canını vermekten geri kalmayan öncü grup, daha sonra da, bir şehirde valiye yardım etmek ve genel asayiş ve koruma işlerine bakmak için örgütlenen kuvvet veya birlik için kullanılmıştır. Bu önemli görevin ilk devir boyunca ‘el-’Ases’, yani şüpheli kişileri tesbit etmek maksadıyla, geceleri şehir sokak ve caddelerinde dolaşan adamlar olarak tanınması ile birlikle, Hz. Ali döneminde düzenli bir teşkilat haline gelmesi sebebiyle ‘eş-Şurta’ şeklinde de adlandırıldığını görmekteyiz. (Sh: 150)
2. Hac Emirliği
Hac farizasının sağlıklı bir şekilde yerine getirilmesi, ancak Allah’ın emrettiği usul ve kurallar yolu ile gerçekleştiğinden, başından beri bu kuralları çok iyi bilen bir kılavuza ihtiyaç duyulmuştur. Bu nedenle hac farizası, yüzyıllar boyunca ya İslâm devletini yöneten Halifeler tarafından, ya da onların geçici olarak görevlendirdiği kişiler tarafından idare edilmiştir. İslâm tarihinde bu dinî vecibeye dair merasimi idare eden görevlilere ‘Hac emirleri’, bu görevin sorumluluğunu yüklenen teşkilata da ‘Hac emirliği’ adı verilmektedir.” (Sh: 156)
3. Ordu Teşkilâtı ve Orduların Sevk ve İdaresi
“Hz. Peygamber döneminde meydana gelen askeri gelişmenin hiç bir gerileme göstermeden Hz. Ebu Bekir zamanında da devam etliğini ve bu Halife’nin, Arap Yarımadası’nda baş gösteren ridde olaylarına rağmen sayıları onbinlere, yirmibinlere varan güçlü orduları, yetenekli kumandanların idarelerinde Irak ve Suriye gibi ülkelerin fethine gönderdiğini ve bu güçlü siyâsetiyle de İslâmiyeti kısa zamanda geniş topraklara yaydığını görmekteyiz. 
Hz. Ömer’in Halife olması ile birlikte askeri sahada büyük değişikliklerin meydana geldiğini ve genç, dinamik İslâm devletinin güç bakımından düzenli ve muazzam ordulara sahip bulunan Bizans ve Sasanî devletleri ile boy ölçüşebilecek düzeye ulaştığını görüyoruz. Halifenin askeri alandaki en önemli icraatlarından birisi şüphesiz ki, o zamana kadar devam eden ihtiyarî (gönüllü) askerlik uygulaması yerine, mecburi ve sürekli askerlik sistemini ihdas etmesidir.” (Sh: 160)
Hz. Ali Hilafet görevini kabul ettiğinde, “Hz. Peygamberin yakın silah arkadaşı olarak bilinen ve hemen tüm gazvelerde yanında yer alan bazı meşhur kişiler, Hz. Ali’ye biat etmemiş, ona biat edenlerden bazıları ise, ya bunu bozmuş ya da aynı din mensuplarına karşı savaşmanın dinen caiz olmadığını ileri sürerek orduya katılamayacaklarını bildirmişlerdi. İşte bu ağır şartlar Halifeye, Medine’de kalmanın sakıncalı olacağını ve devlete eski otorite, düzen ve etkinliğini iade etmenin, ancak güçlü bir ordunun kurulması ile gerçekleşebileceğini hissettirmiştir. Hz. Ali, Talha, Zübeyr ve Aişe üçlüsünün başlattığı huzursuzluğu gidermek maksadıyla Basra’ya doğru çıktığında yanında sadece yediyüz kişiden oluşan küçük bir ordu vardı. Onun bu durumunu, Muaviye’nin askeri durumu ile karşılaştırmak gerekirse, Hz. Ali’nin, iş başına geldiği günden beri maruz kaldığı bütün menfi olaylara rağmen, kısa sürede her yönü ile mükemmel bir ordu meydana getirdiği açıkça görülür.” (Sh: 165)
Daha sonra bu bölümde Kumandanlar, Ordu Teşkilatına Destek Sağlayan Kuvvetler (Kurra/Kur’an hafızları, Kadınlar, Mevâli ve köleler), Asker Toplama Yöntemi ve Mecburi Askerlik Uygulaması, Ta’bie /Savaş Stratejisi (Mevki seçimi, Savaşa Hazırlık ve Birliklerin Tanzimi, Savaşı İdare Şekli), Casuslar ve Esir muamelesi başlıkları altında konu ele alınmıştır. (Sh: 160-200)
Üçüncü Bölüm
Hz. Ali Döneminde İktisâdi Hayat
1. Beytülmal (Devlet Hazînesi)
Hz. Ali devrinde, devletin merkez bankası durumunda olan ana hazine Kufe’de idi. Diğer önemli vilâyetlerde de malların muhafaza edildiği birer hazine bulunmaktaydı. Bunların arasında Basra hâzinesinin önemli bir yeri vardı. Zira Hz. Ömer ve Hz. Osman dönemlerinde fethedilen zengin doğu vilâyetlerinden toplanan haraç, cizye ve ganimet malları önce Basra’ya gönderilir, buranın tüm ihtiyaçları karşılandıktan sonra kalan kısımlar da Kufe’ye transfer edilirdi. 
Bu dönemde, Kufe’nin hazine işlerine Musa b. Tarif, Basra’nın hazine işlerine de Ziyad b. Ebî Süfyan bakardı. Bunların her ikisi de Hz. Ali tarafından bu göreve getirilmişti. Diğer vilayetlerin hazine görevlileri ise, o vilayetlerin valileri tarafından atanırdı. Bu yüksek rütbeli devlet memurlarının, vezzân (ölçü ve tartı işlerine bakan memur), nakkad (para sayımı ile uğraşan memur), muhâsib ve kâtib unvanları ile görev yapan bazı yardımcıları vardı. Malları hâzineden alarak sahiplerine dağıtan görevliye de arif denirdi. Hem erkek hem de kadınlardan oluşan ariflerin sayısı diğer görevlilere nisbeten daha fazla idi. Zira devlet ile halk arasındaki irtibatı bunlar sağlıyordu. Bütün bu hazine memurları, başta Hz. Ali olmak kaydıyla, vali ve kadı gibi yüksek devlet memurları tarafından sıkı kontrol edilirlerdi. Halife bazen hazineye gelerek malların hesap-tartı işlerine iştirak eder ve bizzat kendi eli ile ariflere dağıtımını yapardı. (Sh: 204)
2.Gelir Kaynakları 
Devletin en önemli Gelir Kaynakları olan Zekât, Ganimetler, Cizye, Haraç, Savâfî (Kisra’nın yıkılmasıyla ele geçen Savâfî toprakları) , Nevruz ve Mihrecân hediyeleri bu kısımda ele alınmıştır. (Sh: 203-229)
3.Giderler
“İslâm devletinde, savaşlara iştirak eden ordu mensupları ile onların eş ve çocuklarına ve devletin çeşitli kurumlarında görev yapan memurlara düzenli maaş dağıtımı, ilk defa Hz. Ömer zamanında başladı. Bu dönemde Irak, Suriye ve Mısır gibi, devamlı haraç getiren geniş ve zengin topraklar fethedildi. Böylece devletin gelirleri arttı, maddî kaynakları çoğaldı. Aynı zamanda, fetihlere katılan askerlerin sayısında da büyük artışlar meydana geldi.
Hz. Osman zamanında Horasan, Azerbaycan, Ermenistan ve Afrika kıtasının bazı bölgeleri fethedildi. Bu fetihler neticesinde devlet gelirleri Hz. Ömer dönemine nisbeten daha da arttı. Böylece Halife her askerin maaşında 100 dirhem artış gerçekleştirdi. Bu dönemde meydana gelen maddî refah ve Hz. Osman’ın yakın akrabaları ile İslâm’da öncelik vasfına sahip olan şahıslara müsamahalı ve cömert davranması, toplumda bir aristokrat tabakanın doğmasına sebep oldu.
Hz. Ali, kendinden önceki Halifeler döneminde fey ve maaşların Müslümanlara dağıtımı hususunda eşitliği savunurdu. Hz. Osman döneminde taraflı fey ve maaş dağıtımının aksaklıklarını gördü ve insanlar arasında husule getirdiği huzursuzlukları yaşadı. Hatta bu sıkıntıların ortaya çıkardığı ve o dönemin halifelerini zor durumda bıraktığı bazı problemleri çözmek maksadıyla müdahalede bulundu. İşte bütün bu tecrübe ve birikimler, ona devletin iktisadî bünyesini teşkil eden fey mallarının insanlara eşit şekilde dağıtılmasının toplumda adaleti sağlama açısından kaçınılmaz bir uygulama olduğu kanaatini verdi. Nitekim O, Medine’de halife olur olmaz bu görüşünü uygulama safhasına geçirdi ve o sırada ana hazinede biriken 300.000 dinarı, Arap-Mevâlî, erkek-kadın ve hür-köle ayrımı yapmadan tüm Medinelilere dağıttı.” (Sh: 230-233)
Fiyatlar ve Geçim Seviyesi (Sh: 243-250) ve Ticâret (Sh: 251-256) bu bölümde ele alınan diğer konu başlıklarıdır. 
Sonuç
“Hz. Ali’nin Medine’de halife seçilmesi, İslâm devletinin buhran ve çalkantıları yönünden en kritik dönemine rastlar. Hz. Osman’ın hilafeti esnasında ortaya çıkan fitne olaylarına, İslâm toplumundaki önemli ve etkin rolünden dolayı Hz. Ali’nin de ismi karışmış ve bu sırada devletten yana bir siyaset takip etmesine rağmen, sonradan bazı çevrelerce halifenin öldürülmesi olayına, en azından sessiz kalmak suretiyle yardımcı olmakla itham edilmiştir.
Hz. Ali dönemi, siyasî yönden olduğu kadar idarî ve iktisâdı yönden de önemli gelişmelere sahne olmuştur. Fakat nedense bu dönemin idâri ve iktisâdı yönü, siyasî yönü kadar Müslüman ve batılı araştırmacıların dikkatini çekmemiştir. Biz bunu, mezkûr araştırmacıların Hz. Ali dönemini genel olarak bir fitne ve kargaşa dönemi şeklinde telakki etmelerine ve dolayısıyla da böyle bir ortamda herhangi bir gelişme ve ilerlemenin tahakkuk etmeyeceğine kanaat getirmelerine bağlamaktayız. 
Hz. Ali döneminde meydana gelen en bariz idari uygulamalar, Kufe’de ikâmet eden Halife ile devletin çeşitli vilâyetlerinde görev yapan valiler arasındaki olumlu ve olumsuz ilişkilerde görülür. Hz. Ali, bu yüksek devlet memurlarına karşı muamelelerinde Hz. Ömer’i andırır. Onun çeşitli vesilelerle valilere göndermiş olduğu mektup ve talimatlarda, sürekli, bulundukları vilayet insanlarına iyilikte bulunmalarını, onlara zulümden kaçınmalarını ve sosyal adaleti halkın her kesimine yaymalarını tavsiye etmektedir. Fakat bu dönem birçok sosyal ve siyasî çalkantıya maruz kaldığından, Halife tarafından tayin edilen bazı devlet memurlarının şahsî çıkar ve dünyevî menfaatler peşinden koşmalarından ve nihayet bazı tecrübesiz valilerin idari gaf ve hatalarından dolayı çok üzücü olaylar meydana gelmiştir. Bu olayların sonucunda da halife bazen iki vilayeti bir valinin idaresine vermiş, bazen de önemli bir vilâyeti (Mısır gibi) siyâsî rakiplerine kaptırmak zorunda kalmıştır.
Hz. Ali dönemi müesseseler tarihi açısından da önemli gelişmelere sahne olmuştur. Bu gelişmeler özellikle adlî ve askerî sahada kendini göstermiştir. Hz. Ali’nin fıkıh konusunda derin bilgi sahibi olması, ister istemez bu ilmin uygulama alanını teşkil eden kadılık sistem ve teşkilatında büyük gelişmelerin meydana gelmesine sebep olmuştur. Bu sahada önemli bir yenilik de Mezâlim Mahkemesi’nin ihdasıdır. Bu önemli yüksek yargı organının sorumluluğunu bizzat Halife’nin üstlenmesi ise, daha farklı bir gelişme olsa gerektir.
O dönemde adlî teşkilâtın önemli bir kolu olan polis teşkilâtı, gerçek kimliğine ancak Hz. Ali zamanında kavuşmuştur. Zira O, daha önce basit ve az sayıda kişiden oluşan bu devlet kurumunu, yeniden düzene koymuş ve Medinetu’ş-Şurta adı altında özel bir kuruluş haline getirmiştir. Bundan başka ilk defa düzenli bir hapishane yaptırmış ve mahpuslara kışlık ve yazlık elbise dâhil hayatlarını idame etmek maksadıyla onlara yiyecek ve içecek temin etmiştir.
Hz. Ali döneminde ordu teşkilatında da önemli gelişmeler meydana gelmiştir. Bunlardan en önemlisi askerlere eşit maaş dağıtımıdır. Bu uygulama, Halife’ye çok pahalıya mal olmuşsa da hayatının sonuna kadar kesintisiz devam etmiştir. 
Bu dönemin iktisadî yönü ise, yine ilk defa tarafımızdan geniş bir şekilde ele alınmıştır. Şüphesiz ki, Hz. Ali’nin bu sahadaki en önemli icraatı, maaşların Arap-Mevâlî ayırımı gözetmeksizin tüm askerlere eşit dağıtılmasıdır. Halife’nin haraç çiftçilerinden alınan vergi miktarlarının azaltılması ve toprakları iyileştirme ve ziraat için elverişli hale getirilmesine yönelik uygulamaları, dönemindeki iktisadî faaliyetlerin gelişmesini simgelediği gibi Müslüman ve Gayr-i Müslim vatandaşların sıkıntıya düşmeden refah içinde yaşadıklarını da gösterir. Aynı gelişmelerin ticaret alanında da meydana geldiği bir gerçektir. Ayrıca bu dönemde Halife’nin özel iktisadî politikası sonucu devlet gelirlerinin büyük bir kısmı vatandaşlara yansımaktaydı. Bu uygulamada alt tabakayı temsil eden yaşlı, yoksul, özürlü ve kimsesizler de en az diğerleri kadar eşit haklara sahiplerdi. Kısacası bu dönemde sosyal adaletin tüm kuralları harfiyen uygulamaya konulmuş ve ister Müslüman ister Gayr-i Müslim olsun tüm tebaanın hizmetine sunulmuştur.” (Sh: 257-259)
________________
(1) Yusuf Kerimoğlu, Fıkhî Meseleler- 1, Mîsak Yay. Ank 2013, S.214 Ayrıca bakınız: S. 207-215

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
Haber Akışı
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya