Allah'ın Yolu Sırat-ı Müstakimdir
Sırat-ı müstakim; Hakk'a ve Hakikate götüren yegâne doğru yol anlamında bir Kur'an tabiridir.Sözlükte "doğru ve apaçık yol" mânalarına gelen sırât ile "dengeli ve dosdoğru" anlamındaki müstakīm kelimelerinden oluşan sırât-ı müstakîm "apaçık, dosdoğru ve hak yol" demektir. Burada yol kelimesinin dosdoğru diye nitelendirilmesi onun "hedefe ulaştıran en kısa yol" anlamına geldiğini gösterir. Râgıb el-İsfahânî, "el-Müfredat fi Garîbi'l-Kur'an" isimli eserlerinde istikamet kelimesinin genellikle düz bir çizgi gibi doğru olan yol hakkında kullanıldığını, bundan dolayı hak ve hakikât yoluna sırât-ı müstakîm denildiğini belirtir. Sırât-ı müstakîm terkibi otuz üç âyette yer almıştır. Ayrıca sırât iki âyette "müstakim" mânasındaki "seviy" ve aynı anlamdaki "sevâ'" (sevâü's-sebîl) kelimesiyle kullanılmıştır.Müstakim kelimesi Kur'ân'da otuz yedi ayrı yerde geçmektedir. Bunların ilki Fatiha suresindeki "Bizi sırat-ı müstakime/dosdoğru yola ilet"(3) ayetidir. Bütün peygamberler insanları Allah'a ibadet etmeye ve tağuta kulluktan kaçırmaya davet etmişlerdir.
Mustafa YUSUFOĞLU
13.03.2019 13:20
113 okunma
İŞTE bu, benim dosdoğru yolum. Artık ona uyun. Başka yollara uymayın. Yoksa o yollar sizi parça parça edip O'nun yolundan ayırır. İşte size bunları Allah sakınasınız diye emretti."(1)
Bu âyet-i kerime, Hz. Muhammed (sav)'in getirdiği şeriatın cümlesine işaret etmektedir. Abdullah İbn-i Mesud (ra) der ki: "Allahû Teâla sırat-ı müstakim'i yol kılmıştır. Bu yolun başında Hz. Muhammed (sav) ve getirdiği şeriat vardır. Bu yolun nihayeti de cennete varır.(2) Sırat-ı müstakim; Hakk'a ve Hakikate götüren yegâne doğru yol anlamında bir Kur'an tabiridir.. Sözlükte "anayol; doğru ve apaçık yol" mânalarına gelen sırât ile "dengeli ve dosdoğru" anlamındaki müstakīm kelimelerinden oluşan sırât-ı müstakîm "apaçık, dosdoğru ve hak yol" demektir. Burada yol kelimesinin dosdoğru diye nitelendirilmesi onun "hedefe ulaştıran en kısa yol" anlamına geldiğini gösterir. Râgıb el-İsfahânî, "el-Müfredat fi Garîbi'l-Kur'an" isimli eserlerinde istikamet kelimesinin genellikle düz bir çizgi gibi doğru olan yol hakkında kullanıldığını, bundan dolayı hak ve hakikât yoluna sırât-ı müstakîm denildiğini belirtir. Sırât-ı müstakîm terkibi otuz üç âyette yer alır. Ayrıca sırât iki âyette "müstakim" mânasındaki "seviy" ve aynı anlamdaki "sevâ'" (sevâü's-sebîl) kelimesiyle kullanılır.
Müstakim kelimesi Kur'ân'da otuz yedi ayrı yerde geçmektedir. Bunların ilki Fatiha suresindeki "Bizi sırat-ı müstakime/dosdoğru yola ilet"(3) ayetidir. Bu ayetteki "sırat-ı müstakîm" doğru yol şeklinde tercüme edilir. Hiç bir yerinde meyil ve eğrilik bulunmayan, dümdüz ve dosdoğru yol veya cadde demektir. Fakat bu cadde, bu yol, manevî bir yoldur. Yüce Allah'ın ortaya koyduğu, batıl olmayan, izleyenleri hayra götüren hak yoldur. Kur'an'da bir kaç yerde geçen "sırat-ı müstakîm", müfessirler tarafından Allah yolu, hak yol, Allah'ın kitâbı (Kur'an-ı Kerim), Îmân, imâna tabi olanların yolu, İslâm, İslâm şeriatı, Peygamberimiz (sav)'in sünnetleri, O'nun ve ashâbının yolu, Ehl-i Sünnet vel Cemâat'ın yolu, Cennet yolu, kısacası İslâm ümmetinin yolu diye tarif edilmiştir.(4) Bu ayetteki istikamet; marifet gibi Allah'ın verdiği bir hidayet ve rahmettir. Allah'a ihlâs ve samimiyetle inanmanın ürünüdür. Mü'minlerin Allah'tan en çok istedikleri nimetlerden biri bu yoldur. Ondan sonra gelen ayette, sırât-ı müstakîm'in ilâhî bir nimet, mutluluk ve saadet olduğu, Allah'ın gazabına uğrayan ve sapık olanların yolu olmadığı anlatılmaktadır.(5)
"Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. O'na kulluk edin, doğru yol (sırat-ı müstakim) budur"(6)
Bu ayetteki ifade, hem Hz. Muhammed (sav)'in ve hem diğer peygamberlerin ortak ifadesidir. Bütün peygamberler insanları Allah'a kullukta bulunmaya davet etmişlerdir. Bu durumun sırât-ı müstakîm olduğu, burada vurgulanmaktadır.(7) Nitekim Hz. Peygamber (sav) de bir hadiste, bu ayetin açıklaması mahiyetinde şöyle buyurmuştur: "Allah'a inandım (imân ettim) de ve müstakîm (istikamet sahibi, doğru) ol!.. "(8) İstikametlerini imanlarından alanlar, Allah yolundadırlar. Allahû Teâla buyuruyor:
"Kim Allah'a sarılırsa muhakkak ki o doğru yola iletilmiştir"(9)
Görüldüğü gibi bu ayette de, müstakîm olan (doğru) yol, Allah'a, O'nun dinine sarılmak veya bütün işlerimizde O'na sığınmak olarak tarif edilmiştir.(10) Sırat-ı müstakim üzere olmak, Allah'ın bir nimetidir. Nitekim Rabbimiz şöyle buyuruyor:
"Allah dilediği kimseyi saptırır (şaşırtır), dilediği kimseyi de doğru yola koyar"(11) Bu ayete göre ise, Yüce Allah müstakîm (doğru) yolu, sapıklığın zıddı ve ilâhî bir lütuf olarak haber vermiştir.(12) Peygamber Efendimiz (sav) de sırat-ı müstakim üzere olmuş ve insanları sırat-ı müstakime davet etmiştir. Rabbimiz buyuruyor:"Muhakkak ki sen onları sırat-ı müstakime/dosdoğru bir yola çağırıyorsun."(13) Bu ayette de sırat-ı müstakîm, Allah ve Peygamber yolu olan İslâm dini olarak tanıtılmaktadır.(14) Bununla berâber sırât-ı müstakîm, Peygamber yolu olarak tarif edilmiştir. Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'in de, "müstakîm" kelimesinin ifade ettiği doğruluk, dürüstlük ve İslâm'a tabi olma hususunda söylediği hayli hadisi vardır. Hz. Peygamber; "Doğru, dürüst olun, felâha kavuşursunuz"buyurmak suretiyle, felâha kavuşup çeşitli sıkıntı, huzursuzluk ve perişanlıklardan kurtulmanın, müstakîm (doğru, dürüst) olmaya bağlı olduğunu anlatmıştır. Bununla beraber o, "Doğru, dürüst ve birlikte olun!.."(15) diyerek, Müslümanların bu yolda birleşmelerini emretmiştir. Fatiha Sûresi'nde sırât-ı müstakîm "kendilerine nimet verilenlerin yolu" şeklinde açıklanmıştır. Bu ifade, ilâhî nimete mazhar kılınanların takip ettiği yolun özelliklerini belirten âyetle birlikte (en-Nisâ/69)değerlendirildiğinde sırât-ı müstakîmin peygamberlerin, doğruların, şehidlerin ve sâlihlerin yolu olduğu söylenebilir. Buna göre sırât-ı müstakîme; "dinde öncülerin takip ettiği yol" anlamı da verilebilir. Hadis kaynaklarında, Rasûlullah'ın teheccüd namazına başlarken yaptığı duada Allah'a, "Sen dilediğini sırât-ı müstakîme erdirirsin" şeklinde niyazda bulunduğu nakledilir. Ayrıca onun sırât-ı müstakîmi Kur'an ve İslâm olarak yorumladığı rivayet edilir.
Rasûl-i Ekrem toprak üstünde bazı hatlar çizerek sırât-ı müstakîmi açıklamış, bu tür somut açıklama yöntemiyle sırât-ı müstakîmin diğer peygamberlerin yollarıyla ilgisini göstermek istemiş, ardından bunların hepsinin Allah'a götürdüğünü belirtmiş, ancak kendi yolunu diğerlerinden ayırmak amacıyla, "İşte benim doğru yolum!" demiştir.
İslâm âlimleri, yukarıdaki nasların ışığında sırât-ı müstakîmin mâna ve muhtevasını belirlemeye çalışmışlardır. Bunlar arasında Allah ve Rasulü'ne uyma, Allah'ın kitabı, İslâm, iman, din, hak, cenneti hak etmiş olanların yolu, kurtuluşa ulaştırıp cennete götüren yol, Peygamber ile onun arkasından gelen iki halifenin yolu gibi yorumlar zikredilebilir. Etimolojisinden hareketle yapılacak en kapsamlı tanım "aşırılığa kaçmayan doğru yol" şeklindedir. Âlimler, kişinin her durumda ve her zamanda sırât-ı müstakîm çizgisinden sapmadan yaşamasının güçlüğünü dikkate almış, bu sebeple olabildiğince istikamet sahibi olmayı tavsiye etmiştir.
İmam-ı Kurtubî (rha) der ki: "Allahû Teâla'nın "İşte bu, benim dosdoğru yolum. Artık ona uyun" âyeti, büyük bir ayettir. Yüce Allah bunu, önce geçen buyruklara atfetmiştir. Yüce Rabbimiz, bir takım emirler ve nehyler verdikten sonra, burada da onun yolundan başkasına uymaktan sakındırmaktadır. Bu âyet-i kerime'de, ileride sahih hadisler ile selefin sözleriyle açıklayacağımız üzere kendi yoluna uymayı emretmektedir.
Âyet-i kerime'nin başında yer alan "ve enne" nasb mahallindedir. Yani "Ve şüphesiz ki bu benim yolumdur diye oku!" takdirindedir. Sırat, İslâm dininin kendisi demek olan yol demektir. "Müstakim" kelimesi dosdoğru, hiçbir eğriliği büyrülüğü olmayan anlamındadır. Bununla Allahû Teâla, Peygamberi Hz. Muhammed (sav) vasıtası ile açıklamış ve açmış olduğu geniş bir yol olarak teşri buyurduğu, sonu da cennete ulaşan yola tabi olmayı emretmektedir. Bu yoldan birçok yollar ayrılmıştır. Herkim o sırat-ı müstakim'i izlerse kurtulur, kim bu ayrılan yollara koyulacak olursa, bu yollar kendisini cehenneme götürür. İşte yüce Allah: "Başka yollara uymayın. Sonra sizi O'nun yolundan ayırırlar" uzaklaştırır, kaydırırlar diye buyurmaktadır.
Dârimî Ebu Muhammed Müsned'inde sahih bir isnadla şöyle bir rivayet kaydetmektedir: Bize Afvan haber verdi, bize Hammad b. Zeyd anlattı, bize, Âsım b. Behdele, Ebu Vail'den anlattı. Ebu Vail, Abdullah b. Mesud (ra)'dan dedi ki: Rasûlüllah (sav) bir gün bize bir çizgi çizdi, sonra şöyle buyurdu: "İşte bu Allah'ın yoludur." Daha sonra onun sağında bir takım çizgiler, solunda da bir takım çizgiler çizdi. Sonra da şöyle buyurdu: Bunlar da her birisinin başında ona çağıran bir şeytanın (tağutun) bulunduğu bir takım yollardır. Sonra da bu âyet-i kerimeyi okudu.(16) Bu hadisi, İbn Mâce de Sünen'inde rivâyet etmiştir. Cabir b. Abdullah'tan dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanında idik. Bir çizgi çizdi. Sonra da onun sağında iki çizgi çizdi, solunda da iki çizgi çizdi. Daha sonra elini ortadaki çizgi üzerine koyup şöyle buyurdu: "İşte bu, Allah'ın yoludur." Sonra da şu: "Şüphesiz ki, bu benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyun. Başka yollara uymayın. Sonra sizi onun yolundan ayırırlar" âyetini okudu.(١٧)
Bu ayrı yollar, Yahudiliği, Hıristiyanlığı, Mecusiliği, diğer din mensuplarını, fer'i meselelerde hevâlarının arkasından giden istisna olan bid'at ve dalâlet sahiplerini de; bunların dışında kalan, tartışmalarda işi aşırıya götüren ve kelâmî meselelerde olmadık şekilde dalıp gidenleri de kapsamına alır. Çünkü bütün bunlar, ayaklarının kaymasına maruzdurlar ve yanlış inanışlara sapmaları zannolunur. Bu açıklamaları İbn-i Atıyye (rha) yapmıştır.
Derim ki: Doğrusu da budur Taberî, "Kitabu Âdâbı'n-Nüfus"da şunu nakletmektedir: Bize Muhammed b. Abdulâlâ es-San'anî anlattı, dedi ki: Bize Muhammed b. Sevr anlatti: Ma'mer'den, o, Eban'dan naklettiğine göre, adamın birisi İbn Mes'ûd'a şöyle sormuş: Sırat-ı müstakim (dosdoğru yol) hangisidir?
İbn Mes'ûd şu cevabı verdi: Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) bizi onun başında bıraktı, onun bir ucu da cennetledir. Sağında bir takım yollar, solunda bir takım yollar vardır. O yolların başında oralardan geçenleri davet eden bir takım kimseler vardır. Her kim bu yollara koyulacak olursa, o yollar sonunda onu cehenneme götürür. Her kim de dosdoğru yola koyulacak olursa, o da onu sonunda cennete ulaştırır. Daha sonra İbn Mes'ûd: "Şüphesiz ki, bu Benim dosdoğru yolumdur" âyetini okudu. Abdullah b. Mes'ûd ayrıca dedi ki; "Kabzolunmadan önce ilmi öğreniniz. Kabzedilmesi ise ilim ehlinin geçip gitmesidir. Gereksiz yere ince eleyip sık dokumaya kalkışmaktan, gereksiz yere işi derinliğine kavramaya kalkışmaktan ve bid'atlerden çokça sakınınız. Size tâ ilkinden gelen kadim şeylere sarılmanızı tavsiye ediyorum." Bunu da Dârimî rivâyet etmiştir.(18)
Mücahid de yüce Allah'ın:"Başka yollara uymayın" âyetini, bid'atlere uymayın diye açıklamıştır.
İbn Şihab da der ki; Bu da yüce Allah'ın:"Dinlerini parça parça edip fırka fırka ayrılanlar varya..."(١٩) âyetine benzemektedir. Bunlardan kaçmak gerekir, kaçmak. Kurtulmak gerekir, kurtulmak. Selef'-i Salihin'in izlediği o sırat-ı müstakime, o dosdoğru yola yapışmak gerekir. İşte kârlı ticaret ondadır.Hadis İmâmları Ebû Hüreyre'den şöyle dediğini rivâyet ederler: Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Size neyi emrettiysem onu alınız. Ve size neyi yasakladıysam ondan da uzak durunuz."(20) İbn Mâce ve başkaları da el-Irbad b. Sâriye'den şöyle dediğini naklederler: Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bize öyle bir vaazda bulundu ki, ondan dolayı gözler yaşardı, ondan dolayı kalpler korkuyla titredi. Ey Allah'ın Rasulü dedik. Bu, âdeta bir veda edenin öğüdüne benzemektedir. Bize neyi tavsiye edersin? Şöyle buyurdu: "Ben, sizi (hiç bir şüphe ve tereddüt gerektirmeyen) apaydınlık yol üzerinde bıraktım. Onun gecesi de gündüzü gibidir. Benden sonra bu yoldan helâk olandan başkası sapmaz. Aranızdan yaşayacak olanlar, pek çok ayrılıklar göreceklerdir. Size, benim sünnetimden ve benden sonra hidâyet bulmuş raşit halifelerin sünnetinden bildiğinize bağlı kalmanızı tavsiye ediyorum. Onlara dişlerinizle kavrarcasına sımsıkı sarılınız. Sonradan uydurma işlerden (bid'atlerden) de sakınınız. Çünkü şüphesiz her bir bid'at bir sapıklıktır. Size itaat etmenizi tavsiye ediyorum. İsterse başınızdaki Habeşli bir köle olsun. Şüphesizki mü'min, burnuna halka takılmış deveye benzer. Nereye çekilirse oraya gider." Bu hadisi Tirmizî de bu manada rivâyet etmiş ve sahih olduğunu ifade etmiştir.(٢١)  
Ebû Dâvûd da şöyle bir rivâyet kaydetmektedir: Bize İbn Kesîr anlattı, dedi ki: Bize Süfyan haber verdi, dedi ki: Adamın birisi, Ömer b. Abdülaziz'e mektup yazarak kader hakkında soru sordu. Ona şu cevabı yazdı: İmdi, ben sana Allah'a karşı takvalı olmayı, O'nun emrinde orta yolu izlemeyi, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın sünnetine tabi olmayı, O'nun sünnetinin uygulana gelişinden sonra bid'atçilerin ortaya çıkardıkları şeyleri -ki, onların bu gibi şeylerle uğraşmalarına gerek yoktur. Ümmet buna ihtiyaç bırakmamıştır- terk etmeni tavsiye ediyorum.
Sana cemaate bağlı kalmanı tavsiye ediyorum. Çünkü cemaat Allah'ın izniyle senin için bir koruyucudur. Hem şunu bil ki, insanlar ne kadar bid'at ortaya çıkarmışlarsa mutlaka ondan önce, ya onun aleyhine delil olacak bir şey geçmiştir veya o hususta ibret teşkil edecek bir durum. Şunu bil ki sünneti, ona muhalefet etmekte ne kadar hata, ne kadar yanlışlık, ne kadar ahmaklık, ne kadar gereksiz yere derinlere dalmak istemenin miktarını bilen bir kimse ortaya koymuştur. O bakımdan sen de kendin için, başkalarının kendileri için razı olup beğendiği şeye razı ol. Onlar, bilerek durmuşlardır. İşin özüne nüfuz eden bir basiretle de bu gibi işlere dalmaktan kurtulmuşlardır. Üstelik onlar işleri açığa çıkarabilmekte daha güçlü idiler. Sahip oldukları lütuf ve fazilet dolayısıyla da buna onlar daha lâyıktılar.
Eğer, hidâyet sizin üzerinde bulunduğunuz yol olsaydı, o takdirde siz bu hususta onları geride bırakmışsınız demektir. Şayet sizler, bu gibi şeyler onlardan sonra ortaya çıkmıştır diyorsanız, şunu bilin ki, bunları ortaya çıkartanlar ancak onların yolundan başkasına tabi olup onlara uymaktan yüz çevirerek nefsine uyan kimselerdir. Şüphe yokki onlar önde gidenlerdir. Bu hususta yeteri kadar konuşmuşlardır ve rahatlatacak kadarını anlatmışlardır. Onlar bu hususta, her hangi bir kusur eksik bırakmadıkları gibi, daha da açıklanması gereken bir şey de bırakmış değillerdir. Bazıları bu hususta onlardan geri kaldılar, o bakımdan hakka uzak düştüler. Bazıları da onlardan ileri geçmeye çalıştılar, fakat aşırıya gittiler. Onlar İse, bu ikisinin arasında ve dosdoğru bir yol üzere idiler... diyerek bundan sonra hadisin geri kalan bölümünü nakletti.(22)
Sehl b. Abdullah et-Tüsterî de der ki: "Size, ashâbın yoluna ve sünnete uymanızı tavsiye ediyorum. Çünkü, kısa bir süre sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan ve onun bütün hallerinde ona uymaktan söz edecek bir kişi ortaya çıkarsa, (diğerlerinin) onu yereceklerinden, ondan uzaklaşıp gideceklerinden, onunla ilişkilerini keseceklerinden, onu zelil edeceklerinden, küçük düşüreceklerinden korkuyorum." Yine Sehl der ki: "Şunu bilin ki bid'at, ancak ve ancak ehl-i sünnetin elleriyle ortaya çıkmış, üstünlük kazanmıştır. Çünkü onlar, bid'at ehline karşı çıktılar, onlarla konuşup tartıştılar. Böylelikle bid'atçilerin görüşleri de ortaya çıktı ve herkes arasında yaygınlık kazandı. Bunun sonucunda onları işitmedik kimseler de işitti. Eğer onları bırakıp onlarla konuşmamış olsalardı, onların her birisi kalbinde sahip olduğu inançlarıyla birlikte ölür gider, ondan hiçbir şey onaya çıkmaz ve o bid'atini beraberinde kabrine taşıyıp götürmüş olurdu."
Yine Sehl der ki: "Sizden her hangi birinize, İblis, bir ibadet uydurup onunla kendisine ibadet ettirmedikçe, bir bid'at ortaya koymaz. Ancak ondan sonradır ki, İblis o kimseye bir bid'at çıkartır. Bu kişi de bid'at sözü söyleyip insanları ona çağırmaya başladı mı, İblis de o hususta o zilleti ondan çeker."
Yine Sehl der ki: "Ben, bid'atçiler hakkında şu hadisten daha ağır bir hadis geldiğini bilmiyorum: "Allah, cenneti bid'at sahibine karşı perdelemiştir." Sehl der ki; "Buna göre, yahudi de hristiyan da bid'atçilerden daha çok ümitvar olabilirler."
Yine Sehl der ki: "Her kim dinîne ikramda bulunmak istiyor ise, sultanın huzuruna girmesin. Kadınlarla başbaşa kalmasın, heva ehli kimselerle de tartışmasın.(23)
Yine Sehl şöyle demiştir: "(Sünnete)Tabi olun, bid'at çıkartmayın. Çünkü ona ihtiyacınız yoktur."Dârimî'nin Müsned'inde nakledildiğine göre Ebû Mûsa el-Eş'arî, Abdullah b. Mes'ûd'a gelip şöyle demiş: Ey Abdurrahma'nın babası, ben az önce mescidde birşeyler gördüm. Fakat, onu yeni görüyorum. Bununla birlikte Allah'a yemin olsun ki, hayırdan başka bir şey de görmüş değilim. Abdullah, o da neymiş diye sorunca, Ebû Mûsa, ömrün yeterse göreceksin diyerek şunları anlattı: Ben, mescidde oturarak halka halka olmuş ve namazı bekleyen topluluklar gördüm. Ellerinde çakıl taşları olduğu halde, her halkada bir kişi onlara yüz defa tekbir getirin diyor, onlar da yüz defa tekbir getiriyorlar. Yüz defa tehlil getirin diyor, onlar da tehlil getiriyorlar. Yüz defa tesbih getirin diyor, onlar da: Yüz defa tesbih ediyorlar.
Abdullah b. Mes'ûd: Peki onlara ne dedin diye sorunca, Ebû Mûsa, onlara bir şey demedim, senin görüşünü bekledim, senin vereceğin emri bekledim, dedi. Abdullah dedi ki: Sen bunun yerine ne diye günahlarını saymalarını emretmedin ve hasenatlarının hiçbir şekilde zayi olmayacaklarına dair teminat vermedin? Sonra o da kalkıp gitti ve biz de onunla birlikte gittik. Nihayet bu halkalardan birisine vardı, başlarında durdu ve şöyle dedi: Şu yaptığınızı gördüğüm şey nedir? Onlar: Abdurrahman'ın babası, tekbir, tehlil ve tesbihi kendileriyle saydığımız çakıl taşlarıdır, dediler. Bunun üzerine Abdullah b. Mes'ûd şöyle dedi: Siz kötülüklerinizi sayınız. Ben hasenatınızdan hiçbir şeyin zayi olmayacağına dair size teminat veriyorum. Ey Muhammed ümmeti, ne oldu size, ne kadar da çabuk helâka koştunuz? Yoksa siz, sapıklık kapılarını mı açanlarsınız? Onlar: Allah'a yemin olsun Ey Abdurrahman'ın babası, hayırdan başka bir isteğimiz yoktu dediler. Abdullah şöyle dedi: Nice hayır isteyen vardır ki, onu bir türlü isabet ettiremez.(24)
Ömer b. Abdülaziz'den rivâyete göre, adamın birisi kendisine hevâ ve bid'at ehli hakkında bir husus sormuş, o da şu cevabı vermiş: Sen, bedevî Araplar gibi küttaba giden (ilk okuma yazma öğrenmeye çalışan) küçük çocuk gibi dinine bağlan ve bunun dışında kalan şeylerle oyalanma. El-Evzaî de der ki: İblis, dostlarına sordu: Siz, Âdemoğullarını hangi yollarla yaklaşıp kandırıyorsunuz? Onlar: Her yoldan, dediler. Peki, istiğfar yönünden onlara yaklaşabiliyor musunuz? Onlar, heyhat! Bu tevhid ile birlikte olan bir şeydir, dediler, iblis şöyle dedi: Aralarında Öyle bir şey yaygınlaştıracağım ki, ondan dolayı Allah'tan mağfiret dilemeyecekler. Evzaî dedi ki: O da aralarına hevaların arkasından gitmeyi yaygınlaştırdı.(٢٥)
Mücahid de der ki: Bilemiyorum, mazhar olduğum şu iki nimetin hangisi daha büyüktür: Allah'ın beni İslâm'a hidâyet etmesi mi, yoksa bu heva ve bid'atlerden beni esenliğe kavuşturmuş olması mı?(26)
Şa'bî de der ki: Bu kimselere "hevâ sahipleri" deniliş sebebi, onların cehennemde uzun süre yuvarlanacak olmalarından ötürüdür. (Hevâ ile yuvarlanma kelimelerinin aynı kökten geldiklerine işaret ediyor). Bu rivâyetlerin hepsi Dârimî'den nakledilmiştir.
Sehl b. Abdullah'a, Mu'tezile'ye mensup kimseler arkasında namaz kılmaya, onlardan kız almaya, onlara kız vermeye dair soru soruldu, şu cevabı verdi: Hayır, bunun iyi bir tarafı olamaz. Onlar kâfirdir. Kur'ân mahlûktur, el'an yaratılmış bir cennet yoktur, yaratılmış bir ateş yoktur, Allah'ın sıratı yoktur, şefaat yoktur, mü'minlerden hiçbir kimse cehenneme girmeyecektir ve Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in günahkârlarından hiç kimse cehennemden çıkmayacaktır, kabir azâbı yoktur, münker yoktur, nekir yoktur, âhirette Rabbimizin görünmesi de, fazladan ikramda bulunması da yoktur, Allah'ın ilmi mahlûktur, İmâm tayin etmeye gerek yoktur, cum'a yoktur diyen, buna karşılık bütün bunlara îman edenleri tekfir edenler nasıl mü'min olabilir?
Fudayl b. İyad dedi ki: "Bid'at sahibi birisini sevenin Allah, amelini boşa çıkartır, İslâm'ın nurunu da kalbinden alır. Onun bu kabilden sözleri ve fazlası da geçmiş bulunmaktadır."
Süfyan es-Sevrî der ki; "Bid'atı İblis masiyetten daha çok sever. Çünkü masiyetten tevbe sözkonusu olur. Fakat bid'atten tevbe sözkonusu olmaz."İbn Abbâs da der ki: "Sünnet ehlinden olup sünnete çağıran, bid'atten de uzaklaştırmaya gayret eden bir kimseye bakmak dahi ibadettir."
Ebû'l-Âliyye der ki: Siz, ayrılığa düşmeden önce izlemekte oldukları o ilk işe yapışınız.
Âsım el-Ahvel der ki: Ben bunu el-Hasen'e naklettim, o da, o gerçekten sana güzel bir öğüt vermiştir. Allah'a yemin olsun ki, sana doğruyu söylemiştir, dedi.
Âl-i İmrân Sûresi'nde Hazret-i Peygamberin: "İsrailoğulları yetmiş iki fırkaya ayrıldı. Bu ümmet ise yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır" şeklindeki hadis ve bunun anlamı geçmiş bulunmaktadır. (Âl-i İmrân, ٣/١٠٢. âyet, ٢. başlıkta)
Arif ilim adamlarından kimisi şöyle demiştir: Muhammed ümmetine fazladan ilave edilen bu fırka, ulemaya düşmanlık eden, fukahaya buğzeden bir fırkadır. Böylesi bir fırka geçmiş ümmetlerde hiçbir şekilde görülmüş değildir.
Rafi b. Hadic'in rivâyetine göre o, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinlemiş: "Ümmetim arasında farkında olmadıkları halde, yahudi ve hıristiyanların kâfir oldukları gibi, Allah'a ve Kur'ân'a kâfir olacak bir topluluk olacaktır." Ben, Ey Allah'ın Rasulü, canım sana feda, bu nasıl olacak, diye sordum. Şöyle buyurdu: "Bir bölümünü kabul edecekler, bir bölümünü inkâr edeceklerdir." Canım sana feda Ey Allah'ın Rasulü dedim. Nasıl bunu söyleyecekler? Şöyle buyurdu: "Yaratmasında, kuvvetinde, rızkında, İblis'i Allah'a denk koşacaklar ve diyecekler ki: Hayır Allah'tan, şer İblistendir." Ebû Rafi' dedi ki: Peki, hem Allah'ı inkâr edecekler, hem de bunun üzerine kalkıp Allah'ın Kitabını okuyacaklar, imandan ve marifetten sonra da Kur'ânı inkâr mı edecekler? Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Ümmetimin böylelerinden göreceği düşmanlık, kin ve tartışma (çok büyük olacaktır), işte bunlar, bu ümmetin zındıklarıdır" deyip hadisin geri kalan bölümünü zikretti. en-Nisa Sûresi'nde bid'at ehli ve hevalarının arkasından giden kimselerle oturup kalkma yasağı, onlarla oturup kalkanların hükmünün de onlarla aynı olduğuna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Âyetlerimize dalanları gördüğün zaman... kendilerinden yüz çevir."(٢٧)
Daha sonra yüce Allah, Medine'de inmiş bulunan en-Nisa Sûresi'nde bu şekilde davranıp Allah'ın verdiği emre muhalefet edenlerin cezasını açıklayıp şöyle buyurmaktadır:
"O, size Kur'ân'da şunu indirdi... O zaman siz de onlar gibi olursunuz."(28) Böylelikle onlarla beraber oturup kalkanları da onlara katmış olmaktadır. Bu ümmetin önder İmâmlarından bir grup da bu görüşte olup onlarla işret etmek ve onlarla içli dışlı olmak maksadıyla bid'at ehliyle beraber oturup kalkan kimse hakkında bu âyetlerle gereğince hüküm vermişlerdir ki, bunlar arasında Ahmed b. Hanbel, el-Evzaî ve İbn Mübarek gibileri vardır. Onlar, işi bid'at ehliyle oturup kalkmak olan bir kimse hakkında şöyle demişlerdir: Böyle birisine onlarla beraber oturup kalkmaktan vazgeçmesi söylenir. Vazgeçerse mesele yok. Aksi takdirde onlar gibi değerlendirilir. Bununla hüküm bakımından onlar gibi değerlendirilir, demek istemektedirler.
Ömer b. Abdulaziz, içki içenlerle oturan kimselere de haddi uygulamış ve görüşüne de: "Çünkü o zaman siz de onlar gibi olursunuz"(٢٩) âyetini okumuştur. Kendisine: Şöyle denildi: Bu adam, ben onlarla birlikte meseleyi onlara açıklamak ve onların yaptıklarını reddetmek için oturuyorum, diyor denilince, o da şu cevabı vermiş: Onlarla oturup kalkması yasaklanır. Eğer vazgeçmeyecek olursa, o da onlara katılır.(٣٠)
İbn Abbâs'tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha, "Ona hemen uyun. Başka yollara uymayın ki; sonra sizi O'nun yolundan ayırır." "Dine bağlı kalın ve onda tefrikaya düşmeyin."(31) ve Kur'an'daki benzer âyetler hakkında şöyle der: Allahû Teâlâ inananlara cemâat olmayı emretmekte, ihtilâf ve ayrılıktan men'etmektedir. Onlardan öncekilerin sâdece Allah'ın dini husûsundaki düşmanlıkları ve münâkaşaları yüzünden helâk olduklarını kendilerine haber vermektedir. Bu sözün bir benzerini Mücâhid ve birçokları da söylemiştir. İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Esved İbn Amir'in... Abdullah İbn Mes'ûd'dan rivâyetine göre; o, şöyle demiştir: Allah Rasûlü (sav) eliyle yere bir çizgi çizerek; "İşte Allah'ın dosdoğru yolu budur" buyurdular. Bu çizginin sağına ve soluna çizgi çizip; "İşte bu yollardan üzerinde bir şeytân bulunup ta ona çağırmayan hiç birisi yoktur" buyurdular "Ve şüphesiz ki bu; Benim dosdoğru yolumdur. Ona hemen uyun. Başka yollara uymayın ki; sonra sizi O'nun yolundan ayırır." âyetini okudular. Hadîsi Hâkim de Asamm kanalıyla... Ebu Bekr İbn Ayyâş'dan rivâyet etmiş ve sahîh olduğunu, Buhârî ve Müslim'in tahrîc etmediklerini söylemiştir.
İbn Cerîr der ki: Bize Muhammed İbn Abd'ül-A'lâ'nın... Ebân'dan rivâyetine göre; bir adam İbn Mes'ûd'a; Sırât-ı Müstakîm nedir? diye sordu. O şöyle karşılık verdi: Muhammed (sav) bizi, onun başında bırakmıştır. Onun öbür ucu cennettedir. Sağında ve solunda yollar vardır. Buralarda, geçenleri oralara çağıran kişiler vardır. Kim bu yollara girerse yolu cehenneme varır. Sırât-ı müstakîm'e giren kişi onunla cennete ulaşır. Bu sözlerinden sonra İbn Mes'ûd: "Ve şüphesiz ki bu; Benim dosdoğru yolumdur. Ona hemen uyun. Başka yollara uymayın ki; sonra sizi O'nun yolundan ayırır..." âyetini okudu.
İmâm Ahmed der ki: Bize Hasan İbn Süvâr Ebu'l-A'lâ'nın... Nüvâs İbn Sim'ân'dan rivâyetine göre, Allah Rasûlü (sav) şöyle buyurdular: Allahû Teâlâ, Sırât-ı Müstakîm'e bir misâl vermiştir. Onun iki yanında, açık kapıları bulunan iki sûr (kale) vardır. Kapıların üzerinde salıverilmiş perdeler vardır. Sırât-ı Müstakîm'in kapısında bir davetçi şöyle demektedir: Ey insanlar, Sırat-ı Müstakîm'e topluca girin, dağılmayın. Sırât-ı Müstakîm'in ortasında da bir davetçi vardır. İnsan öbür kapılardan birini açmak istediğinde: Yazıklar olsun sana, onu açma. Şâyet onu açacak olursan helâk olursun, der. Sırât-ı Müstakîm, İslâm'dır. İki sûr, Allah'ın hadleridir. Açık kapılar, Allah'ın harâmlarıdır. Sırât-ı Müstakîm'in başındaki davetçi, Allah'ın Kitabıdır. Sırât-ı Müstakîm'in ortasındaki davetçi ise, her müslümanın kalbinde bulunan Allah'ın vâizidir. (nasîhatçisidir.) Hadîsi Tirmizî ve Neseî, Ali İbn Hicr -Neseî, Amr İbn Osmân'ı da ekler- kanalıyla... Nüvâs İbn Sim'ân'dan rivâyet etmişler, Tirmizî hadîsin hasen, garîb olduğunu söylemiştir.
Allahû Teâla, "Ona hemen uyun, başka yollara uymayın." âyetinde; kendi yolunu tekil olarak zikretmiştir. Zîrâ hak birdir. Dağınık olması ve birçok şubeleri bulunması sebebiyle ise diğer yolları çoğul olarak zikretmiştir.(32) Yani Allah'ın yolu tektir o da sırat-ı müstakimdir. Bilinmelidir ki, sırat-ı müstakim'in tek olması, ayrı ayrı isimlerle anılan dini grupların bu yolda yürümelerine engel değildir. Geniş bir caddede/otobanda kimi biraz sağdan, kimi biraz soldan, kimi biraz ortadan yürüyebilir. Ancak aynı caddede yürümekte olmalarına rağmen, "sen niçin benimle değilsin, niçin sağdan ya da soldan gidiyorsun, niçin ortadan gitmekte ısrar ediyorsun, benimle, benim gittiğim yerden yürüsene.." diye söz konusu grupların birbirine düşmeleri, çekişmeleri, itişip kakışmaları işte bu normal değildir. Belki de bu anlamsız kavga gürültü arasında birçokları o güzelim yolda yürümekten uzaklaşıp şarampole yuvarlanma bahtsızlığına uğrayacaktır. Bize öyle geliyor ki, Müslümanlar arasındaki tefrika, ayrılık ve gayrılık, işte bu anlamsız kargaşanın, bu hoşgörüsüzlüğün, işte bu grupçuluğun ürünü olarak hem gönüllerde hem de günlük hayatta ümmet bütünlüğüne büyük zararlar vermektedir. Sırat-ı müstakim ifrat ve tefritten münezzehtir. O, orta yoldur. Vasat ümmetin vasat yoludur. Hz. Muhammed (sav) ve pak sahâbesinin üzerinde bulunduğu yoldur.
__________________
(1) En'am Sûresi/ 153
(2) El-Muharrerü'l-Vecîz fî Tefsîri'l-Kitâbi'l-Azîz (İbn-i Atiyye el-Endelusî) C: 2 ,Sh: 263, Beyrut/ 2001
(3) el-Fatiha Sûresi/6
(4) Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, C:1, Sh: 123 vd. İst/ 1971
(5) Muhammed Ali es-Sâbûnî, Revâi'l-Beyân Tefsir'u Ayâti'l-Ahkâm Mine'l-Kur'ân, C:1, Sh:35-36, Dımaşk/I977
(6) Âl-i İmrân Sûresi/51
(7) ez-Zemah şerî, el-Keşşaf, C:1, Sh: 176, Kahire/1977
(8) Sahih-i Müslim, İmân, 67; Ahmed b. Hanbel, III 413, IV, 385
(9) Âl-i İmrân Sûresi/101
(10) Kâdî el-Beydâvî, Envâru't-Tenzîl ve Esrâru't-Te'vîl, C:1, Sh: 73, Mısır/1955
(11) el-E'n'âm Sûresi/39
(12) ez-Zemâhşerî el-Keşşâf, II, 66
(13) Mü'minûn Sûresi/ 73
(14) Tefsiru'l-İmâmeyn el-Celîleyn, Dımaşk, Sh: 458
(15) el- Müsned, Ahmed b. Hanbel, IV, 231
(16) Darimî, Mukaddime: 23; Müsned, 1, 435,465
(17) İbn Mâce, Mukaddime 1; Müsned, III, 397
(18) Dârimî, Mukaddime 19, Hadis No: 15
(19) el-En'âm Sûresi/159
(20) el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâîd, I, 158. Ayrıca bk. Müslim, Hacc 412; Nesâî, Menasik 1; İbn Mâce, Mukaddime 1; Müsned, II, 196, 247, 258, 31$, 355, 428, 448, 457, 482, 495, 508
(22) İbn Mâce, Mukaddime 6; Tirmizî, İlm 16; Ebû Dâvûd, Sünne 5, Dârimî, Mukaddime 16, Müsned, IV, 126, 127
(23) Sünen-i Ebû Dâvûd, Sünne: 6
(24) Dârimî, Mukaddime 29; (Abdullah b. Mesudun sözü olarak). no: 307.
(25) Dârimî, Mukaddime 23. I, no: 210.
(26) Dârimî, Mukaddime 30, H. no: 314
(27) Dârimî, Mukaddime 30, h. no: 515.
(28) el-En'âm Sûresi/68
(29) en-Nisa Sûresi/140 
(30) en-Nisa Sûresi/140
(31) El- Cami-u Li Ahkâmi'l Kur'ân (İmam-ı Kurtubî) C: 7 , Sh: 137-142 , Beyrut/1965
(32) Şûrâ Sûresi/13
(33) Tefsiru'l Kur'âni'l Azîm (İbn-i Kesir) C: 3, Sh: 640, Beyrut/ 1431
 
Misak Dergisi 339. Sayı
Şubat 2019

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
...
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya