Edille-i Şer’iyye’den Şüphe Edilmez
Şeriate tabi olmak, dünya-âhiret saadetine ermektir. Dünyada saadete nail olma, cehalet uçurumundan ilmin doruğuna ulaşmakla ve Allah’ın rızasına uygun şekilde amel yapmaya ve insanların lehine, aleyhine olan şeyleri (o insanlara) beyan etmeye güç getirmek ile gerçekleşir. Ahiret saadetine nail olmak ise, ebedi nimetlere mazhar olmakla gerçekleşir. Şer'î deliller anlamına gelen edille-i şer'iyye, dinî hükümlerin dayandığı kaynaklara denir. Bu kaynaklar: Kitap, sünnet, icma-i ümmet ve kıyası fukahadır. Fıkıh usulünde delil, şer'î ve amelî bir hükme götüren şey diye tarif edilebilir. Bunun için âlimler, hem dinî hükmün çıkarıldığı aslı, hem de hükmü elde etmek için kullanılan yöntem ve genel prensipleri delil olarak adlandırmışlardır. Kesin veya zannı olarak genel hüküm ifâde eder. Edille, delil kelimesinin çoğuludur. Delil de, kendisiyle, arzulanan bir amaca ulaşılan rehber, kaynak, dayanak demektir.
Mustafa ÇELİK
06.02.2019 13:10
205 okunma
Paylaş

EDİLLE-İ ŞER’İYYE, şeriatin kaynaklarıdırŞeriatin kaynaklarını inkâr etmekşeriatı inkâr etmek hükmündedirŞeriatin kaynaklarını bilmeyen şeriati bilmezŞeriati bilmeyen şeriate uymaz.

Şeriate tabi olmak, dünya-âhiret saadetine ermektir. Dünyada saadete nail olma, cehalet uçurumundan ilmin doruğuna ulaşmakla ve Allah’ın rızasına uygun şekilde amel yapmaya ve insanların lehine, aleyhine olan şeyleri (o insanlara) beyan etmeye güç getirmek ile gerçekleşir. Ahiret saadetine nail olmak ise, ebedi nimetlere mazhar olmakla gerçekleşir. Şer’i delillerin esası, Kitabullah ile Sünneti Nebeviye'dir. Dinimizin başlıca hükümleri bu iki menbadan iktibas olunmuştur. Peygamberimiz zamanında ahkâm-ı şeriyye bizzat Peygamberimiz'den alınır, talim edilirdi. Edille-i şeriyyenin birincisi olan âyet-i celileler nazil olduktan sonra bu âyetler bizzat Peygamber Efendimiz tarafından izah ve beyan olunurdu. Rasûlüllah Efendimiz'in (sav) yaptığı bu izahlardan ve içtihatlardan şer’i delillerin ikincisi olan sünnet-i seniyye teşekkül etti. Peygamberimizin ahirete teşrifinden sonra meydana gelen yeni hadislerden dolayı icmâ ve kıyas gibi iki delile daha ihtiyaç hâsıl oldu. Evet, zamanın teceddüdü ile vukuatın teceddüdü bu ihtiyacı zaruri kıldı. Nitekim bir hüküm eğer Kitap’ta sarahaten mevcud ise onunla amel olunur. Kitap’ta yoksa sünnete müracaat edilir. Orada da bulunmazsa icma ve kıyasa başvurulur.

Şer'î deliller anlamına gelen edille-i şer'iyye, dinî hükümlerin dayandığı kaynaklara denir. Bu kaynaklar: Kitap, sünnet, icma-i ümmet ve kıyası fukahadır. Fıkıh usulünde delil, şer'î ve amelî bir hükme götüren şey diye tarif edilebilir. Bunun için âlimler, hem dinî hükmün çıkarıldığı aslı, hem de hükmü elde etmek için kullanılan yöntem ve genel prensipleri delil olarak adlandırmışlardır. Kesin veya zannı olarak genel hüküm ifâde eder. Edille, delil kelimesinin çoğuludur. Delil de, kendisiyle, arzulanan bir amaca ulaşılan rehber, kaynak, dayanak demektir. Usûl-i Erbaa, Edille-i Erbaa da denir.

Edille-i Şer’iyye’nin (Şer’i delillerin) cüziyatından ibaret olup, Edille-i Şer’iyye ise dört kısımdır ;

1. Kitab

2. Sünnet

3. İcma

4. Kıyas

Dikkat edilirse, Edille-i Şer’iyye’nin birincisi Kur’an’dır. İslâm dini, Kur’an ile kemal bulmuştur. İslâm şeriatının esası ve temeli O’dur. Dine ait umum kaideler  O’nda icmalen zikrolunmuştur. Zaman ve mekânın değişmesiyle O’ndaki hükümler değişmez. Ezelden geldiği gibi ebede gidecektir. Kur’an-ı Kerim bütün beşeriyetin rehberi olan bir Kitab-ı İlâhî ve ebedî hidâyet kaynağıdır. İnsaniyetin ebedi saadet ve selameti bu kudsi kitabın hükümlerine, emir ve tavsiyelerine uymakla mümkündür.

Kur’an beşere selamet yollarını gösteren bir hayat kanunları manzumesidir. Beşerin mübtela olduğu bütün hastalıkları izale ve tedavi edecek yegâne tabip Kitabullah’tır. Bu kudsî kitabın bütün lafız, ibare, delâlet, işaret ve manaları ulvîdir, ilâhîdir ve birer hidâyet yıldızıdır. Onun kutsi ve ulvî meşalesi kıyamete kadar ziya verecektir. O, engin ve zengin bir belâgât ve fesâhât mucizesidir. Ondört asır evvel Hicaz kıtasında tulû eden bu manevi güneş kendine teveccüh eden akıl ve kalbleri tenvir eyledi ve ilelebed de edecektir. Evet, Kur’an-ı Kerim âleme rehber olacak bir kitâb-ı celîldir. O’nun getirdiği ahkâm-ı âliyesine itaat edenler fert olsun, millet olsun veya devlet olsun, iki dünyanın saadetine nail olurlar. Zira Kur’an-ı Azimüşşan her vecihle hikmet ve maslahata muvafıktır. İhtiva etmiş olduğu hükümler fenni ve akli delillerle de teyid edilmiştir. Fikr-i beşer terakki edip ilim ve fünun yükseldikçe Kur’an’ın ehemmiyet ve mertebesi daha iyi anlaşılacaktır. Kur’ân, bütün çağların ve nesillerin önüne serilmiş sofra-i Rahmani'dir. Her çağın, her neslin bu sofrada bir nasibi vardır.

Kur`ân`ın delîl olması demek, Kur`ân`ın hakkıyla bilinmesi demektir. Kur`ân ilmine sahip olmadan, Arapça`ya vâkıf olmadan, sünnete başvurmadan, ilim ehli olmayanlar için fıkhı manada değil, ahlâkî manada okunan bir kitap olabilir. İmam Câfer-i Sâdık bu konuda şöyle demiştir: "Kur`ân`ın bir kısmını diğeriyle çarpıştırdılar. Nasih zannederek mensuhu delil gösterdiler. Amm zannederek hâs ile delil getirdiler. Âyetin te`vîlini delil göstererek sünnetin onu te`vil şeklini terkettiler. Sözün başını ve sonunu düşünmediler. Onu kaynak edinip yollarını bilemediler. Ehlinden almadılar, böylece saptılar ve saptırdılar.”(1)

Kur`ân`ın bütün âyetlerinin sübutu kat`idir. Ancak, ifade ettikleri mana ve kavrama delâletleri her zaman kat`i olmaz. Bu bir kısım âyetlerin delâlet bakımından zannî olması farklı mezheplerin farklı görüşler ortaya koymasına yol açmıştır. Şer`i hükümlerin kaynakları kitap, sünnet, icmâ, kıyas olunca mukallidin ilmi, târifin dışında kalmaktadır. Çünkü müctehidin kavli her ne kadar mukâllid için delil olsa da, delillerin kendisi değildir.(2)

Kur`ân-ı Kerîm`e “vahy-i metlüvv” da denilir. Kur`ân`ın fıkıhta delil olarak kullanılmasında, onun lâfzî kanunlarının bilinmesi gerekir. Lâfızlar, manaya delâletleri itibarıyla hâss, âmm, müşterek ve müevvel kısımlarına ayrılır ve bunlardan her biri özel bir hüküm için kullanılır. Lâfızlar, delâlet ettikleri mânâya zâhir, hâss, müfesser, muhkem olarak açık bir tarzda delâlet ederler. Kapalı tarzda delâletlerinde ise hafî, müşkil, mücmel, müteşâbih diye kısımlara ayrılırlar. Ayrıca delâlet ettikleri manada veya başka bir münâsebetle olan mânâda açık veya kapalı kullanılmaları itibarıyla hakîkat, mecâz, sarih, kinâye kısımlarına ayrılırlar. Yine ne gibi manalara delâlet ettikleri ve hangi maksatlarla söylenilmiş olduklarına işitenlerin vukufları itibarıyla “Dal bi`l ibâre”, “Dal bi`l-işâre”, “Dal bi`d-delâle”, “dal bi`l-iktizâ” diye ayrılırlar.

Kur’ân, İslâm’da tek kaynak değil, ilk kaynaktır. Kur’ân’dan rahatsızlık duyanlar, “Kur’an’dan başkasına bakmayız. O bize yeter” diyerek Peygamber’in sünnetini tanımamak istemişlerdir. Yalnız birincisini kabul edip de ikincisinden i’raz eden, yüz çevirenler ilk defa Hariciler olmuştur. Hariciler, bunu idraksizliklerinden yapmışlardı. Bir kısım mülhidler ve muarızlar da aynı fikri Müslümanları şek ve şüpheye düşürüp İslâmiyeti tahrip etmek niyetiyle yapıyorlar. Bunlar önce Kur’an’a dil uzattılar. Bunu başaramayınca yeni bir entrika çevirerek peygamberimizin şahsiyyetine çeşitli iftiralarda bulundular. O’nun hayatında güya çeşitli noksanlıklar ve ayıplar bulmaya çalıştılar. Bunda da muvaffak olamayınca son çare olarak, “Kur’an bize yeter” diyerek Kur’ân’ın Kur’ân’dan sonraki ilk tefsiri, beyanı, tatbikatı, pratiği olan Sünnet-i Seniyye'nin önemini insanların nazarından düşürmeye gayret ettiler. Bu gibi insanlar, “Kur an’ı kesinlikle biz indirdik; elbette onu yine biz koruyacağız”(3) âyetiyle Kur’an’ı ve onun tefsiri olan Sünnet'i Allahû Teâla’nın koruyacağından gafildirler. Hadis-i Şerif'ler ve onların ortaya koyduğu hükümler anlaşılmadan Kur’an’ı anlamak oldukça zordur. Kur’an’ın anlaşılmasında hadis ve sünnete ihtiyaç zaruridir. Çünkü Kur’an; şeriatın hüküm ve kanunlarının, prensip ve metodlarının metnidir. Sünnet ise; O’nun şerh ve izahı mesabesindedir. Bundan dolayı bir mes’elenin hükmünü istihraçta bir müctehid için tevessül olunacak yol; bu iki müstakim menbadan faydalanarak içtihat yapmaktır. Zira umumiyet ifade eden âyetlerin şamil oldukları hükümleri, mutlak olarak zikredilenlerin de kayıtları hadislerle beyan buyurulmuştur. Kur’an’daki hükümlerin bir kısmı külli, bazıları mücmel hükümlerdir. Bunlarda cüz’iyata ve teferruata ait tafsilat yoktur. İşte Kur’an’dan külli yahut mücmel veyahut müşterek veya hafi olan bu âyetlerin manalarını Peygamber Efendimiz, sözleri ve işleri ile beyan buyurdu. Tefsir ve izah ederek bu suretle onlardan ne gibi manalar kasdedilmiş olduğunu anlattı. Kur’an’da sarahatle ifade edilmeyen hükümleri açıkladı. Çünkü Peygamberin vazifesinden biri de bu idi, Kur’an’ı beyan ve tefsir etmekti. İmam-ı Şatıbî (rh.a.), “Sünnet, kitabı tefsir eder, kim sünneti bilmeden kitaba sarılırsa, sünnetten uzaklaştığı gibi kitaptan da uzaklaşır” der.(4) Ahmed Emin (rh.a.) ise şu beyanda bulunur: “Mücmel, mutlak, müşkil ve amm birçok âyetler vardır. Rasûl’ün sözü ve ameli bunları beyan, takyid ve tahsis eder. Kur’an’ın mücmel olarak zikrettiği namazı, Nebi’nin fiili tafsil ettiği gibi, onun vakit ve keyfiyetini de açıklamıştır. Kur’an, şarabı haram kılmışşaraptan muradı ve miktarını hadis beyan etmiştir.”

Kur’an’ın lafız ve manaları Allah’dan vahiy suretiyle gelmiştir, sünnetin ise lafızları Rasûle aittir. Sünnet ve hadisler birçok âyeti açıklamıştır.”(5)

Ümmet-i Muhammed’in en kudretli mümessilleri olan müçtehidîn-i izamın bir mes’elede ittifak etmeleri bir hüccettir. Böyle bir ittifakın şer’an bir hüccet sayılması bu ümmete İlâhi bir ikramdır. İcma-i ümmet için birçok deliller getirilmiştir. Bunların en meşhurları; “Kim kendisine doğru yol besbelli olduktan sonra Peygambere muhalefet eder, mü’minlerin yolundan başkasına uyup giderse onu döndüğü o yolda bırakırız. (Fakat ahirette de) kendisini cehenneme koyarız. O, ne kötü bir yerdir”(6) âyet-i kerimesiyle “Ümmetim dalalet üzerine toplanmaz”(7) hadis-i şerifleridir. Diğer bir hadis-i şerifte de; “Müslümanların güzel gördüğü şey Allah’ın indi manevisinde de güzel görülmüştür”(8) buyurulmaktadır.

İcmanın hükmünde hata ihtimali yokturİcmanın tahakkukundan sonra ona muhalefet edilmezçünkü cumhura muhalefet büyük bir hatadır.

İcma’dan sonra gelen delil ise kıyastır. Kıyas lügatta takdir, müsavat, bir şeyi diğer bir şey ile ölçmek mânasına gelir. Buna “mukayese” de denir. Istılahı manasını ise, usul âlimleri muhtelif suretlerde tarif etmişlerdir. Bu tariflerin ikisini takdim ediyoruz:

Kıyas; bir şer’i meselenin hükmünü esas alarak, o meseleye misil ve benzer diğer bir mesele hakkında hüküm izhar etmektir.

Kıyas; şer’i hükmü malûm olmayan bir hâdiseyi; hükm-ü şer’isi malum olan başka bir hâdiseye teşbihle hüküm vermektirŞöyleki; iki hâdiseden birinin illeti gibi bir illet, diğerinde de bulunursa, onun hükmü gibi bir hüküm bu ikinci hâdise için de verilebilir. Fıkıh kitaplarımız, kıyas ile tespit edilen hükümler ile doludur. Şunu da ifade edelim ki, kıyas yapmak zannedildiği gibi kolay bir iş değildir. Şöyle ki, bir hükmün çeşitli illetlerinin bulunması halinde bunların hangisinin fetvada esas tutulacağına karar vermek ancak mütehassıs fukahanın işidir.

Kıyasın hüccet olması hem Kitap, hem sünnet hem de icma-i ümmet ile sabittir. Kur’an’daki delil "Ey akıl sahipleri ibret alın!..”(9) âyet-i kerimesidir. Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır (rh.a.) bu âyetin tefsirinde, “İbret almak diye hulâsa ettiğimiz i’tibar, meşhud olan bir malûma dikkat edip ondan bir meçhulü bilmeğe intikal eylemek demek olur. Bu da usûl-ü fıkıhta kıyas denilen istinbat usûlünün ta kendisidir. 
Onun için fukaha işbu  
“ibret alın”  emrinden kıyasın hücciyyetine istidlal eylemişlerdir. ” (10) buyurmuşlardır.

Kıyas’ın Sünnet-i seniyyedeki delili ise, Efendimizin (sav) Muaz b. Cebel’i Yemen’e gönderirken onunla yaptığı şu konuşmadır:

Fahr-i Kâinat Efendimiz, ashabın fakih ve âlimlerinden Muaz İbn-i Cebel Hz’lerini Yemen’e kadı olarak gönderdiğinde kendisini imtihana tabi tutarak şu sualleri sordular:

– Ya Muaz ne ile hükmedeceksin?

Kitab ile hükmederim Yâ Rasûlallah.

–  Ya O'nda bulamaz isen ne ile hükmedeceksin?

– Sünnet-i seniyye ile hükmederim.

– Onda da bulamazsan.

– Artık o zaman rey’im ile içtihat ederim ya Rasûlallah, dedi.

Hazret-i Peygamber (a.s m.) Hazret-i Muaz’ın bu cevaplarından çok memnun oldular ve;

“Cenâb-ı Hakka hamdederim ki, Rasûlünün elçisini, Rasûlünün razı olacağı şeye muvaffak buyurmuştur” dediler.(11)

Sahabe-i kiram ve selef-i salihin birçok meselede kıyas ile amel ettiler. Diğer sahabe ve müçtehidin-i izam da bunu gördükleri halde reddetmediler. Böylece kıyas hakkında bir icma vukua gelmiş oldu. Şu halde kıyasın hüccet olması icma ile de sabit oldu.

Bu dört delile asli (ana) deliller denir ki, bu dört delil üzerinde bütün âlimler ittifak etmişlerdir. Bunlardan başka tâli (yan) deliller de vardır ki, âlimler farklı yalnız tâli deliller ortaya koymuşlardır. Bunlardan bazıları şunlardır:

İstihsan: Bir müctehidin genel hükümden vazgeçip, bazı sebeblerle güzel gördüğü başka bir çözümü benimsemesi demektir. Özellikle Hanefi fakihleri bu metoda sıkça başvurmuşlardır.

Masalaha: Fayda temin etme, zararı savma anlayışıdır.

Örf ve Adet: Bazı müctehidler ictihadlarında o bölgenin örf ve âdetini de dikkate almışlardır. Yalnız bu örf ve âdetlerin hiçbir zaman âyet ve hadislere ters düşmemesi lazımdır.

Sahabe Sözü: Bazı müctehidler ictihadlarında Sünneti en güzel şekilde yaşamaya gayret eden sahabenin yaşayışını ve tavsiyesini dikkate almışlardır.

Sedd-i Zera’i: Harama yol açacak olan davranışların yasaklanması, kötülüğe gidecek yolların kapatılması demektir.

Rey ve İctihad: Olayları anlama ve İslâm’ın emirleri doğrultusunda yorumlama demektir.

Müctehid olan kişi herhangi bir İslâmi meseleyi çözmek için önce o mesele ile ilgili âyeti olup olmadığına bakar. Sonra Hz. Peygamberin sünnetine yani hadise müracaat eder. Bunlarda bulamazsa konuyla ilgili âlimlerin görüşünü (icmanın olup olmadığını) araştırır. Onda da bulamazsa kıyas yaparak meseleyi çözmeye çalışır. Asli delillerle meseleyi çözemeyen müctehid yukarıda sayılan tâli yollara başvurarak illaki meseleyi çözüme kavuşturur.

İslâm Allah’tan gelmiştir, Hz. Muhammed (sav) tarafından da öğretilmiştir. M. Hamdi Yazır (rh.a.)’in ifadesiyle; “İslâm, vaz’ı ilahidir. İslâm’da vaz’ı ilahiyi bildiren delil dörttür. Kitap, Sünnet, İcma-ı Ümmeti, Kıyastır. Bunlardan evvelki üçü müsbit ve dördüncüsü muhzirdir.”(12) İcma, bir hükmün ispatlanmasında nass (Kitap ve Sünnet) gibi bir temeldir. İcma ile sabit olan bir şey nass (birinci manaya göre) ile sabit gibidir, dinî hükümleri ispat eden nass ile icma`dır. Dolayısıyla kitap, Sünnet, İcma-ı Ümmet ve Kıyas-ı Fukaha ölçülerine uymayan İslâm anlayışları sahtedir; bâtıl ve âtıldır.

İslâm’da mezhebİslâm’ı anlamak ve yaşamak için vardırİslâm’dan bağımsız ve bağlantısız mezhep olmaz. Hak mezhepler, temel referansları doğru okumayı başaramayacak kişileri kendi heva ve hevesleri ile dini anlama çabası içine girmekten kurtarmışlardır. Bu nedenle müctehid imamlara ne kadar dua etsek azdır. Günümüzde; “Din’i ‘mezhepler üstü’ bir anlayışla ele almak, temel referansları mezheplerin dar çerçevesine hapsolmadan kuşatıcı bir açıdan görmek/okumak” iddiasında bulunanlar, kendileri gibi biri dini anlamada “dar çerçeveye hapsolmayan kuşatıcı bir açı”yı yakalayabiliyor da, geçmişin o deha sahibi müçtehitleri bunu yapma yeteneğinden mahrum kalmışlar öyle mi? Bu iddiada bulunanlar da edille-i şer’iyyenin etrafında şüphe oluşturanlardan sayılırlar. Edille-i şeri’yyeden şüphe etmek veya etrafında şüpheler oluşturmak, dinsiz kalmış olmanın habercisidir. Edille-i şeri’yye’den şüphe edip İslâm ile birlikte başka din seçmeyeceğiz. Semavat üstümüze çökse, yer altımızdan kaysa da biz edille-i şeri’yye’den vazgeçmeyeceğiz.

__________________

(1) Suphi es-Salih, İslâm Mezhepleri ve Müesseseleri, Çev. : İ. Sarmış, İstanbul 1981, 176

(2) İbn Abidin, Reddü`l-muhtâr Haşiyesi Terc: Ahmed Davudoğlu, İstânbul, 1982, I, 35

(3) Hicr Suresi (15), 9 

(4) el-İ’tisam, I, 79

(5) Ahmed Emin, Fecru’l- İslâm, s. 280

(6) Nisa Suresi (4), 115 

(7) İbn-u Mâce, Fiten 8 

(8) Müsned-ü Ahmed 1, 379; Keşfu’1-Hafa 2, 188; Sehâvi, Makâsıdu’l-Hasene s. 432

(9) Haşr Sûresi/ 2 

(10) Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. 7, Sh: 4816 

(11) Sünen-i Ebu Davud, Akdiye 11, 3592-3593 

(12) Hak Dini Kur’an  Dili (M. Hamdi Yazır) C:1, Sh: 88, İst/1971

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
Haber Akışı
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya