Müslümanların Musibetlerle İmtihan Edilmelerinin Hikmeti ve Müsabere
Tarih boyunca müslümanların değişik belâ ve musibetler ile karşı karşıya kaldıkları bilinmektedir. Özellikle salih kimselerin maruz kaldıkları zorluklar daha fazladır. Tahkiki imana haiz olan her mükellef, bu sıkıntıların Allah'tan geldiğini ve her birinin birer nimet olduğunu bilirler. Bir şâirin ifade ettiği gibi; "Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş; Bürhan sorardım aslıma, aslım bana bürhan imiş." Peygamber efendimiz'den (sav) rivayet edilen bir hadis-i şerif'te, belâ ve musibetlerle imtihan edilen müslümanların kıyamet hali şöyle ifade edilmiştir. "Kıyamet günü belalara uğramış olanlara tartı kurulmaz. Onların ecirleri sağanak halinde üstlerine boşaltılır."
İbrahim DÖNERTAŞ
10.04.2019 12:45
84 okunma
BİR imtihan vesilesi olan dünya hayatı, Müslümanlar için birçok zorluklarla doludur. Tarih boyunca müslümanların değişik belâ ve musibetler ile karşı karşıya kaldıkları bilinmektedir. Özellikle salih kimselerin maruz kaldıkları zorluklar daha fazladır. Tahkiki imana haiz olan her mükellef, bu sıkıntıların Allah'tan geldiğini ve her birinin birer nimet olduğunu bilirler. Bir şâirin ifade ettiği gibi; "Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş; Bürhan  sorardım aslıma, aslım bana bürhan imiş."
Peygamber Efendimiz'den (sav) rivayet edilen bir hadis-i şerif'te, belâ ve musibetlerle imtihan edilen müslümanların kıyamet hali şöyle ifade edilmiştir: "Kıyamet günü belalara uğramış olanlara tartı kurulmaz. Onların ecirleri sağanak halinde üstlerine boşaltılır."(1) İmam Gazali 'El İhya' isimli eserinde, "Mîzan" konusunu izah ederken cennete ilk olarak girecek olan bir topluluktan bahsetmiş ve şöyle demiştir: "Bir grup da vardır ki, günahları yoktur. Bir dellâl çağırır: 'Her hâl ü kârda Allah'a hamd edenler ayağa kalksınlar!' Binaenaleyh onlar ayağa kalkar ve cennete giderler."(2) Belâ ve musibete uğrayan müslüman "Elhamdulillah" der, yani başına gelen hadiseleri Allah'a hamd ederek karşılarsa kıyamet gününde kendisi için bir hüccet olur. Yine aynı eserde kıyamet gününün uzunluğu bahsinde, Peygamberimiz (sav)'den şu hadis nakledilir: "Allahu Tealâ, kesenin içerisindeki okların bir araya getirildiği gibi, uzunluğu ellibin sene olan bir günde sizi bir araya getirip yüzünüze bakmadığında haliniz ne olacaktır?" buyurarak, Âdem (as)'dan kıyamete kadar yaşamış olan bütün insanların, adeta bir ok destesi gibi tıklım tıklım, sıkışık bir vaziyette, bir ter denizinde ve güneşin bir mızrak boyu kadar yaklaştırıldığı halde iken, bu hal üzere kalacakları zamanın uzunluğu üzerinde durarak onları uyarmıştır. Fakat yine bir başka hadisi şerifte; "O gün (mahşer günü) mü'min'in üzerinde hafifleşir. Öyle ki, dünyada kılmış olduğu bir farz namazdan daha hafif gelir ona"(3) buyurarak Müslüman ve müttaki kullarına çok büyük bir müjde vermiştir. Aynı zamanda da kendisine bela ve musibet verilenlere, kıyamet günü rahmet yağmur gibi yağdığı gibi, onlara ziyade olarak ecirler ve sevaplar verilecektir. Nitekim mürsel bir heberde Peygamberimiz Efendimiz (sav); "Kıyamet günü başlarına (dünyada) bela ve sıkıntı gelenlere sevap verileceği zaman, dünyada sıkıntı çekmeyenler, o gün derilerinin keskin aletlerle kesilip parçalanmasını isteyeceklerdir.(4) buyurmuştur. Dünyada belalara ve musibetlere mâruz kalıp da akibetleri güzel olan Müslümanlara, diğer Müslümanların imreneceğini, belalara mâruz kalmış Müslümanlar gibi olmak isteyeceklerini haber vermiştir. "İnkâr edenlere dünya hayatı süslü gösterildi. Onlar inananlarla alay ederler, Oysa kıyamet günü müttakiler onlardan üstündürler"(Bakara, 2/212) buyuran Rabbimiz, dünyada iken, dünyanın süsüne, geçici nimetlerine aldanarak, Allah rızasına uygun hareket etmedikleri gibi, bir de dünya da namaz kılarak, oruç tutarak zahmet ile gayret eden ve nefsini Allah'ın yasak ettiği günahlardan alıkoyarak, nefsi ile mücadele eden Müslümanlara "ot gibi yaşıyorlar" diyerek alay eden müstekbirlerin, mahşer günündeki acınacak hallerini iyi tefekkür etmek gerekir. Son tahlilde dünya hayatı Müslümanlar için bir gurbet, bir sıkıntı yurdudur. Onların anayurdu cennettir. Çünkü onların gerçek yaşam mekânı, eşleri ve hakiki akrabaları ve temiz, pak komşuları, evleri ve bahçeleri, tatil beldeleri oradadır. Kâfirlerin ise görüp göreceği nimet bir gün dümdüz edilecek, yok olacak dünya metaıdır. Peygamber efendimiz (sav) bir hadisi şeriflerinde; "Dünya mü'minin zindanı, kâfirin ise cennetidir"(5) buyurarak, Müslümanın dünyada bir zindan hayatı yaşadığını, ölümü ile birlikte bu zindandan tahliye olacakları beyan edilmiştir. Kâfirler ve mücrimler için çok zor olacak olan ölüm olayı bile, özellikle sıkıntılar içinde bir hayat geçiren, takva sahibi mü'minler için farklı keete haizdir. Onlar için Azrail'in (as) ruhlarını almaya geldiği zamandaki görüntüsü bile büyük bir nimettir. Çünkü Azrail (as) takva sahiplerinin canını alırken çok güzel bir surette görünecektir.
Kur'an'ı Kerim'de; "Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz." (Bakara, 2/216) hükmü beyan buyurulmuştur. Meselelere dar bir açıdan bakan ve tamamını görmekten mahrum olan insanların isabetli karar vermeleri kolay değildir. Mutlak ilim sahibi bir Allah (cc), yaratmış olduğu kullarının gelecekteki faydalarını bildiği gibi, zararlardan uzak olması için nelere ihtiyacı olduğunu da bilir. İmam Kurtubi (rha) hayır ve şerri şöyle açıklar: "Hayır'ın gerçek mahiyeti faydası, zararından daha fazla olan demektir. 'Şer' ise zararı, faydasından çok olana denilir. Hiçbir şer ihtiva etmeyen hayır cennet, hiçbir hayır ihtiva etmeyen şer ise cehennemdir. Allah'ın dostlarına inen belâ hayırdır, çünkü onun verdiği dünyadaki acı dolayısıyla zararı azdır. Hayrı ise âhiretteki pek büyük sevap ve mükâfatıdır"(6) diyerek, ahirette büyük cezaları gerektiren suçlar için dünyada çok daha az bir ceza ile temizlenmenin ya da ahirette karşılığının çok büyük mükâfatlar ile karşılık göreceği dünya sıkıntılarının, karşılığında çok büyük sonuçlara vesile olacağından basit kaldığını ifade eder. Peygamber efendimiz (sav) bir hadisi şeriflerinde; "Cehennemliklerin en hafif azab görecek olanı, (ayağında) ateşten iki ayakkabı bulunan kimsedir. Onun beyni, bunlardan tencere kaynar gibi kaynar. Kendisi cehennemliklerin azab yönünden en hafif olanı olduğu halde, hiç kimseyi kendisinden daha fazla azaba duçar olduğunu zannetmez."(7) buyurarak, gaybi bir hakikati haber vermiştir. Küçük bir azab için durum bu iken, büyük azaplarda ise durum nasıl olur acaba?
Dünyada başımıza gelen sıkıntılar veya İslâm devletinin suç işleyen Müslümanlar için uygulamış olduğu had ve tazir cezaları, Müslümanları işlemiş oldukları o günahtan temizler ve o suçtan dolayı kul hakkı hariç olmak üzere ahirete temiz olarak gitmelerini sağlar. Bu hususta Birinci Akabe beyatında Allah Rasulu (sav): "Geliniz, Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayın; hırsızlık etmemek, zina yapmamak, çocuklarınızı öldürmemek, yalan dolanla hiçbir kimseye iftira atmamak, hayırlı bir İşte bana muhalefet etmemek üzere bana beyat edin! Sizden, verdiği sözde duranın ecir ve mükâfatını Allah üzerine almıştır. Kim insanlık haliyle bunlardan birini işler de, ondan dolayı dünyada cezaya çarptırılırsa, bu ona keffâret olur. Kim de bunlardan, yine insanlık haliyle birini işler de, işlediği o suçu Allah gizler açığa vurmazsa, onun işi de Allah'a kalır. Allah dilerse onu bağışlar, dilerse azaba uğratır"(8) buyurarak, günahkâr olma özelliğine sahip olan insanın, dünyada çarptırılacağı cezanın, o kişinin işlemiş olduğu o günahını örttüğünü ve o günahından temizlediğini beyan etmektedir.
Bu hususta Hz. Ali: "Her kim bir had suçu işlerde kendisine had cezâsı uygulanırsa bu onun keffâretidir"(9) buyurduğu, etrafındakilere "Size Allah'ın kitâbındaki en üstün ayeti haber vereyim mi" dedikten sonra "Başınıza gelen her musibet yaptıklarınız sebebiyledir. Allah çoğunu da affeder" (Şûra, 42/ 30) ayetini okuyup Peygamber'in; "Bunu sana tefsir edeyim mi ey Ali!" diyerek şöyle buyurduğunu nakleder: "Dünyada başınıza gelen her hastalık, cezâ veya bela, yaptıklarınız sebebiyledir. Allah onlara âhirette tekrar cezâ vermeyecek kadar kerimdir. Allah'ın dünyada iken affettiklerine gelince, Allah affettikten sonra cezâlandırmaya dönmeyecek kadar halimdir"(10) diyerek, Peygamberin (sav) bu husustaki açıklamasını nakletmiştir. Yine Hz. Ali keffâret hususunda bir rivayette Peygamberimiz Efendimiz'in (sav) şöyle buyurduğunu ifade etmiştir: "Kim, bu dünyada bir suç işlerse; onunla cezâlandırılır. Allah âdildir, kulunun cezâsını iki kez tekrarlamaz. Kim de dünyada bir günâh işler, Allah onu örter ve affederse, affettiği bir şeyi yeniden cezâlandırmamak konusunda elbetteki Allah, en çok kerem sahibidir."(11) Hadisler bizlere dünya da olumsuz olarak addettiğimiz şeylerin, aslında bizler için büyük bir mükâfatın mükaddimesi ya da büyük bir cezanın kefareti olduğunu müjdelemektedir. Bu sebeple sahabeden suç işleyen bir kısım insanlar bizzat kendileri gelerek işlemiş oldukları günahları itiraf etmişler ve cezalarının verilmesini isteyerek, daha dünyada iken bu günahlarından temizlenmek istemişlerdir. Sahabeden Amr b.Semure (ra) bunlardan biridir. Kendisi Peygamberimize gelerek deve çaldığını itiraf etmiş ve günahından temizlenmesini taleb etmiş, bunun üzerine kendisine uygulanan el kesme cezasının ardından eline bakarak; "Senden beni temizleyen Allah'a hamd olsun. Sen benim bedenimin ateşe girmesine sebep olacaktın" diyerek ahiret ateşinden korunduğu için Allah'a hamd etmiştir.(12)
Kâr ve zarar hesapları dünya hesabına göre değil, Ahiret hesabına göre yapılır. Bu sebeple dünyada başımıza gelen olumsuz şeyler, musibetler, belalar ve cezalar aslında ölüm sonrasında başlayacak olan gerçek yaşantımız için birer hayattır. Ruhumuzu temizler. Onu günahların kirinden, hastalıklarından arındırarak, ona güç ve hayat verir. Eğer kişinin günahı kalmamışsa bu sefer onun Allah katındaki derecelerini arttırır, makamını yükseltir.
Sahabeden biri Hz. Âişe'ye (r.anha) "Kim kötü bir iş yaparsa, cezasını görür." âyetini sormuş, Hz. Âişe de şöyle cevap vermiş: Ben bunu Allah Rasûlü'ne sordum da şöyle buyurdu: "Ey Âişe bu, kulun başına gelen humma, meşakkat ve darlık, (ayağına batan)diken gibi musibetler hakkında Allah'ın kulu ile bîatlaşmasıdır. O kadar ki; kul bir malı koluna koyar da (onu bulamayarak kaybettim zannederek) feryâd eder. Sonra onu cebinde bulur (duymuş olduğu bu bir anlık korku bile onu günahından temizler). Yine o derecede ki mü'min, günâhlarından, kırmızı altının demirci körüğünden çıktığı gibi çıkacaktır"(13) diyerek, değerli olan altının, kendisinin değerini düşüren yabancı maddelerden, belalara ve sıkıntılara uğraması, fitnelere mâruz kalarak sıyrıldığını beyan eder. Geriye kalan da saf altındır.
İbn Kesir tefsirinde Allah Rasulû (sav)'nun şöyle dediğini nakleder: "Kendisini üzen bir düşünceye varıncaya kadar; mü'minin başına gelen bir zahmet, bir acı, bir hastalık ve bir üzüntü onun kötülüklerine keffâret kılınır." Hadîsi Buhârî ve Müslim tahrîc etmişlerdir.(14) Hadiste nakledildiği gibi en küçük bir acı, üzüntü hatta sıkıntılı bir düşünce hali bile Müslümanın günahlarını örter, onun için zerre miktarı bir olumsuzluğun var olması bile, onu ölüm ve sonrasındaki çok büyük tehlikelerden, acılardan kurtaracak birer nimettir.
Peygamberimiz Efendimiz'in (sav); "Ayağına batan dikene varıncaya kadar mü'mine eziyet veren her şey, onun günahlarının silinmesine ve makamının artmasına birer vesiledir"(15) buyurduğu ve günahlardan arınma sonrasında kişilerin derecelerinin yükselmesine vesile olacağını haber verdiği malûmdur. Bu hususta şu hadisi şerifi de hatırlatmakta fayda vardır: "Kul Allah'ın kendisi için takdir ettiği dereceye ameli ile ulaşamaz ise, Allah (cc) onun canına, malına veya çocuğuna bir musibet verir. Sonra ona sabretme gücü ihsan eder. Böylece onun kendisi için takdir ettiği mertebeye ulaştırır."(16)
Belâlara maruz kalan ve bu musibetleri sabır ile ve tevekkül ile karşılayan, isyan etmeyen insanların, bu belâlar vesilesi ile ahiret dereceleri yükselecektir. Bazı insanlar vardır ki nafile ibadetlerde zayıf ve gevşektirler. Fakat bu insanlar Allah'ın samimi kullarıdır. Allah (cc)'de böyle amel gevşekliği olan kullarına merhamet ederek onlara zorluklar ve imtihanlar verir. O kişi de bu belalara sabrederek ve bu yol ile dereceleri artar. Ya da ruhunu, kalbini salih ameller ile besleyemeyerek hasta eden mü'min kullarını, Allah (cc) iyileşmeleri için birtakım nimetlerinden mahrum kılarak, ona sıkıntılar verme pahasına da olsa onun iyileşmesine sebep olacak acı ilaçları ona zorla da olsa içirir. Çünkü o eş-Şafii'dir.
Kur'an'ı Kerim'de; "Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur." (Şuarâ, 26/80) hükmü beyan edilmiş ve gerek bedenlerimize, gerekse ruhlarımıza şifa verenin Allah (cc olduğu hatırlatılmıştır. İnsan hem beden, hem de ruh olduğuna göre, her ikisi de farklı zamanlarda hastalanabilir ve her ikisinin de tedavisi, ilacı farklıdır. Beden için bal gibi maddi ilaçlara ihtiyaç olduğu gibi, ruh için de Kur'an gibi manevi ilaçlara ihtiyaç vardır. Mesela Fatiha suresinin bir adı da, kendisi vasıtası ile şifa verdiği için "Eş-Şifâ"dır. Okuma yolu ile tedavi ettiği için bir adı da "Er-Rukye"dir. Hasta olaninsanın iyileşmesi için doktorlar hasta kişiye perhiz vererek, bir takım yiyeceklerden onu mahrum ederek, onu Allah'ın izni ile tedavi ettiği gibi, Allah (cc) kullarının ruhi hastalıklarını tedavi etmek için, onu dünyada bir kısım nimetlerinden mahrum eder. Bütün bunlar kulun özelliklerine ve Allah'ın takdir ettiği kader çerçevesinde oluşan imtihan sebepleridir. Şu ayet bu durumu ne kadar güzel açıklar: "Eğer insanlar (kâfirlere imrenerek) tek bir ümmet olacak olmasaydı, Rahman'ı inkâr edenlerin evlerinin tavanlarını ve merdivenlerini gümüşten yapardık" (Zuhruf, 43/33) buyuran Rabbimiz, kâfirlere dünyada onların ahiret azabını arttıracağı için daha çok nimet vermek istediğini, fakat bütün insanların da onlara imrenerek kâfir olma pahasına gümüşten evlere kavuşmak için Allah'ı ve onun şeriatını inkâr edeceklerini bildiği için kâfirlere de nimetlerini çok fazla vermemiştir. Kâfirler için aslolan dünya da nimetlenmeleridir. Bu inceliği kavrayamayan bir takım sefih kimseler, Avrupalı kâfirlerin refah ve bolluk içinde olmalarını, onların yaşantılarının doğruluğundan zannederek onları övmekte ve İslâm'ı ya da Müslümanları yermekte, dünya nimetleri için dinini ve ahiretini satmaktadırlar. Allah (cc) kulları için en uygun şeyi bildiğinden dolayı bazı kullarına nimetlerini bol verir, bazılardan ise nimetini kısar. Bu hususta Rasulullah (sav) bir hadislerinde şöyle buyurur: "Tıpkı sizin kendisinden korktuğunuzdan dolayı hastayı yeme ve içmeden koruduğunuz gibi, şüphesiz Yüce Allah da sevdiğinden dolayı mü'min kulunu dünyada korur"(17)
Hasta olan çocuğumuz veya sevdiğimiz kimse için su içmesi zararlı ise, ya da yemek yemesi onun hastalığını arttırıyorsa, çocuğumuz susuzluktan kavrulsa da ona o suyu vermeyiz. Bu onun için sıkıntı da olsa, daha büyük bir zarardan korunması için elzemdir. El-Hâlimi (rha) der ki: "Dua sırasında Ya Şâfi, ya Kâfi! (Ey şifa veren, ey kâfi gelen) demek caizdir. Çünkü yüce Allah, şek ve şüpheleri, hased ve kini kalblerden silip, gönüllere şifa verdiği gibi, her türlü hastalığı, bela ve musibeti kaldırıp, bedenlere de şifa verir. O'ndan başka buna kimsenin gücü yetmez. Bu yüzden bu isimle yalnız O'na dua edilir"(18) Bizlere dünyada vermiş olduğu sıkıntılar ile şifa veren, hayat veren Allah'a hamd olsun.
Cemaatten birisi İmam Şafii'ye "Ey Eba Abdullah! Allah'ın bir kişiyi muktedir kılması mı daha faziletlidir, yoksa bela ile imtihan etmesi mi?" diye sorar. İmam Şafii şöyle cevap verir : "Hiç kimse bela ile imtihan olunmadan muktedir kılınmaz. Allah'ın sebat ve selamı hepsinin üzerine olsun. Allah (cc) Nuh'u, İbrahim'i, Musa'yı, İsa'yı ve Muhammed (sav)' i bela ile imtihana tabi tutmuştur. Sabredince de onları muktedir kılmıştır. Hiç kimse kesinlikle acı çekmeden kurtulacağını zannetmesin"(19) Ancak zorlu imtihanlara tabi tutulmuş, zorluklara sabretmiş, ruhsatlarla değil de, azimetlerle amel etmiş olan insanlar dünyada iktidar ile imtihan olabilirler. Allah (cc) bu hususta Kur'an'ı kerim'de:" "Hani Rabbi, İbrahim'i birtakım kelimelerle (Belâlarla: İbtila) sınamıştı. O da (istenenleri) tam olarak yerine getirmişti. (O zaman Allah İbrahim'e): 'Seni şüphesiz insanlara imam (önder) kılacağım' dedi. (İbrahim) 'Ya soyumdan olanlar?' deyince (Allah:) 'Zalimler benim ahdime erişemez' dedi." (Bakara, 2/124) Allah (cc) İbrahim (as)'ı ateşe atılma, yurdundan hicret etme, çocuğunu boğazlama, eşini ve küçük çocuğunu çölde yalnız başına bırakma gibi bir takım ağır imtihan (bela)lar ile sınayınca, İbrahim (as) bunların gereğini yerine getirince, Allah (cc) onu insanlara önder kılmış ve Ulu'l Azm peygamberlerin içinde yer alarak, peygamberlerin babası olmuştur. Allah (cc) onu yüceltmiştir. Musibetlerin ve belâların çokluğu, insanın ruhen olgunlaşmasını ve güzelleşmesini sağlayan unsurlardandır.
Bu hususta Mevlana güzel bir hikâye nakleder: "Çobanın biri şehre gitmiş vitrinleri geziyormuş. Bir ayakkabıcı dükkânının önünde durmuş. Çobanın ayağındaki, çarıkla vitrindeki parlak ve güzel ayakkabı konuşmaya başlamış; Çarık: "-Kardeş, sen de inek derisindensin bende. Ama sen nasıl oluyor da vitrinlere kurulmuş, pırıl pırıl parlamaktasın? Ben ise perişan bir vaziyette sürünmekteyim, bu adalet mi? Ayakkabı şöyle cevap vermiş: "-Arkadaş, her ikimizde inek derisindeniz, ama farkımız var. Sen hiç bizim gibi makaslarla doğrandın mı? Bizim gibi cenderelerden geçip, kalıptan kalıba girip, çekiçler yedin mi?" Çarık cevap vermiş: "-Hayır." Ayakkabı da tekrar cevap vermiş: "-O halde bizim gibi olamazsın."
İbni Kayyım el-Cevziyye (rha) ise şöyle der: "Bilinmelidir ki musibetler kişiyi yok etmek için değil, aksine kişinin sabır ve metanetini imtihan etmek için gelmiştir. Ta ki kişinin istihdam edilmesi, Allah'ın veli kullarından kılınıp, kılınmayacağı belli olsun. Eğer kişi bu musibetler karşısında sebat ederse, Allah (cc) onu seçer ve arındırır. Ona ikram ve fazilet elbiselerini giydirir. Velilerini ve hizbini ona hizmetçi yapar. Eğer kişi yüz çevirir de geri dönerse, onu terk eder ve onu uzaklaştırır. Üzerine inen belalar çoğalır."(20)
Hz. Saad bin Ebi Vakkas'tan (ra) gelen bir rivayet, bazı önemli incelikleri içinde barındırmaktadır: "Bir gün ya Rasulallah (sav) sıkıntılara, belalara ve musibetlere hangi insanlar daha çok uğrarlar?" diye sordum. Hz.Peygamber (sav) şöyle cevap verdi: " Sıkıntıların, belaların ve musibetlerin en şiddetlisine peygamberler, sonra sırasıyla onlara en yakın olanlar uğrarlar. Kişi dinine bağlılığına göre belalara uğratılıp denenir. Dinine bağlılığı kuvvetli ise, sıkıntısı da şiddetli olur. Dinine bağlılığı zayıf ise musibeti de az olur. Sıkıntılar, günahsız olarak yeryüzünde dolaşacak bir hale gelinceye kadar mü'min kulun yakasını bırakmaz"(21) buyurmuşlardır.
KÖTÜ GÖZÜKEN ŞEYLER SABIR VE
GAYRET İLE İYİ HALE DÖNÜŞTÜRÜLEBİLİR
Gübre özünde çirkin ve pis bir şey iken, birtakım değişimler ve biraz sabır ile faydalı bir hale dönüşerek insanlara faydalar sağlamakta, sebze ve meyvelerin büyümesine sebep olmaktadır. Allah (cc), Tin suresinde hasat edildiği zaman tatlı ve küçük çekirdekli olan, insanların yerken ağızlarına takılmayan İncir ile ilk anda acı ve büyük çekirdekli olan Zeytin'e dikkat çekilmiştir. İncir'e ve zeytin'e yemin edilerek sureye başlanmıştır. Hayat da böyledir, birtakım şeyler özünde güzeldir, lezzetlidir. Bir kısmı ise musibet gibi gözükse de, acı olarak da gelse, biraz sabır ve birtakım gayretler ile lezzet verici bir nimete dönüşebilir. Rahatsız edici olan çekirdek nefis bir madde olarak yani zeytinyağı olarak kazanılabilir. O halde külfet gibi gözüken şeyler, nimet haline gelebilir. Bu ise ancak usulüne uygun bir takım işlemler ile ve sabır ile oluşabilecek bir kazanımdır. Yine buna benzer bir örnek verirsek Allah (cc) Kur'an'ı Kerim'de Arı'ya şöyle vahyetmiştir: "Sonra meyvelerin tümünden ye, böylece Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollarda yürü-uçuver. Onların karınlarından türlü renklerde şerbetler çıkar, onda insanlar için bir şifa vardır. Şüphesiz düşünen bir topluluk için gerçekten bunda bir ayet vardır."(Nahl, 16/69) Arı'nın genel karakteri türlü türlü meyve ve çiçeklerden bal için gerekli olan nektarı toplaması ve bu nektarı kursaklarındaki özel bir bölmede, bir takım enzimlerin salgılanması ve mayalanması sonucu, ortaya insanların faydasına olmak üzere, bedenlere bir şifa olan"bal" meydana getirmesidir. Fakat "Çam balı" çiçeklerden toplanan nektar ile değil, çam ağacı üzerinde yaşayan, çamın gövdesindeki özsuyu emerek beslenen ve beslendikten sonra bir atık olarak vücudundan tatlı bir nektar olarak dışkılayan "çam pamuklu koşnili" denen bir böceğin ürünüdür. Arı, bu dışkıyı alarak kursak altında işleyerek ortaya "çam balı" dediğimiz faydalı ve şifalı olan bir madde olarak insanların hizmetine sunmaktadır. İnsana düşen de yukarıdaki ayette olduğu gibi arı gibi Allah'ın bizlere sunmuş olduğu olumlu veya olumsuz gibi gözüken her imtihanı, musibeti biraz gayret, biraz sabır, biraz da tevekkül ile faydalı hale dönüştürmektir. Said Nursi'nin bir sözünü nakledersek: "Her kim geçici hayatı asıl maksadı yaparsa, görünüşte cennet içinde de olsa, mânen cehennemdedir. Ve her kim ebedi hayata samimi bir şekilde yönelirse, iki dünyaya da sahip olurDünyası ne kadar fena ve sıkıntılı da olsa, dünyasını cennetin bekleme salonu gibi olduğunu düşünerek hoş görür, tahammül eder ve sabır içinde şükreder"(22)
Amir b. Abdilkays şöyle diyordu; "Allah'ı öyle sevdim ki, bu sevgi, her musibeti basit görmeme ve her olaya rıza göstermeme neden oldu. Allah'a olan sevgimden dolayı artık sabaha nasıl çıktığımı veya akşama nasıl ulaştığımı önemsemiyorum"(23)
Müslüman kişi başına bir musibet gelmesini arzu etmez, musibetleri istemez. Fakat gelirse de sabreder ve hamd eder. Başımızda olan sıkıntılarımız, dertlerimiz külfet değil, nimettir. Dertlerimiz, dermanımızdır. Allah (cc) bizlere kaldıramayacağımız yük yüklemesin. (amin)
____________________
(1) Tirmizi, Kıyamet 58(2402)
(2) İhyau Ulûmi'd-Din, İmam Gazali, Tuğra neş.C.4. sh.927
(3) İhyau Ulûmi'd-Din, İmam Gazali, Tuğra neş. C. 4. sh. 918; Ebu Ya'la ve Beyhaki Şuab'da, Haşir bahsi
(4) Tirmizi, Zühd 58;Taberani, el-mu'cemu's-Sagir; Beyhaki, Şuabu'l iman, VII, 180;Hadis Hasendir.Bk.Elbâni, Sahihu'l-Câmii's Sagir, no:8177
(5) Müslim, Zühid, 1; Tirmizi, Zühd:16, İbni Mace, Zühd:3
(6) El camiu li-Ahkâmi'l Kur'an, İmam Kurtubi, Nur 11
(7) Buhari, Rikak 51; Tirmizî, Sıfatu Cehennem 12, 2604
(8) Buhari. Kitâbu'l-Ehadisu'l Enbiya; Müslim: Kitabu'l-Hudûd
(9) Beyhakî, Hudûd 26
(10) İbn Hâcer, Metâlibu'l-Aliye , 1. baskı, Dâru'l-Âsıme, Suudi Arabistan 1410 h., I-IXX, Tefsir, 36. 3704
(11) Beyhakî, Sünen-i Kübra, Eşribe 26; İbn Mâce, Hudûd 31
(12) İbn Mâce, Hudûd 24
(13) İbn Kesir, Nisa 123
(14) İbn Kesir, Nisa 123
(15) Müslim, Birr:46
(16) Ebu Davud, 3090
(17) Ahmed b. Hanbel, V, 428.Hadis sahihtir.Bak.Elbâni, Sahihu'l-Camii's Sagir, no:1814
(18) Esmâü'l Hüsnâ, (İbni Kesir, Kurtubi, Beyhaki, Es-Sâdi, İbn Kayyım el-Cevziyye)Polen yay. İst.2007 Eş-Şafii mad. Sh.197
(19) El Fevaid, 269
(20) Mecmuatur Resail
(21) Tirmizi, Zühd 56;İbni Mace Fiten 23; Darimi, Rikak 68; Ahmed, Msned, 1/72-74-184; Hakim, Müstedrek, 1/40-41
(22) Said Nursi, Sözler, sh.36-36
(23) İbn Receb, İstinşâku Nesimu'l-Üns, sh.36
 
Misak Dergisi 340. Sayı
Mart 2019

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
...
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya