İslâmi Siyasetin Değeri ve Hükümet Sistemlerinin Tahlili
Biz Müslümanların hayat tarzı, tarihi ve kültürü, hıristiyan batılılardan oldukça farklıdır. Hıristiyan batılının kendi hayat tarzı ve kültürü içinde ürettiği kelime ve kavramları aynen kullanmamız ya da sadece bizim hayat tarz ve kültürümüzün ürettiği ve bizi anlatan kelime ve kavramlara yakın olduğunu düşündüğümüz yabancı kelime ile ifade etmemiz bizi yanlışlara sürükleyebilir. Son yıllarda modernizmi benimseyen bazı İslâmcı aydınlar ‘İslâm’ın somut/klişe bir devlet ve yönetim modeli öngörmediğini’ ileri sürmektedirler. Buna nazari ve pratik açısından itiraz etmenin bir anlamı yoktur. Fakat İslâmi siyaset düşüncesinin modern zihinle yeniden şekillendirilmesi ve üretilmesi için bir argüman olarak kullanılması doğru değildir. İslâm’ın somut bir hükümet sistemi (siyasi model) önermemiş olmasının, bu alanın tamamen başıboş bırakılmış beşeri bir alan olduğu zannı, modernist zihnin bir ürünüdür. Dolayısıyla, İslâm’ın gerek Kur’an’da, gerekse sünnette somut bir devlet modeli önermemiş olmasından hareketle, modernist İslâmcıların iddia ettikleri gibi, bu alanın, dinden arındırılmış, tamamen seküler ve rasyonel bir alan olduğu iddiası, tek kelimeyle bir hurafedir.
Abdullah Sami Eren
20.02.2019 14:00
128 okunma
Paylaş
KELİMELER ve kavramlar, aynı cemiyetin ve ortak kültür havzasının içinde birlikte yaşayan insanlar tarafından kullanılan ve hayata geçirilen anlaşma vasıtalarıdır. Her kelimenin ve kavramın, yaşanılan ortak hayat tarzı ve kültürü içinde bir karşılığı vardır. Bu bakımdan önemlidir. Biz Müslümanların hayat tarzı, tarihi ve kültürü, hıristiyan batılılardan oldukça farklıdır. Hıristiyan batılının kendi hayat tarzı ve kültürü içinde ürettiği kelime ve kavramları aynen kullanmamız ya da sadece bizim hayat tarz ve kültürümüzün ürettiği ve bizi anlatan kelime ve kavramlara (ki batı dillerinde karşılıkları olmayabilir) yakın olduğunu düşündüğümüz yabancı kelime ile ifade etmemiz bizi yanlışlara sürükleyebilir. Medeniyet kelimesinin “civilization” olarak çevrilmesi bu açıdan bakıldığı zaman yanlıştır. Çünkü medeniyet ve civilization, iki farklı hayat tarzının ve kültürünün ortaya çıkardığı iki farklı terimdir. Medeniyeti civilization olarak çevirir ve kullanırsak, bunu okuyan bir batılı, medeniyet ile kasdettiğimiz şeyin kendi tarih, hayat tarzı ve kültürü içinde üretilen “civilization” ile aynı olduğunu, yine bir Müslüman okuduğu zaman da civilization kelimesinin ‘medeniyeti karşıladığını düşünebilir. Bunlar, insanları yanıltıcı sonuçlara götürebilir. Zira Hıristiyan ve Müslüman kültürlerin ürettiği kelime ve kavramlar, kendi inançlarının tezahürü olan kelime ve kavramlardır. Meselâ “hadis” veya “sünnet” kelimelerinin İngilizce’de tam karşılığı yoktur. Bu kelimeleri sadece İngilizce telâffuza uygun olarak “hadith” veya “sunne” olarak yazıp kullanabiliyoruz. Bilindiği gibi civilization kelimesi, “civil” kelimesinden üretilmiş bir kelimedir ve “yurttaşlıkla ilgili”, “devlete ait”, “resmî” hatta “kibar ve nazik” gibi çeşitli mânâları muhtevîdir. Civilization, batıda ve bütün hıristiyan dünyada hep, “gelişme, kalkınma, ilerleme”yi kapsayan bir mânâyı da muhtevîdir ki, bizim son Osmanlı ve cumhuriyetin batılılaşmacı eliti, batının binalarına, caddelerine, düzenine “medeniyet” yakıştırması yapmıştır. Nitekim Ziya Paşa’nın gazelindeki “Diyâr-ı küfrü gezdim, köşkler kâşâneler gördüm / Dolaştım mülk-i İslâmı, cümle vîrâneler gördüm” sözü de bunu ortaya koyar mahiyettedir.
Civilization kelimesi bazı coğrafyalarda, batılıların kullandıkları vahşi yöntemleri ihtivâ etmektedir. Bunu iki misal ile anlatmakta fayda vardır. Hıristiyan misyonerlerin Afrika’ya gelip hıristiyanlığı yaymaları üzerine merhum Ali Mazrui’nin söylediği veciz ifade, bu vahşi yöntemlere çağrıştırmaktadır: “Hıristiyan Avrupalılar Afrika’ya, topraklarımıza geldiklerinde onların bir kutsal kitabı ve bizim de topraklarımız vardı. Şimdi bizim kutsal kitabımız var, onların ise toprakları”. Şair M. Akif Ersoy, yaşadığı dönemde batının civilization anlayışını medeniyet olarak takdim edenlere “Senin medeniyet dediğin, tek dişi kalmış canavar” cevabını vermiştir.
Bilindiği gibi “Medeniyet” kelimesi, “medine” kelimesinin bir versiyonudur. Medine aynı zamanda şehir (mısr) mânâsına gelmektedir ama, “Yesrib” iken “Medine” olan şehirde, Peygamberimiz Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Vesellem) ile birlikte ortaya çıkan hayat tarzı “şehirlilikten” ibaret değildir. Şehirliliği ihtivâ etse bile “medeniyet”in kökü olan bu “Medine” şehri, Habîbullah’ın, âlemlere rahmet olarak gönderilenin, iki cihan serverinin, “ben güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim” diyen merhametli, vicdanlı, diğergâm, komşusu aç iken uyuyamayan, garibin, mazlumun yanında olan, adaletli bir peygamberin şehridir ve o peygamberin bütün bu vasıfları, bu şehrin üzerine sinmiştir. İşte bence İslâm medeniyeti de Peygamberimiz Efendimiz’in (Sallallahu Aleyhi Vesellem) bu vasıflarının sarıp sarmaladığı Medine’nin bir boyutudur. Dolayısıyle “Medeniyet” olma özelliği sadece İslâm’a mahsustur ve medeniyetin mikro organizması olan mü’min kulun Allah’a (cc) teslimiyetiyle şekil kazanır. O halde İslâm medeniyetinde mü’min kul, hakikate ayarlıdır. Bu hakikate ayarlı olmak, onun her şeyine yansır, ortaya koyduğu sanat eserine, yaptığı işe, her türlü ameline, insan ilişkilerine, tek kelimeyle her şeyine. Medeniyet denilen batılı (ve doğulu) toplumlarda bunu görebilmek mümkün değildir. Hakikat ve hakikate uyan insan merkezli medeniyet, bu bakımdan sadece İslâmiyet’e özgüdür ve içinde hakikat ile beslenmiş bir zihnin, aklın ve kalbin yansımalarını taşır. Meselâ; medeniyette bir ruh olmalıdır, vicdan olmalıdır… merhamet olmalıdır… hoşgörü olmalıdır… paylaşım olmalıdır… diğergâmlık olmalıdır… adalet olmalıdır, sadece Allah’a (cc) yönelen kulun hürriyeti olmalıdır.  Bütün bunların dışında medeniyet, ki kasdettiğim İslâm medeniyetidir, insanın ve nefsin bütün hallerine de yansıyan bir medeniyettir. Nefs-i emmâreden nefs-i sâfiyyeye (kâmile) kadar nefsin bütün halleri, bu medeniyet içinde yaşayabilir. İslâm medeniyetinin mikro ve başlangıç örneği olan Medine şehrinde ve bu şehrin merkezinde Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem) vardır… Efendimizden sonra ise makro mânâda İslâm medeniyetinin merkezinde Hz. Peygamber’in (Sallallahu Aleyhi Vesellem) vârisi olan âlim ve ârif olan insanlar, tek kelimeyle insân-ı kâmil vardır. Bunlara “civilization” teriminin içerisinde yer bulmak mümkün değildir. Medeniyetin kaynağı hakikattir, hakikat ile yükselir ve aynı zamanda hakikatin koruyucusudur. Bu bakımdan medeniyeti civilization civilizationu da medeniyet olarak çevirmek uygun değildir. Bu tesbitten sonra İslâmi siyasetin değeri ve hükümet sistemlerinin tahliline geçebiliriz.
Son yıllarda modernizmi benimseyen bazı İslâmcı aydınlar ‘İslâm’ın somut/klişe bir devlet ve yönetim modeli öngörmediğini’ ileri sürmektedirler. Buna nazari ve pratik açısından itiraz etmenin bir anlamı yoktur. Fakat İslâmi siyaset düşüncesinin modern zihinle yeniden şekillendirilmesi ve üretilmesi için bir argüman olarak kullanılması doğru değildir. İslâm’ın somut bir hükümet sistemi (siyasi model) önermemiş olmasının, bu alanın tamamen başıboş bırakılmış beşeri bir alan olduğu zannı, modernist zihnin bir ürünüdür. Dolayısıyla, İslâm’ın gerek Kur’an’da, gerekse sünnette somut bir devlet modeli önermemiş olmasından hareketle, modernist İslâmcıların iddia ettikleri gibi, bu alanın, dinden arındırılmış, tamamen seküler ve rasyonel bir alan olduğu iddiası, tek kelimeyle bir hurafedir. İslâm tarihini ve İslâm geleneğini modern zihinle okuma hastalığı, her alanda olduğu gibi, İslâm siyaset düşüncesini okuma ve yorumlama konusunda da sahih olmayan tezler, iddialar ortaya atılmasına zemin oluşturmaktadır. Bu yanılgılardan biri; dört raşid halifenin her birinin farklı usüllerle de olsa bir tür seçimle (şura-istişare-biat) işbaşına gelmiş olmalarına dayalı pratiklerin, sahih İslâmi yönetim örnekleri olarak okunup, “demokrasi” olarak nitelendirilmesidir. Esasında Batı tecrübesinde, ilahi otoritenin yerine beşeri/seküler bir otorite ikame etmeyi ifade eden demokrasinin, modern İslâmi zihinle yeniden üretilmesi çelişkili bir okuma biçimidir. İslâm medeniyetinin hulefa-i raşidin dönemi siyasi tecrübesinin, en az bin yıl sonra, başka bir medeniyetin yani Batı’nın tarihsel, sosyolojik ve teolojik koşullarında ortaya çıkan bir tecrübe üzerinden okunması hem anakronizm, hem paradigma yanılgıdan başka bir şey değildir. Açıkçası, dört halife dönemini içeren tarihsel tecrübeyi, İslâm geleneğinin üretmiş olduğu nev’i şahsına münhasır sahih ve özgün pratikler olarak okumak daha doğru bir yaklaşımdır. Bir diğer çelişkili yaklaşım ise, dört halife dönemi sonrasında ortaya çıkan, hilafetin/devlet başkanlığının veraset yoluyla intikalinin yani saltanata dayalı hilafet sisteminin, modern zihinle “monarşi” olarak tanımlanması ve “demokrasi” olarak nitelendirilen dört halife döneminden uzaklaşmanın da dinden uzaklaşma yani  “sekülerleşme” olarak yorumlanmasıdır. Oysa monarşinin, köken itibarıyla gerek Mısır, Yunan, Roma (Batı), gerekse Babil, Sümer, Pers-Sasani (Doğu) devlet geleneklerinde dini bir mahiyet taşıdığı, kralların güç ve yetkilerinin tanrıya dayandırıldığı ve tanrının yeryüzündeki temsilcisi sayıldığı (divine rights of kings) ve tanrı-kralların olduğu anlayışından geldiği hesaba katıldığında, böylesine ruhani bir sistemin sekülerleşme olarak okunmasının ciddi bir çelişki oluşturduğu da ayrı bir problemdir. Modernleşme öncesi tarihin hiçbir döneminde hiçbir topluluk modern dönemde olduğu gibi kutsaldan tamamen arındırılmış biçimde seküler ve profan (dine karşı ilgisiz) olmamıştır. Dolayısıyla modern öncesi bütün cemiyetlerin ister ilahi-semavi kaynaklı, ister beşeri karekterli olsun mutlaka kutsalla ya da metafizikle bir bağı ve ilişkisi vardır. Ancak İslâm toplumunun kendi dinamikleriyle ortaya çıkardığı hilafet/imamet/sultanlık kurumu, ne modernite öncesi dönemdeki Hıristiyanlık ve diğer kültürlerdeki gibi kutsal/tanrısal bir krala, ne de modern dönemdeki gibi tamamen seküler bir hükümet modelinin karşılığı değildir. Halife/sultan meşruiyetini dinden almakla birlikte bizzat kutsal ve tanrısal bir şahsiyet ya da tanrının yeryüzündeki temsilcisi veya vekili değildir. Bazı istisnai yanlış pratiklerin varlığı, bu hakikati ortadan kaldırmaz. Zira, İslâmi siyaset anlayışında halife/sultanlara yönelik azil (görevden alma) ve huruc (başkaldırma) hak ve yetkilerinin varlığı, saltanatın/otoritenin mutlak ve tanrısal vekalete dayalı olmadığının çok açık bir göstergeleridir. Halifenin/sultanın icraatlarının şeriatın denetimine tabi olması ve şeriat tarafından sınırlandırılması; yine halifelerin (sultanların) yargılanabilir olmaları bunun en açık delilidir. Dolayısıyla İslâm ümmetinin kendi zihinsel ve tarihsel koşullarında ortaya çıkan saltanata dayalı hilafet tecrübesini monarşi olarak değerlendirmek, bir tasavvur hatasıdır. Saltanatı Müslümanların zihninde problemli hale getiren asıl husus, bize göre, onun İslâmiliği/gayr-ı İslâmiliği ya da seküler olup olmaması meselesinden ziyade; dört halifenin de geliş usulünün, gerçekten dönemin tüm dünyada cari siyasi muhayyilesinin çok üstünde yöntemler olması ve dolayısıyla saltanat sistemine geçişle birlikte, yakalanmış olan bu yüksek siyasi bilincin birden bire çok gerisine düşülmüş olmasıdır. Nitekim Ümeyyeoğulları yerine Alioğulları geçseydi durum yine değişmeyecekti, sonrasında Abbasoğulları’nın geçmesiyle de durum zaten değişmemişti. Buna rağmen, saltanata dayalı hilafet sistemini de eksiği ve kusuruyla mutlak monarşi tecrübesinden farklı olarak, İslâm toplumunun kendi tarihi ve zihni tercihlerinin ürettiği bir tecrübe olarak değerlendirmek gerekir. Nihayetinde bunun arka planında fitne ve nifakın ortadan kaldırılması, ümmet birliğinin tesis edilmesi gibi dini gerekçeler ve sahabe içtihadı ve icma gibi dini argümanlar üzerinden bir meşruiyet üretilmesi söz konusudur. Yine bu sistemde, her ne kadar keyfiyeti muğlak da olsa ‘şura-istişare-bey’at’ gibi siyasi uygulamalar üzerinden bir meşruiyet oluşturma gayreti her zaman olmuştur. Günümüzde ‘modern zamanın ruhu’ gibi hayali iddialarla, zaman içinde yolculuk yapan ve geriye dönüp tarihi olayları okuyan modernist zihnin, Emevi, Abbasi, Selçuklu, Osmanlı sistemlerinin demokrasi değil de saltanat oluşlarına hayıflanarak bunları gayr-ı meşru yönetimler ilan etmesi de bir anakronizmdir. Çünkü bir yandan devlet ve siyasete ilişkin alanın insana bırakılmış seküler bir alan olduğunu iddia edip, bir yandan da saltanat tecrübesini sekülerleşme olduğu gerekçesiyle eleştiren modernist zihnin; insana bırakıldığını iddia ettiği bu alanı doldurmak üzere yüzünü çevirdiği Batı medeniyet havzasında bugün bile hala pek çok devletin tanrısal kaynaklı monarşi ile yönetildiği gerçeğini görmezden gelmesi de bir başka tutarsızlıktır. İlk dört halifenin geliş usülleri, esasen son derece meşru ve bugünün muhayyilesinin bile üstünde yüksek bir pratik olmakla birlikte; bu usül yine de, özellikle son iki halifede, itirazların, nifakın ve fitnenin ortaya çıkmasına engel olamamıştır. Saltanat sistemi, bu yüksek siyasal bilinçten çok aşağılara düşme anlamına gelse de, sonrasında belli bir istikrar getirdiği de ayrı bir gerçektir. Sırf saltanatla yönetilmiş olmaları dolayısıyla tarihimizdeki İslâm’a büyük hizmetler yapmış devletleri seküler, dindışı, gayr-ı meşru yönetimler olarak görmek modern selefilik ile modernist İslâmcılığın birleştikleri ortak noktalardan birisidir. Kısacası, dini olarak kabul edilen bir pratiğin (hulefa-i raşidin) demokrasi gibi seküler bir kavramla; dinden uzaklaşma ve sekülerleşme olarak kabul edilen bir başka pratiğin (saltanat) de monarşi gibi dini/ruhani bir kavramla ifade edilmesi ciddi bir akıl tutulmasına işaret etmektedir.
İslâm’da somut bir devlet modelinin olmadığı ve o alanın Müslümanların inhisarına bırakıldığı temellendirmesinin, bugünün modernist-liberal İslâmcıları tarafından modern Batı siyaset düşüncesine ve modern-Batı tipi yönetim modeline İslâmi meşruiyet üretmek için bir argüman olarak kullanılması; bu temellendirmenin aynı zamanda başka siyasal modeller için, örneğin saltanat sistemi için de meşruiyet argümanı olarak kullanılmasına aynı oranda imkan sağladığı anlamına gelmektedir. Demek ki, meşruiyet için başkaca argümanlara ihtiyaç vardır. Bugünün reel koşullarında, İslâm’dan nasıl bir demokrasi çıkartabilirim sorusundan ziyade, demokraside İslâm’ı nasıl daha iyi yaşayabilirim, sorusunu sormak belki pratik hayat için daha gerçekçi çözümler ortaya çıkartabilir. Ancak medeniyet perspektifinden bakıldığında, kavramları ait oldukları medeniyetin dünya görüşüiçinde değerlendirmek gerekir. Batı’nın kendi tarihi ve teolojik (teslis) koşulları içinde ortaya çıkmış olan demokrasi, modern Batı uygarlığına ait bir birikim ve tecrübenin yeniden yorumlanması halidir. Dolayısıyla, günümüzün verili ve yaygın siyasal paradigması olan modern devlet açısından belki en kullanışlı ve elverişli yönetim şeklinin, galat-ı meşhur olarak “demokrasi” şeklinde ifade edilen mevcut vekalet/temsil sistemi olduğunu söylemek elbette yanlış değildir. Fakat modern paradigmayı bir kenara bırakarak, İslâm’ın kendi medeniyet anlayışı içinden baktığımızda, her iki paradigmanın kendine has dünya görüşleri ve kavramları olduğunu, hatta benzer ya da ortak görünen bazı kavramlara bile birbirinden çok farklı anlamlar yüklendiğini unutmamak gerekir. Siyasal sistemler, ait oldukları medeniyetin bir parçasıdırlar ve o paradigmayla tutarlı biçimde kurgulanması zaruridir. Kuvvetler ayrılığı prensibinde yer alan üç unsur (Yasama-yürütme-Yargı) ile teslis itikadının bir ilişkisi var mıdır? Modern Batı paradigmasının bir ürünü olan modern demokrasi; esası itibarıyla modern paradigmanın insan, hayat, alem tasavvurundan bağımsız değildir. Çünkü siyasal sistemler, salt siyasal yapılar ve varlıklar değil; ontolojik ve kozmolojik bir tasavvurun, bir dünya görüşünün, bir medeniyet paradigmasının ürünüdür. Bu bağlamda siyasal sistemler, daha en başında, en temelde, insana bakış ve insanı kavrayış noktasından itibaren bile bir ayrışma içerisindedir ve bu ayrışma hayatın her alanında devam eder. Dolayısıyla İslâm ile demokrasinin birbirine kıyaslaması, bunları birbirine irca etme çabaları ‘öğrenilmiş çaresizlikten’ başka bir şey değildir. Her iki paradigmayı kendi makuliyet ve meşruiyet alanları içinden okumak ve değerlendirmek gerekir. İslâm geleneğini yeniden inşa etme süreci içinde Müslümanlar; İslâmi siyaset anlayışının potansiyeli ve imkanları içerisinde, modern devlet açısından en elverişli yöntem olan demokrasiden daha üstün, daha adil, insani, ahlaki siyasal modeller ve formülasyonlar ortaya koymanın arayışı içinde olmak durumundadırlar.
İslâm’ın somut bir devlet/hükümet sistemi modelini önermemiş olması, İslâm’ın, devlet ve siyasete ilişkin tasavvurunun olmadığı anlamına gelmediğini unutmamak gerekir. İslâm’dan ruhban sınıfına dayalı bir siyasal rejimin çıkması ne kadar ihtimal dışı ise, seküler bir siyaset ve devlet teorisinin çıkması da aynı nispette ihtimal dışıdır. Oryantalistlerin yana yakıla tarihsel tecrübe içinden seküler motifler yakalama gayretleri, son tahlilde beyhude bir uğraştır. Sultanlara, örf ve maslahat kapsamında, tazire yönelik bazı takdir yetkilerinin tanınmış olmasının “siyaset” olarak nitelendirilmesi, siyaset alanının İslâmi siyaset modelinden bağımsız, sekülerleştirilmiş bir alan olduğu anlamına gelmediği malûmdur. Yine kimi oryantalistlerin, halife ve sultan ayrımından İslâmi bir laisizm çıkarma çabaları; “şer’i ve örfi yasalar”, “şer’i ve sultani yasalar” türü ayrımları seküler ayrımlar olarak okuma gayretleri, en iyimser ifadeyle Batı paradigması içinden bakarak İslâm’ı anlama gayretinin bir sunucudur. İslâm’ın somut bir siyasal model önermemiş olmasını seküler bir siyaset tasavvuru için argüman yapmaktan daha garip olanı ise İslâm’dan somut bir model beklentisi içinde olmaktır ve bunun olmayışını eleştiri konusu yapmaktır. İslâm’ın devlete dair görüşünü bir kalıbın içine sıkıştırmak ve sabitlenmiş bir modeli ya da tarihsel bir tecrübeyi aynen dondurarak İslâmi model olarak takdim etmek, geleneğin, kendini üreten, yenileyen, inşa eden dinamik ruhuyla mütenasip değildir. İslâm’ın siyaset tasavvuru, İslâm geleneğinin bir parçasıdır ve İslâm’ın Allah, peygamber, vahiy, insan, bilgi, akıl, alem tasavvurundan bağımsız ele alınamaz. İslâm’ın somut bir model önermemiş olmasından çıkartılması gereken bize göre doğru anlam şudur: İslâm’ın müsbit ve müzhir delillerini dikkate almak ve temel hedeflerini gerçekleştirmek için (içinde bulunduğumuz hali de dikkate alarak) bütün imkanları seferber etmek gerekir. Bu da şu demektir: Her önerdiğiniz ve ortaya koyduğunuz sistem formülasyonlarının her zaman mutlaka daha iyisi vardır ve Müslümanlar her zaman daha iyi olanı (ma’ruf) inşa etmenin gayreti içinde olmalıdırlar.
 
Misak Dergisi 338. Sayı
Ocak 2019

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
Haber Akışı
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya